Hellüüüüüü. Merhaba. Nasilsiniz bakalım. Beni sorarsanız hiç iyi değilim. Sağlık konusunda yani. Bir de uzun süredir bölüm yazmadığım için bazı şeyleri unuttum. Yani nasıl bir şey yazacağım konusunda. Ama kaba taslak kafamda bazı şeyler tam. Sadece yazmak kalıyor geriye. İnanır mısınız? Final bile hazır. İleride değiştirme gibi bir karar almazsam tabi. Yazdı gavusturmadi... Sevdiğim ne varsa, Henüz veda ederken özledim Ondandır bu yorgunluklarım Dinlensem geçmez ki Beklesem dinmez ki Kavuşmak lazımbana Vedasız bir dünya Ümit içinde gelecek Bir masa lazım bana Karşımda sen gülecek •┈┈┈•┈┈┈•┈┈┈ Ablası yukarıdam gelmiş ve kahvaltıya oturmuştuk. Sıcak bir aile ortamı vardı sanki. Huzurlu bir sabah. Ablası bir de yanında minik bir kız da getirmişti. Ayrıca uzun zaman önce bu evin, bu mutfağın çekmecesinde bulduğum pembe, bebek tabağı bu tatlı kıza aitmiş meğerse. "Eslemcim, sen hiç kendinden bahsetmedin. Biraz kendinden bahseder misin? Mesela ileri de ne olmak istiyorsun? Ya da gitmek istediğin bir şehir, sevdiğin biri falan vardır belki.", dedi Açelya abla. Kardeşini seviyorum, desem ne olur? Okuldan atılırsın. Yani mimar olmak istiyorum. Ayrıca hayatımda bahsedilebilecek kadar güzel bir şey yoktu. Hep kaos hep kaos. Kaosdan besleniyoruz bildiğin. İçinde bir kere heves yok. "Mimar olmak istiyorum. Gezmek istediğim bir şehir yok. Daha doğrusu içimde gezme merakı yok diyelim. Bu kadar sanırım." Sevdiğim biri var mı sorusuna bilerek cevap vermemiştim. Kardeşini seviyorum diyemezdim ki kadına. "Annen ya da ba-" Açelya ablanın cümlesini kesen kişi Karan Hoca olmuştu. Elindeki çatalı tabağın yanına bıraktım. Bilerek böyle bir şey yapmıştı. "Abla kahvaltımızı yapalım istersen.", dedi elindeki bardağı masaya koyarak. Açelya ablanın gözleri saniyesinde Karan Hoca'yı bulurken onları izledim. Karan Hoca sadece ablasına beş saniye içinde duygu olmayan şekilde baktı ve çatalını aldı. Açelya abla ise olayı anlamaya çalışıyormuş gibi biraz daha bakışları Karan Hoca'da dolaştı. Sonra o da yemeğine devam etti. ... Kahvaltıyı etmiştik ve salona geçmiştik. Açelya abla ise mutfaktaydı hala. Ne kadar yardım etmek için ısrar etsem de istememişti. Karan Hoca ve Hira, yani Açelya ablanın kızı ayrıca benim instagramda da fotoğrafını gördüğüm kızdı. Tatlı tatlı, Karan Hoca'nın kucağında oturuyordu. "Dayı, bu kız kim?", diye sordu Karan Hoca'nın kulağına yaklaşarak. Minik, uzun kirpikleri olan açık kahve gözleri bendeydi. Gülümsedim ve daha sonra Karan Hoca ile gözlerimiz kesişti. "Bilmem, kendine sormak ister misin?", dedi Karan Hoca'da, Hira'ya. Hira ilk bana baktı daha sonra dayısına dönüp "Utanıyorum ama.", dedi. Karan Hoca'nın yeşilleri benden ayrıldı. Hira'ya baktığında şu cümleyi kurdu. "Utanılacak bir şey yok. Sana daha önce de öğrettiğim gibi yap. Yanına git, adını sor ve adını söyle." Hira, dayısının kucağında kıpırdandı. Daha sonra minik adımlarla yanıma geldi. Pembe elbisesi ve beyaz, kurdele şeklinde olan tokaları Hira'yı olduğundan daha masum ve tatlı gösteriyordu. Olması gereken de buydu zaten. Çok güzel bir kızdı. Sarı saçları a deta onu minik bir pirenses yapıyordu. "Adın ne? Benim adım Hira.", dedi tatlı bir gülümseme ile. Aynı şekilde ona gülümsedim. "Benim adım da, Eslem. Tanıştığıma memnun oldum, Hira.", dedim ve elimi ona uzattım. Küçük eli elimin içinde kaybolurken gülümsemesi büyüdü. Elimi bıraktığında arkasına yani dayısına kocaman bir gülümseme gönderdi. Sanırım bütün çocuklarda olan bir şeydi. Bir şeyi başardım, yaptım gülüşüydü bu. Hira, bana döndü ve "Masal sever misin?",dedi. Masal severdim ama şu yaşıma kadar masal dinlemiş miydim hiç hatırlamıyordum. Gerçekten ben masal dinlemiş miydim. Sanırım hayır. Ama Hiranın bunu bilmesi gerekmezdi. "Evet, seviyorum Hira." Hira, Karan Hoca'ya döndü ve "Dayı, Eslem ablama da masal anlatır mısın?" Karan Hoca'ya baktım. Ona bakmam ile o da bana baktı. Sonra Hira'ya dönerek "Anlatırım dayıcım.", dedi. Karan Hoca'nın ilk şarkısını ben söylemiştim, benim ilk masalımı o anlatacaktı. İlkler hep güzel olurdu. Güzel olduğu kadar da acı da verir miydi? Bilmiyordum. "Hangi masalı anlatacaksın, Dayı?" Karan Hoca düşünür bir şekilde Hira'ya baktı. "Sen hangisini istersin, Hira?", diye sordu. Ne kadar güzel bir dayı, yeğen ilişkisi vardı. Benim de dayım olsaydı bana masal anlatır mıydı yoksa annem gibi beni cehenneme mi sürüklerdi? Çok ihtimal vardı, fakat bu ihtimallerin sonu aynı kaderi paylaşıyordu. "Senin masallarının hepsi güzel. Ama sen seç dayıcım." Yaşına göre daha olgun bir kızdı, Hira. Dışarıdan öyle görünüyordu. Yaşadığı aile ve ortam onu etkiliyordu sanırım. Karan Hoca kendi dizine iki kere gel anlamında avuç içi ile pat pat yaptı. Hira da hemen dayısının kucağında yerini aldı. Karan Hoca ile gözlerimiz kesişti. Daha sonra derin bir nefes alarak masala başladı. "Bir kız varmış. Saçları kahverengi, gözleri yeşil, iyi mi iyi kalpli, merhametli ve çok güzel bir kızmış. Herkes onun güzelliğini kıskanırmış. Bu güzel kızın adı, Beste'ymiş." "Ama senin böyle bir masalın yoktu ki dayıcım. Yeni bir masal mı?", diye sordu Hira anında. "Evet, dayıcım. Yeni bir masal." "Anlat. Hemen anlat, dayıcım. Çok merak ediyorum." Karan Hoca ise Hira'ya, işaret parmağını ve baş parmağını birleştirerek dudaklarına götürdü ve fermuar işareti yaptı dinlemesi için. Hira da aynı hareketi yaptığında Karan Hoca masalına kaldığı yerden devam etti. "Beste'nin de bir ablası ve bir de kötü kalpli annesi varmış. Ablası kendinden bir yaş büyükmüş. Annesi, Beste'yi hiç sevmiyormuş. Çünkü hem güzel hemde lanetliymiş. Güzelliği ile herkesi etkisi altında bırakarak lanetliyormuş. Annesi ise bu durumdan hiç hoşlanmıyormuş. Annesi, kocasının ölümünü ve ablasının yürüyememesini Beste'nin lanetli olmasından kaynaklandığını düşünmüş. Çünkü ablasının yürüyememesi ve Beste'nin babasının ölümğ, Beste doğduktan sonra olduğu için annesi lanetli olarak anmaya başlamış. Gittiği her yere uğursuzluk götürdüğünü söylemiş. Bir gün Beste evde durmaktan sıkılmış ve evden çıkmış. Annesi ise bir kaç saat önce evden çıkmıştı. Evde yanlız kalan Beste'nin ablası masadaki kağıtlara bir şeyler karalamak istemiş. Kokulu mum eşliğinde resim yapmak onun en sevdiği şeymiş. O kadar güzel resimler çizermiş ki ev, onun resimleri ile dolup taşmış. Tekerlekli sandalyeyi masaya doğru ilerletmiş. Masada duran kokulu mumlardan birini yakmış. Sonra kağırları almak için uzanmış. Ama kağıtlara ulaşamamış. O kadar uzanmak istemişki kolu, masadaki kokulu muma çarparak yere düşürmüş. Yere düşen mum halının ortasında kocaman bir delik açmış. Halı yanarak büyük bir yangın çıkmış. Büyüyen yangından kaçamayan Beste'nin ablası korku dolu gözlerle alevlere bakmış kalmış. Yardım çığlıkları atmaya başlamış. Ama duyan kimse yokmuş. Ne kaçabilmiş ne de birine sesini duyurabilmiş. İşte Annesinin lanetli dediği Beste yine bir laneti ile birinin canına mâl olacaktı. Beste yine Annesi tarafından lanetli diye suçlanacaktı. Bu sefer canını kaybeden Kocası değil kızı olacaktı. Hemde en sevdiği kızıydı. Alevler büyürken artık Beste'nin ablasının bedeni küle dönmüştü-" Masalı bölen telefonumun çalmasıydı. Ekranda Annem yazıyordu. Kalbim hızlandı birden. Ses kısma tuşuna basarak zır zır çalan telefonumu kapattım. Kadın hissediyor bildiğin. Ayağa kalktım. Masalına devam edemeyen Karan Hocam bana bakıyordu. Bir terslik olduğunu o da anlamıştı. Hira'yı kucağından indirdi. "Bir şey mi oldu, Eslem." Önce bi telefonuma baktım. Bir şey değil çok şey oldu hocam. Ne ben anlatabilirim ne de siz anlayabilirsiniz. Yeminle içim sıkıldı. "Hocam ben müsade istiyim artık. Çok teşekkür ederim herşey için." Herşey için.. "Ne olduğunu söyler misin? Eslem." "Önemsiz bir şey Hocam. Gerçekten." Önemsiz dediğin şey senin canına bile mâl olabilir. İyi düşün. Gitmezsem de sitres ten geberecem. Ay ne bu yaşadığım ya. İki ucu boklu değnek misali. Zaten masal da yarım kaldı. Kalması da belki iyiydi. Sonu hiç de iyi bir yere gitmiyordu. Ölümü kaldıramam. "Peki. Sen bilirsin. Bir şey olursa haber et. Saat kaç olursa olsun." "Teşekkür ederim Hocam." Yeşil gözleri kal der gibi baksa da elimdeki telefonum da gitmezsen sıçacaksın diyordu. Hira'ya baktım. Bi bana bir de karşımdaki sayısına bakıyordu. Çok gerici. Nedense kendimi hiç de güvende hissetmiyordum. Oysa ki sevdiğim adamın bir iki adım karşısındaydım. Anne çok teşekkür ederim bu güvensizlik duygusunu bana yüklediğin için. "Hira tanıştığımıza memnun oldum. Görüşürüz tatlım.", dedim ve L koltuğun ordan kapıya doğru ilerledim. Arkamdaki adımlar Karan Hoca'ya aitti. Ablası yukarıya mı çıkmıştı? Her nerdeyse. Şu an ki göt korkusu ona veda etmediğim için duyacağım utançtan daha büyüktü. Ayağımdaki terlikleri çıkardım ve dolaba koydum, ki ablası yukarıdan indi. "Eslemcim, gidiyor musun? Biraz daha kalsaydın keşke. Yeterince sohbet edemedik seninle.", dedi. Biraz daha bu evden çıkmazsam annem benimle çok güzel sohbet edecekti. "Çok teşekkür ederim herşey için Açelya abla. Çok sağolun. Zahmet verdim size. Ama gitmem gerek. Belki başka zaman sohbet ederiz." Yüzüme sen bilirsin der gibi baktı. Bende gülümsedim. Ayakkabılarımı giydim. "Ne zaman istersen gelebilirsin, Eslemcim. Tanıştığımıza memnun oldum.", dedi ben doğrulurken. "Bende memnun oldum tanıştığımıza, Açelya abla." Bana doğru geldi ve kollarını bana sardı. Bende ona sarıldım. Sarılmamış bitince Karan Hoca ile göz göze geldim. Gülümsedim. Açelya abla benim için kapıyı açmıştı. Kapının önüne çıktığımızda ablası içeri girmişti. Ben ve Karan Hoca kalmıştık. "Matematik yazılı notlarınızı Hocanız okumuş. Bana verdi yazılı kağıtlarını. Okula geleceğim." Hadi canım. Bittin kızım sen. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Kesinlikle yüz alamamıştım. Sikerler ya. Bittim ben. Bittim. Zaten sınavda zordu. Kodumun herifi ya. "Pazartesi günü derse siz geleceksiniz yani? Öyle mi? Yanlış anlamadım ben.", diye sordum. Bu da demek oluyor ki pazartesi günü toplu bi cenaze töreni vardı sınıfta. Kesinlikle herkesi azarlayacaktı. Hele ki beni. Sınıfta azarlar mıydı bilmiyorum. Ama ben o azarı her şekilde yiyecektim. "Notumu biliyorsunuz yani?" "Evet. Biliyorum, Eslem." Hadeee. Sıçtık. Hemde ne sıçmak. Yutkundum. Neden herşey üst üste gelmek zorundaydı. Ah daha annemi bile geri aramamıştım. Nedir bu ya. "Kaç almışım Hocam?" Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Düşük alırsam hesap vereceğim kişi saysı ikiye çıkmıştı. "Sınıfta öğrenirsin, Eslem." "Hocam söyleseneniz olmaz mı? Merak ediyorum." İnat yemin ederim. İnat. "Olmaz." "Düşük mü yüksek mi? Onu söyleyin bari." "Çok kötü." Ne? Çok mu kötü. Siktir ya. Nasıl kötü olabilir. Eşşek gibi çalışmıştım o sınava. Olmaz ya. Düşük falan olamaz. Annem beni keserdi. Yemin ederim keserdi. Parçalarımı da yedi tane dağ bulup ayrı ayrı parçalarımı gömerdi. Düşüncesi bile ürperticiyken gerçeği felaketti. "Çok kötü olamaz Hocam. Ben o sınava iki gün çalıştım. Kötü olması imkansız. Siz de bi bakın kağıdıma isterseniz. Lütfen hocam. Belki sizin yerinize gelen Hoca bir yerleri gözünden kaçırmış olabilir. Kağıdımı bir de siz kontrol edin." "Kağıdına baktım." Siktir. Bu çok daha köyü olmuştu. Olamaz ya. Bakmasaydı belki bi ihtimal notum yükselirsin kontrol ettiğinde. Ama ben demeden etmiş zaten. Beni azarlamaya çok meraklı zaten. Hemen bak kağıda. Hemen bak. Eksik kalma. "Hocam-" "Notun hakkında bir tek şey daha duymak istemiyorum. Diğer sınavda düzeltirsin, daha yüksek alırsın. Notunu da sınıfta öğreneceksin diğerleri ile." "Tamam Hocam." Tamam falan değil. Ben anneme ne diyecektim. Tam da gögsümün ortasında bir yerim acıyordu. Bu acıyı bi Allah bir de ben biliyordum. Tam da şey gibi; Hicr Suresi-97. Âyette geçtiği gibi. "Yemin olsun onların söyledikleri şeylerden dolayı senin gögsümün daraldığını biz çok iyi biliyoruz..." Ah be. Bu bana yapılır mıydı. "Bir daha ki sefere daha çok çalışırsan daha güzel bi not alırsın." Sana hava hoş tabi. Notu alan benim. Azar yiyen gene benim. "Tamam Hocam. Size iyi günler. Ben artık gidiyim." "Görüşürüz, Eslem. Bir şey olursa araman yeterli." Gülümsedim. Daha doğrusu gülümsemeye çalıştım. İyi değildim. Hemde hiç iyi değildim. Boru gibi girdi. Sağlamından. "Tamam Hocam. Teşekkür ederim. İyi günler." "Sana da." Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Sırtımda bir çift yeşil göz vardı. Bahçeden çıktığımda yolu kontrol ederek karşıya geçip eve girdim. Anahtarlarımı dolabın yanındaki büyük kaseye koydum. Ayakkabılarımı çıkardım ve odama çıktım. Bizim kızların grubuna notların belli olduğunu ama sınıfta söyleyeceğini ve benim notumun çok kötü olduğunu yazdım. Sadece bunu Hatice ve Naz biliyordu. Daha sınıfın haberi bile yoktu Katan Hocanın yarınki derse geleceğinden. Yani üçünüz biliyorduk. Annemi aradım ve hoparlöre alıp yatağın üstüne koydum. Telefonun çalma sesi kulaklarımı doldurdu. Dolaptan eşofman ve ince bir badi aldım. Üzerimdekileri çıkardım ve rahat kıyafetletimi giydim. Annem telefonu açmıştı. "Nerdesin sen? Telefonlarım neden açılmıyor?", diyişi kulaklarımı acıtmıltı. Hani insan bi iyi misin? Eksiğin var mı? Hasta mısın sağ mısın diye bir sorar. Bizim ki maşallah dikdatör gibi. Allah'tan bolca sabır istiyorum. "Telefon sessizdeydi. Duymadım. Kahvaltı yapıyordum aşağıda." İdare edicek bi yalandı. Ne diyim akşam içtim sabahına da hocama kahvaltıya mı gittim diyim. Asla. Beni diri diri gömerdi. "Ders çalışıyo musun?" Yok. Sınıfta kalmaya karar verdim. O yüzden çalışmıyorum. "Çalışıyorum anne." "Notların nasıl? Açıklandı mı?" Hasbinallah hasbinallah. Ya sabır. "Bir kaç tanesi açıklandı. "Söyle.", dedi sert bi sesle. Göz devirdim ve ya sabır dersesine ellerimle yüzümü sıvazladım. Kriz geçirecem yemin ederim. Sana ne diyesim vardı bildiğin. Kocaman bi SA-NA-NE! "Tarihden 95, Edebiyatdan 97, Almancadan 86, Fransızcadan 84, Fizik 100, Kimya da 89.", dedim cevap olarak. "Biyoloji?" "Açıklanmadı." Sikicem şimdi biyolojisini de kimyasını da. Ne yahu bu. Notlara bir şey der diye de korkuyordum. Notlarım çok mu düşüktü? Hayır. "Matematik?" Siktirkere siktir. "Açıklanmadı anne o da." "Ne demek açıklanmadı? Notunu söyle. Biliyorum notların belli olduğunu." Nasıl belli olduğunu bilebilirdi ki? Sadece bunu bilen ben, Hatice ve Naz vardı.. Bir şeyler dönüyordu. Ama ne döndüğünü bilmiyordum. Hemde çok fena bir şeyler. Sanki büyük bir felakete sebep olacak gibiydi. Herkesi dağıtacak güçteydi hemde. Bu her neyse öğrenmem gerekiyordu. "Belli ama açıklanmadı anne. Hem belli olduğunu sen nerden biliyorsun?", diye sordum. Vereceği cevap sanki beni dumura uğratacak gibiydi. Vereceği cevabı büyük bi korkuyla bekledim. "Sadece tahmin yürüttüm. O kadar. Nerden bilebilirim ki ben. Sadece tahmin." Cevabı gecikmişti. Sesi de değişmişti. Kesinlikle bir şeyler vardı. Sadece tahmin öyle mi? Hayır, değildi. Hiç bir zamanda olmamıştı. İki seçenek vardı. Ya Karan Hoca velilerin grubuna yazmıştı, ki yazsaydı bana söylerdi. Annemde gruptan öğrendim derdi. Bu kadar panik yapmazdı. İkinci seçenek ise whatsapp'ım anneme bağlı olabilirdi. Ama bu da olamazdı Karan Hoca ile konusmalarımızı götürdü ve şimdiye kadar pimimi çekerdi. Başka bir şey vardı ama aklıma gelmiyordu. Hiç beklemediğim yerden gelecekti cevap. Canımı fena halde sıkmıştı bu durum. Eskidende olurdu. Çözemiyorum bu durumu. Annemin bilmemesi gereken bir bilgi olurdu ama nedense onu o bilirdi bir şekilde. Ama ben söylemezdim ona. Sonra nerden öğrendiğini bulmaya çalışırdım ama bulamazdım. Mesela anı kutum ve günlüğümü asla bulamayacağı bir yere saklamıştım. Nerden öğrendiyse öğrenmişti ve bulmuştu. Ama ben söylememiştim anneme. Hatta nereye saklayacağımı bilemediğim için Hatice ve Naz'dan yani yakın arkadaşlarımdan fikir almıştım. Güzel teorileri vardı. İşe de yarıyordu. Fakat fikirlerinin işe yaradığı benim annemle aramda dönen soğuk savaşı bitirmiyor, daha fazla körüklüyordu. "Notların çok düşük, Eslem.", dedi annem. Ne yapmamı istiyor bu kadın benden. Fullememi mi? Galiba öyleydi. Devam etti. "Eve geldiğimde seninle görüşecez. Telefona o kadar bakamayacaksın. Sınır koyacam sana. Dışarıya da her istediğinde çıkamayacaksın. Sürekli ders çalışacaksın ve lanet olası YKS'den yüksek bi puan alacaksın. Anlaşıldı mı? Eslem hanım.", dedi o baskın sesiyle. Oldum olası bu ses tonundan nefret etmiştim. Bıkmıştım bildiğin. "Anlaşıldı Anne. Anlaşıldı.", dedim bıkkın bi sesle. Şu an ona karşı gelip, itiraz edip onun dırdırı ile uğraşamayacaktım. Ben itiraz ettikçe o daha fazla baskı kuruyordu üstüme. Olmasını istemediğim şeyleri yapıyordu. Bende tartışma büyümeden konu kapansın diye tamam diyip geçiyordum. "İyi o zaman.", dedi annem. "Peki anne." "Sende şu sıralar bi haller var. Biri falan mı var?", diye sordu. Ne alaka lan. Haller? Nası bi haller? Başımız dertten götümüz sikten kurtulmuyo yemin ederim. Neydi şimdi bu? "Ne hali anne? Ayrıca kimse de yok. Sınav senemdeyim. Kimse de olamaz.", dedim hafif sinirli ve bıktığımı fazlasıyla belli eden bi sesle. "Çok sık dışarı çıkıyosun ve notların baya düştü. Ama seni kendine getirmesini bilirim. Eğer bir şeyler duyarsam, Eslem affetmem. Bekaretini koruyacaksın. Seni bu konuda daha önce de uyarmıştım. Sınavı kazanana kadar kimse olamaz. Sınavı kazan üniversite de sevişsen de umrumda değilsin." Ne demekti bu? Neden sürekli üniversite sınavı diye diye başımın etini yiyordu. Hep aynısı yapıyordu. Önümde bi hedef vardı. O hedefi geçersem karışmayacağını söyleyip o hedefi geçsem de karışıyordu. Hiç de inanmamıştım. Üniversiteye geçtiğimde benimle aynı şehirde taşınmazsa benim de adım Eslem değildi.. "Anne!", diye çıkıştım. "Beni sürekli bu konuda darlama artık. Sürekli aynı meseleleri benimle konuşman beni bıktırdı.", dedim. Aslında konuyu kapatıp telefonu da kapatacaktım. Fakat bu son dedikleri beni sinirlendirmişti. Bildiğin orospu demişti bana. Bekaretimi koruyamayacağımdan şüphesi vardı. Bana açık çek veriyordu. Üniversite de orospu olabilirsin demişti. Senden nefret ediyorum anne. "Bu uyarılarım senin iyiliğin için. Bu işin şakası yok. 18 oldun diye herşeyi yapamazsın." Kes sesini artık. Kes! "Ben sana 18 olduğum ve herşeyi yapabileceğim hakkında bir şey mi dedim?" "Sesini yükseltme bana", dedi. Telefonu suratına kapatmak vardı. Sinirden ellerim titriyordu. Hazmedemiyordum. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı. "Sende biraz olsun üstündeki baskıyı azalt. Sana elli sefer söyledim. Yok kimse diye. Sen hala beni sıkıştırıyorsun." "Tamam, Eslem. Üzerinde eskisi gibi baskı kurmayacağım. Ama bana üniversite sınavını kazanamadım diye gelirsen seni mahvederim." "Tamam anne. Sen haklısın anne." Karşı taraftan sinirli bi nefes verme sesi duydum. Çok da umrumdaydı. Bir şey diyecektim ki arkadan bi erkek sesi geldi. "Esila?", dedi. Sesin sahibini tanımıyordum. Diyeceğim şeyi söylemekten vazgeçtim. "Bir şey olursa ararsın. Şimdi işim var.", dedi annem acele bi sesle. Gözlerimi kıstım. Yediğin bokun kokusu geliyor anne diyesim geldi birden. Tamam anne dememe bile kalmadan annem suratıma kapattı telefonu. Hey Allahım ya. Bana diyene bak. Benden önce koca buldu desem yeridir. Telefonunyatağın üzerine koydum ve duvardaki saate baktım. Saat 14.05 di. Uykum da vardı fakat ders de çalışmam lazımdı. Sınavlar bitmişti. Ama yks hala vardı. Son 8 ay vardı. Derin bi nefes aldım. Yataktan kalktım ve çalışma masama oturdum. Matematik çalışacaktım. Ondan sonra da edebiyat. Sayacımı çıkardım. Eline bi kalem aladım. Önümde duran 550 tl lik test kitabına baktım. Ders çalışmaktan bile midem kalkıyordu. ... Ben mi yanlış görüyordum yoksa karşımda Karan Hoca sadece belindeki havlu ile mi duruyordu. Onun odasındaydık. Yatağındaydım. Üzerimi yokladığımda siktir. Hiç birşey yoktu. Çıplaktım. Yüzünü bana çevirdi. Bayıldığım yeşil gözleri yeşillerimde durmuştu. "Uyandın mı güzelim?", dedi Benim ne işim vardı burda. Yine içip buraya mı getirmişti beni. Sanmam. Yatağa doğru ilerledi yavaş adımlarla. Çok seksi duruyordu. Eli üzerimde örtülü duran gri çarşafa gitti. Şak diye açtı. Utancımdan kıpkırmızı kesilmiştim. Üzerime eğildi. "Utanma yavrum." Kalbim gögsümden çıkacak gibiydi. Üzerime çıktı. Ellerini bacaklarıma koydu ve okşadı. Daha sonra iki bacağımı da sert bi şekilde yanlara açtı. Kadınlığım kalp gibi atmaya başlamıştı. "Islaksın", dedi boğuk bi sesle. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Boynumu önce öptü daha sonra ısırdı. İnledim. Boynumdan yalaya yalaya gögsüme indi. Sol gögsümü ağzına aldığında kıvrandım. Bir eliyle yataktan destek alırken diğeri ile de kasıklarımdan aşağısını okşamakla meşguldü. Gögsümü ısırdığında ağzımdan tiz bir çığlık çıktı. Gögsümü bıtaktı. Tekrar yalaya yalaya göbek deliğime ordan kasıklarıma geldiğinde durdu. Bana baktı. Gözlerimiz kesişti. Onu istiyordum. Tekrar yalamaya başlamadan sert bi şekilde elleri ile bacaklarımı biraz daha açtı. Hiç çekinmeden dili kadınlığıma temas ettiğinde belim kavislendi. Girişime geldiğinde bana baktı. Zevkten ıslanmış olan kadınlığım daha fazlasını istiyordu. Tekrar yalamaya basladığında daha derin inledim. Dili içime girdiğinde odayı dolduracak şekilde inledim. Birden nefes nefese terler içinde uyandım. Oda karanlıktı. Saat kaçtı ki? Sayacıma baktım. İki saat Mat çözdükten sonra ara verip biraz kitap okuyup edebiyata başlamıştım. Bir buçuk saatte ondan çözdüğümü hatırlıyorum sonrası yoktu. Çok gerçekçi bir rüyaydı. Gerçeklik algımı bozmuştu. Gerçekten kafasını iki bacağımın arasında hissetmiştim. Ayrıca gördüğüm rüyadan ötürü de ıslanmıştım. İç çamaşırımı değiştirmem gerekiyordu. Sol elimle sol götsünüz avuçladım. Acımıyordu ama gerçeğini istiyordu. Duvardaki saati göremiyordum. Başımı balkon camına çevirdim. Sokak karanlıktı. Muhtemelen saat 20.00 gibi bir şeydi. Masaldan kalkıp kapının ordaki düğmeye basıp ışığı açtım. Gözlerimi kamaştırmıştı. Saate baktığımda 21.40 idi. O kadar uyumuş muydun masa başında. Acilen çamaşırımı değiştirmem gerekiyordu. Dolaptan geceliklerimi ve iç çamaşırımı çıkardım. Hızlıca üzerime geçirdim. Sütyeni siktir et. Giymedem de olurdu. Milka ineği gibi sakkıdı sakkıdı gezerdim. Çıkardıklarımı da kirli sepetine attım ve odama döndüm. Hala uykum vardı. Biraz önce oturduğum çalışma masama baktım. Hiç sarmıyordu. Gerçekten içimden gelmiyordu çalışmak. Kulaklığımı ve telefonumu aldım. Kulaklığımı kulağıma taktım ve şarkı seçmeye basladım. Gamze Ökten'in Sonsuza Kadar şarkısını açtım en sonunda. Melodisi kulağımı doldurduğunda gülümsedim. Odamı biraz toparlamam lazımdı. Ayrıca karnım da açtı. Aşkın tarifi yok Kalbin galibi yok Sonsuza kadar İlacım ol Tek amacım ol Bir ömür yetmez Sonsuza kadar Masamı toparlamaya basladım. Herşeyi yerli yerine koydum. Kitaplığıöın tozunu almam gerekiyordu. Renkli, minik toz alma şeysi en son annemin odasındaydı. Almam lazımdı onu. Odamdan çıktım ve annemin odasına gittim. Kapıyı açınca hafif bi serinlik vücuduma yayıldı. Işığı açtım. Etrafa bakındım. Makyaj masası, dolap, komidin, ayna vardı. Köşede de koltuklar vardı oturmak için. Ama o renkli şeyi görememiştim. Tekrar odaya göz gezdirdiğimde giysi dolabının biraz arkasında olduğunu gördüm. Boyum anca yeterdi. Ama yeterdi yani. Dolabın yanına gittim ve parmak uçlarıma kalktım ve parmaklarım ile süpürgenin ince sapına dokundum. Onu kendime çekmeye çalıştım. Ama nedense sanki o orda şıkışmış gibiydi. Ya da önünde bir şey var gibiydi. Biraz daha çektiğimde dolabın üstünden hışırt diye bi ses geldi ve üstüme doğru gelen bi adet kutu vardı. Pat diye kafama düşmesi ile neye uğradığımı şaşırdım. Süpürge yerdeydi. Ayrıca kutu da yere düşmüştü yüz üstü. Kutuyu kaldırdığımda bir sürü fotoğraf döküldü yere. Bir kaç tanesinin tersini çevirip baktığımda bir tane kız bebek vardı. Pembe giydirilmişti. Hemde bizim evde, aşağı kattaydı. Koltuklar aynı koltuk değildi ama. Bu ben miydim. Ama benim böyle kıyafetlerim yoktu bebekken. Çoğunu biliyordum kıyafetlerimin. Ayıca arkada part manto da görünüyordu. Bir tane siyah erkek kabanı, bir tane siyah kadın montu. Bir tane de pembe bebek montu vardı. Benim öyle bi montum yoktu ama kaban babama, mont ise anneme aitti. Fotoğrafın arkasına baktığımda sayılar vardı. Ne olduğunu bilmiyordum. 20060808 idi. Neydi bu şimdi. Tarih desem değildi. Gün ay yıl hesabına göre desek, 20.06.0808 oluyordu. Ama böyle bi tarih yoktu. Bir kaç tane daha fotoğrafa baktım. Yeni doğduğunda, yemek yerken, kar topu oynarken falan falan vardı. Bu bensem. Ki benim. Benden başka bir kız yoktu bu evde. Hem bebekken babam da vardı. Ama annem neden bana bu fotoğrafları hiç göstermemişti. Baya da tozlanmıştı. Fotoğrafları kurcalarken birinin arkasına el yazısı ile yine bir şeyler yazıyordu. Ama sayı ya da tarih değildi bu. Fotoğrafın arkasına siyah pilot kalem ile yazılan yazı zamanla dağılmıştı. Ama hala okunuyordu. Yazanlar ise şunlardı; "Kızım, Eslemim, güzelim. Hayatımda ki en büyük şansım. Koklamaya doyamadığım. Sarı saçlı, ela gözlüm. Bu fotografın bi kış günü kar yağarken çekmiştim. En sevdiğim fotoğrafındı. Bakıp bakıp gülümsüyordum. Hayat bize acımasız davranmış olsa da seni hiç unutmadım. Unutamam da. Seni hep sevdim. Sevmeye de devam edeceğim." ~Seni hep seven Annen Okuduğum not beynimi bulandırmıştı. Benim böyle bi fotoğrafım yoktu. Hiç bir zaman da annem benim fotoğrafımı çekmemişti. Ama Eslemim yazıyordu. Ayrıca ben ela gözlü değil yeşil gözlüydüm. Saçlarım küçükken sarıydı. Ama şimdi pek bir sarı rengi yoktu. Bu fotoğraftaki kız ben olabilecek kadar yalan, ben olmayacak kadar da gerçekti. Yazan isim benimken, Eslemken göz rengim benim değildi. Ayrıca annem benim bebekliğimi bu kadar çok fotoğraflayacak kadar beni sevmiyordu. Gerçi o beni hiç bir zaman sevmemişti ki. Nevrim dönmüştü bildiğin. Fotoğraflarım varsa neden bana göstermemişti ki. Madem kızım, Eslemim, güzelim diyordun, demeye devam etseydin anne. Bana karşı neden değiştin anne? Beni neden sevmiyorsun anne. İçimden fotoğrafları yırtıp atasım gelmişti. Herşey çok garipti. Neyin nesiydi birden bire bu fotoğraflar. İçimde bi ateş baş gösterdi. Elimdeki bütün fotoğrafları yakıp, yırtasım gelmişti. Sinirime yenik düşecektin. Hiç kolay bir şey değildi bu. Fotoğrafların eksikliğini fark ederse de kavga ederdik. Yine saçlarımı falan keserdi. Tek bildiği şeydi zaten. Şiddet, hakaret, kalp kırma, hizmetçisi gibi kullanma.. Fotoğrafların bir kaç tanesini aralarından ayırdım. Yazılı ve sayılı olanlardan. Gerisini olduğu gibi kutunun içine koydum. Yırtılması önemli değildi. Sonuçta yanacaktı hepsi. Odadan çıktım. Ayırdığım fotoğrafları yatağımın üzerine koydum ve kuyuyla birlikte mutfağa indim. Bir tane çakmak aldım ve montumu giyerek evden çıktım. Evin biraz ilerisindeki çöp kovasının oraya gittim. Kutuyu yere, çöp kovasının hemen yanına bıraktım. İçinden bir kaç tane fotoğraf aldım elimi. Bu ben değildim. Ben ela gözlü değildim. Ben hiç sevilmemiştim. Beni hiç sevmemişlerdi. Çakmağı yaktım ve elimdeki fotoğrafların altından tutuşturmaya başladım. Fotoğrafların yarısı yandığında kutunun içine attım. Diğerleri de yansın istiyordum. Yavaş yavaş onlarda tutmaya başladığımda içimdeki ateşin, yangının dinmesi gerekirken biraz daha harlanmıştı. Bana yalan söylemişlerdi. Beni yok saymışlardı. En çok da beni üzmüşlerdi. Fotoğraflar yavaş yavaş yanarken daha fazla bu manzaraya katlanmak istemediğimi fark ettim. Fotoğraflar yanardı zaten. Az sonraya hepsi birer kül tanesine dönüşürdü. Aynı benim yanıp kül olduğum gibi. Arkamı döndüm ve eve doğru yol aldım. Diğer fotoğrafları da kendi anı kutuma koyardım siyah poşete sarıp. Midemi bulandırmıştı gördüklerim. Kim bilir odasında daha neler vardı neler benim bilmediğim. Hoş saklasa da ben bulacaktım onları. Bulup hakacaktım. Taki içimdeki sinir, sitem, üzüntü ve yangın bitene kadar yakıp yıkmaya devam edecektim. Eve girdiğimde odama çıktım. Hemen yatağımın üzerindeki bir kaç fotoğrafı siyah küçük bir poşete koyup anı kurumun en altına koydum ve geri anımkutumu yerine sakladım. Herşeyin bir bedeli vardı. Bana sevgi ve saygı göstermezsen bende senin sevgi ve saygı duyduğun herşeyi küle dönüştürürdüm. Hayatını bile.. Zamanı geldiğinde hayatından çıkıp ona bu yaptıklarının hesabını soracaktım. Kim bilir belki o da fotoğraflar gibi yanardı. Ya da bana yalvararak ölürdü. Acımayacaktım bundan sonra kimseye. Çünkü hiç kimse bana acımamıştı. Önüme geleni yakıp yıkacaktım. En sevdiği şeyleri mahvedecektim. Onun odasına gittim. Bir sandalye alarak dolabın üstüne baktım. Belki başka şeyler de bulurum diye. Ama pek bir şey yoktu. Yatağın altına, dolaplarına, çekmecelerine aklıma gelebilecek her yere bakmıştım. Başka zaman tekrar bakardım. Didik didik yapacaktım ama yine de bulacaktım başka şeylerde. Sen, Esila Ünlü isen bende Eslem Dağdelen'im. Benden öyle kolay kaçış yoktu. Hayatını cehenneme çevirmeden senin ölmene izin vermeyecektim. Yaptıklarının hesabını misli misli verecektin. Odama döndüm ve sakinleşmeye çalıştım. Yarın okul vardı. Nedense içimde de garip bir his vardı. Yarından itibaren hayatım değişecek gibiydi. Benden bütün saklanan herşeyi öğrenecek gibi bir duygu vardı. Yatağıma girdim ve karanlığa teslim oldum. ... - - ┈┈∘┈˃̶༒˂̶┈∘┈┈ - - "Göklerin başka rengi de varmış! Geç fark ettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış." Evet. Bu bölümde böyleydi. Umarım beğenmissinizdir. Hayatımda çok güzel şeyler oldu, fakat söyle bir şey var, yazdıklarım başıma geliyor. Mesela bu bölümü ancak bir ay gibi bir sürede ara ara yazdım. Masalın yarısını yazıp başka zamana erteledim. Yarım bıraktığım tarihten iki gün sonra kardeşim de aynı şekilde yandı. Söylemek istediğim şu;yazdığım kitap hayatımı değiştiriyor her anlamda. Yazdıktan belli bir süre sonra başıma geliyor. Galiba kitabın sonu da hayatımı değiştirecek. O yüzden kafamdaki kitabın sonunu değiştirmeye karar verecek gibiyim. Eğer gerçekten sonu kafamdaki gibi biterse bende ölürüm. Ama bilmiyorum. Neyse. Başka bi bölümde görüşanzii. Kendinize dikkat edin. Bu arada beklediğiniz yere çok az kaldı. Söylemiş olayım. Kendinize cici bakın. Öptüm. Seviliyorsunuz 🎀
Bölüm 33
~MASAL~
Bölüm sonu
Sonraki bölüm kilitli
34. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.