İçeriğe geç

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 13 · 20 dk okuma

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 13

~YAŞANANLARI ÖĞRENME VAKTİ~

Evetttt merhabaaa. Nasılsınız? Evet bir bölüm daha geldi.

Oy ve yorum yapmayı unutmayın. Seviliyorsunuz. İyi okumalar dilerim.

🍺🍻🥂🍷🥃🍸🍹🍾

♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡

Elindekileri önümüzde olan masanın üzerine koydu. Önce gazlı beze biraz tentürdiyot döktü sonra tentürdiyotu masaya koydu. Bana yaklaşarak boşta kalan elinde ile çenemi hafif diğer tarafa çevirdi. Gazlı bezi yavaş hareketler ile yanağıma baskı uyguladı.

Bacağının benim bacağıma değmesini es ğeçmeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Varlığını reddedemiyordum. Gazlı bezi her değdirdiğinde sıyrık sızlıyordu.

Bileğim hala ağrıyordu, kafam güzeldi. Midem bulantım yoktu artık. Ama içim dışıma çıkmıştı.

Neden acaba?

Gazlı bezi masaya bıraktı ve yarabandını eline aldı ve sıyrığın olduğu yere yara bandını yapıştırdı.

Kas gevşetici kremi aldı masadan. Kapağını açtı ve tekrar kıremi masaya koydu. Sol elimi tuttu ve badiyi biraz yukarı sıyırdı. Bileğimin üzerine kremi sıktı ve kıremi tekrar masaya koydu.

Kıremin buz gibi bileğime değişi değişik hissettirmişti. İki eli ile kremi bileğime yaymaya başladı. Bir taraftan da masaj yapıyordu. Ama bileğim acıyordu.

Yeşillerimi yeşillerine çevirdim. Onun yeşilleri bileğimdeydi. Benim yeşillerim ise onun yeşillerinde. Hiç taviz vermeden gözleri bileğime bakıyordu.

Bileğime işi bitmiş ve koltuktan kalkarak mutfağa gitti. İçeriden su sesleri geliyordu. Bir süre sonra su sesi kesildi. Tekrar yanıma geldi.

Sonra masada olan şeyleri toplayıp dolaba götürdü. Kapının yanına bulunan uzun dolaptan bir çift terlik aldı ve ayakkabılarını çıkarıp ayakkabılığa koydu. Tekrar dolabı açtı ve ayağındakilere benzer bir çift terlik daha çıkardı ve yanıma gelip ayaklaımın dibine terliği bıraktı. Ardından benim topuklu ayakkabılarımı ayağımdan çıkardı ve terlikleri giydirdi.

Topuklu ayakkabılarımı aldı ve ayakkabı dolabına götürüp koydu. "Gel", dedi. Ve mutfağa gitti. Ardından pıtı pıtı gittim. Mutfak kapısının orada durdum ve içeriye baktım. A dur. Mutfakta biri vardı. Arkası dönüktü kadının. Hafif kısa, biraz tombul bir teyze vardı. 50 yaşlarında gösteriyordu. Bulaşık yıkıyordu. Bu.saatte.bulaşık?

Kimdi bu kadın. Hizmetli mi? Sanırım. Daha genç olmasını beklemiştim. Ya da beklerim. Sandığım gibiyse.

Adının 'Ayşe' olduğunu öğrendiğim teyze elinde ki beyaz porselen tabağı duruladı ve diğer tabakların yanına koydu. Ardından elini yıkadı ve musluğu kapattı. Önünü bana doğru döndü. Gözleri ilk Karan'a sonra da bana doğru döndü.

Hafif tebessüm etti. Çok tatlı ve cana yakın bir teyzeye benziyordu. Tontik tontik yanakları vardı. Ay yerim ben seni.

"Efendi-", diyecekken Karan öksürmüştü. Dolapla ilgilenen Karan birden arkasına döndü bütün dikkatini kadına verdi. Ölümcül bakışlar atmıyordu. Ama süründürürdü.

Ayşe teyze suç işlemiş gibi başını hafif öne eğdi. Boğazını temizledi. "Karan evladım. Benim işim bitti. Başka bir şeye ihtiyacın var mı?", dedi. Yüzü kızarmıştı. Bir dakika ne oluyordu. "Yok Ayşe teyze. Olursa söyleriz", dedi.

Ayşe teyze biraz önceye göre daha sakın görünüyordu. Önlüğünü çıkardı ve buz dolabının yanında ki askıya astı. Yavaş adımlarla bana doğru geldi ve "Sizin bir isteğiniz var mı? Küçük hanım", dedi.

Gülümsedim ve "Yok. Teşekkür ederim", dedim. O da bana karşılık olarak gülümsedi ve mutfaktan çıktı.

Karan dikkatini yine dolaba verdi ve dolaptan iki bardak çıkardı. Bir tane bardak siyah diğer bardak ise pembe idi. Üzerlerinde yazı yazıyordu.

Pembe?

Pembe bardak mı kullanıyor Karan. Yani kullanabilir ne var bunda. Belki adam siyah hayatını pembe bardak ile renklendiriyor. Bilemeyiz. Evet evet bence de öyle yapıyor.

"Hala ayakta durmakta kararlımısın? Yoksa oturmayı düşünüyormusun?", dedi. Ayakta dikildiğimi yeni fark etmiş gibi afalladım. Hemen mutfağın ortasında olan beyaz, kare olan masaya ilerledim. Yüksek olan sandalyelerden birine oturdum. Bacak bacak üzerine attım. Dirseğimi masaya dayadım ve elimle de çenemi destekledim.

"Karnın aç mı? Bir şeyler hazırlamamı ister misin? ", dedi. Karan ve yemek hazırlamak. İkisi de çok uyumlu.

"Yok", dedim. Omuz üzerinden bana baktı. Sonra tekrar önüne döndü. "İçimden bir ses hazırlamam gerektiğini söylüyor", dedi. "Gerek yok. Aç değilim", dedim. "Konu senin isteyip istememen değil. Konu hap içeceğin için yemek yemen", dedi.

Hap?

"Olmaz", dedim. "Neden miş o? ", dedi. "Midemi daha yeni boşalttım. Yiyebileceğimi düşünmüyorum", dedim. "Azıcık şeyden bir şey olmaz", dedi. Sessiz kaldım. Ne derse yapmak zorundaydım. Yani öyle düşünüyordum.

Kaşlarımı kaldırarak baktım. Fakat arkası dönük olduğu için göremiyordu.

Buz dolabına doğru gitti ve buz dolabının kapağını açtı. Dolaptan bir tencere çıkardı. Tencereyi ocağa koydu. Bir yemek kaşığı alarak tencere de her ne varsa onu karıştırmaya başladı.

Ben de bu süre zarfında onu süzmeye karar verdim. Ben mi arzızım yoksa sen mi fazla gençsin? Galiba her ikisi de. Bu kadar kasları yapmak için ne kadar protein tozu gömdüyse artık. Ya da spordu. Bilemem.

Bir süre sonra porselen bir kase aldı. İçine bir şeyler koydu. Tencereden. Kaseyi tezgaha koydu ve bir kaşık aldı bir de tepsi. Kaseyi ve kaşığı tepsiye koydu. Bir bardak su aldı ve onu da tepsiye koydu ve önüme getirip tepsiyi bıraktı.

Mercimek çorbası mı o? Ben çorbaya, Karan bana bakıyordu.

"Beğenmedin mi? ", dedi. Durdum durdum ve "Yemek seçen bir insan değilim. Etli yemekler hariç", dedim. Evet et tüketmiyordum. Karan dolaba gitti ve limon ile yanıma geri döndü. Limonu çorbaya sıktı.

"Şimdi yiyebilirsin", dedi. Kaşığı aldım ve çorbamı yemeye başladım. Mideme inen çorba içimi ısıtıyordu. Çorbayı yemeye başladığımda aç olduğumu anca fark etmiştim.

Karan da karşıma oturdu. Telefonunu cebinden çıkardı ve kurcalamaya başladı. Tekrar bakışlarımı çorbama çevirdim. Bir süre çorbamı yedim. Tekrar Karan'a baktım. Uzun kirpiklerinin altında ki yeşil gözleri. Ormanda kaybolmuş hissiyatı veriyordu. Temiz ve masum olan doğanın güzelliklerini yansıtıyordu tıpkı. O nemli, güzel ve yumuşak yaprakların aralarında dolaşmak gibi bir şeydi.

Yeşil gözleri, sakinliği, temizi, masumu yansıtırken bir yandan da fırtınaları, şimşekleri, gök gürültüsünü, şiddetli yağmurları anımsatıyordu. Tek değildi. İkili oynuyordu.

Keşke o yeşillerin ne sakladığını bilebilseydim. İçerisinde ne olduğunu bilmek istiyordum. Yeşillerinin ne sakladığını öğrenmem için, o fırtınalı ve engin denizleri aşmam gerekiyordu. Ama buna gücüm yetmezdi. Ta ki o fırtınaları dindirebilecek güce sahip olan Karan izin verene dek. Bu da pek mümkün olacağını sanmıyordum.

Yeşilleri yeşillerimle kesişti. "Ne oldu? Ne düşünüyorsun?", dedi. Sakin ve yumuşak bir sesle. Telefonu kapatıp masaya koydu. Ellerini masaya koydu ve birbirlerine kenetledi. "Yok bir şey", dedim. "Emin misin? ", dedi.

"Eminim", dedim.

"Söyle"

"Yok bir şey"

"Söyle"

"Yok ki"

"Söyler misin artık?"

İnat ediyordu. "Hep böyle misin? ", dedim. "Nasıl mıyım? ", dedi. "İstediğini alana kadar böyle devam eder misin? ", dedim. "Evet", dedi. "Ya istediğini alamaz isen? ", dedim. Köşeye sıkıştırmaya çalışıyordum. Ama pek de sıkışacak gibi değildi. Üstesinden gelemeyeceğimi biliyordum. Ama denemekten zarar gelmezdi.

"İstediğimi alamazsam o zaman farklı olur", dedi. 'İstediğimi alamaz isem zor kullanırım' demeye getiriyordu. Neyin raconu bu şimdi? Bu cümle bende şüphe uyandırmıştı. Ama kafa gidik olduğu için pek de düşünemiyordum. Belki de sarhoş olduğum için bunları söylüyordu. Kafam sağlıklı olsa bunları asla ve kata söylemeyeceğim biliyordum.

"Ne gibi farklı şeyler", dedim. Parmaklarımla denden işaret yaptım kafamın üzerinden.

"O biçim farklı şeyler", dedi. Beni taklit ederek 'farklı' kelimesini söylerken denden işareti yaptı.

"Yemeğin bitti mi? ", dedi. Tepside ki suyu masaya koydum ve tepsiyi Karan'a doğru ittim.

Tepsiyi aldı ve tezgaha gitti. Arkası dönük olduğu için ne yaptığı belli değildi.

Şimdi benden beklenmedik bir bok yemek geldi içimden. Nede olsa yarın unuturdum. Ki unutacaktım zaten. Sarhoşken çalışan beyin lobunuma güvendim.

Yavaş yavaş oturduğum sandalyeden kalktım ve yavaş adımlarla Karan'ın yanına gittim. Sırtı bana göz kırpıyordu resmen.

Arkasından sarıldım. Ellerimi karnının önünden birleştirdim. Kafamı da sırtına yasladım. Hareket etmeyi bırakmış ve eli havada kalmıştı. Hareket etmiyordu. Tıransa girdi galiba. Tahmin etmeliydim.

"Karan", dedim.

Cevap vermedi. Üç nokta. Görüldü.

Siktir et raconu. Kalbim adama yapış beynim ise kalk git şurdan diyordu resmen. Saldı beni. Hangisini yapacağımı bilmiyordum galiba ikisi de değildi. Ortak bir karara varmak gerekiyordu.

Önünü döndü. Dönmesiyle ellerim gevşemişti. Beklenmedik bir şekilde beni kucağına aldı. Bacaklarımı belinde doladım. Birden yürümeye başladı.

Gide gide gitti beni masaya oturttu. Burada oturacak olsam senin yanına gelmezdim zaten. Haspam. Bacaklarımı eski haline getirdim.

"Niye oturttun beni buraya", dedim. "İnerken düşiyim diye mi?", diye ekledim. Cıklayarak "İnme diye oturttum", dedi. "Sebep?", dedim. Tek kaşımı kaldırarak. "Dikkatimi dağıtıyorsun", dedi. Çok sert bir şekilde.

Evet haklılık payı vardı. Ama bu da sonuna kadar haklı olduğunu göstermezdi.

Sadece bakışıyorduk. Önümden çekildi ve tekrar işini halletmeye koyuldu.

Bir 5 dakika önce benim önümde duran içinde mercimek çorbası olan kase, şu an Karan'ın ellerinde bıcı bıcı yapıyordu. Kaseyi, kaşığı yıkadı ve yerlerine koydu.

Kahve makinasının yanına gitti ve kahve makinasına kahve ve su koydu. Pembe ve siyah olan bardakları kahve makinasının yanına getirdi.

Yüzüme bile bakmıyordu. Kahve hazır olana kadar kahve makinasının başında bekledi. Arkasına dönmedi. Çok kırıcı. Keşke yapmasaydım. Şu kafayla en doğru düşündüğüm şey bu olsa gerek. Gözlerim istemsizce dolmaya başladı. Yok ağlamicam ağlamicam.

Kafamı öne eğdim. Gözlerimi kapattım. Bir süre sonra yürüme sesi duydum. Yürüdü yürürdü önümde durdu. Bu gün ne de çok ağladım ya. Gözlerimi açtım ama kafamı kaldırmadım.

Üzerinde 'Gözlerin derin bir kuyu', yazan pembe bardağı bana uzattı. Kafamı kaldırmadan bardağı aldım. Bardak dan çıkan sıcak duman direk yüzüme geliyordu.

Etrafı pardon yeri bulanık görüyordum. Gözlerim yaşlı olduğu için. Bardağı aldım ama önümden çekilmedi. Elimde bardağı oynadım. Elini kaldırdığını bulanıkda olsa görmüştüm. Hemen kafamı geriye çekdim.

Derin bir nefes alıp verdi. "Ne oldu?", dedi. Ses etmedim. Ben ona biraz önce 'Karan' dediğimde ses vermemişti. Bende aynısını yapıyordum.

Cevap vermedim. Üç nokta. Görüldü.

Bardağını masaya koydu. Gözlerim onun bardağındaydı. Onun bardağının üzerinde de Zülfü Livaneli den 'Ne ağlarsın benim zülfü siyahım. Bu da gelir bu da ğeçer ağlama' yazıyordu.

Sübliminal mesajına sokayım. Bu evdeki her bardağın üzerinde 'Gözler' ile ilgili bir şeyler yazıyordu sanırım. Ya da sadece bu iki bardak rastlantıydı.

Burnumu çektim ve kafamı kaldırdım. İlk tavana sonra da Karan'a çevirdim gözlerimi. "Ne? ", dedim. Burnum az da olsa tıkanmış ve sesim boğuklaşmıştı. Elinden bardağı aldı ve kendininkinin yanına koydu. Gözlerim bardak nereye gittiyse oraya gidiyordu. Daha doğrusu elini.

Bir iki adım daha attı ve bana biraz daha yaklaştı. Beklenmedik bir hareket yaptı ve beni kollarına aldı. Kafam sol tarafına denk geldi. Kulağım tam da kalbinin üzerindeydi.

Tam olarak üzerinden atamadığım ağlamam tetiklenmişti. Kolları sırtımdaydı. Benim ellerim de onun karnının biraz üzerinde kalmıştı.

Ağlamamak için direniyordum. Hani insan ağlamamak için mücadele verirken nefes alış verişleri çok düzensiz olur ya. Tıpkı öyleydim.

Hissediyordum...

Hissediyordu...

Ağlayacaktım...

Dinleyecekdi...

Gögsüne sığınacaktım...

Gögsünde uyutacaktı...

Üzülecektim...

Teselli edecekti...

Bağırıp, çagıracaktım...

Sakinleştirecekti...

Suçlayacaktım...

Kabullenecekti...

Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. 'Şşşşş' diyerek sırtımı sıvazları. Burnumu çektim. Ne kadar kafamı toparlamak için mücadele etsem de olmuyordu.

"Anlat bana. Dinlerim seni", dedi. Sesi biraz önceye nazaran yumuşak çıkıyordu. Gözlerimi kapatıp açtım. "Dinler misin? ", dedim.

Saçlarımı okşamaya başladı. Çenesi kafamın üzerindeydi. "Anlat. Dinlerim", dedi. Derin nefes aldım. Biraz ağlamamın sakinleşmesini bekliyordum.

"Merak ediyorum. Neden böylesin? Şimdi iyiyken, biraz sonra neden kalp kırıcı davranıyorsun? Ben sana ne yaptım? Ya da neyi yanlış söyledim? Sen orada o adamı döverken 'Benim olana' diyordun. Şimdi ise 'Dikkatimi dağıtıyorsun' diyorsun. Ne fark var. Ha o zaman ha şimdi. Ben orada zor durumdayım diye yardım etmen gereken bir kızdım. Şimdi ise neyim?

Orada ki Karan ile şimdiki Karan aynı değil. Ama orada ki Eslem ile şimdi ki Eslem aynı Eslem. Orada ki ağlayan Eslem ile şimdi ki Eslem aynı Eslem, Karan.

Bilmiyorum. Ben çok mu şey istedim. Sadece mutlu olmak istemiştim. Onu da elime yüzüme bulaştırdım. Alışırım sanmıştım. Ama olmadı. Her şeyi yoluna sokmak istedim, afedersin ama götüme soktum. Babam beni 5 yaşımda iken terk etti. Beni istemedi. Beni fazlalık olarak gördü.

Annem ise çoğu zaman yanımda bile değildi. Yanımda olduğu zamanlar da destek çıkmaya çalıştı. Ama fark ettirmemeye çalıştım. Biliyordum. Ona da zor geliyordu. Kocasız bir çocuğu 5 yaşından 18 yaşına getirmek. En azından biri gelir olanları düzeltir sanmıştım.

Şu an hayatıma giren insanlara bakıyorum da bağlanırsam ve o kişi gittiğinde gene aynı boşluk hissine kapılmaktan korkuyorum. Ben o karanlık delikten çıkmaya çalıştıkca kader ağlarını örmeye devam etti.

Hep bir tutunacak dal aradım ama bir yandan da korktum. Kendini geri geri çektim. Şu an da ise senin neden böyle olduğunu merak ediyorum. Davranışların neden dakikası dakikasına neden uymuyor? Tüm o söylediklerin yalan mıydı? Kafamda dönen ve susmak bilmeyen seslerin ve düşüncelerede sen varsın. O gözlerin ne saklıyor?

İnsanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkün iken yaşayamadığı mutluluklardır", dedim.

Evet söylemiştim ve o dinlemişti. Arada saçımda olan eli duraksasa da devam etti.

Biraz sustu. Söylediklerim ağır gelmiş olmalıydı. Sindirmesini bekledim. Sadece bekledim. Her zaman yaptığım gibi.

Beklemek-

Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar. Bunu gerektiriyordu. Öğretiyordu. Öğrenmek zorunda kalıyorduk. Öğrenemez isek eleniyorduk. Doğanın kuralı buydu.

Ya öğrenip ayakta durursun ya da öğrenmeyip elenirsin. Ben o yolun yarısında bile değildim. Neyi bildiğimi neyi unuttuğumu bilmiyordum. Ayakta durabilecek miydim? Yoksa elenecek miydim. Kocaman ve apansız bir soru işareti. İşte beyin patlatmaya başladığım yer burasıydı. Her zaman bir çıkmaz. Her zaman bir sorun ve her zaman olduğu gibi büyük bir harabe.

Sabahlar olmazdı.

"Bu konuyu seninle daha önce konuşmuştuk. Ama tekrarlaya bilirim. Seni anlıyorum. Unutulmuşluk ve bırakılmışlık hissi. Çok tanıdık. Alışamıyorsun. Tam da o his oluyorsun. Kaybede kaybede elinde hiç bir şey kalmaz ta ki o kişiye sıra gelene kadar. İşler o noktaya gelene kadar çırpınırsın. Gücün yetmez. O kişiyi kaybetmeya gelince bir fazla çırpınırsın. Ve daha da dibe batarsın. Bu yüzden çırpınmayı bırak. Biraz da insanlar seni kaybetmeden korksunlar.

Ayrıca. Sen bana hiç bir şey yapmadın ve hiç bir şey söylemedin. Ve kurtarmam gereken kız olarak kalacaksın hep. Bundan şüphen olmasın. Davranışlarıma gelince. Beni zorluyorsun. Sarhoşsun ve yaptıkların istemsiz. Şu an yaptığın bir şeyi yarın oldu da hatırladın. Pişman olmanı istemem. Bu pişmanlığı sana yaşatmak istemem Eslem. Beni anlıyorsun değil mi?

Amacım seni üzmek ya da ağlatmak değil. Seni o pişmanlıktan uzak tutmak. Bunu sağlıklı bir haldeyken düşünmek en iyisi. Ve yaşadığın. Sana yaşattığım şeyler yalan değil. Sakladığım bir şey de yok. Ve benim de kafam senin kafandan farklı değil", dedi.

"Ayrıca senin uykun gelmedi mi? Geç oldu. Yorgunsun", diyerek ekledi.

Adamın gömleğini de sümükledik. Oh mis. Kafamı kaldırdım. Beni tutuşu gevşedi ama bırakmadı. Islak yeşillerim yeşillerine ilişti.

Tam o anda 'Bedublüman-Rüya gibi' şarkısı gibi hissettim.

Tüm o düşen o yapraklarımın sonbaharı. İnancını kaybetmiş ruhuna.....

Söylediklerine tek kelime edicek halim yoktu. Hoş ne diyecektim ki zaten? Sadece "Yorgunum. Saat kaç?", dedim. Masa da olan telefonunu aldı ve baktı. "Saat, 00.58", dedi. Yani 12'ye 2 dakika vardı. Telefonu kapatığ tekrar masaya koydu.

(Yazarınızın saati de 00.43)

Hala elleri sırtımdaydı. Benim elimin biri onun kolunda biri ise kendi bacağımın üzerindeydi. Burnumu çektim ve etrafa bakındım. Gözüme masada ki kahveler ilişti.

'Gözlerin derin bir kuyu'

'Ne ağlarsın benim zülfü siyahım. Bu da gelir bu da ğeçer ağlama'

Bacağımda duran elim masada ki telefona gitti. Ekranını açtım. Saat 00.59 idi. Ekran da ki saate çift tıkladım. Salisesini de göstermeye başlamıştı.

00:59:50

00:59:51

00:59:52

00:59:53

00:59:54

00:59:55

00:59:56

00:59:57

00:59:58

00:59:59

00:59:60

00:00:00

Ekrana bir bildirim geldi.

Bir dilek tut ✨

Yazıyordu.

Gözlerimi Karan'a çevirdim ve içtenlikle " твой

Я хочу, чтобы ты хотел меня.", dedim.

(Çeviri:Senin beni istemeni istiyorum)

Dedikten sonra gözlerimi kapattım. Eğildi ve saçımı öptü. Saate tekrar baktım ve saat birden 00:00'dan 00:01'e döndü. Zamanlamanın gözünü seviyim. Kıl payı kurtardık.

(Yazarınızın saati 01.01)

Kafamı kaldırdım ve Karan'a baktım. Bana tekrar saıldı. Bu sefer ellerimi kullandım ve kollarımı boynuna doladım.

Bir süre daha böyle kaldık ve "Sen kahveni iç ben sana bir hap getiriyim", dedi. "Tamam", dedim, kısık bir sesle.

Benden ayrıldı ve mutfaktan çıktı. Masada duran bardağı aldım ve kahveyi içmeye başladım. Acıydı. Bir iki yudum aldım. İçeriye Karan girdi. Elinde hap vardı. Hapı bana uzattı. Hapı aldım ve ufak bir bakışma geçirdim.

"İçemezsen kıra bilirim", dedi. Elimde ki pembe bardağı masaya koydum ve suyu aldım. "Gerek yok ya", dedim. Hapı ağzıma koydum ve suyu üzerine içtim.

Masada duran kahvemi aldım ve içmeye başladım.

"Ben üzerimi değiştirip geliyim. Sen bekle burada. Geldiğimde o kahve bitecek", dedi ve mutfaktan çıktı.

Arkasından bağırdım. "Sen içmeyecek misin? ", dedim. O da bana bağırdı. "Yok", dedi.

Keyfin bilir. Kahvemi içmeye devam ettim. Kahvem bittiğinde masadan dikkatli bir şekilde indim. Adamın masasını da işgal ettik. Masada olan su bardağını ve siyah bardağı aldım ve lavaboya götürüp koydum. Bir bardak su içtim.

Salondan ses duydum "Yukarıya çık. Benim odama git. Dolaptan ne istersen giy. Şu an seni kendi evine gönderemem", dedi. Mutfaktan elimi yıkayıp çıktım. O da arka bahçenin kapısını kilitliyordu. Perdenin altına gitmişti. "Tamam", dedim. Ve yukarıya doğru çıkmaya başladım.

Merdivenlerden çıktım. Açık bir kapı vardı. İçeriye baktım ve bingo onun odası. Siyah ve gri renk ağırlıklıydı. İçeriye girdim ve kapıyı kapattım. Dolaba gittim ve kapağını açtım.

Gözüme yeşil bir tişört çarptı. Onu aldım. Altıma da siyah bir eşofman olabilirdi. Hemen bir eşofman aldım. Büyük gelecekti belliydi.

İlk önce kendi kıyafetlerimi çıkardım ve onun kilerden giydim. Önce tişörtü giydim. Kalçalarımı kapatıyordu. Eşofmana kısa bir bakış attım. Onu da aldım giydim. O da haliyle büyük gelmişti. Hemen eşofmanın ipini bağladım. En azından götümde dururdu.

Dolabın boy aynasından kendime baktım. Giydiklerim büyük olduğu için tatlı görünüyordum. Tişörtün arkasını kalçalarımın üzerine getirdim ve önünü indirdim.

Kendi kıyafetlerimi aldım ve katlayıp odada bulunan sandalyenin birinin üzerine koydum.

Cama gittim ve perdeyi aralayıp sokağa baktım. Her şey yolunda. Sessiz sakin. Karşı ev boş. Çünki ben buradayım. Neyse. Perdeyi kapattım ve camdan uzaklaştım. Kapıya doğru gittim ve dışarı çıktım. Merdivenlerden yukarı çıkan bir adet Karan beklemiyordum.

Ne tesadüfse o da yeşil giymişti. Tek fark benim giydiğim tişört biraz daha koyu renkliydi. İkinci kez sübliminal medajına sokayım. Benim giydiğim tişört tıpkı onun gözlerinin rengi gibiydi. Onun da giydiği tişört benim gözlerimin rengi gibiydi. Onun gözleri hafif köyü yeşil benim ise onun kine göre açıktı.

"Yakışmış", dedi. "Büyük geldi ama rahat", dedim. "Kıyafetlerime ortak çıktı desene", dedi ve gülümsedi. Ne diyeceğimi bilemedim. "Yani öyle ama galiba", dedim.

Dolabında duran tişörtü bile o gibi kokuyordu. Bu gün kafayı sıyırmazsam iyi.

"O kadar da önemli değil. Geç oldu uyuyalım", dedi.

Gözlerimi kırpıştırdım. Arkamı döndüm ve 1 dakika kadar önce çıktığım odaya adımladım. Odaya girdim ve odanın ortasında dikilmeye başladım.

Karan gitti ve yatağın bana göre sol ama normalde sağ tarafının yorganını açtı. Bana baktı. Galiba benim için. İki parmağıyla gel dedi. Gittim.

"Uzan", dedi. Önce yatağa sonra da Karan'a baktım. Yavaşca yatağa oturdum ve ayaklarımı yorganın altına soktum.

Yavaş bir şekilde kafamı yastıkla buluşturdum. Üzerimi örttü.

"Sen uyu benim biraz işlerim var", dedi. Arkasını döndü ve bir iki adım attı. "Nereye? ", dedim. Sorduğum soru ile dikildi kaldı. "Çalışma odama bir şey istersen seslenmen yeter", dedi. Tekrar bir iki adım attı.

"Bir dakika gelirmisin? ", dedim. Arkasını döndü ama gelmedi.

Yavaş adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı. Dibimde durdu.

Beklenmedik bir hareket yaparak kollarımı açtım. Tebessüm etti ve eğildi. Kollarını şu durumda bana nasıl sarabilirse o şekilde sardı. Kafamı boynuna gömdüm.

Duramadım. Durduramadım bu isteği ve boynunu ısırdım. Boğuk bir inleme bıraktı. "Sakıncalı şeyler yapıyorsun. Lotus çiçeği", dedi. "Umrumda mı sence", dedim. "Sonuçlarını bilmeden hareket etme", dedi. Sesinde ne suçlama ne de sertlik vardı.

"Sadece bu günlük bir şey. Yarın her şey normale döner merak etme", dedim.

"Bunları hatırladığında pişman olacaksın. Bunu da biliyorsun değil mı? ", dedi.

"Hatırlatma o zaman", dedim.

Sarılmayı bıraktı. Geri çekildi. Çekilirken boynunun kızarmış olduğunu gördüm. Bir kaç da diş işi eşliğinde.

"Ben çalışma odamdayım. Bir şey istersen seslenmen yeterli", dedi. Gözlerimi tamam anlamında kapatıp açtım. Odanın ışığını kapatmış, baş ucumda olan abajuru yaktı. Odadan çıktı kapıyı biraz aralık bırakmıştı.

Demek ki bu gün o yatmayacak. Neyse ne. Zıbar yat Eslem. Duvarda asılı olan saate baktım.

00.25 idi. Gözlerimi biraz da olmak için kapattım. Sol tarafıma döndüm ve Karan'ın yastığını aldım. Sarılarak uuyacaktım. Alışkanlık. Ne yaparsın. Yastık tıpkı o gibi kokuyordu. Burnumu biraz daha yastığa gömdüm ve uyumaya çalıştım.

-3 saat sonra. Gece yarısı saat 03.45-

Elimi soltarafıma attım. Yer boştu. Gözlerimi hafif araladım. Kimse yoktu. Ayrıca hala da geceydi. Gözlerimi bir kaç kere kırpıştırdım. Duvarda ki saate baktım. 03.45'i gösteriyordu. Demek ki bunca zaman gelmemişti.

Ayrıca lavaboya gitmem gerekiyordu. Yavaş bir şekilde kalktım. Sessiz adımlarla yürüyen yürüye koridora vardım. Sesler geliyordu. Karan'ın sesiydi. Bu saatte eve kimse gelemeyeceğine göre telefonla konuşuyordu. Çalışma odasına doğru gittim. Kapı yarıya kadar kapalıydı.

Tahmin ettiğim gibi telefonla konuşuyordu. Konuşmasına kulak astım.

"Bak abi ben uğraşmak istemiyorum. Neredeyse 30 yaşıma geldim yapmadım ve bundan sonra da yapmayı düşünmüyorum", dedi. Sert bir sesle. Nasıl sen 25 değilmiydin. Yalanmıydı onca şey. Bir süre sonra tekrar konuştu. "Beni pis işlerinize bulaştırmayın. Karanlık işleri yapacak olsaydım buralara gelmezdim. Şimdi babam ve sen ne yaparsanız yapın ama beni bulaştırmayın. Sakına sakın yaptığınız işlerin ucu bana ve ablama dokunmasın. Sizin yüzünüzden kendime yeni bir kimlik oluşturmak durumunda kaldım ben. Yine de gizlenemedim. Onun adamları neredeyse her gün kıçımın dibindeler. Takip ediliyorum", dedi.

Anlımdan vurulmuşa döndüm. Şu an ne diyeceğimi bilmiyordum. Utkum tutulmuştu. Yeni bir kimlik. Sahte yaş. Adamlar. Takip edilmek. Adının Karan olduğundan bile şüpheliydim. Korkmaya başladım. Mutfakta 'sakladığım bir şey yok', demişti. Amma da salağım. Adam zaten bana söyleyecekti ya. Ne bok yediğini. Kahretsin güvendim buna. Allah benim bekamı versin. Kim olduğunu bile bilmediğim adama güvendim.

Ne tür bir karanlık işten bahsediyordu. Nasıl yeni bir kimlik. Demek ki mutfakta bana dediği şey yalan değildi. 'İstediğimi alamazsan o zaman farklı olur', zor kullanmaktan bahsediyordu. Sahip olduğu güce yaslanıyordu.

Senin kim olduğunu bilmeden bu evde kalıyordum. Bir iki adım geri gittim. Arkamda olan vazoya çarptım. Vazo devrildi. Allah'tan içi boştu. Çıkan ses onun dışarıya gelmesine neden oldu. Koşar adımlarla hemen yatak odasına gittim ve yatağa yattım. Yorganı kafama kadar çektim. Bir kaç dakika sonra yatak odasına geldi.

Bir kaç dakika kapının orada dikildi. Hissetmiştim. Silahını çekip kafama dayaması kaç saniyesini alır. Hareket etmiyordu. Galiba şüpelenmişti. Kimsin sen? Kafamda dönen soru. Korkudan kalp atışlarım hızlanmıştı. Neyin içine düşmüştüm ben. Kesinlikle bu işin ucu bana da dokunacaktı. Bu hikaye de yananlardan biri de ben olacağımdan adım kadar emindim.

Hal ve hareketleri güven veriyordu. Güvenmek istemiştim. Ona tutunmak istemiştim. Her şey yalanmış meğerse. Yalanı geçtim hayati tehlikem vardı. Bu adam beni şu an istese öldürebilirdi.. Kahretsin ben ona evin anahtarını vermiştim. Onu bulmam gerekiyordu. Ama sabah bunların hiç birini hatırlamayacağımdan aklıma da gelmezdi. Aklıma gelen başıma geldi. Sıradan bir öğretmen olmadığı aşikardı.

O gecenin bir vakti benim yanıma soru çözmek için geldiğinde de abisi aramıştı ve alel acele gitti. Gene aynı tuhaf hareketler.

Yalancı bahar. Bir kez daha yalan bir kez daha inanış ve bir kez daha yıkılış. Resmen hayatım bu 3 şeyin arasında bir döngü içerisindeydi. Artık sabah olsa da şu duyduklarımı ve yaşadıklarımı unutabilsem. Çok isterdim şu an beynimi sıfırlamak.

Yavaş bir şekilde yatağın diğer tarafına dolandı. Yorganı kaldırdı ve yanıma uzandı. Bana doğru yaklaştı ve kendi yastığını aldı. Kafasının altına koydu. Bana sarıldı. Beni kendine çekti. Fatiha okumaya mı başlasaydım. Allahım al beni burdan. Karan'ın pardon yalan adı Karan olan adamın yanında dolaşırken boynuma Help me yazan bir tabela assam iyi olacaktı.

Help me

Saçımı öptü. İşlediği pardon işlenmeye zorlandığı pis işler nefesini ağırlaştırmıştı.

Pis işler yüzünden ağırlaşan nefesi saçlarımdan başlayarak önce boynuna sonra da tüm vücuduma yayılıyordu. Her zerreme kadar hissediyordum.

"İyi geceler lotus çiçeği", dedi kısık bir sesle. Karşılık veremezdim. Hele şu duyduklarımdan sonra adamın yüzüne bile bakamazdım. Keşke en başından yataktan kalkmasaydım.

İşte öğrendim o yeşillerinin ne sakladığını. Boşuna demedim. Öğrenmek istediğimi bile bilmiyorum diye. Biliyordum. Öğrenince bi sakatlık çıkacaktı. O gün tam da bu gündü. O izin vermedi ama yaptığı hata yüzünden öğrenmiştim. Gözleri masumluğu anlatırken bir yandan da fırtınaları anlatıyordu. İkili oynuyordu işte.

Kahretsin ki doğrular bunlardı. İstemezdim. Hele de senin böyle çıkmanı. Senin için bu dünya da silemeyeceğim kimse yoktu. Annem, Naz, Hatice hariç.

Neden böyle oldu...

Hep bir yalan içindeydim. Belki de söylediği şeylerin içinden doğrular da vardı. Bilemezdim. Ama yalan olmayan gerçekten gerçekleri bilmek istiyordum. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Benim ki de o hesap.

Böyle bir şeyi gerçekten beklemiyordum. Bekleyemezdim ama-

Aması yoktu. Gerçekler acıdır. Ne kadar istemesek de buydu.

Sevdiği adamı yalanlara bezenmiş bir şekilde görmek çok acıydı.

Değmezmişsin Karan-

Bana bir hez daha kimseye güvenmemem gerektiğini öğretmişti hayat. Belki de ileri ki yaşamım içindi bunca şey. Hayat belki de ileri de ki yaşamım için mücadele etmeyi öğretiyordu genç yaşımda.

⋘ 𝑃𝑙𝑒𝑎𝑠𝑒 𝑤𝑎𝑖𝑡... ⋙

Bu bölüm de böyleydi. Evet ne düşünüyorsunuz?

Ters köşe oldunuz mu?

Oldunuz oldunuz

Karan biraz kimliğini açık etti.

Eslem ise merak ettiği bazı gerçeileri öğrendi. Çok uğraşmıştı zaten. Ama kendi istedi.

Evet oy ve yorum yapmayı unutmayın. Başka bir bölümde görüşmek üzere. Seviliyorsunuz...

Bölüm sonu

2 yorum