İçeriğe geç

Okyanus Altındakiler

Bölüm 3 · 33 dk okuma

Okyanus Altındakiler

Bölüm 3

Bölüm 2: Eşlikçi

Bölüm 2: Eşlikçi

Anıl Berke – Zor (Enstrumantal)

Yorganın çıplak tenimdeki sürtünen kumaşını hissettiğimi fark ettiğimde uykunun bedenimi çoktan terk ettiğini anladım. Gözlerimi aralamak yerine ısrarla izinsiz beni terk eden uykuya tutunmaya çalıştığımda bir anda kulağımı yüksek sesle dolduran telefonun zil sesi yüzünden irkilerek gözlerimi açtım. Zil sesine uyanmıştım.

Kaşlarımı çattığımda huysuz bir şekilde yarım ve bulanık görüş alanıma rağmen elimle ilk önce yatağı sonra da komidinin yokladığımda telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Sinirle başımı yastıktan kaldırdım ve oturur pozisyona geçip elimle tek gözümü ovuşturarak beynimi ağrıtan sese son vermek için aceleyle telefona bakındım. Yere düşen telefonu gördüğüm gibi uzanıp elime aldığımda ekrandaki isimle beraber oflayarak aramayı cevaplayıp kulağıma götürdüm.

"Lütfen bana ölmek üzere olduğunu, tüm acil durum numaralarını unuttuğunu ve bu yüzden beni aradığını söyle Firuz. Böylece, ben de seni her yerden engellemek yerine ambulans gönderip uyumaya devam edebileyim." Firuz bir süre duyduğu tehditler yüzünden yanlış zamanda aradığının farkındalığıyla sessiz kaldığında gülümsemeden edemedim.

Onunla tanışalı on aydan fazla olmuştu ama bazen benden çekinen ifadesinin bakışlarına yansıdığı anı fark ederdim. Bu anlarda o kadar çocuksu görünürdü ki sanki yirmi altısında bir kadın değil de küçük bir kız çocuğu gibi bakardı. "Nöbetten bu sabah çıktım ve dün acil servis Şile otoyolundaki kaza yüzünden tıklım tıklımdı. Uykuluyum biraz, kusuruma bakma." Ve ben de onun çekinik bakan gözlerine dayanamayarak her seferinde tavrımı açıklama gereği duyardım.

"Ee, ben şimdi çocuk gibi yalvarsam da senden birazdan isteyeceğim şeyi kabul etmeni sağlayamam o zaman." Gerçekten de hayal kırıklığına uğramış gibi çıkan sesiyle oturur vaziyetteki bedenimi geriye doğru bırakıp başımı sertçe yastığa koydum. "Kesinlikle öyle, Firuz. O zaman ben kapatıyorum." Gerçekten de kapatmak için telefonu kulağımdan uzaklaştıracağım sırada onun yüksek tiz çığlığı kulaklarımı doldurdu. "Hazan! Hazan, Hazan, lütfen dur!" Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttuğumda bundan kurtuluşumun olmayacağını anlayarak telefonu hoparlöre alıp çarşafın üzerine bıraktım.

"Firuz, asla ama asla müvekkilinin eşinin aldatma potansiyeli olup olmadığını kontrol etmeniz için flört etmem!" Bağırdığımda onun kıkırtısı odayı doldurdu. Oysa ben gerçekten ciddiydim.

Firuz geçen ay aldığı müvekkilinin, kocasının kendisini aldattığına dair asla kanıt bulamadığında bana bu teklifi yaparken karşılığında inanılmaz şeyler teklif etmişti. "Of, onu kabul etmeyeceğini öğrendim zaten. Senin yüzünden Emir'den şiddet bile gördüm. Elimde ne kaldı? Kocasından sadece araba ve aylık asgari ücret kadar nafaka alan müvekkil. Rezil ettiniz beni." O cümlesini bitirdikten hemen sonra arkadan gülme sesi geldiğinde yalnız olmadığını fark ettim. Bora'nın sesine benziyordu. Hanımefendi sözlüsüyle eğlenirken acaba başı nasıl bir derde girmiş olabilirdi?

Merakla saate bakmak için kolumu kaldırdığımda şaşkın bir şekilde iyice yaklaştırdığım bileğimdeki saate bir daha baktım. Saat ne ara akşam beşi bulmuştu? Ben gerçekten dokuz saattir uyuyor muydum? Sabah sekiz gibi nöbetten çıkıp üstümü başımı çıkardığım gibi kendimi yorganın altına atmıştım. Hava o kadar soğuktu ki, yavaştan kar beklenmeye başlanmıştı. Bir haftadır aralıksız yağmur yağıyor gün aşırı fırtına uyarısı veriliyordu. Hastaneden eve, evden hastaneye mekik dokuyordum.

"Hazan'ım... uğraştığım projeyi hatırlıyor musun? Hani bir avukat arkadaşımla başlattığımız, şiddet gören kadınlar için düzenlediğimiz olan. Onun maddi destek için düzenlenen sergisi var bugün. Aile dostumuzun, çok önemli birinin kızı ilgileniyor. Benim de bu projenin kurucuları olarak arkadaşla orada bulunmam gerekiyordu. Ama, şey... Biz Bora ile adaya gelmiştik sabah. Burada da fırtına çıkınca, mahsur kaldık, seferleri iptal ettiler. Zorla kalacak bir yer bulduk da daha yeni girdik otele." Başımı onun göremeyeceğini bile bile iki yana salladım ama sonra onun devam etmesine izin vermeden lafa atlarken buldum kendimi.

"Nasıl bu havada adaya gittiniz Tanrı aşkına, Firuz?" Şaşkın nidamla birlikte hemen savunmaya geçti. "Of, gerizekalı Balık Adam yüzünden! Sürekli buradaki kahvaltı bahçesinden bahsedip durdu dün! Biliyor tabi benim kahvaltı düşkünlüğümü! Bir baktık, geri dönemiyoruz. Lütfen, Hazan! Katılman lazım. Bak Ahmet Yavuz beni vallahi aforoz eder adaya ebediyen."

Balık Adam.

Bu ismi, onları tanıdığım aylar boyunca birkaç kez daha duymuştum. Aile dostları olduğunu laf arasında söylemişlerdi. Nedense hep bir terslik o meşhur Balık Adam denen herifin başının altından çıkıyordu.

Söz kesileceği zaman, ortadan yok olan Balık Adam'dı. Emir'in doğum gününde sade bir parti olması gereken kutlamayı kulüp ortamına dönüştüren görünmez Balık Adam'dı. Ve... Ve o gün, yat gezisinde denizde boğulmaktan kurtaran da oydu. Yüzmeyi biliyordum. Ama sevmiyordum.

Denizleri, suyun varlığını hissettiğim her şeyi severdim ben. Ama içinde olma fikri...

O gün, yüzme bilip bilmediğimi soran Emir'e bildiğimi ama hiç yüzecek havada olmadığımı söylerken birkaç kadeh alkolden dolayı fazla mı sırıtarak konuşuyordum bilmiyordum ama kendimi beni yutan ve kesinlikle batmakta olduğum denizde bulduğumda çok fazla şansımın olduğunu düşünmemiştim. Ve biri, daha ben denize düştüğüm anda atlayıp yüzme bildiğini iddia eden o salağı kurtardığında yaşadığım panik atakla bayıldığım için cankurtaranın sadece meşhur Balık Adam olduğunu öğrenecek kadar yaşadığım olayı dillendirmelerine izin vermiştim.

Balık Adam'dan şimdiden hoşlanmıyordum.

Bugünü de bana zehir etmenin yolunu bir şekilde bulmayı başarmıştı.

"Sadece ama sadece Ahmet Amca için önemli olduğundan kabul ediyorum, biliyorsun değil mi?" Sırıttığına emin olduğum Firuz bir süre cevap vermedi. "Biliyorum, Ahmet'im benim en son kozumdu. Bana olan sevgin gözlerimi yaşartıyor meleğim!" İstemsizce bana hitap ediş şekline gülümsediğimde yavaşça doğruldum ve telefonu yatağın üstünde bırakarak iç çamaşırlarımla ayağa kalktım.

Bana meleğim derdi. Daha doğrusu Yavuz soy ismini taşıyan herkes bana melek diye sesleniyordu. Oysa melek olmak için ne kadar günahkar bir insan olduğumu bilseler sanırım verdiğim tek doğru kararın onların hayatlarını kurtarmak olduğunu anlarlardı. "Ne giymem gerekiyor? Bir de avukat arkadaşın-" Daha ben sadece bir soru sormuşken sabırsız sesi aceleci bir şekilde sözümü kesti. "Hazan, şarjım bitmek üzere! Şarj aletlerimiz yanımızda değil! Ben sana hemen adresi atıyorum, şık giyin ve seni kapıda karşılayan yakışıklıya iyi davranmaya çalış. Beyefendi olmasa da hanımefendi kal! Öptüm!" Telefon bir anda suratıma kapandığında şaşkın bir şekilde yatağın üstünde boş bir şekilde aydınlanan ekrana bakakaldım.

Benimle eğlenmeyi çok iyi biliyordu. Beni çileden çıkartmayı çok iyi biliyordu. Ne beyefendisinden bahsediyordu bu başımın belası?

Emrivakiler söz konusu olduğunda her zaman sinirlenen bir yapım olmasına rağmen Firuz bir şekilde bana kabul ettirmeyi başarıyordu. Sanki küçük bir kız çocuğuydu ve tek istediği okuldan erken çıkıp lunaparka gitmekti. Onun konumu mesaj atmasını beklemeden kendimi banyoya attığımda elimi ve yüzümü yıkayıp saçlarımı gelişigüzel başımın üstünde topladım. Yeniden üzerimdeki iki parça iç çamaşırıyla odaya girdiğimde, telefonumu kontrol ettim.

Mesajı atmıştı. Konum Beyoğlu'nu gösteriyordu.

Şık olmaktan daha fazlasının beklendiği bir yere davetliydim ve bu yetmiyormuş gibi eşlikçimi de hiçbir şekilde tanımıyordum. Benden oraya gittiğimde beklenilen tam olarak neydi bilmesem de, kendi ismimi söylemeden önce Firuze'nin adada mahsur kaldığını söylersem fazla diyaloğa gerek kalmayacağını umuyordum çaresizce.

Dolabın uzun süredir aralamadığım kapağını tuttuğumda karşımdaki elbise yığınına bakındım. Genellikle koyu renkli ve resmi elbiselerin hepsi, tıp fakültesindeki sözlülerde giyilmek için alınmışlardı. Her sözlüde farklı bir ciddiyet vardı ve her sözlüde farklı bir elbise giymiştim. Birkaç tane de yazlık elbise hemen arkalarında duruyordu. Tek bir tane abiyem yoktu.

Hızlıca parmaklarımla sıkı bir şekilde kavradığım telefondan saate baktım. Akşam beş olmak üzereydi ve davet için tam dört saat içinde serginin önünde olmalıydım. Karşıya geçmek için gözden çıkardığım iki saatle birlikte, abiye bulup hazırlanmak için de aynı süreyi ayırdığımda derince bir nefes aldım.

Makyajımı ve saçımı yaptıktan sonra en yakın alışveriş merkezine girip bir abiye alır ve orada giyindikten sonra yola koyulurdum. Plan gayet basit ve gereksiz yorucu olsa da triko siyah elbiselerle ya da takım elbise ceketlerle sergiye gitmek istemediğim konusunda kesinlikle ciddiydim.

Yüzüme yapabileceğim en ağır makyajı yaptığımda, göz kapaklarımdaki ince eyeliner ve maskaranın arkasında yoğun bir şekilde sürülmüş siyah far vardı. Tenimin üstüne elime geçen birkaç nemlendiriciyi üst üste sürüp gün içinde fondötenin parçalanma ihtimalini yok etmek için elimden geleni yapmaya çalıştım. Saçlarımı serbest bıraktım ve elimdeki lastik tokalarla ön tarafımdaki saçlarımı ensemin altında taç gibi duracak şekilde topladım. Düzleştirmediğim için karışık dalgalar halinde dökülen saçlarımı en azından bir nebze de olsa kontrol altına alabildiğimde hızlıca makyaj masasının önünden uzaklaştım.

Makyajım ve iç çamaşırlarım dışında tamamıyla bir karmaşa hakimdi. Yere fırlattığım kol çantasının içine küçük bir el çantası daha atıp yatağın üstüne bıraktım ve üzerime hızlıca tayt ile sweatshirt geçirdim, hiç beklemeden yüzümdeki abartılı makyaj ile spora gidiyormuş gibi olan görüntümle kendimi evden çıkıp arabaya attım. Bana en yakın alışveriş merkezinin otoparkında arabayı koyacak yer ararken neden tek bir yer bulamadığımı anlamaya çalışırken bir anda arkamdan çarpan başka bir arabayla kulağıma dolan vurma sesinin ardından hızlıca frene abandım.

Biri bana çarpmıştı.

Şaka gibiydi.

Bugün gerçekten aşırı garip bir hal alıyordu.

Kapımı açtığımda ön camı da dahil tamamıyla filmle kaplı olan siyah arabanın sahibinin bıraktığı hasarı anlamak için indim. Fazla bir hasar yoksa kesinlikle çekip gidecektim. Oturup kimseyle uğraşmayacaktım. Kendi kendimi kontrol altında tutmaya çalışırken en sonunda iki arabanın arasını görebilecek mesafeye geldiğimde bende de onda da hiçbir şey olmadığını fark ettiğim gibi yüzümde oluşan rahatlık hissi gülümsemeye dönüştü.

Belki de gerçekten şansın kırıntılarına hala sahiptim.

Israrla arabasından inmeyen sürücüye bakmak için başımı kaldıracağım sırada arabanın plakasına takıldı gözlerim.

34 EGE 98

Plakaya takılan gözlerim bir anda donup kaldığında yüzümde oluşan gülümsemenin solması kontrolüm dışındaydı. Ya da filmle kaplı camlardan içeridekini göremeyeceğimi bile bile başımı kaldırıp gözlerimi arabaya dikerken de kontrolüm dışındaydı.

Bu Egemen Tuna'dan başkası değildi.

Hiç beklemeden arkamı dönüp arabanın kapısını açtım ve sürücü koltuğuna oturup emniyet kemerini çektim. Sert çekişimle takılan kemere birkaç kez daha abandığımda iki saniye bekleyip kontrollü bir şekilde çektim ve kilidini taktım. Vitesi ileriye atıp ani bir gaz tepkimesiyle kendimi otoparkta ileriye doğru attığımda arkama bir an bile bakmadan hızlıca çıkışa yöneldim. Arabayı yola çıkardığım gibi kendimi trafiğin içinde bulduğumda başımın arkasını sertçe koltuğun sert derisine birkaç kez vurduğumda yeterli gelmediğini hissederek arabanın dışından bile duyulacak kadar sesli bir çığlık attım.

Kaçmıştım.

Resmen ondan kaçmıştım.

Sanki zamanında rezil olan benmişim gibi şimdi kaçmıştım.

Düşünmemem gerekiyordu. Onu düşündükçe kendime yaptığım onca işkenceyi hatırlamam ve onun adını zihnimde anmamam, varlığını ruhumda aramamam gerekiyordu. Kendime verdiğim sözlere ihanet etmemem gerekiyordu. Kaçabildiğim yere kadar kaçmam, kaçamadığımda unutmam gerekiyordu. Unutamadığımda, onu hiç tanımamış gibi davranmam...

Pencereyi araladığımda çantamın içindeki sigara paketinden bir dal alıp dudaklarımın arasına yerleştirdim ve çakmakla ucunu alevlendirdikten sonra derin bir nefes çektim. Yol üstündeki bir alış veriş merkezine girip bu gecenin olabilecek en hızlı bir şekilde bitmesi için dua edecektim. Başka... başka bir şey de düşünmeyecektim.

Karşıya geçtiğimde gideceğim konuma en yakın yerde bulunan bir alışveriş merkezine girdim. İlk önce denk geldiğim ilk mağazan bir elbise, sonra da girdiğim ikinci mağazadan da ona uygun bir topuklu ayakkabı aldığımda onları giyinmek için kendimi tuvaletlerden birine attım. Mağazada abiyeyi giyip çıkmak ve oradaki çalışanlara malzeme vermek için hiç özgüvenli ve umursamaz hissetmiyordum. Yine de şaşırtıcı derecede boş olan ortak tuvaletteki aynaya yansıyan görüntümden memnundum.

Kalçamın hemen altında biten ve dümdüz inen pudra rengi saten elbise göğüslerimi sarıp hafifçe bollaşırken, ayaklarımdaki sadece iki bantla bileklerimi tutan beyaz topuklu ayakkabı vardı. Böylelikle beyaz kabanımı da üzerime atabilecek ve sanki zaten hep böyle abartılı kıyafetleri kombinliyormuş gibi bir özgüvene sahip olabilecektim.

Farklı görünüyordum. Açık renk kazaklardan bile uzak duran bana, yansımamın üzerinde izlediğim saten elbise sanki kıyafet giydirme oyunundaymışım gibi hissettiriyordu. Ya olmam gerekenden daha abartılı olduysam düşüncesi bile ellerimin zor durumdaymışım gibi titremesine ve bacaklarımdaki gücün çekilmesine neden oluyordu. Pembenin en açık tonu üzerimdeyken, tenimi daha da soluk gösterse de şu zaman aralığında bulabildiğim ilk elbiseye göre gayet başarılıydı.

Üzerimden çıkardığım kıyafetleri büyük kol çantasının içine sıkıştırdıktan sonra beyaz kabanı üzerime geçirip belindeki kemeri iyice sıkarak önümü kapattım. Tuvaletten çıkıp otoparkta arabayı bulup yerleştiğimde sıktığım kemeri gevşetip saate baktım. Yarım saat. Yarım saate beni bekleyen ve asla beyefendi olmayan adamı bulmam, bir hanımefendi gibi davranmam gerekiyordu. Arabayı çalıştırdıktan sonra konuma bakarak ve gerginliğimi almasına olan inanca tutunarak şarkı eşliğinde yol aldım. Trafik gittikçe daha da kötüleşse de tam beş dakika daha erken serginin olduğu otelin lüks kapısının önünde durdum. Vale bana doğru yürürken küçük çantamın içine ne bulduysam attım ve zorla ağzını kapatmayı başardığımda kapımın açılmasıyla elime tutuşturulan vale kartını alarak etrafıma bakındım.

Kapının önünde bekleyen çift ve güvenlik görevlisi dışında kimse yoktu. Caddeye doğru döndüğümde oldukça yoğun olan insan topluluğu sanki buradaki sakinliğe tezat oluşturuyordu. Erken gelmiştim. Beş dakika bekleyebilirdim. Büyük sütunun hemen önüne doğru yürüyüp sırtımı verdiğimde iki kolumu göğsümün üstünde birleştirdim el çantasını hala tutmaya devam ederek. Her geride bıraktığım dakika gerginliğimi kat kat artırsa da en azından buradaki bekleyişimi vale ve güvenlik dışında kimsenin görmüyor olması yeterliydi. Az önceki çift de içeriyi girmişti.

Kolumu kaldırıp bileğimdeki saate baktığımda burada tam on beş dakikadır beklediğim gerçeğiyle yüzleştim. İçeri tek başıma girip giremeyeceğimi bile bilmiyordum. Şansımı denemek için telefonumu açıp Firuz'un adının sütüne bastım ve aramanın iletilmesini bekledim. Telefonuna ulaşılamıyordu. Bu sefer de bir umut Bora'ya ulaşmaya çalıştığımda aynı senaryoyla pes ederek kocaman kapılara döndüm yüzümü. Tek başıma girer, biraz etrafta dolanır, herkese Firuze'nin adına burada olduğumu söyleyerek asla tanımadığım ve beyefendi olmadığı söylenilen bir adam tarafından ekilmediğimden emin olmalarını sağlardım.

Hemen önümden geçerek az ileride, valenin önünde duran arabanın farının yüksek ışığıyla elimle gözlerimi perdeledim. Işığa daha fazla tahammül edemeyeceğimi fark ettiğimde girişin büyük vitray kapılarının açık tarafına doğru yürüdüm dikkatli adımlarla.

"Hazan Akay!"

Adımı duyduğum sesin sahibi, kimsenin rahatsız olmasını ya da ilgisini yöneltmesini umursamayarak bir kez daha bağırdığında gözlerimi yumdum sertçe. "Eylül Hazan Akay!"

Birçok karşılaşma anı, birçok ilk söz ve birçok bakışma kurgulamıştım zihnimde. Bazen gün içinde dalıp giderken açık gözlerimin ardından izlerdim bu senaryoyu bazen de uykusuz gecelerimde kabuslarıma katmadan önce.

Onunla olan ilk yüz yüze gelişimizde genellikle, nasılsın diye başlardı sahnelerim. Her şeye rağmen nasıl olduğunu sormak isterdim. Bilmesini isterdim, ne yaşanırsa yaşansın en çok nasıl olduğunu merak ettiğimi. Ama bazen ona o kadar sinirli olurdum ki içimdeki nefretin ateşini ancak ondan nefret ettiğimi yüzüne söylersem dindirirmiş gibi hissederdim. Bazı sahnelerimde de onun gitmeyi tercih ettiğini ve bende de ona dair kalan tek hissin nefret olduğunu söylerdim. Ama bırakmıştım.

Ben onu en nefret ettiğim anlarımda bile bir şekilde kendi yazdığım kurgularımda affedebildiğimi fark ettiğimde bırakmıştım. Biz yüze yüze gelmeyecektik.

Bir daha karşılaşması en zor olan iki insandır.

Okyanus derindi ve ben çoktan boğulmuştum. Onun dalgaları ise kıyıda dinleniyordu.

Ama şimdi asla değişmeyen sesi kulaklarıma dolduğunda tek düşünebildiğim gözlerini görebilmekti. Arkamı yavaşça döndüğümde arabasını aramızdan uzaklaştıran valenin ardından bizi uzak tutan tek şey hiçlikti. Daha bugün alışveriş merkezinin otoparkında arabasını gördüğüm ve bu tesadüfü reddettiğim adamın varlığı tam önümdeydi. Bir günde iki kez. Yıllarca bizi karşı karşıya getirmeyen yukarıdaki bugünkü ondan kaçmamla eğlenmiş olmalı ki bunu trajikomik bir hale dönüştürmeye karar vermiş olmalıydı.

Üzerindeki siyah takım elbisesi ve elindeki takıma ait ceketiyle benden sadece birkaç metre uzaktaydı.

O birkaç metre uzaklık birkaç yılın hatırına bizi ayırırken gitmek istedim. Kaçmak, sabahki gibi yine olmamış gibi davranmak. Onu hiç görmemiş gibi, onu hiç tanımamış gibi.

Onsuz tutulduğum hayata onun varlığını reddederek tutulduğum hayata kaldığım yerden devam etmek istedim.

Ya içeriye doğru kaçacaktım ki onun da aynı sergiye girme ihtimali oldukça yüksekti ya da arabama atlayacak ve Firuz'un da hak vereceğine emin olduğum şekilde buradan defolacaktım. Yıllarca planlandığım karşılaşma anında söyleyeceğim her şey saçmaydı. Plan iptaldi. Tek istediğim kaçmaktı.

Hızlıca vale kulübesine doğru adımladığımda bir anda görevliye seslenemeden önümü kesen bedeniyle kendimi birkaç adım geriye attım düşmandan kaçar gibi. Gözlerimi gözlerine kaldırmadan sinirime hakim olmaya çalışma gereği duymadan kısık sesle konuştum. "Çekil." Az önceki isteğim ya da emrim umurunda değilmiş gibi zorla açtığım mesafedeki adımları bana doğru attığında bir kez daha geriye doğru çekildim ve daha yüksek sesle tekrar ettim. "Çekil önümden dedim."

Onun hala dediklerimi ciddiye almayan tavrı beni artık çileden çıkardığında başımı kaldırarak ona baktım. Ayağımda topuklularla aramızdaki fark azalsa da çenemi gururlu bir ifadeyle kaldırmadan eğmediği başının üzerindeki gözlerine değmeyen gözlerim onunla sonunda buluştuğunda beni bekleyen ifade asla bendeki gibi ciddi bir ifade değildi. Gülümsüyordu. Daha doğrusu... Sırıtıyordu. Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.

Aptal

Aptal piçin tekiydi.

"Eğer çekilirsem eşlikçimi kaybederim" Hafifçe başını yana doğru eğdi.

"Böyle önemli bir sergide Yavuz ailesinin selamıyla gelen bir eşlikçinin kaybı biraz üzüntüye ve yanlış anlaşılmaya yol açabilir." Çatılmış kaşlarım ve saf öfkeyle bakan gözlerim bir anlık şaşkınlıkla gevşediğinde tam karşımdaki adama tek kelime edemeden bakakaldım.

Eşlikçi mi?

Yavuz Ailesi mi?

Başımı iki yana sallarken tamamıyla kontrolümü yitirdiğimin ben de o da farkındaydı ama Egemen bunu fırsat bilerek sadece küçük bir adım daha atarak biraz yaklaştı. "Hayır." Zorla dudaklarımın arasından onlarca düşüncenin kılavuzu olarak sadece bir itiraz kelimesi döküldüğünde başının benim tam tersim şeklinde aşağı yukarı salladı ve benden daha net bir sesle mırıldandı. "Evet."

Hayır.

Hayır.

Beyefendi olmayan eşlikçi o olamazdı.

Bir anda dudaklarımdan arasından aniden verdiğim nefesle tek kaşını kaldırarak bana baktığında utançla gözlerimi yumdum. Nefesimi tuttuğumun bile farkında değilken şu an ona ne söyleyecektim ki.

Senden nefret ediyorum, çünkü beni terk ettin. Seni asla affetmeyeceğim çünkü sana inandım. Seni asla unutamayacağım çünkü en büyük hatam olsa da sevdim.

Ne diyecektim ona?

Ona neler hissettiğimi anlatmamın ne anlamı vardı, ona hesap sormamın ne anlamı vardı bilmiyordum. Onca yıl zihnimde ona dair kazınan her düşüncenin ne anlamı vardı artık bilmiyordum.

Onun ela gözlerine bakarken her şey yeniden anlamını yitirdiğinde içimde o gece öldürdüğüm küçük kızın başında hala yas tutan o kadın ihtiyatlı bir gülümsemeyle gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Geçmişi yaşamıştık ve yaşanılan hiçbir şeyin gelecekte bir anlamı kalmamıştı. Ne güzel anların, ne yitip giden hatıraların ne de... Ne de Egemen Tuna'nın.

İkimiz de birbirimize sanki onca yılın acısını çıkarmak ister gibi bakarken otelin ihtişamlı kapısının aralığından oldukça şık giyinimli genç bir adam çıktığında dikkatimi oraya verdim kaçmak istercesine. Adamın bakışları bende bir süre oyalanırken en sonunda odağını hatırlamış gibi Egemen'e döndüğünde kocaman gülümseyerek adını seslendi karşımdaki adamın. "Ege!" Israrla ona bakmamak için direnirken bulduğum fırsatla biraz daha uzaklaşmak için geriye doğru adımlayacakken adam bize doğru yöneldi ve hiç vakit kaybetmeden tanıdık arkadaşını kollarının arasına çekip kabaca selamlaştılar.

"Oğlum, gözlerimiz her yerde seni arıyor!" Onlar birbirlerinden ayrıldıklarında Egemen'in cevap vermesine izin vermeden bana doğru döndü ve nispeten onlardan uzakta olan bana elini uzattı. "Hanımefendi, sanırım Yavuz ailesinin melekleri olarak bahsettiği ikinci kızları?"

Burada Egemen Tuna'ya eşlikçi olarak gönderildiğimi bilmeyen tek kişiydim. Benim buraya gelmeden önceki varlığımdan haberdar olan iki adamdan biri yabancı diğeri ise... yabancıydı. "Hazan Akay." Bana uzatılan ele uzandığımda elimi kavrayan ve en az benimki kadar soğuk olan parmaklar zarifçe avucuma tutundu ve zarif bir biçimde dudaklarına götürdü. Elimin üstüne değen dudaklarının ardından elimi bırakmadan önce avucumda sürtünen parmaklarının kasıtlı olduğunu göstermek istercesine gözlerimi gözlerinden ayırmayan adam kısık sesle mırıldandı.

"Asil Çoker. Sizinle daha önce tanıştırılmadığım için kime kızmam gerekiyor bilmiyorum." Zorla da olsa nezaketi gülümsememe neden olduğunda başımı hafifçe eğip kaldırdım.

"Biz de tam sergiyi görmek için içeriye geçiyorduk. Diğer Çoker tahmini ne kadar gergin?" Egemen'in dikkati üzerine çekmek için sadece soru sorması yetmediğinde bedenini ikimizin arasına kaydıracak kadar öne doğru çıktı. Bu haline gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttuğumda Asil, tembel bir sırıtışla önüne geçen Egemen'e baktı. "Özlem o kadar gergin ki, ona Firuze'nin yerine bir meleğin ziyaret edeceğini söylediğimde elindeki şampanya kadehini kaldırıp umarım Azrail'dir, diyordu en son. Benden sana tavsiye, Azrail'i sorarsa en yakın zamanda uğrayacağını söylemeyi unutma."

Diğer Çoker, yani Özlem, birazdan girilmesi planlanan serginin sahibi olmalıydı. Firuze, Emir, Egemen ve karşımdaki bu insanlar aile dostlarıydılar. Yakındılar. Bu da demek oluyordu ki... Firuze ve Emir, ikisi de, aile dostları olan bu karşımdaki kabusun zamanında benim hayatımdaki yerini en kısa zamanda fark edeceklerdi. Ya da biliyorlardı. Biliyorlar mıydı? Bu bir tuzak değildi, değil mi?

Tüm bu düşünceler zihnime istila ettiğinde hücrelerimde uzun zamandır misafir etmediğim endişe ve stresin yayılmaya başladığını hissettim. Firuze ve Emir'in, yanımdaki bu adamın, geçmişteki hayatımda olan rolünü zaten biliyor olması fikri kesinlikle berbattı. Berbat bir ihtimal, boktan bir kafada kurma seansı. Onu göreli sadece dakikalar olmuştu ama ben onun yüzünden yeniden kafamda kurmaya, oynamaya ve bir de üstüne gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır diyerek seyirciyi selamlamaya girişmiştim bile.

"O zaman yavaştan içeriye geçelim. Sizin için de uygunsa tabi?" Soru banaydı. Gidebilirdim. Serginin onur konuklarından biriyle tanışmıştım, buraya gelmiştim. Bir bahane bulabilir ve gidebilirdim. Böylece burada başlayan anın sonunu dakikalar içerisinde yazabilirdim. "Bu etkinlik, Firuze ve benim birlikte yönettiğimiz Şiddetin Kadınları projesine destek amaçlı düzenlenen bir bağış sergisi. Firuz, meleğine bu anın kendisi için ne kadar değerli olduğundan zaten bahsetmiştir ama ben yeniden hatırlatmak istedim."

Kulağıma fısıldanan sözleri sadece ben duydum.

Egemen Tuna, omzumun hemen üstünden nefesini tenimde hissedeceğim kadar yakınımdayken bir anda uzaktan bana gülümsediğinde kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum. "Hazan, bir sorun yok değil mi? Çözümleyebileceğim bir şeyse yardım etmekten zevk duyarım." Az önce kulağıma eğilip fısıldayan arkadaşına da bakarak teklifini tasdiklediğinde boğazımı temizledim hafifçe ve oldukça inandırıcı bir biçimde gülümsedim. "Aa, hayır. Egemen, gelmeden önce ağır bir yemek yemiş ve bana içeriye kadar eşlik edemeyeceğini, ilk önce tuvalete uğraması gerektiğini söylüyordu." Cümlem biter bitmez kahkahasını tutamayan Asil'den gözlerimi çekmeden elimi kaldırıp içeriyi işaret ettim. "Bana eşlik ederseniz çok memnun olurum. Tamamen yabancıyım." Hiç düşünmeden dirseğini büküp ona tutunabileceğim bir alan oluşturduğunda tanıştığım bu yeni yabancının koluna elimi koydum ve beni yönlendirmesine izin verirken arkamızda bıraktığımız tanıdık bir anının hazzıyla derin bir nefes aldım.

Büyük lobiden içeriye doğru ilerlediğimizde sol tarafa döndük ve oldukça gösterişli salondaki sergiye alışmam için zaman tanımak ister gibi girişte adımlarını duraklayan Asil'e minnettar bir şekilde gülümsedim. Alan büyük ihtimalle yemek salonuydu ve asma duvarlar da dahil olmak üzere her yerde küçüklü büyüklü tablolar vardı. Oldukça kalabalık olan serginin en köşesine konumlandırılmış bir masada takım elbiseleriyle oturan ve önlerindeki birkaç kişilik sırayla ilgilenen adam ve kadının bu tabloların satın alımlarıyla ilgilenen kişiler olduğunu anladım.

Yerde, otantik bir desene sahip seramikleri çok kapatmayacak şekilde bulunan vizon rengi uzun ince halılar bile burası için ne kadar özenildiğinin kanıtıydı. Her tablonun yanında, duvara yapıştırılmış etiketler vardı ve bu etiketle oldukça kısa bilgiler yazıyordu. Garsonlar ellerindeki altın kaplamalı tepsilerle küçük atıştırmalıklarla alkolleri uzun masalara taşıyordu ve Asil önünden geçen bir çalışının tepsisinden teşekkür ederek iki bardağa uzandığında bana döndü. "Ne içersin diye sormamamı kabalık olarak görmemeni rica etsem ve kesinlikle araba sürmeni engelleyecek promil düzeyine çıkartmayacağından emin olduğum bu şampanyayı kabul etmeni sağlasam?"

Alkollü araba kullanmazdım. Alkol olmadan bile oldukça büyük bir araba kazasına karışmayı başarabilen biri olarak alkollü araba kullanmanın benim için çok iyi sonuçlanmayacağını tahmin edemeyecek kadar salak değildim. Ama yine de ona güvenerek, hepsini içmeyeceğimi bildiğim şampanya kadehine uzandım. "Teşekkür ederim."

"O Ege'yi bulursan ona söyle, yanında gelen Azrail dua etsin de benden önce onun canını alsın. Yoksa ben onu ilk gördüğüm yerde parçalayacağım! Beni tamamen savunmasız bıraktılar!" Bir anda boş yanımdan çıkan kadınla irkilerek geriye doğru çekildiğimde Asil'in koluna dokunan elimi de hızlıca kendime çektim. "Azrail ile tanış, Özlem. Özlem, benim ablam oluyor."

Yanımdaki kadın beni yeni fark etmiş gibi şaşkınlıkla bedenini bana çevirdi. Hemen boynunda küt kesilmiş kısa ve kahküllü gece kadar koyu siyah saçları ve oldukça çekik siyah gözlerinin olduğu esmer teniyle uzun boylu bir kadındı. Üzerindeki bembeyaz elbisesi ve parmaklarıyla sıkıca kavradığı tabletiyle telefonu ise büyük ihtimalle bugünün vazgeçilmez parçaları olmuştu. O an Asil'i incelemediğimi fark ettim. Asil, ablasına asla benzemiyordu. Emir ve Firuze, birbirlerinin ikizi gibiyken karşımdaki iki kardeş birbirlerine oldukça zıttılar.

"İnsanların ölmek için bu kadar çırpınmasının nedeni Azrail'in bu kadar güzel olmasıymış desene." İltifatını asla beklemediğim için aralanan dudaklarımla ona bakakaldığımda kıkırdadı ve boştaki elini heyecanla uzattı. "Firuze ve Emir, senden çok bahsettiler. Tanıştığıma memnun oldum. Sergiyi ben düzenledim ama kesinlikle sanatı yaratan değil satan olduğumu yüzüme vurma."

Sıcak tavrı iyice gevşememe neden olduğunda buz gibi olmasına rağmen heyecandan terleyen elimi beyaz kabanıma sürtüp ona uzattım. "Ben de tanıştığıma çok memnun oldum. Harika bir iş çıkarmışsın." Başını iki yana sallayarak arkasına kısa bir bakış atıp bana döndü. "İnan bana, iyi iş çıkaran birileri varsa o da bunları yaratanlar. Ben sadece sergiledim."

Tam o yeniden devam edecekken arkasından başka bir misafir adını seslendiğinde hızlıca geleceğini söyleyip gitmeden önce içeriyi işaret etti. "Keyfine bak lütfen, ilk fırsatta yanına geleceğim. Asil, sen de onur konuğumu lütfen kaçacak hale getirmemeye ve Egemen Tuna'yı bulmaya çalış!"

Özlem az önce kendisine seslenen misafirlerin yanına hızlı adımlarla gittiğinde kolumun altına sıkıştırdığım çantam ve aynı kolumdaki elimle tuttuğum kadehe bakan Asil'e döndüm. Bir şey sormak istiyormuş da çekiniyormuş gibi bakan gözlerine kaşlarımı kaldırdığımda çekingen tavırla arkamızda kalan bir alanı gösterdi "İstersen kabanını karşılamaya teslim edebiliriz, çantanla birlikte. Rahat olmanı isterim." Sanki beklediğim fırsat buymuş gibi istekli bir şekilde onu onayladığımda güldü ve kadehimi parmaklarımın arasından aldı.

Üstümdeki beyaz kabanı çıkardığımda çıplak omuzlarıma dokunan dışarısının soğuğundan daha tatlı bir serinlikle karşılaştım. Birlikte karşılamadaki küçük oda gibi bir yerin önünde bekleyen çalışanın yanına gittiğimizde kabanıma ve çantama bir numaranın yazılı olduğu etiketi yapıştırdı ve arkadaki askıya astı. Bana numaramın olduğu oldukça küçük bir etiket verdiğinde telefonumun arkasına gelişigüzel bir şekilde yapıştırdım. Bu aralar küçük detaylara hakim olmakta oldukça zorlanıyordum.

İçeriye geri geçtik. Elimde kadehim ve üstümdeki saten elbiseyle hem bir o kadar buraya aitmiş gibi hem de bir o kadar asla kumaşım burası için dikilmemiş gibi hissediyordum. Etrafta yaşla büyük kadın ve adamlar vardı. Belki de bizim kadar genç olan misafirin sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Asil ile birlikte bazen uzun süreli duraklamalarla bazen de yavaş adımlarla duvarlar boyunca oldukça uzun bir süre ilerledik. Elimdeki şampanya kadehinden aldığım iki yudum dışında Asil kadehini üç kez değiştirmişti. Egemen Tuna ise... Özlem ile birlikte serginin misafirleriyle ilgileniyorlardı. Kabanımı verdikten hemen sonra bizim arkamızdan giriş yaptığında gerçekten içeriye girmeden önce tuvalete gidip gitmediğini öğrenmeyi çok isterdim. Beni yönlendirmenin onda hissettirdiği duygu neydi bilmiyorum ama onu yönlendirmenin bende hissettirdiği hazzı kesinlikle göstermek isterdim. Ama denk gelmedik.

Biz nereye doğru yönelirsek sanki onlar tam tersi istikamete yöneliyordu. Ortada bir kovalamaca yoktu ama onu takip ediyormuş gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Merak ediyordum.

Beni terk edip gittiğinden beri ne yaptığını merak ediyordum.

Ben onun ardından hayata tutunmaya çalışırken onun ne yaptığını merak ediyordum.

"Benim favorim bu işte. İskandinav bir ressamın kendi tarzını kullanarak yeniden canlandırdığı önemli bir eserin tablosu." Karşımdaki resime bakarken yanındaki tanım etiketine bakmadan mırıldandım. "Ophelia"

Şaşkınlıkla bana döndüğünde onun tahminini reddetmek için başımı iki yana sallayarak güldüm. "Resimden anlamam, bana bir dahiymişim gibi bakma lütfen. Arkadaşım İngiltere'de yaşıyor, Londra'daki Tate Gallery'i ziyaret ettiğimde görme şansım olmuştu." Benden birkaç adım uzaklaşarak tabloya biraz daha yaklaştı. "Ne anlattığını bilmiyorum ama... Gerçekten beni çeken bir şeyler var, ilk gördüğüm andan beri."

Bir süre konuşmadan tabloyu izlediğimizde ona doğru yaklaştım. İkimiz de tabloya fazlasıyla yakındık. "Shakespeare'in Hamlet'indeki Ophelia'nın ölüm tablosu. Ophelia, toplum baskısına maruz kalan kadın karakteri temsil eder. Yaşamının büyük çoğunluğunu kötü muameleye maruz kalarak geçirir. Ama her zaman naif ve ümit dolu kalmayı başarır bence." Devam etmeden önce durduğumda tablodan çektiğim bakışlarımı şimdi bana dönmüş olan adama çevirdiğimde devam etmem için sessizce bekliyordu.

"Hamlet'e aşıktı. Babası sevdiği adam tarafından öldürüldüğünde delirmenin eşiğine geliyor en sonunda. Bir gün çiçek toplamak için yürüyüş yaptığı sırada nehire düşüyor ve sırt üstü ölümü beklerken şarkılar söylüyor. Tabloda da bu anı resmediyor ressam." Tabloyla aramdaki azıcık mesafeyi de kapattığımda tabloyla aramdaki cama dokunmadan parmağımla yüzünü gösterdim.

"Yüz ifadesi ne kadar kırılgan olduğunu ve melankoliyi okumamızı sağlıyor. Millais, bu resimin yaratıcısı, bu resim için on dokuz yaşındaki genç bir kızı model olarak kullanıyor. Ve Ophelia'yı tam olarak hissedip canlandırabilmesi için onun su dolu bir küvette poz vermesini istiyor. Tam beş ay sürüyor bu çalışma. Hatta arka plandaki çiçeklerin farklılık göstermesi, farklı mevsimlere özgü olması beş ayın geçmesinden kaynaklanıyor. Oradaki görevli anlatmıştı, aklımda kalmış nedense."

Sonunda ona doğru geri döndüğümde Asil'in dikkatli bakışlarıyla boğazımı temizledim ve o da başını hafifçe yana eğdi. "Hafızan. Hiçbir şeyi unutamıyorsun değil mi?" Sorusuna cevap vermeden önce gözlerimi kaçırdığımda hemen arka duvarda gözlerini dikmiş bir şekilde ciddi bir ifadeyle bize bakan tanıdık yüzle karşılaştım. "Unutamıyorum."

Bakışlarımı yeniden karşımdaki adama çevirdiğimde gülümsemeye çalıştım. "Ama bu sanıldığı gibi çok da berbat bir şey değil. Eğer unutmak isteyeceğin şeyleri yaşamamaya çalışırsan... hayat o kadar da çekilmez olmuyor bence." Gözlerini kıstığında muzip bir şekilde tek kaşını kaldırdı.

"Peki becerebiliyor musun?" Sorusuna vereceğim cevap kalbimi kırsa da onu sorma şekli komik geldiğini için güldüm. "Deniyorum ama her insanın geçmişinden silmeyi istediği anlar vardır değil mi?" Beni onaylarcasına başını salladığında eliyle sağımızı, duvarın devamını işaret etti.

"Şuralarda bir yerlerde birkaç resmi daha bildiğine eminim." Tüm sergiyi gezdik. Ophelia dışında başka bir şeyi bilmediğimi fark ettiğimizde Asil'in yüzündeki yalancı hayal kırıklığı eğlenmemi sağlıyordu.

İyi birine benziyordu. Onun hakkında birkaç şey öğrenebilmiş ama onun benimkinden daha fazla olan soruları sayesinde büyük ihtimalle hakkımdaki birçok şeyin ifşa olduğuna emindim. Tatlı ve nazik sorularına cevap vermemek çok zordu.

Emir ile, dolayısıyla da benimle yaşıttı. Aynı lisede okumuşlar sonra da üniversitede yolları ayrılmıştı. Egemen onların iki dönem üstü ve Özlem ile Firuz ise üç dönem üstlerindeydi. Buna rağmen genellikle hep bir aradalardı. Siyasetin içinde bir ailen varsa dışarıdan edindiğin arkadaşlığın daim olması oldukça zor demişti, laf arasında. Özlem uluslararası ilişkiler mezunu, Asil ise ticaret ile uğraşıyordu. Ona tıp okuduğumu söylediğimde uzunca bir süre şaşkınlıkla bana bakmış ve bir beyefendi olarak şaşırdığı için de uzun bir süre özür dilemişti.

Karşımdaki adam ve kadın ise Asil'in anne ve babasıydı. Nasıl bir anda kendimi bu anda bulduğumu anlamak zor olsa da az önceki sorulan soruya ağır başlı bir şekilde gülümseyerek cevap verdim. "Annemi beş yıl önce kaybettim. Babam da Almanya'daki ortak olduğu bir hastanede doktorluk yapıyor." Asil'in babasının siyah takım elbisesinin sol kısmındaki Türk bayrağı rozetine kaydı gözlerim. Karşımdaki adam Paris Büyükelçisi'nden başka biri değildi.

"Vedat Akay'ın kızı değilsin değil mi, kızım?" Babamın ismini bilmesine hiç nazik olmayan bir biçimde şaşırdığımda babacan bir tavırla güldü. Asil'e meraklı bir şekilde bakarken o da nedenini bilmiyormuş gibi babasına döndü. "Almanya'da doğup büyüdüm ben. Hanım ile evlenince taşındık Türkiye'ye temelli. Babanı tanımamak olur mu, birçok davette karşılaştık kendisiyle. Ona Yalnız Adam derler çevrede, kızı olduğunu biliyordum ama yirmi yıl olduğundan sanırım eşini kaybedeli onu hep tek başına bildik." Bir anda az önceki bilgiyi verdiği adamın babam olduğunu, o adamın ölen eşinin de annem olduğunu hatırladığında mahcup bir şekilde sustu.

Az önce annemi beş yıl önce kaybettiğimi söylemiştim. Karşımdaki adam ise babamı yakından tanıyan biri olarak yirmi yıllık bir geçmişten bahsederken bu olayın üzerimizde uyandırdığı etkiyle hiçbirimiz savaşamadan sessizce birbirimize baktık. Başımı eğdiğimde gergin bir hareketle elbisenin etek kısmında bir toz varmış gibi silkeledim ama yine de yeniden başımı kaldıramadığımda çaresizce birinin konuyu dağıtmasını bekledim.

Yalan söyleyen ben değildim ama bu insanları bir daha görecek olan kişi babamdı. Eğer biri hangisinin gerçek olduğunu sorsa neyi söyleyebileceğimi bile bilmiyordum.

"Çoker'lerin eksik üyesini size teslim edip beni ondan kurtarmanız için yalvarmak zorundayım." Egemen'in bir anda ortamı bölen sesiyle hızlıca başımı kaldırdığımda aldığım nefesi rahatlamış bir şekilde verdim. Beni bu durumdan kurtaran o bile olsa şu an aşırı rahatlamış hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. "Daha satılmayan neredeyse on kadar tablo var. Bunları da satmadan benden kurtulmana izin vermeyeceğimi biliyorsun." Özlem, Egemen'in hemen sağında koluna girmişti ve az önce elinde taşıdığı tablet şu an Egemen'in elindeydi.

Samimi görünüyorlardı. Egemen'in Firuz ile de bu kadar yakın olup olmadığını merak ettim ama hemen sonra onun hakkında hiçbir şey düşünmemeyi kendimi yeniden tembihleyip az önce elime tutuşturulan alkolsüz kokteylden bir yudum aldım.

"Hazan ile bizi daha önce tanıştırmadığınız için Yavuz kardeşlere mi yoksa sana mı kazsam bilmiyorum Ege." Asil'in şakacı sinirli tavrına ben cevap verdim Egemen'den önce. "Aslında Egemen ile çok bir tanışıklığımız yok. Firuze ve Emir'in tanıdığı sayılırım. Hatta küçük bir sır vermem gerekirse, bugün tanıştık sayılır." Önce annemin ölümünün zamanı hakkında bir karışıklık yaratmış, şimdi de yanında eşlikçi olarak geldiğim adamı tanımadığımı söylüyordum.

Eğer biri gelip, söylediklerimin hangilerinin doğru olduğunu sorsa sanırım şöyle derdim.

'Aslında ismim Eylül Hazan Akay ama annemin ismi de Eylül olduğu için canavarlardan kaçar gibi bu isimden de kaçıyorum. Yani ismim konusunda da yalan söylemiş olabilirim.'

Asil kaşlarını çatsa da herhangi bir soru yöneltemeden Özlem annesinin koluna dokunup dikkatleri kendisine çevirdi. "Araba kazasındaki diğer araçtaymış Hazan. Hem Firuz'a hem de Emir'e ilk müdaheleyi yapan oymuş. Duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu." Annesi gülümseyerek bana döndü. "Harika bir doktor olacağına eminim." Başımı sallayarak teşekkür ettiğimde diyecek herhangi bir şey bulamadığım için yeniden sustum. Susmak benim için hiçbir zaman sorun değildi ama bugün kaçmak için susmam gittikçe gerilmeme neden oluyordu.

"Erol Amca, bugün, projeye olan desteğin için ne kadar mahcup ve müteşekkir olduğumu bilmeni isterim. Bizim için çok önemliydi." Egemen'in teşekkürüyle elini sallayan Asil'in babası gülümsedi. "Bu baş belası, izin verseydi daha fazlasına da gücüm yeterdi. Ama satışları yabancılara vermek konusunda aşırı ısrarcıydı." Özlem Egemen'in kolundan çıkıp babasına doğru dudaklarını büzerek şirinlik yaptı.

Tatlı bir aileydi. İyi anlaşıyorlardı. Egemen'in ailesi, Firuze'nin ailesi gibi birbirine kenetlenmiş bir aileydi. Benim ailem gibi değil.

Babamı tanıyan birinin, ona 'Yalnız Adam' demesi bile açıklardı sanırım ailemin ne halde olduğunu. Babam ve ben. Aileden geriye sadece ikimiz kalmıştık ve gittikçe daha da ayrılıyorduk.

Vedat Akay.

Eylül Hazan Akay.

Soy isimleri aynı iki yabancıya dönüşmek üzereydik.

"Bu arada biliyor olmalısınız ama babamlar, Rusya'dalar. Gelmeyi çok istediler ama ne kadar yakına çekmeye çalışsalar da dönüşlerini yetişmedi." Erol Amca, sanki komik bir şey duymuş gibi kahkaha attığında eşi de güldü.

"O tam dayaklık Emekli Yavuz nerede sen biliyor musun oğlum? Şu an Kıbrıs'ta kumar oynuyor. Yani inan bana, hiç sorun değil. Biz alışığız siyaset adamlarıyla denk gelememelere." Firuze'nin babasından bahsettiğini duyunca, olayı bildiğim için gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.

Emir ve Ahmet Amca, Sultan Teyze'den gizli Kıbrıs'a kaçmışlardı dün. İkisinin de savunmasında serginin bugün olduğunu bilmedikleri vardı ve Firuz'a göre ikisi de birer haindi. O yüzden tüm aile üyeleri yerine ben buradaydım.

Ahmet Amca, emekli Cumhuriyet Başsavıcısı'ydı. Emekliliğinin ardından kurduğu bir hukuk bürosu ise oldukça popüler olsa da bu aralar yanlı tutum sergilediklerine dair birçok dedikodu bültenlerde dolandığı için Sultan Teyze toplu ortamlara yalnız girmekten çekinir hale gelmişti. Yine de her şeye rağmen dimdik ayakta ve başları dikti. O haberleri ilk gördüğümüzde Firuze ve Emir ile birlikte dışarıdaydık. İkisi de sakince karşılamış ve bana dönüp eninde sonunda alışmak zorunda bırakıldıklarından bahsetmişlerdi.

Emindiler.

Hayranlık duymuştum.

"Hazan, buranın çıkışının ardından arkadaşlarla bir mekanda devam etmeyi planlıyoruz. Kesinlikle gelmeni isterim. Hatta ısrar ediyorum." Özlem'in teklifiyle Asil de küçük bir çocuk gibi heyecanla bana döndüğünde bana doğru eğilerek herkesin duyabileceği şekilde fısıldadı. "Ve partiyi ben ayarladım. Yani kesinlikle eşlikçim olmaya devam etmeni istemek zorundayım."

İkisinin de samimi teklifi bugünü gayet iyi toparladığımı hissettirse de başımı iki yana sallayıp nazikçe reddetmek zorundaydım. Bir parti, şu an içinde bulunmak istediğim en son yerdi. Özellikle de Egemen Tuna'nın var olduğu bir yerde daha ne kadar her şey yolunda ve normalmiş gibi davranabilirdim bilmiyordum.

Bir oyun çevrilmişti arkamdan. Egemen, kesinlikle benim varlığımdan haberdardı ve ben hiçbir şeyi hissetmemiştim. Belki de onu gördüğüme, hissettiğimde dair tüm sanrılarım gerçekti ve bu sancılarla kaç gece uykusuz kalıp kafayı yediğimi ise sadece ben biliyordum.

Firuz ya da Emir ne kadarını biliyordu, işte bunu kestiremiyordum. Ama kazanın olduğu gün Firuz'a bahsettiğim adamın Egemen olduğunu öğrenseydi, bizi bir araya getirmeyeceğine olan inancım da oldukça güçlüydü.

"Gelmeyi çok isterim ama yarın sabah erkenden hastanede olmam gerekiyor. Teklifiniz için çok teşekkür ederim." İtiraz edecek gibi olan Özlem, annesinin konuşmasıyla bakışlarını benden çektiğinde rahat bir nefes aldım. "O zaman Pazar günkü doğum günüm için düzenlediklerini iddia eden ama aslında iş konuşulması planlanan davete gelmelisin. Böylelikle biz hiçbir şeyden anlamayanlar grubuna renk getirmiş olursun."

Tam reddetmek için bahane bile bulmadan konuşacağım sırada eşiyle göz göze geldim. "Geri çevirmeyeceğine eminim. Böylece Vedat ile yeniden iletişime geçebilmek için bir fırsatım olacaktır."

Ve itiraz edemedim. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama ağzımı açamasam da kabulüm duyulmuş gibi kendi aralarında sohbete devam ettiler. O Firuz'u kesinlikle ilk gördüğüm yerde hırpalayacaktım. İlk gördüğüm anda.

Onları dinlemeyi bıraktıktan bir süre sonra gözlerimin öylesine bir noktaya daldığını fark ettim. Hızlıca kendimi toparlayarak konuyu yeniden kavramaya çalışsam da veda cümlelerini duyduğumda rahat bir nefes aldım. Bir yere kadar dahil olabileceğimi anlamış olmalılardı. Fazla bile dayandığını hissediyordum.

Özlem ve Egemen hemen arkamızdan bizi takip ederken Asil ile ben onlardan ayrılarak kabanımla çantamı aldık. Asil çantamı bana uzattığında kapının önüne doğru yürüdük ve çıkmadan önce duran adımlarıyla durakladığımda kabanımı zarif bir hareketle giymeme yardım etti. Bugün, eğer bir şekilde sorunsuz eve dönüyorsam yeni tanıdığım bu yabancı sayesindeydi. Ona gerçek bir teşekkür borcum vardı.

Kapının önünde bizi bekleyen Özlem ve Egemen'in yanına geldiğimizde gözlerimi Özlem'e sabitledim. Ama o duyduğu bir şey yüzünden hayal kırıklığına uğramış gibi yanındaki adama bakıyordu. "Sen bu serginin düzenlenme nedenlerinden birisin. Ne demek after party'e gelmiyorum?"

Egemen elini kaldırıp karşısındaki kızın saçlarını karıştırdığında gözlerim o noktaya kilitlendi.

Yakınlardı.

Oldukça yakın.

Onu tanıdığım geçmişe ait anılarda hiçbir kıza olan samimiyetini görmemiştim. Ve şimdi... Şimdi ya ben ona dair çoğu şeyi aslında bilmiyordum ya da değişmişti. Oysa çekip gideceğini de bilmiyordum.

O an anladım.

Onu hiç tanıyamamıştım.

"Yarın gerçekten önemli bir görüşmem var. Konsolosluk yılın sonuna doğru karışıyor, bunu çok iyi biliyorsun Özlem. Ama annenin davetine katılacağım."

Özlem yüzünü buruşturdu ve kardeşine döndü. "Ee o zaman biz diğerleriyle mi gidelim. Alkol aldım ben, sen ne kadar aldın?" Asil cevap vermek yerine bana baktığında gülümsedim ve onun yerine ben cevapladım. "Senin yerinde olsam ona bisikletin hakimiyetini bile vermezdim." Özlem kahkahayla karşılık verdiğinde Asil bana göz kırptı. "Valeye söyleyeyim de aracını getirsinler, kartını ver bana." Kartı çantamdan çıkarıp ona uzattığımda sadece üçümüz kaldık.

Ama sanki ortamda bir yabancı değilmişim gibi Özlem bana döndü. "Alkol aldıysan kesinlikle bir araba ayarlar, evine bırakabiliriz. Rahat olman için Asil ya da ben, fark etmez, eşlik de ederiz."

Samimiyeti boş değildi. Gerçekten hakkımda ne duydu ya da ilk izlenimim ne kadar başarılıydı anlamlandıramasam da bana içten davranıyordu. Oysa az önce yanındaki adamının elinin saçına dokunduğu an yaşadığım geriye dönüşün acısının şu an her şeyden nefret etmeme olanak sağlaması gerekirdi. Ama olmuyordu. Ona baktığımda, o konuştuğunda... onunla anlaşamamak mümkün değil gibiydi. "Promili aşacak kadar içmedim. Ama gerçekten bugün için teşekkür ederim. Her şey çok güzeldi ve siz de beni olabilecek en güzel şekilde ağırladınız." Özlem başını iki yana salladı ve bir anda beni kollarımdan tutup kendine çekti.

Çiçek gibi kokuyordu. Sanki saatlerdir koşturmuyormuş, yeni banyodan çıkmış gibi. Sarılışına beceriksizce karşılık verdiğimde Asil'in yanımıza gelmesiyle benden ayrıldığında Asil kaşlarını kaldırdı.

"Vedalar başlamış sanırım." Özlem ona doğru başını salladıktan sonra Egemen'e döndü ve koluna girip başını hafifçe eğdi. Egemen bu hareketle gülümseyerek onu kendine çekip sarıldığında gözlerimi kaçırdım. Egemen'in indiği arabayla arka arkaya gelen arabamı gördüğümde Asil'e döndüm.

"Bugün için teşekkür ederim. Harika bir eşlikçiydin." Başını öne doğru eğip güldükten sonra çenesini kaldırdı. Sanki birazdan söyleyeceği şeyi kafasında toparlıyormuş gibi parmağı kulağındaki küçük pırlanta küpenin üzerinde dolandığında gözlerini gözlerime çevirdi.

"İşimi şansa bırakabileceğimi sanmıyorum. Annemin davetinin sonunu bekleyebilecek kadar da sabırlı biri değilim. O yüzden... Numaranı Firuze yoluyla almaya çalışırken beni acı çekmekten kurtarırsan, hayatımın sonuna kadar harika bir eşlikçi olacağıma söz verebilirim."

Numaramı istiyordu.

Benimle iletişimde kalmak.

Ve bunu şansa bırakmak istemeyecek kadar.

Yukarıdakinin oyununda, sizin var olmanızı istediği kadar oynardınız. Bazen ana karakter yapardı ve bazen de bir sandalyede sahneyi izlerdiniz. Bazen öyle bir detay eklerdi ki senaryoya, oynayamaz hale gelirdiniz. Bazıları gelip geçerdi ve bazıları da... Geçtikten sonra geri gelirdi. Yukarıdakinin sahnesinde perdeler açık kaldığı müddetçe yazılan hikayeye ayak uydurmak, o rolü yaşamak zorunda kalırdınız.

Canınızın ne kadar yandığını, canınızı kimin yaktığını unutamazdınız. Ama yukarıdaki onu sizin hemen yanınıza yeniden koyduğunda unutamadığınız o şeylerin hatıraları asla yazarın umrunda olmazdı.

Tek istediğim yepyeni bir sahneyi açan perdelerdi. O sahneye ne duvarlarıma acı verici cümleleri kazılı olan insanlar gelsin istiyordum ne de yan karakter gibi gözden çıkarılmak. O hikayeyi ben yazmak istiyordum.

Asil'in acı kahve gözlerine baktığımda gülümsemesinin dudaklarından bakışlarına ulaştığını görmek çok zor değildi. Ben de gülümsedim. Sanki bugünkü duyduğum en güzel şeymiş gibi gülümsedim.

Acı çektirmek ister gibi gülümsedim.

Bu gülümsemenin başka birinin canını yakmasını ister gibi.

"Tabi ki, telefonunu ver bana." Takım elbisesinin ceketinin içinden telefonu çıkarıp bana uzattığında elime aldığım telefonun ekranı kilitsiz açıldı. Arama kısmına girip numaramı yazdığımda ona geri uzattım ve o eline telefonunu geri aldığında numaramı hızlıca kaydetti. "Görüşmek üzere o zaman. Tanıştığıma memnun oldum." Son kısmı Özlem'e bakarak söyledikten sonra Egemen'inkinin arkasında olan arabama yürüdüm ve çantanın içinden çıkardığım nakiti görevliye uzattığımda vale gülümseyerek başını iki yana salladı.

"Beyefendi ödedi. İyi geceler, efendim." Vale uzaklaşırken son kez Asil'e bakmak için arkama döndüğümde göz kırptı ve el salladı. Ben de el salladım.

Egemen'e bakmadan arabanın içine girip yola çıktım.

Hayat devam ediyordu.

Hayatı ben devam ettirmek zorundaydım.

Saatin kaç olduğuna bakmadan elime telefonumu alıp hızlı aramalarımdaki tek numaranın üstüne bastığımda birkaç kez çalışın ardından direk cevaplanan aramayla arabanın içinde yankılandı en yakınımın sesi.

"Bebeğim!" Duyduğum sesle derin bir nefes aldım ve bir çırpıda kurtulmak ister gibi kısık sesle mırıldandım. "Egemen Tuna. Onu gördüm." Bir süre oluşan sessizlikle onun o şoktan henüz kurtulamayacağını bildiğim için devam ettim.

"Yağmur... Onunla aramda sadece birkaç adım vardı. Onunla konuştum. Ona baktım. Ama ona neden gittiğini soramadım."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.