İçeriğe geç

Okyanus Altındakiler

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Okyanus Altındakiler

Bölüm 2

Bölüm 1: Kartvizit

Bölüm 1: Kartvizit

Billie Eilish – Six Feet Under

Çok ince bir çizgi vardı. Bu çizgi birbirinden bir o kadar farklı ama aynı zamanda da o kadar acı verici iki gerçeği birbirinden ayırırdı ki çoğu insan kaç yaşına gelirse gelirsin o çizginin hangi tarafında olduğunu hiçbir zaman anlayamazdı. Bazen diğer tarafa geçtiğini düşünürdü ve bu onu ya rahatlatırdı ya da eski yerine geri dönemeyeceği korkusuyla hayatını kendi elleriyle o çukura mahkum ederdi.

Büyümek ve boktan bir ağır depresyonun içine sıkışmak.

Bu ince çizgi, bu iki şeyi birbirinden ayırırdı işte. Peki olayı neydi?

Hislerdi. Duygulardı. Bir an gelecekti ve artık o kadar yoğun hissetmeyecek, her şeye o kadar da anlam yüklemeyecektik. Bağırmayı bırakacaktık, ağlamayı, çığlık atmayı ve bunun gibi yoğun tüm hislere veda edecektik. Biri gelip canımızı canımızdan ayırana kadar tüm abartılı hislerimize veda edecektik. İşte bu noktada geçirilen bu değişim kendisine şu soruyu sormasına neden oluyordu insanın.

Büyümüş müydük?

Yoksa sadece depresyonda mıydık?

Peki bunu hiçbir zaman anlayamayacaksa insan, kendisine neden bu soruyu soruyordu?

Neden merak ediyordu? Seçimler. Büyüyen birinin seçimleri güven verirdi. Depresyona hapsolmuş bir insanın seçimi ise size tek bir duyguyu kesinlikle hissettirmeyecekti.

Güven.

Bu yüzden belli bir yaşımdan sonra kimse bana güvenmiyormuş gibi hissetmeye başladım. Eğer bir şey söyleyeceksem karşımdakini inandırmak için sürekli kanıtlamaya çalışırdım. O kadar komik görünüyor olmalıydım ki bunu her yaptığımda karşımdaki güler ve 'hey, gerek yok sana inanıyorum' derdi. Ve ben de 'inandırdım' derdim. 'Evet, demek ki inandırabiliyorum', derdim.

O an herkese her şeyi inandırabileceğimi fark ettim. İnsanlar üzerindeki gücümün bu olduğunu düşünmeye başladım. İşte o ince çizgi bu yüzden önemliydi. Eğer o çizginin depresyon tarafındaysanız verdiğiniz seçimler sizi daha boktan bir duruma sokacaktı ve geri dönüp baktığınızda aslında nasıl da her şeyi daha kötü bir hale soktuğunuzu fark edecektiniz. Ama sadece büyüdüyseniz.... O zaman seçimleriniz sizi her zaman olmasa da olgunlaştıracak ve ileride olabilecek en iyi halinize dönüştürecekti.

Güven çok güçlü bir duyguydu. Bu duygunun siz büyüdüğünüzde açılan bir kilidi vardı ve o anahtarı size, büyüdüğünüzü fark eden o ilk insan veriyordu.

O anahtarı ilk kez avucumun içine babam bırakmıştı. Ve ben bırakılan o anahtarla açtığım ilk kapının ardında bir katile dönüştüğümde, belki de babam hayatında bir daha kimseye o anahtarı veremeyecek hale gelmişti. Yine de beni tutmuş ve ardımızdan sonsuza kadar kapanan kapının önünde beklerken o girdiğim yolun çıkmaz olmadığına inandırmaya çalışmıştı. O kadar yaralıydı ki, yine de her zaman ciddi olan ifadesi ve inatçı bakışlarıyla devam et demişti. Oysa o yolun çıkmayacağına olan inancım bir alışkanlığa dönüşmüştü.

Ama hiçbir yol gerçekten bir çıkmaz sokak değildi. Siz öyle hissederdiniz belki ama şanslıysanız gerçekten biri çıkıp size o yolun da bir çıkışının olduğunu gösterirdi. Yok muydu? O zaman ellerinizden tutar ve yürüdüğünüz o yolu size yeniden yürütür ve gerekirse yeniden vardığınız o başlangıç noktasından başlamanızı sağlardı.

Sizi belki her zaman anneniz, babanız ya da kanınızdan biri büyütmezdi. Çizginin diğer tarafına, karanlık bir sokak gibi hissettiren o tarafa da her zaman kendiniz sürüklenmezdiniz. Bazen kanınızdan biri bile sizi orada yalnız bırakıp, o sokağın çıkmaz olduğuna sizi inandırabilirdi.

Vedat Akay, iyi bir baba olamasa da bir katile olabilecek en iyi babalığı yapmıştı. Ama onun sürüklediği o yoldan beni çıkaran bambaşka biriydi. Bir yabancı.

İşte bir yabancı gelirdi, sizin o çıkmaz sokakta ne aradığınızı sormadan elinizden tutar, kenarlarında çiçekler ağaçların olduğu hoş kokulu o patikalarından götürürdü. Sanırdınız ki o andan itibaren elinizden tutan o yabancı yanınızda olduğu müddetçe her yolun bir devamı vardı. Her yolun kenarında bahçeli bir ev, akan bir şelale ve çiçek tarlası... Asıl ihaneti, o cennetten gelme yolları adımlarken ve elinizde bir yabancının eli varken... kirli bir çıkmaz sokağa çıktığınızda tadardınız.

'İnsanın sonsuz mutluluğu olan şey, yine onun sefaletinin kaynağı olmak zorunda mıydı? Beni bol bol hazla doldurup taşıran, çevremdeki dünyayı cennet kılan, kalbimin yaşayan doğaya duyduğu dolu, sıcak duygu şimdi her yolumda peşimi bırakmayan dayanılmaz bir eziyetçi oluyor benim için.'

Goethe, belki bu cümleleri varlıklı bir şekilde ama yapayalnız büyüdüğü o evde kurmuştu. Belki de edebiyata olan tutkusuna rağmen hesapta bile olmayan babası çıkagelip ondan hukuk okumasını istediğinde. Ya da geçirdiği ağır hastalık sırasında kaleme almıştı bu sözleri. Delicesine aşık olduğu ve en büyük ilham perisi olan sevgilisi çekip gittiğinde de hissetmiş olabilirdi bu dizeleri. Hayat bu cümleleri yaşamının her anında kurdurabilecek kadar acımasızdı ve doğru olan bir şey varsa o da belki de en kalabalık sandığımız insanların bile bu hisleri kendisiyle bağdaştırabilecek kadar yalnızlığıydı.

Edebiyat, insanın içinde bulunduğu durumu kavramasına mı yoksa yaşadığı hayattan kaçmasına mı olanak sağlıyordu bilmiyordum. Ama okumak beni her zaman daha iyi hissettiriyordu. Okumak yaşadığım hayatın bana ait olduğunu kanıtlıyordu.

İronikti.

Daha başlarında olduğum kitabın çoktan ne anlattığını unutmuştum ve bomboş gözlerimin satırlarda dolanıp, kelimelerin ise zihnimdeki boşlukta süzüldüğünün farkındaydım. Arka sayfaların arasına sıkıştırdığım ayracı çıkardım ve birkaç sayfa geriye gidip bölümün başladığı yere bıraktım. Son okuduklarımdan hiçbir şey anlamamıştım ve okumaya da devam edebilecek kadar zihnimin dingin olduğunu sanmıyordum.

Bugün bana bu dalgınlığı yaşatanın ne olduğunu biliyordum ama zihnimin neden uzun zamandır kilitli tuttuğum sandıkları kurcaladığını anlamıyordum. O kazadan beri sanki geride bıraktığım her şey yeniden, yeniden ve yeniden hatıralarımda sahne alıyordu. Ben ise o tüm sahneyi çevreleyen kara perdeleri indiremiyorum.

Kaza. 1 Mart 2023. İki kardeşin kullandığı araba, Ankara otoyolunda bir üniversite öğrencisinin arabasına çarptığında her şeyin değişebileceğini kimse kestiremezdi sanırım. Haberlerde iki kardeşin, oldukça tanınmış bir emekli Cumhuriyet Başsavcısı'nın çocukları olduğunu ya da diğer arabadaki kızın bu iki kardeşi hayata döndürdüğünü okumuştu birçok insan. Bazı kaynaklar bu üniversite öğrencisinin tıp okuduğunu, babasının birçok hastanenin ortağı olduğunu söyleyebilecek kadar magazinsel yaklaşmıştı ve bazı kaynaklar ise sadece iki gün tutmuştu bunu gündemlerinde. Ama sanki bu haberlerdeki manşetler yalnız birkaç saniyelik bir ana aitti ve ondan sonrasını o üç kişiden başka kimse bilmiyordu.

Ben, Firuze ve Emir. O anı ve o andan sonrasını sadece üçümüz oynamıştık kocaman sahnemizde. Ya da ben öyle sanıyordum.

Emir'in bedeni paramparça olmuş arabanın hemen birkaç metre uzağında ve Firuze'nin bedeni ise o arabanın içinde sıkışmış bir şekilde bekliyordu. Nasıl kendimi arabamdan çıkardığımı hatırlasam da Firuze'nin bedenini o arabadan nasıl çıkardığımı geçen aylara rağmen bir türlü hatırlayamıyordum. Onu nasıl yere yatırdığımı, başından akan kana tampon yapmak için nasıl üstümdeki kazağı bedenimden sıyırdığımı hatırlamıyordum.

Hatırladığım tek şey, ölmek üzere olduğunun farkında olan o kadının dudaklarından zar zor dökülen o cümleydi.

"Karnımdaki bebeği kimsenin öğrenmemesi lazım. Lütfen..."

Arabalar kazayı gördükçe durmaya başladıklarında duran kalbinin son ritminin ardından yumruk yaptığım elimle göğsüne bastırırken tek hatırlayabildiğim an onun dudaklarından dökülen ilk itirafıydı.

Ve ben bu iki kardeş ile o gün tanıştım.

O yılın en soğuk günüydü. Kar yağışı o kadar yoğundu ki, okullar tatil edilmiş ve birçok işletme kapatmıştı. İnsanlar yolların kenarına çektikleri arabalarında fırtınanın dinmesini bekliyorlardı evlerine gitmek için. Sanki sadece biz, o üç kişi, yoldaydık. Ve hiçbir şeyden haberimiz yoktu.

Hayır. Hiçbir şey umrumuzda değildi.

O günün ardından ben bir gece, o iki kardeş ise bir hafta hastanede kaldılar. O ikisini bu sürecin ardından da görmeye devam edeceğimi, bu iki yabancının hala hayatımda olacağını tahmin edemezdim sanırım ama... Alışmıştım. O ikisine alışmıştım.

"Başka bir şey arzu eder miydiniz?" İrkilerek önümde kapağı kapalı duran kitaptan gözlerimi ayırıp yanımda dikilen garsona döndüm. Nazik bir şekilde gülümserken bana dikkatlice bakmasından rahatsız olduğumda sanki az önce düşündüğüm her şeyi yüzümden anlayabilecekmiş gibi hissetmekten kendimi alıkoyamadım.

Boğazımı temizleyerek önümdeki içi boş büyük kahve kupasını hafifçe ileriye doğru ittim. "Hayır, teşekkür ederim. Hesabı alabilirim." Başını sallayıp önümdeki kupayı aldı ve hesabı getirmek için oldukça sakin olan alanda uzaklaştı.

Kitabı geniş siyah deri çantanın içine koyup cüzdanımı çıkardığımda üstümdeki kıyafeti bir kez daha görünce yüzümü buruşturdum. Gerçekten böyle bir elbise ve topuklu ayakkabının üstüne kapüşonlu giyip burada kitap okuyan tek ucube olduğumun farkındalığıyla bir kez daha yüzleştiğimde o kadar benim yapabileceğim bir şeymiş gibi hissettiriyordu ki.

Firuze'nin söz merasiminden çıkıp gelmiştim buraya. Kazada tanıştığım ve hayatını kurtardığımı iddia eden yeni arkadaşımın evlilik yolunda attığı ilk adımın seremonisinden ayrıldığım gibi burada bulmuştum kendimi. Eve gidemeyecek kadar özgür ve onlarla bu anı kutlayamayacak kadar sıkılgan hissediyordum.

Garson elinde deri bir kutuyla geldiğinde cüzdanımdan çıkardığım kartla elindeki post cihazına ödemeyi yaptığımda ayağımdaki uzun topukların üzerinde doğruldum ve çantamı omzuma geçirip sahille arasında tek yönlü dar bir yol olan kafeden kendimi dışarıya attım. Bir süre çaprazımda kalan arabama bakındığımda vazgeçip ilk bulduğum sakinlikle kendimi yola atıp sahil şeridine geçtim. Biraz daha zaman öldürmenin zararı olmazdı.

Sahil şeridinde kollarımı göğsümün üstünde çaprazlayarak yürürken etrafımdaki insanların garip bakışlarının üzerimde dolandığını hissetsem de bir süre daha yürümeye devam ettim. Hemen sağımda kalan denizin dinginliğine rağmen hava yazı geride bıraktığını açıkça göstermek istercesine esiyordu. Vapurun yüksek perdeden gelen işaret sesiyle başımı denize çevirdikten çok kısa bir an sonra omzuma çarpan başka bir bedenle düşmemek için çarptığım kişiye tutundu ellerim.

Önümdeki kadın da benim gibi bana tutunduğunda, onun dudaklarından çıkan kısa ve kısık çığlıkla yere düşen çantasının ardından başımı kaldırıp gözlerine baktım hemen. "Özür dilerim, görmedim sizi." Bir şey söyledi ama o kadar gerilmiştim ki ondan önce eğilip, düştüğünde içindeki her şeyin yere dağılmış olan çantasına uzandığım için onu anlayamadım.

Ya ağızında gevelediği için anlamamıştım ya da yabancıydı.

O da eğildi ve çantasını ona uzattığımda eline aldı. Cüzdanına uzanacakken yanlış anlamasından korkarak diğer şeylere baktım. Gözlüğünü ve rujunu avucumun içine aldığımda çantasına koydum hızlıca ve hemen topuğumun altına sıkışmış olan siyah kartvizite uzandım aceleyle.

Ve o kartviziti uzatamadım.

O kazadan sonra, tüm sandıkların açıldığına olan sanrım sadece bıraktığım ilaçların ardından toparlamaya çalışırkenki yalpalamalarım gibi geliyordu. Hastanedeki dördüncü günlerinde, onların katında açılan asansörden inerken giren başka bir bedenin tanıdık kokusuna sanrı dedim ilk önce. Sonra, bir akşamüzeri sahilde gördüğümü sandığım, ardından Emir ile telefonda konuşurken arkadan sesini duyduğum adama sanrı dedim.

Birçok yanılsamanın ardından endişeyle gözlerimi yumup, derince aldığım nefesle sanrıydı dedim. Sancılıydı ama sanrıydı.

Kartviziti sanki biri elimden alacak korkusuyla sıkıca tutarken bir kez daha üzerindeki ismi okudum.

Egemen Tuna.

Hemen altında ise bulunduğu konum ve mevkisi yazılıydı, verilen numaranın üzerinde. Fransa Başkonsolosluğu'nun adresinden geri ismine çıktı gözlerim. Avukat olmuştu.

Zaman değişti, geçmiş katlandı ve gelecek katlanan kağıdın üzerine karalandı. Karalanan geleceğin altından geçmişin hatıraları loş ışıkta seçildiğinde yukarıdaki şu anı daha sert bastırarak yazdı kağıda. Kimse neden geçmişi atamadığımızı, geleceği yeni bir sayfaya yazamadığımızı soramadı.

Neden yeni bir sayfaya sahip olamadığımı kimseye soramadım.

Kadının parmakları elimdeki karta uzandığında hızlıca kendime çektiğimde ne yapmaya çalıştığımın ben de farkında değildim. Başımı kaldırıp çömeldiğim yerde hızlıca doğrulduğumda o da kalktı ve anlamlandıramadığı hareketlerime şaşkınlıkla baktı. Benden daha uzun ve ince bedeni, uzun siyah saçları ve yanık teniyle yabancılara benziyordu. Az önce belki de anlamadığım cümlesi farklı bir dile aitti.

İngilizce ve çok aceleci bir tavırla açıklama yapmaya çalıştım. "Bu adamın numarasına ihtiyacım var. Lütfen izin verin, numarasını alayım." Kadının anlamsız bakışları daha da belirginleştiğinde kaşları hafifçe çatıldı ve ben ne olduğunu anlayamadan parmaklarımın arasında tuttuğum kartı hızlıca aldı. Bir şeyleri gayet net ve sesli bir şekilde söylediğinde anlayamamamın tek nedeni, dudaklarından çıkan Fransızca kelimelerdi. Bir kez daha şansımı denemek için Almanca'yı denedim. "Bakın, bu numaraya ihtiyacım var. Kart sizde kalabilir. Bu adam-" Cümlemi bitirmeme izin vermeden arkasını dönüp gittiğinde ardından öylece bakmak dışında tek bir şey yapamadım.

O numaraya ihtiyacım vardı.

Bir kere görsem hatırımda tutabileceğim paragraflara rağmen zihnim sanki benimle alay edermiş gibi o kartivizitteki isim dışında hiçbir şeyi hatırlamazken tırnaklarımı sertçe avuç içime batırdım.

O numaraya ihtiyacım vardı.

Doğum günümde gönderilen, o kolinin içindeki kitapların nedenini sormak zorundaydım. Beni neden terk ettiğini, her şeyi inkar ettiğini ve neden bunca şeye rağmen yıllar sonra kapıma bir koli kitap bıraktığını sormak zorundaydım.

O numaraya ihtiyacım vardı.

Neden bir anda gittiğini, neden bana açıklama yapmadığını bilmeye ihtiyacım vardı.

Yukarıdaki sahneyi aydınlattığında perdeler kendiliğinden iki yana çekildi ve tam ortadaki bedeni aydınlatan ışık dışında her yer karardı. Ben karardım, geçmiş karardı, sahip olduğum her şey karardı. O aydınlandı sadece.

Yukarıdaki bana gerçeği aydınlattı.

O numaraya değil, ona ihtiyacım vardı.

Dengemi daha fazla sağlayamayacağımı hissettiğimde kendimi hemen sağımda kalan banka attım. Bankın bir ucunda tek başına oturan başka bir yabancıya rağmen izinsiz bir şekilde onun yanına oturduğumda kulağımın arkasından yüzüme düşen saçlarımı geriye atmak için uzanan elimin şiddetli bir şekilde titremesini fark ettiğim gibi onları saklamak için iki bacağımın arasına sıkıştırdım. Yanımdaki yabancı beden kalkıp hızlıca uzaklaşırken parmaklarımdan koluma ve kolumdan boynuma tırmanan titreme hissi dişlerime kadar ulaştı.

Ondan nefret ediyordum. Ona dair sahip olduğum her hatıradan nefret ediyordum. Onunla olduğum o kızdan, onunla olmak istediğim her andan nefret ediyordum.

Onu karşıma çıkaran kaderin tesadüflerinden, bunca zamanın ardından onun adının bile tüm vücudumun kontrolünü yitirmeme neden olmasından nefret ediyordum.

Günün birinde herkesin gerçekten bir gün arada kalacağına ve kalbinde büyük bir savaş vereceğine inanıyordum. Sanki bu an geldiğinde insan gerçekten olgunlaşıyor ve o an geldiğinde hem ilk pişmanlığı hem de ilk gerçek fedakarlığı tadıyordu. Verdiği kararın hiçbir zaman geri dönüşü olmayacağı bilinciyle arada zihnini yoklayan 'ya böyle olsaydı' çatışmasıyla uyuya kalıyor ve sabah uyandığında da 'yapacak bir şey kalmadı' diyerek güne devam ediyordu.

En büyük korkum her zaman o 'ya' kelimesiniz öznesi olmaktı. Çünkü berbat bir histi. Ben bu hissi küçük yaştayken ailemle deneyimlemiştim. Ve işte bir kez daha ya cümlesinde birinin öznesi olmuştum. Bu hayatta kendi seçimin bile olmayan ailenin seçimindeki öznesi olmaktan daha berbat bir şey varsa o da kendi ellerinle seçtiğin adama aşık olduğunda onun seçimindeki özneye dönüşmendi. Kendi ellerinle yaşattığın bu acı gerçek, o acı seçimi o kadar güzel besliyordu ki sana sadece umut etmek kalıyordu.

Onun ardından ilk yitip giden şey umut olmuştu. Ardından güven, sonra ise inanç... Ama yok olmak yerine kendime doğrulttuğum silaha mermi olan aşk denen şeyle hiçbir zaman savaşamamıştım.

Onun yüzünden bu haldeydim.

Bunca geçen zamana rağmen, bir yabancıyı onun numarası için taciz edecek kadar rezil bir halde olmamın tek nedeni oydu.

Ellerimi sıkıştırdığım yerden çıkarıp alnıma koyduğumda dirseklerimi dizlerimin üzerine yasladım. Başımı düşürüp eğildiğimde gözlerimi kapatıp bedenimdeki titremeyi kontrol altına almak için nefeslerimi dizginlemeye çalıştım.

Nefes aldım.

Aldığım nefesi tutarken içimden ona kadar saydım.

Hapsettiğim nefesi yavaşça geri verdiğimde her aldığım ve verdiğim nefese üç saniyelik zaman biçtim ve kapalı göz kapaklarımın ardından fısıldadım.

"Beni, yeniden, senin olmayacağın bir dünyadan korktuğum için kendimi öldürmeye bile cesaret edemeyeceğim bir hale getirmene izin vermeyeceğim, Egemen Tuna."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.