Saat sabah altı buçuk civarı evde bir curcuna hakim. Annemin memleketi Ordu’ya gitmek için yola koyulacağız; fakat ortam inanılmaz gergin. Annem çok sinirli, babam eşyaları arabaya indiriyor, ablam uyanamamış, ben de kimsenin gözüne batmadan hareket etmeye çalışıyorum. Ne zaman uzun yola çıkacak olsak, öncesinde evde kıyamet kopuyor. Neden böyle bilmiyorum. Annem herkese bağırıyor.
“Şarj aletlerinizi kontrol edin!”
“Hiçbir şeyinizi unutmayın!”
“Koş babana yardım et!”
“Ocağın altını kontrol et!”
“Balkon kapasını kilitle!”
Ablam hala ayılamadığından annemin emirlerini yerine getirmek de bana kalıyor. Bir koşu gidip balkonu kilitliyorum, ocağı kontrol ediyorum, açık kalan ışıkları söndürüyorum. Kısacası evin içinde deli dana gibi koşturuyorum ama yine de annemi memnun edemiyorum. Bu sefer de koşturmama kızıyor kendisi. Ben de okları hayalet gibi durup, hiçbir şeye elini sürmeyen ablama yıkıyorum.
“O prenses niye bir şey yapmıyor?”
“Sana ne? Benim daha afyonum patlamadı.”
“Bir sen erken kalktın sanki!”
Annem araya giriyor:
“Başlatmayın Afyon’unuza Konya’nıza şimdi!”
Emir büyük yerden gelince ikimiz de susuyoruz. En sonunda eşyalarımızı arabaya yükleyip yola koyulmayı başarıyoruz. Fakat fazla ilerleyemiyoruz. Çünkü babam şarj aletini evde unutmuş. Bunu biz yapsak arabadan dışarı atılırdık muhtemelen; ama kendi unutunca sıkıntı yok tabii. Hemen geri dönüyoruz ve bir koşu yukarı çıkıp, şarj aletini kapıp gelecek talihli ben oluyorum. Daha sonra tekrar yola koyuluyoruz.
Uzun yolculukları severim. Başımı cama yaslayıp, arabadaki herkese hitap edecek şekilde hazırladığımız müzik listesinin büyüsüne kaptırırım kendimi. Çünkü kaptırmamak elde değil. Benim yabancı slow şarkılarım, ablamın hoppidi hoppidi Türkçe popu ardından sırf annemin nur yüzlü çocuk diye sevdiği Mustafa Ceceli, onun da ardından Ezhel hop ver aradan 80’ler Türkçe Pop.
Ankara, Kırıkkale, Çorum, Samsun, Ordu güzergahındaki ilk molamızı Çorum’da veriyoruz. Her zamanki gibi arabaların yıkanışını seyrederken tostumuzu yiyor, yolun geri kalanında uyuyabilmek için ayranımızı içiyor ve çikolatalı, rengarenk leblebilerimizi alıp tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık altı saat süren bu yolculuğun ardından deniz görünmeye başlıyor. Boyun fıtığı geçirene kadar denizi seyretmeye bayılırım. Çünkü İç Anadoluluk böyle bir şey. Her su birikintisi bizim için çok değerli. Denizi gördükten sonra yolculuk daha da kolaylaşıyor. Samsun’un ardından Çarşamba ve Perşembe ilçelerinden geçerken babamın “Bugün Cuma değil mi yahu! Nasıl Perşembe’ye geldik?” gibi her zamanki kötü şakalarına maruz kalıyor ve sonunda Ordu’ya varıyoruz. Karadeniz gerçekten muazzam bir yer; fakat arabadan iner inmez ‘işte şimdi mahvettim sizi Allah’ın İç Anadoluluları’ dercesine yüzümüze çarpan nem olmasa daha iyi olabilirdi. Tabii insanlar yazları boşuna yaylalara çıkmıyor. Ama benim dedem yaylada öyle bir yere ev yapmış ki yaz mevsimi asla uğramıyor. Teğet bile geçmiyor. Ya kavrulacağız ya da donacağız ortası yok.
Ufak bir hasret giderme faslının ardından eşyalarımızı anneannemin evine yerleştirmeye başlıyoruz. Yanımda asla ve asla kapağını bile açmayacağıma aşırı emin olduğum dokuz ve onuncu sınıf test kitaplarımı getirmişim. Çünkü artık on birinci sınıf olmuştum. Artık ders çalışmam lazımdı; fakat sadece vicdan rahatlatacaktım. Ailedeki birçok kişinin bana umut bağlaması, doktor olmamı beklemesi ve çocuklarına “Bakın Süeda Ablanız gibi ders çalışın!” diye beni örnek göstermeleri zerre umurumda olmayacaktı. Sonuçta önümüzdeki iki sene harıl harıl ders çalışarak geçecekti. Son yazımı rahat geçireyim diye düşünecektim ve bence haklıydım. Gerçekten de öyle oldu. Ordu’da kaldığımız iki ay boyunca açıp bir soru çözmek yerine üç yüz altmış sekizinci kez Prison Break izlemeyi tercih ettim ve sonunda 11. sınıf geldi çattı. Benim gibi koca bir yazı heba eden arkadaşlarım ve ben namı diğer Boş Tayfa ÖSYM belasına hazırdık.
Sevgili okulumuz, Boş Tayfa’nın okulun başarısını düşürmesinden o kadar korkmuş olmalı ki başımıza yeni bir hoca getirmişti. Sınıf hocamız, Ebru Hoca, bir sene boyunca bizimle ilgilenecekti. Çünkü bizim hakkımızdan bir tek o gelirdi. Ebru Hoca ilk olarak velilerimizle görüşmüş ve hepsini adeta büyülemişti. Çok manyak ders çalıştırma taktikleri vardı ve bu konuda oldukça başarılıydı. Tabii bu başarısında daha önce bizim gibi bir ekiple çalışmamış olması da oldukça etkiliydi. Biz kolay lokma değildik. Uykudan fedakarlık yapmaymış, dışarda gezmemekmiş, internete girmemekmiş… Yok ya! 17. yaşımı böyle mi geçirecektim gerçekten? Orada durun bakalım!
Ebru Hoca, tahmin ettiğimiz gibi sıradan bir hoca değildi. Gerçekten de insanı etkisi altına almada bir numaraydı. Bizimle ilk görüşmesinde hepimize ilerde hangi mesleği yapmak istediğimizi, nasıl bir hayat yaşamak istediğimizi anlattığımız birer mektup yazdırdı. Herkese haftalık çalışma hedefleri belirleyeceğini ve her yerine getirilmeyen hedef için yazdığımız mektubu azar azar yakacağını söyledi. Hayallerimiz için çaba sarf etmemiz gerektiğini daha iyi anlatamazdı herhalde. Hepimiz inanılmaz motive olmuştuk. Gerçekten çok çalışacaktık. Çıplak elle ÖSYM tokatlayacaktık. Soru bankalarını çözmeyecektik adeta yiyecektik. Öyle gaza gelmiştik. Bilirsiniz bu rezil sınav sisteminde en önemli şey motivasyondur ve Ebru Hoca en tembel öğrencisini bile tıp kazanacağına ikna edebilirdi. Ki etmişti de. Her Türk genci gibi ailelerimizin bizden tıp beklentisi vardı ve kazanacağımıza hepimiz yürekten inanmıştık.
Ebru Hoca ile inanılmaz iyi anlaşmıştık ve adeta en yakın arkadaşlar olmuştuk. Bunun yanında ciddi anlamda ders çalışmaya da başlamıştık. Hiç olaysız okula gidip gelen normal insanlara dönüşmüştük. Hocalar insana dönüşmüş olmamıza inanamıyordu. Her fırsatta ne kadar şaşırdıklarını dile getiriyor, Ebru Hoca’yı tebrik yağmuruna tutuyorlardı. Sınıfımız da gün geçtikçe daha da gaza geliyordu. Artık o kadar abartmışlardı ki bizzat Müdür Bey ile görüşüp beden eğitimi derslerimiz yerine fizik ve biyoloji dersleri koydurmuşlardı. İşte o beden eğitimi dersine dokunmayacaktınız. Uyuyan devi uyandırdınız. Ben derslerden kaçıp kaçıp milletin beden eğitimi derslerine salça olmak zorunda mıydım? Ne olurdu efendi gibi sporumuzu da yapsaydık, dersimize de çalışsaydık?
Sınıfı böyle bir şey yapmamaları konusunda ne kadar ikna etmeye çalışsam da işe yaramamıştı. Maalesef bana bir tek can yoldaşım Sevde destek olmuştu ve beden eğitimi derslerimizi kurtaramamıştık. Maalesef ineklik kazanmıştı. Fakat pasif direnişim sürecekti. O biyoloji ve fizik derslerinin bir saniyesini bile dinlemeyecektim ve kimseye dinletmeyecektim. Her fırsatta dersi kaynatmak için elimden geleni yapacaktım. Hayır kendimi basketbol potasına da zincirleyebilirdim. Yine iyi tepki vermişim bence. Zaten bir ay geçtikten sonra kimse o dersleri dinlememeye başlamıştı ve birden ek derslerimiz sinema dersine dönüşmüştü. Hep beraber üç sezon Sherlock izlemiştik.
Ya işte Boş Tayfa, böyle gelirsiniz sözüme. Hepiniz inek olduğunuzu sandınız. Nefes bile almayacağınızı, onlarca kitap bitireceğinizi, vaktinizi asla boşa harcamayacağınızı sandınız. Ama unuttuğunuz bir şey vardı. Sonradan inek olunmaz, inek doğulur!




