İyi okumalarrr ••• En dipteydim. Sırtım kuma çok yavaşça çarptı. Su yavaşlamasına yardımcı olmuştu. Suyun altında nefes alamıyordum. Aynı zamanda etrafı görmemde zordu. Tuzlu sudan değilde bulanık görmemden ötürüydü. Bilincim açıktı. Nerede olduğumu ve neden burada olduğumu biliyordum. Suyun altında konuşmak istedim. Gereksiz bir istekti ama istiyordum. Birileri sesimi duyup gelirdi belki. Yalnızca dudaklarım aralandı. Ağzıma su girdi. O suyu çıkarmak istedim. Yapamadım. Yuttum. Panik olmaya başlamıştım. Öksürdüm. Ağzıma tekrar su girdi. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Açık kalsalar da yanmıyorlardı. Tuzlu su gözümü yakmıyordu. İleriye atılıp değdiğim kumdan kurtulmayı ve yüzerek yüzeye çıkmaya yeltendim. Gücüm yetmedi. Hareket edemediğimden etrafımda nelerin olduğuna bakmak istedim. Gözlerimi yavaşça araladım. Rahatlıkla etrafı görebiliyordum. Ama her yer mavinin tonlarıydı. Güneşten gelen ışık görsel şölen yaratıyordu. Başımı sağıma ardından soluma çevirdim. Hiç kimse yoktu. Hiçbir şey yoktu. Panik halim daha da büyüdü. Nefes almakta artık fazlasıyla zorlanıyordum. Kollarımı ileriye doğru attım. Biri elimden tutar mıydı? Ama çok dipteydim. Beni göremezlerdi. Bu seferde bacaklarımı hareket ettirmeyi denedim. Çırpındım resmen. Bu da başarısız oldu. Bağırmak istedim. Sonda vazgeçtim. Yine ağzıma su girebilirdi. O yüzden tüm ama tüm gücümü kullanmaya çalıştım. Sakin ol Okyanus. Kurtulursun bu dipten. Nasıl battıysan çıkmasını da bilmelisin. Sonra üzerime birinin gölgesi düştü. Suyun altını aydınlatan güneşin ışığını, benim için kapattı. Görsel şölen benim için sona erdi. Bana düşen gölgenin nereden düştüğüne bakmak için o yöne çevirdim başımı. Bora’yı gördüm. İçim kıpır kıpır oldu. Panik halim uçup gitti. Sanki suyun altında bile nefes alabilir olmuştum. Su yuttuğumu ve zorlandığımı bile unuttum. Battığım ve ne yaparsam yapayım kurtulamadığım o dipten Bora sayesinde kurtuldum. Tek koluyla belimi komple kavrarken beni kendine çekti. Ardından yavaş yavaş suyun yüzeyine doğru çıkmaya başladık. Ben kendimi hareket ettiremiyor her şeyi ona bırakıyordum. Başım omzuna yaslıydı. Ona tutundum. O da bana tutundu. Ben onu değil, o beni kurtardı. Suyun yüzeyine çıktığımızda kıyıdan fazlasıyla uzaktık. Öksürdüm. Bu sefer var gücümle öksürdüm. Başımı Bora’dan uzak tutmak istercesine sola çevirip hafif arkaya attım. Su kustum. Rahatladığımı hissederken anında yorgun düştüm. Gözleri istemsizce kısılırken başını onun omzuna yasladım. O da bana yardımcı oldu. Belimi iki koluyla kavradı. Benim sol kolum ise onun omzuna gitti. Tutunmak istedim. Ama yaptığım tek şey elimi oraya koymamdı. Koymasam da rahat edebilirdim. Bora ıslak olan koyu kahve saçlarını sağa sola sallayarak ıslaklıktan bir nebze kurtulmayı denedi. Batmak üzere olan güneş ona ve gözlerine vuruyordu. Benim yüzüme bakmak için başını bana doğru eğdi. Ela gözlerinin yeşilleri çok daha belirgin iken kahveleri kızılımsı olmuştu. Çok hoştu. Hep böyle olmalıydı. “Oyunu sen başlatıp sen bozdun güzelim.” dediğinde gözlerimi onun gözlerine kitledim. Dudağının köşesi usulca kıvrıldı. Konuşmadım yalnızca onun sesini dinlemek istiyordum. “En derinlerden, en dipten çıktığında kimliğini saklayamayacağını söylemiştim.” Ona uyarak bende dudağımın köşesini usulca kıvırdım. Sudan tamamen çıkmamıştık. Eli hâlâ daha belimdeyken benim başım ise onun omzundaydı. Bakışları kıvrılan dudağıma düştü. “Kurtardın beni.” dedim zorlukla. “Kurtardım seni.” “Bırakacak mısın beni?” “Bırakmayacağım seni.” Yüzümün her yerinde gezinen elalar, bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Bense anlamaya çalışıyordum. O kadar netti ki her şey biraz daha bakmak istedim gözlerine. Ama olmadı. Güneş battı. Hava bir anda karardı. Ela gözlerini net bir şekilde görmemeye başladım. Ay ışığı vurdu sonra. O da yetersiz kaldı. Huzursuz oldum. Bir anda tuhaf şeyler olmuştu. Gökyüzünde binbir çeşit yıldız varken kıyıda da insanlar yoktu. Sanki sadece biz vardık. “Bora?” Sessiz kaldı. Karanlık bizi içine çekiyordu resmen. Suyun yüzeyinde durmaya devam ediyorduk. Değişen tek şey etrafın kararmasıydı. Dudaklarım aralandı. Tekrardan adını sayıkladım. Ama sesim çıkmadı. Konuşamadım. Belimdeki eli beni bırakmamak için direniyordu. Oysa biri beni var gücüyle çekiyordu. Bağırmaya çalıştım. Sesimi daha yükseltmeye çalışsamda sesim çıkmıyordu. Karanlık tekrardan aydınlığa dönmeye başladığında gözlerimi araladığımı anladım. Aslında rüyamda hâlâ daha karanlıktaydım. Aydınlık şuandı. Şimdiydi. Yatakta yavaşça doğruldum. Tuhaf, çok tuhaf bir rüyaydı. Etkisi altındaydım. Bora ile olan anlarımızın etkisi hâlâ daha sürüyordu. Çok güzeldi. Çok ama çok güzel. Güneş ışığı odamdan içeriye sızarken battaniyeyi üzerimden yan tarafıma atarken elimi de saçlarımın arasında gezdirdim. Gözlerim yeni uyanmanın etkisiyle etrafa mahmur mahmur bakıyordum. Tekrardan yatmak ve uyumak çok istesemde okul vardı. Sahiden şuan saat kaçtı?! Gözlerim aniden büyürken aklım, hâlâ daha rüyamdaydı. Beni ne çekiyordu? Yatağımın yanındaki komodinin üzerinde olan telefonu elime aldım. Saate baktım. 07.44 Hızlıca hazırlanıp evden çıkmam gerekiyordu. Alarmın sesini duymamıştım. Saat, tam yedi de çalması gerekiyordu ve benimde kalkmam. Odamdan koşar adım çıkıp lavaboya gittim. İşlerimi halledip normal rutinimi gerçekleştirdim. Daha fazla oyalanmadan çıkmış koşar adım odama tekrar dönmüştüm. Dişlerimi fırçaladığımdan ağzıma nane tadı vardı. Ferah ama tuhaf hissettiriyordu. Kahvaltı yapsam yapardım ama vaktim yoktu. Üzerime siyah kapüşonlu bir üst geçirdim. Altıma işe bol, siyah pantolon. Saçlarım hafif kabardığından elimle düzeltmeye çalıştım. Ardından güzelce taradım. Daha da beter oldu. Odamdaki boy aynasından kendime bakarken görünüşümden hiç hoşnut değildim. Ofladım. Saçlarım görünüşümü daha da kötü yapıyordu. Bileğimdeki tokayı bu sefer dağınık bir topuz için değil de tek görgü yapmak için kullandım. Saçlarım son haftalara göre bayağı uzadığından göğüslerimin altına kadar geliyordu. Hızlı uzardı saçlarım. Uzun olmasını seviyordum. Genelde koltuk altı hizama kadar keserdim. Şimdi kesmek istemiyor daha da uzamasını istiyordum. Örgü işlemini bitirip saçımı arkaya doğru attım. Önden çıkan perçemlerim ve onlarla birlikte hoş dursun diye çıkardığım birkaç tutam saç vardı. Çok sadeydi. Sade olmayı seyordum ama süslü olmaya da bayılırdım. Bugün süslü olmak içimden geldi. Makyaj çantamı açıp içinden maskarayı çıkardım. Kirpiklerim hacimli durana kadar sürdüm. İstediğim gibi olduğunda elim allığa gitti. Açık pembe tonlarındaydı. Onu da sürdüm. Çok belli olsun da istemiyordum. Hocalar kızabilirdi. Hızlı hızlı hareket ederken aydınlatıcı da kullanmak istedim. Burnumun hemen üstüne kullandım. Sonra elim beyaz göz kalemine gitti. Onu da göz pınarlarıma uyguladım. Bu kadar makyaj yeterliydi. İçime sinmişti. Aynadaki yansımama bakarken tebessüm ettim. Siyah renkteki montumu giydim. Montumun cebine telefonumu koydum. Ardından sırt çantamı da tek koluma takıp evden çıktım. ••• İlk derse yetişmiştim. Mutluydum. Huzurluydum. Daha ne olsundu. Her zamanki yerime, Berke’nin yanına oturuyordum. Dersin bitmesine az vardı. “Berke?” Cevap vermedi. Kaşlarım çatıldı. Bedenimi ona doğru çevirdim. Hoca, öğretmenler masasında öylece oturuyor anlatacağı konuları anlatmış gibi rahatça telefona bakıyordu. Dersimiz Edebiyattı. Açıkçası sayısal seçtiğimden edebiyat derslerini dinlemiyordum. “Berke,” dedim yine. Bana bakmıyor etrafa bakıyordu. Elimi omzuna atıp onu sarstım. “Duymuyor musun?” Sesli bir şekilde ofladı. Yavaşça başını bana çevirdiğinde olduğum yerde dikleştim elimi omzundan çektim. “Nasılsın?” “Bunun için mi seslendin bana?” her zamanki halinde somurtuyordu. Alışkındım ama bu somurtmasına karşın bana olan tavrı altında sinirleniyordum. En yakın arkadaşlarımdan biriydi. Hissettiklerimi biliyordu. Üzerime niye geliyordu? “Mal mal davran Berke.” Dedim ciddiyetle. Kaşları havalandı. Bende onu taklit edercesine kaşlarımı kaldırdım. “Ona sinir oluyorsun diye, vaz mı geçeceğim yani?” Alayla güldü. Başını sağa sola salladı. Kollarını göğüsünde birleştirmişti. “Okyanus, vazgeç diyen yok. Yoluna devam et.” Bakışlarını tekrar sınıfa çevirip etrafa baktı. Yüzümü buruşturdum. “Böyle davranma. Daha fazla üzerime gelme. Anlamıyor musun ne hissettiğimi? Hep böyleydim. Onla konuşmadan önce de aynıydı. Değişmiyor işte. Ne yapayım? Elimden geleni yapsam da olmuyor. Tamam beni düşünüyorsun, ben seni anlıyorum. Ama sen beni anlamıyorsun.” Başını bana doğru çevirmeden yandan bir bakış attı. Sabır dilercesine başını sağına eğdiğinde başımı hafif eğip kaşlarımın altından ona bir bakış attım. Başka da tepki vermedi. İyice moralim bozuldu. Önüme döndüm. Beni anlamaması moralimi bozuyordu. ‘Olmuyor, bu aptal karamsarlığım geçmiyor.’ diye bağırırsam rahatlardım belki… Duvar kenarındaki sırada en arkada oturuyorduk. Ondan dolayı pek göz onunda olmadığımızdan rahattım. Ağlayabilirdim. Ama yeterdi. Artık ağlamak istemiyordum. Onun yerine uyumayı tercih ettim. Kollarımı sıranın üzerinde bağdaş kuracak şekilde koydum. Başımı rahat edeceğim şekilde yerleştirdiğimde gözlerimi kapattım. Örgülerim omuzlarımdan kayarken biri tuttu. Başımı koyduğum yerde kaşlarım çatıldı. Örgülerimi canımı yakmak istemiyormuş ama yakmakta istiyormuş gibi çekip sırtıma bıraktı. Bu tabii ki de Berke’ydi. Gözlerimi kısarak başımı kaldırdım. Ona baktım. Bana bakarken tebessüm ediyordu. Bende anında ciddi ifademi sildim. “Barıştık mı?” “Küs değildik Okyanus.” Ellerimi bir çocuk gibi çırptım. “Sana değer veriyorum. Sadece bunu anlasan yeter. Ben seni çok iyi anlıyorum, yanlışlarını söylüyorum. Sen benim kardeşimsin. Liya ile aynısın. Yıllardır öylesin. Hiçbir zaman kötülüğünü istemedim, istemem. Sen mutlu olacaksan bende mutlu olurum. Ama sen mutsuz olursan…” Gözlerim irice açıldı. “Olmam.” Dedim anında. Devamını biliyordum. Çok pis hallederdi. Bu söylediğimi ise emin bir şekilde söylemiştim. Bende onu bir abi, bir kardeş olarak görüyordum. En yakınımdı. Onlar benim en yakınlarımdı. “Berke, çok iyi bir kardeş, çok iyi bir abi ve çok iyi bir arkadaşsın.” Somurtan yüzüne rağmen içtenlikle tebessüm etti. “Biliyorum.” Yüzümdeki tebessüm yavaşça soldu. Ne kadar da kendini beğenmişti öyle. Yüzüm buruştu. “Lütfen biraz daha kendini beğenmiş davran.” Diyerek dalgaya vurdum olayı. “Teessüf ederim. Böyle şeyler söyleme.” Kıkırdadım. “Öyle davranmazsan söylemem zaten.” Dudaklarını büzüp “Söylemeye devam et o hâlde.” Tam konuşmak için dudaklarımı aralamıştım ki hoca konuştu. “Zil çaldı. Çıkabilirsiniz.” Anında ayağa kalktım. Liya’ların sınıfına gidecektim. Hem genel kontrol hemde şu Eflin denen şahısa bakmak içindi. Nasıl davrandığını çözmem gerekiyordu. Berke’de benimle birlikte ayağa kalktı. “Liya’nın yanına mı gidiyoruz?” Başımı aşağı yukarı salladım. Gözlerini devirdi ama bana da eşlik etti. Sınıflarının tam önüne geldiğimizde derin bir nefes aldım. Sakinleştim. Stres yoktu. Sınıfın içine girdim. Berke ise sınıfın hemen önünde nöbet tutmaya başlamıştı, öyle duruyordu. Bakışlarım Liya’yı aradı. Şuan birisinin beni izlediğini hissediyordum. Takılmamaya çalıştım. Ve Liya’yı gördüm. Orta, üçüncü sırada Altay’la oturuyordu. Liya cam kenarına bakan tarafta iken Altay duvar kenarı tarafındaydı. Pek mutlu gözükmüyordu Liya. Mutsuz mutsuz Altay’la bir şeyler tartışıyorlarmış gibiydi. Normalde Altay ile oturmuyordu. Başka bir kız vardı yanında. Onlara doğru ilerledim. Onlara doğru yaklaştığımı bile anlamamışlardı. Liya’nın yanına gelmiştim. Altay beni fark edip kısa bir bakış atmıştı ama Liya’nın bana arkası dönük kalıyordu. Bedenini Altay’a çevirmişti. “O öyle olmayacak diyorum. Beni dinlemiyorsun bile. Salak saçma hareketler sergiliyorsun.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Fazla sinirli duruyordu. Elimi omzuna koyduğumda irkildi. “Liya?” Dedim soru sorarcasına. Derin nefes alarak yavaşça bana döndü.“Efendim.” dedi sakin olmaya çalışırken. “Biraz sakin mi olsan?” Altay konuştu bu sefer. “Liya ve sakin olmak mı?” Gözlerini devirdi ve alaycı bir solukla “hah” dedi. Altay açık kahve, hafif sarıya kaçan bir saç rengine sahipti. Saçları kıvırcıktı. Gözleri koyu kahverengi, yüz hatları keskindi. Liya bana bakarken gözlerini yavaşça kapattı. Dişlerini sıktı. “Hoca bir de projeyi daha iyi yapalım diye bizi eşlerimizle oturttu.” Yandan bir bakış attı Altay’a. Bakışları denk düştü. Altay’da Liya ona nasıl bakıyorsa o şekilde yani birbirlerine bıkkınlıkla bakıyorlardı. Bakışmaları çok uzun sürmedi. Liya tekrardan bana baktı. Benim ise çok başka dertlerim vardı. Gözlerim irice açıldı. Liya o an ne düşündüğümü anladı. Gözleri kısıldı. Bakışlarımı hızla sınıfta gezdirdim. Gözüm Bora’yı aradı. Ve en sonunda buldu. Bora ile göz göze geldik. Cam kenarı ikinci sırada oturuyordu. Duvara yakın taraftaydı. Eflin yanında oturuyordu. Aklıma tam o an bir şeyler dank etti. Yavaşça yutkundum. Eflin’in koyu kahve saçları, mavi gözleri vardı. Benzemiyorduk lakin benim Bora’ya söylediğim bir kaç özellik benziyordu. Ben açık kahve saçlıysam Eflin koyu kahveydi ama kahverengi vardı işin içinde. Gözleri maviydi. Benimkine nazaran daha açıktı. Her ne olursa olsun şüphe uyandırıcıydı! Mesela çillerimin olduğunu Bora’ya söylememiştim. O bile büyük bir şeydi. Böylelikle Eflin sanabilir miydi?! Eflin’in çilleri yoktu. Liya’nın elini, elimde hissettim. O sıkıca kavramış iken ben gevşek bir şekilde bırakmıştım elimi. Bir duygu bedenimi ele geçirirken başıma bir ağrı girdi. Fazla keskin ve sinir bozucu bir ağrıydı. Yavaşça dudaklarımı yaladım. Ön dişlerimi birbirine sertlikle bastırırken fazla da açık vermemeliydim. Duygularımı belli etmemeliydim. Bora’ya karşı tebessüm ettim. O ise anlık dudağının kenarını kıvırıp tebessümüme karşılık verdi. Bakışlarımı yavaşça üzerlerinden çektim. Sinir olduğum anlaşılmış mıydı? Çokta umurumdaydı! İlk defa bazı şeyleri aştığımı hissediyordum. Daha rahattım. Gram takmıyordum. Anlaşılmışsa da memnun olurum. Liya’ya baktım. Yavaşça ayağa kalktı ve elimi hâlâ daha sıkıca tutarak beni kendi ardından yürüttü. Sınıftan dışarı çıktık. Hemen sınıf kapısının önünde duran Berke ise bizi görünce hareketlenmişti. “Okyanus, sakin oluyorsun.” Tepkisiz kaldım. Berke sorgular bir ifade de bizi dinliyordu. Bizim sınıfa doğru adımlıyorduk. “Bak Bora pek yakın davranmıyor, derste baktım. Yalnızca Eflin konuşuyo-“ “Eflin’in konuşması zaten büyük bir şey!” Diye yükselirken buldum kendimi. Etrafa kısa bir bakış attım. Şükür ki etrafta çok kişi yoktu. 11/B’ye ise çok yakın değildik. Duymazlardı. “Bora ile Eflin’in yan yana oturması başlı başına büyük bir şey.” “Evet öyle ama Bora onun yüzüne bakmıyorsa bunun ne önemi var?” Ardından Berke’nin sesini duydum. “Bora, Eflin’le mi oturuyor?” Sanırım interneti daha yeni bağlanmıştı. “Evet.” Dedim sinirle solurken. “Abi sende sakin ol.” Kaşlarım çatıldı. “O niye sinirli ki zaten? Sinirli olması gereken kişi benim, ben!” Elimi alnıma attım. İçimdeki kıskançlık duygusu harlandıkça harlandı. Normalde her sene sınıflar karma olurdu. Bora ile hiç aynı sınıfa denk düşmemiştik lakin Liya hep düşmüştü. Liya’nın sınıfına gittiğim her vakit onu görürdüm. Eflin ise ilk defa bu sene Bora ve Liya ile aynı sınıftaydı. Önceden iki senemizi birlikte geçirdiğimizden bilirdim. Arkadaş olmasakta iki sene boyunca aynı sınıfta durmuş birbirimizin yüzüne bakmamıştık. Ve zaten onun benim yüzüme bakacak yüzü yoktu. Öyle düşünüyordum. Liya dudaklarını aralamış tam konuşacaktı ki Berke konuşmaya başladı. “Kes Liya.” Daha da çattım kaşlarımı. Neydi bu sinir? “Ne saklıyorsunuz benden?” dedim aynı sinirle ve sitemle. “Sen niye sinirlisin hem?” İkisi de susmaya yemin etmiş gibi konuşmadılar. Kafayı daha da yememi sağladıkları için onlarla bir süre muhattap olmadım. Aynı görüntüyü görmemek için Liya’nın sınıfına gitmedim. O konu üzerinde de çok durmadım. Berke benimle konuşmak istese de gerginliğimden susup oturduğu yere sinmişti. Bora ise gün içerisinde bana yazmıştı. Hatta onların sınıfından çıktıktan 1 saat sonra. ••• 11/B sınıfı, saat 09.36 Sınıfta herkesin sesi birbirine karışmış gürültülü bir ortam oluşmuştu. Hocaları verdiği proje kapsamında ders işlemiyordu. Bora camdan dışarıya, gökyüzüne bakarken bir el onu omzundan dürttü. “Bora, bir şey soracağım.” Bu Eflin’in sesiydi. Sabırlıydı Bora lakin daha ikinci ders olmasına rağmen yanındaki kız ne kadar da çok konuşmuştu. Derin bir nefes alıp Eflin’e baktı. “Evet.” Dedi soğuk bir tavırla. İstemediği hiç kimseye yakın davranmaz, sınırını koyardı. Soğuk davranır, soğuktan ise sıcağa geçmezdi. Eflin’in gözlerine bakan ela gözlerinde duygu yoktu. Ne bir merak ne de bir beklenti. “Okyanus ile yarışmaya katılmışsınız, öyle duydum.” dedi çekingen bir tavırla. “Doğru mu?” “Doğru.” Dedi anında Bora. “Aslında müzik hocasına demiştim bende. Müzikle uğraşıyorum, bir yarışma olursa alın beni diye. Öğreniyorum ki teklifimi düşünmemiş bile.” Eflin, Okyanus’un Bora ile yakın olmasını hiç istemiyor zamanında söylediği şeylerde haklı çıkmak istiyordu. Bora, Okyanus’a bakmazdı. Halbuki Eflin’in düşüncesine göre kendisi daha güzeldi. Güzelliği ile övünürdü. Hatta bu sınıftan bile birkaç erkekle takipleştiği, konuşmuşluğu vardı. Numarasını isteyen çoktu. Ama ona göre öyleydi. Kendini böyle yükseltme çabasındaydı. Okyanus’u kendisiyle aynı seviyede görmüyor yıllardır konuşmamalarına rağmen içten içe onu küçümsüyordu. Dediklerinde haklı çıktığını zannediyordu. Bora ile bir kez bile olsun Okyanus’u yan yana görmemesi haklılık payını arttırıyordu. Bu onu motive ederken bir de işin içine yarışma girmişti. Bu hoş olmamış, Eflin’i iyice kıskançlığa sürüklemişti. “Başka yarışmalar da olur, bir tek bizim katıldığımız yarışmadan oluşmuyor her şey.” Dedi Bora sakin bir tavırla. Eflin’in ne yapmaya çalıştığını anlasa iyi olurdu. Onaylayan bir mırıltı çıkardı Eflin. Bakışlarını Bora’dan çekti. Önüne döndü. Ardından tekrar konuşmak istedi. Konu açmaya çalışıyor ama başarısız oluyordu. Bora neden böyle tuhaf davranıyordu pek bilmiyordu ama iyi hissettirmiyordu. Bora’ya baktı tekrardan. Bora ise ondan bakışlarını çekmiş tekrardan camdan dışarıya bakıyordu. “Elektro gitar mı çalıyorsun?” Bora, Eflin’e bakmadan cevap verdi. “Evet.” “Benimde gitarlara ilgim var.” Başını sallamakla yetindi Bora. Eski yerine geçse rahat eder miydi? Bence ederdi. Altay’la oturmak çok daha iyiydi. “Müzik ile alakalı uğraşlarımdan biri de keman çalıyor olmam. Bunu aslında herkes biliyor.” Bu sefer Bora tepki vermedi. Tepki verme zahmetinde bulunmadı. Gökyüzünün mavisi çok hoşuna gitmişti. Sanki bunu ilk defa fark etmişti. İlk defa bu kadar dikkat etmişti. Acaba Nerissa’nın gözleri, mavinin hangi tonuydu? Ardından aklına teker teker her şey düştü. Mavi göz, kahve saç, müzik, 11/A ya da 11/C… Gözlerini kırpıştırdı. Şube dışında bu seçeneklere uyan biri vardı. Yanında oturan ve susmayan Eflin. Yüzünü hafifçe buruşturdu. Duygudan yoksundu lakin Eflin olmasa iyi olurdu. Bora’nın vereceği cevap onu kırabilirdi çünkü. Nerissa şubeyi belki de akıl karıştırmak için ya da hedef göstermek için söylemişti. Kaşları çatıldı. Eflin olabilir miydi? Eflin seçeneği aklını karıştırıyordu. Halbuki Bora, Okyanus seçeneğine çok daha yakındı. Nerissa’nın da dediği gibi çok mavi gözlü kız yoktu okulda. Tek tük varsa vardı. Onlardan en çok uyumlu olanlar ise Eflin ve Okyanus’tu. Eflin karşısında cevabı geciktirmezdi. Okyanus karşısında ise susup sabrederdi. Ya da ne saçmalıyordu? Belki de ikisi de değildi. Onları bu konu üzerinden rahatsız edemezdi. Boşu boşuna gözlerini üzerlerine kitleyip onları rahatsız etmemeliydi. “Ne düşünüyorsun o kız hakkında?” Dudaklarını büzdü Eflin. “Önceden arkadaştık. Ama pek uzun sürmedi. Yaptığı itici hareketler bu süreyi kısalttı.” Bora dudaklarını ısırdı. İyi sabretmişti. “Bundan bana ne Eflin?” “Dikkatli ol diye söy-“ “Söyleme. Ben kime nasıl davranacağımı iyi biliyorum. Fark ettiysen sana olan davranışlarım bunu açıkça belli ediyor.” Bu cevap karşısında yutkundu Eflin. Yavaşça oturduğu yerden kalkarken, “Sakinleşmeye ihtiyacın var gibi.” Dedi. Vurdumduymaz takılıyordu. Bora tip tip baktı. Sakindi zaten. Eflin suratını bir karış asıp başka bir yere, arkadaşının yanına geçti. Bora gerçek anlamda rahatlamıştı. Nerissa bu kız olmamalıydı. Eğer öyleyse sonucunda her iki tarafta üzülürdü. Biri kırdığı için biri de kırıldığı için. Bora hocayı kontrol ederek cebinden telefonu çıkardı. Hoca kitap okuyor, kitap eşliğinde kahve içiyordu. Nerissa’ya yazarsa bir şeyleri daha iyi anlayabilirdi. Bora: Nasılsın? Bekledi, bekledi ve bekledi. Bir süre mesaj gelmedi. Bilmiyordu ki Okyanus o sıralarda sinir krizi geçirmeye devam ediyor sıranın üzerinden başını kaldırmıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra bildirim sesi ile titredi, Bora’nın cebindeki telefon. Mesaja bakmadan önce elini saçlarına atıp bir güzel şekil verdi. Yanı hâlâ daha boştu. Altay, Liya ile projeleri hakkında konuştuğundan Bora’nın yanına gelmemişti. Konuşuyorlar mıydı yoksa tartışıyorlar mıydı belli değildi. Nerissa: Çoooooooook iyiyim, sen? Genel adı Nerissa olduğundan Bora da öyle kaydetmişti. Bora: Ben de sakinim işte. Yazdığı mesaja karşın güldü. Sakindi o. Ne diye sinirliymiş gibi davranıyorlardı. Ekrana bakarak güldüğünden birileri onu deli sanabilirdi. İfadesini toparlayıp ciddileşebildiği kadar ciddileşti. Nerissa: Ne kadar güzel. Sakin olmaya devam et. Nerissa: Sohbetin bol, vaktin keyifli geçsin. Bora dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemek için değil de anlamlandıramadığı içindi. Kaşları çatıldı. Bora: Kimseyle sohbet etmeye gerek yok, vaktim keyifli geçsin yeter. Nerissa: Sen bilirsin. Bora: Sen gerçekten iyi misin? Nerissa: Değilim. Bora: Neyin var? Nerissa: Sinirliyim. Senin aksine sakin hiç değilim. Bora: Anlaşılıyor. Nerissa: Ne güzel. Bora: Sakinleşmen için ne yapalım? Nerissa: Bir şey yapmaya gerek yok. Çünkü hiçbir şey beni sakinleştiremez. Bora: Diyorsun. Nerissa: Fazla açık ve net bir şekilde diyorum, evet. Bora: Bilsem kim olduğunu, gelsem yanına sonra sarılsam sana. O zaman da mı sakinleşmezsin? Karşı taraftan ne mesaj ne başka bir şey geldi. Bora sırıtarak baktı bu sefer ekrana. Öylece kaldığını ve hiçbir şey yazamadığını biliyordu. Çok geçmeden yazdığı mesaja siyah bir kalp atılmıştı. •••
Bölüm 10
10. BÖLÜM