ÖĞRETMEN- 2.Bölüm
Kafamın İçinde Benimle Konuşan Biri Var
-Sence mutlu olmuşlar mıdır?
Ses’in o neşeli vurdumduymaz tınısı… Nefret ettiği pek az şeyin mutlaktır ki ilk sırasındaydı. Sıradan bir günde bile o sesi duymak tahammül edilemezken şu an içinde bulunduğu ruh hali ile kafatasının içerisinde bir yerlerde matkapla delik deliyorlarmış hissi yaratmıştı. Onunla münakaşa edecek takati bulamadı.
Bu nedenle usulca ve yalvarırcasına;
-Lütfen, dedi, lütfen beni rahat bırak.
Yalnız kalmaya, düşünmeye ihtiyacı vardı. Oysa çok iyi biliyordu ki o, kafasının içindeki o ses, ona bu fırsatı vermeyecekti.
-Oturduğun banka isminin baş harflerini kazıyan şu meçhul âşıklardan bahsediyorum. Sence mutlu olmuşlar mıdır?
Bakışları farkına bile varmadan oturduğu ahşap bankın yüzeyini taradı. Seni seviyorum Ayla, yazıyordu oturma kısmında. Hemen ötesine çizilmiş bir kalp şeklinin içine E ve D harfleri kazınmıştı. Bu harflerin hangi isimlerin baş harfleri olduğunu düşündüğü zamanlar olmuştu. Engin, Elif, Ezgi, Deniz, Derya, Doruk...
Şu an isteyeceği son şey zihninde oluşabilecek bir karmaşaydı. Hiç olmadığı kadar berrak bir zihne ihtiyacı vardı. Belki, meşum sesin sahibi saklandığı yerden düşer de onu rahat bırakır umuduyla kafasını birkaç defa salladı.
Aynı anda kafatasının içinde dayanılmaz bir acı duyumsadı. Vücudun bu en korunaklı organı ona sarılan uzun tırnaklı bir hayalet tarafından sıkı sıkıya tutuluyor, sarılma sıkılaştıkça, hayaletin o uzun tırnakları beyaz yuvarlağın en derinlerine batıyor, sesin arsız kahkahaları kafatası duvarlarında yankılanıyordu.
-Zaten fındık kadar bir beynin var. Onu da kafatası duvarlarına çarpıp telef edeceksin.
Acıyı biraz dindirir umuduyla başını eğdi. Kafasını elleri arasına aldı.
-Kapa çeneni. Rahat bırak beni.
Kahkahalar aniden kesildi.
-Benden bu kadar kolay kurtulabileceğini sanmıyorsun, değil mi?
Az evvelki alaycı yapışkanlıktan eser kalmamıştı. Ses tonundaki ifadesiz soğukluğu beyninin her bir gri hücresinde hissetmişti.
-Biraz anlayış göster. Sadece yalnız kalmak istiyorum.
Ses, ondan beklenmeyecek bir şefkatle konuştu.
-Rahat ol tatlım, yalnızız zaten.
Sıkıntılı derin bir iç geçirdi.
-Doktora senden de bahsetseydim keşke. Belki bir ilaç filan yazardı, senden kurtulmam için.
-Hiç durma, diyerek meydan okudu ses.
-Hemen git ve benden bahset ki hayatımızın geri kalanını bir akıl hastanesinde geçirelim.
-Ben deli değilim.
-Dua edelim de, kafamın içinde benimle konuşan biri var, dediğin zaman doktor da senin gibi düşünsün. Bu arada benimle konuşmak için düşünmen yeterli. Böyle yüksek sesle konuşmaya devam edersen etraftakiler gerçekten deli olduğunu zannedebilir.
Tedirgin bakışlarıyla çevreyi taradı. Sahil kenarındaki hiç kimsenin onunla ilgilenmediğinden emin olunca rahat bir nefes aldı.
-Çevredeki insanların düşüncelerini neden umursuyorsun ki? Belki onları bir daha hiç görmeyeceksin.
Sesin, kendisini eleştirmesine hatta çoğu zaman aşağılamasına o kadar alışmıştı ki, tonundaki küçümsemeyi umursamadı bile.
‘‘Akıl hastanesine gitmek değil, sadece kafamın içindeki bu sesten sonsuza kadar kurtulmak istiyorum.’’ Dedi, sesin uyarısıyla sadece düşünerek.
-Seninle konuşmasam bile bu yine de buralarda olmayacağım anlamına gelmez. Seni anlıyorum. Gerçekten. Korkunu da hissediyorum. Doğruyu söylemem gerekirse ben de korkmuştum…
Sen, benim sesime karşılık vermeye başladığın o ilk günlerde. Ürperticiydi ama aynı zamanda mucizeviydi de.
‘’Ya ne demezsin? Mucizeviymiş.’’
-Bak! Senden çok şey istemiyorum. Sadece biraz iş birliği o kadar. Şunu anlaman gerek, sen ve ben aynı cephenin askerleriyiz. Kavga etmek sadece zaman kaybı ve… Ve doktoru duydun. O kadar bol vaktimiz yok.
Sesin, doktorun sözlerini hatırlatmasıyla, boğazında sert bir yumrunun varlığını duyumsadı. Zaten yıkık olan omuzları bir kat daha çöktü. Başı kederle yana düştü. Önünden yürüyerek yahut bisikletle gelip geçen, öteki banklarda oturmuş sohbet eden, çekirdek çitleyen, çimenler üzerinde uzanmış uyuyan yahut piknik yapan insanların yüzlerini taradı birer birer. Sandı ki yeryüzünde dünyası başına yıkılan bir tek kendisi var. Ondan başka herkes ne kadar da dertsiz tasasızdı... Herkes nasıl da bir mutlu bir mesuttu… Öyle çaresiz hissetti ki kendini diğerlerinin bu mutlu mesut hallerine haset etmek bile gelmedi içinden. Yine de bu kendinden hoşnut bu yüzlere bakmaya daha fazla tahammül edemedi. Denizin o tanıdık, huzursuz maviliğine çevirdi bakışlarını.
Ne zaman bir şeye canı sıkılsa farkında bile olmadan kendini bu sahil kenarında buluyordu. Ne yaşamış olursa olsun bunlar, iki damla gözyaşı ve izmaritine kadar içilen bir dal sigaranın çözemeyeceği şeyler değildi. Sigara içmekten nefret ediyordu. Yine de yüreğindeki sıkıntıları birilerine dillendirmek yerine şu lanet çubuğun dumanına sarmalayıp denize karşı savurmak iyi geliyordu. Oysa şu an karşı karşıya olduğu sorun ne tuzlu gözyaşlarıyla ne de nikotinle çözülebilecek kadar basitti.
Zihninden binlerce düşünce, gece yarısı yol alan hızlı bir trenin ışıklı vagonları gibi gürültüyle geçiyor, her biri içinden çıkılmaz bir düşüncenin timsali olan bu vagonlara atlamak yerine onları uzaktan izlemeyi tercih ediyordu. Korkuyordu. Sonu gelmez bir düşünceler ağına takılmaktan, o düşüncelerin kendisini bırakacağı çaresizlik denizinde boğulmaktan korkuyordu.
Çaresizlik. Şu an tam da bulunduğu yerde durumunu özetleyen tek kelimeydi bu. Yarınlarının nasıl olacağını bilmiyor olmaktan daha acı, bir yarınının olup olmayacağını bile bilememenin neden olduğu bir çaresizlik.
Ne tuhaf! Hiç kimse, hiç bir ilahi varlık ya da hiç bir kurum, insana bir saniye sonrası için bile garanti vermemişken, bir geleceğinin olmayacağı haberini almak nasıl da allak bullak ediyordu insanı. Sanki gelecek denen mefhum emrimize amade bir asker ve onun görevi bizim, kendi hayatımıza dair kurduğumuz hayallerimizi sırtlanıp bize getirmek. Gerçi, onu görmesek bile gelecek denen şeyin, orada bir yerlerde olduğunu ve bu gün içinde bulunduğumuzdan çok daha iyi şartlarla bize geleceğine dair güvenimiz değil mi yaşamaya devam etmemizi sağlayan? Her sabah güneşin yeniden doğacağına olan inancımız değil mi geceyi uykuya teslim ediyor oluşumuza sebep?
Derin bir nefes alıp kafasını toparlamaya ve nöroloğun söylediklerini anımsamaya çalıştı. Düşünceleri yağmur misali damla damla beyninin kıvrımlarına düşerken yüreği kabarıyor, hafiften dalgalanmaya başlayan denizin kıyıdaki kayalara çarpıp geri dönerken ardında bıraktığı izler gibi nörolog ile yaptığı görüşmenin metni de yavaş yavaş netleşiyordu zihninde.
-Yalnız mı geldiniz Adalet Hanım? Diye sormuştu doktor, siyah çerçeveli gözlüklerinin üzerinden kapıda dikilen genç kadına bakarken.
-Eşinizle birlikte geleceksiniz sanıyordum.
Bir taraftan da eli ile oturması için masasının önüne konumlandırılmış lacivert renkli sandalyeyi işaret etmişti.
Adalet kendisine gösterilen sandalyeye otururken, o ses yankılanmıştı zihninde.
-Şimdi sıçtık işte.
Adalet mahcup bir gülümseme ile selamlamıştı doktoru. Bir yandan da ‘‘neyse ki şu edepsizi sadece ben duyuyorum’’ diye geçirmişti içinden.
-Ankara’ya gitmesi gerekti. Çok önemli bir davası varmış da…
Cümlesini bitirmeden, yalan söylemeyi beceremeyen her insan gibi, kendisini ele vermesinler diye bakışlarını kaçırmıştı.
Zihninde ise o ses öfkeyle haykırıyordu.
-Sen de beni duymazdan geliyorsun zaten, lanet olası.
Şu ses son günlerde iyice arsızlaşmıştı. Her ortamda olur olmaz şeyler haykırıyor, Adalet onu susturamadığı gibi kulaklarını tıkasa bile onu duymaya devam ediyordu.
-Adalet Hanım, yoksa eşinize söylemediniz mi hala?
Genç kadın, yalan söylemeyi beceremeyen ve yalan söylerken yakalanan her insan gibi kulaklarına kadar kızarmış, mahcubiyet dolu bakışlarını, adamın ergenlik sivilcelerinden kalan izler taşıyan yüzüne kaydırmıştı.
-Henüz net bir teşhis bile konmamışken, eşimi boşuna telaşlandırmak istemedim.
Arsızca kıkırdamıştı ses.
-Yalanını sevsinler. Telaşlandırmak istememişmiş.
Genç kadın belki susar umuduyla zihninin derinliklerine doğru haykırmıştı.
‘‘Sen bir saniye için susar mısın?’’
-Tabii ki bir saniye için susarım. Sustum. Demişti ve bir saniye sustuktan sonra konuşmaya devam etmişti ses.
-Ne diyordum? Hah! Çınar’ın durumunu bildiği halde yanında olmamasındansa, bilmediği için yanında olmadığını düşünmek, kendini iyi hissettiriyor olmalı.
‘’Alakası yok.’’ Diye itiraz etmişti Adalet. ‘’Hem etraflıca konuşmak için zaman bulamadığımı pekâlâ biliyorsun. Çınar son günlerde çok çalışıyor. Geç geliyor ve çoğu sabah ben uyanmadan çıkmış oluyor. Bu nedenle…’’
-Off hep bahane hep bahane! Haftalardır hastaneye gidip geliyorsun ve bunca zaman boyunca söylemeye fırsatın olmadı öyle mi? Hem bu sabah söylemeye çalıştın da ne oldu sanki?
Genç kadın, kendini bir anda mutfağında buluvermişti. Sabahın erken saatleriydi ve mutfak masasında karşılıklı oturmuş kahvaltılarını etmekte olan kendisinin ve kocasının tepesinde dikiliyordu. Aynı anda ses yankılanmıştı zihninde.
-Şu haline bak. Böyle durgun görünerek, çatalınla tabağındakiler ile oynayarak kocanın dikkatini çekmeye çalışman sence de ezikçe değil mi?
Adalet, karşısındaki adam belki lokmaları arasından başını kaldırıp bakar umuduyla bakışlarını ondan bir saniye ayırmayan kadına acıklı bir bakış attı.
-Adamın umurunda bile değilsin. Baksana sana bakmıyor bile. Diye devam etmişti ses.
-Tek derdi bir an önce karnını doyurup çıkmak. Şu an cep telefonuna düşen her hangi bir bildirim kadar bile kıymetin yok gözünde.
Masada oturan Adalet huzursuzca sandalyesinde kıpırdanmıştı. Ardından başını öne doğru uzatarak, biraz da çekingen;
-Bu gün hiç boş vaktin var mı hayatım? Diye sormuştu.
Genç adam bakışlarını telefondan ayırmadığı halde;
-Neden?
-Şey! Benimle bir yere gelmeni istiyorum da.
-Nereye?
-Şey…
-Adalet ağzında geveleme de söyle
Genç adamın mutfakta yankılanan yarı hiddetli ses tonu her iki Adalet’in de kalbini kırmıştı. Masada oturan Adalet geri çekilmiş sandalyesine gömülmüştü.
-Neyse boş ver. Önemli bir şey değildi zaten.
Bardağına uzanmış, soğumaya yüz tutmuş çayından ardı ardına huzursuz yudumlar almıştı.
Genç adam ayağa kalkmıştı, ağzını sildiği kâğıt peçeteyi tabağına fırlatmıştı.
-Zaten bu günkü programım çok dolu. Bir davadan çıkıp diğerine gireceğim. Önemli bir şey olduğu zaman önceden haber ver de ona göre ayarlama yapalım.
Masada oturan Adalet seri adımlarla mutfaktan çıkan adamın ardından başını tamam makamında aşağı yukarı sallarken, sabah olanları bu defa dışarıdan bir gözle seyreden Adalet benzerine acıyan gözlerle bakmıştı. Bu esnada her iki Adalet’in zihninde de aynı ses yankılanmıştı.
-Ulan öküzün önde gideni. Bu kadın müşterin mi ki senden randevu alsın? Hıyara bak ya!
-Tabii ki eşinize söyleyip söylememek sizin bileceğiniz iş, diyen Doktorun sesi genç kadını evinin mutfağından bir anda nöroloji polikliniğe geri getirivermişti.
Genç kadın bir an için nerede olduğu konusunda bocalarken Doktor konuşmasına devam ediyordu.
-Sağlığınız söz konusu olduğunda açık davranmak en iyisidir. Beni yanlış anlamayın lütfen. Bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum.
-Önce, ‘Yalnız mı geldiniz?’ diye sordu, şimdi ‘İyiliğiniz için,’ diyor. Kendini hazırlasan iyi edersin. Anlaşılan bu herif pekiyi haberler vermeyecek.
Adalet ilk defa olarak zihninde yankılanan ses tonunda bir gerginlik hissetmişti.
‘‘Neden?’’ Diye sormuştu.
-Bu soruyu bana mı sordun? Diye sormuştu ses kuşkuyla.
‘‘Evet, Neden?’’
-Benimle konuşman, tuhaf hissettirdi. Beni yok saymanın hobin olduğunu düşünmeye başlamıştım. Neyse, doktor yanında birinin olmasını istiyor, çünkü… Haberler kötü.
Genç kadın ürpermişti. Hiç olmadığı kadar yalnız hissediyordu kendini. O anda yumuşacık bir ses yankılanmıştı zihninde.
-Endişelenme, ben varım. Hep yanında olacağım.
‘‘Yanımda mı? Hani nerede?’’ Diye sormuştu Adalet hiddetle. ‘’Bana ağlayacak bir omuz bile uzatamazken, nasıl yanımda olduğunu söyleyebiliyorsun? Sen yoksun. Anladın mı yoksun.’’
-Ah Tanrım! İşte sen busun? Kendine ağlayacak omuzlar arayan bir zavallı.
Adalet zihninde yankılanan seste bu defa tiksinti hissetmişti.
Genç kadın, sesi her nerede ise orada bırakıp dikkatini doktora yöneltmişti. Bilinç düzeyinde sesle konuşmamaya gayret gösterse de çoğu zaman kendisini onunla tartışırken yakalıyordu. Bunlar çoğunlukla yorgun ya da dalgın olduğu zamanlar ya da uykuya geçmeden hemen önce gerçekleşiyordu. Bilinç ve bilinçsizlik, uyanıklık ve uyku arasındaki o ince çizgide.
-Neden bu kadar öfkelisin? Diye soruyordu Adalet.
-Beni sen öfkelendiriyorsun.
-Ben hiçbir şey yapmadım ki ama… Diyecek oluyordu, yine aynı öfkeli ses yankılanıyordu zihninde.
-Zaten sorun da bu… Hiçbir şey yapmaman...
Bu konuşmalar gündüz ise, çalan teneffüs zili ya da birinin seslenmesi ile son buluyordu. Farkında olmadan bir süredir gözlerini diktiği noktadan bakışlarını, sınıfı terk eden öğrencilerine çevirdiğinde onların, kendisine bakan, tuhaf bakışlarıyla karşılaşıyor ya da meslektaşlarından biri, ‘‘Gene nerelere daldınız Adalet Hocam?’’ Diye sorduğunda son buluyordu bu farkındalık dışı sohbet.
-Son görüşmemizden beri nasılsınız? Diye sormuştu Doktor.
-İyiyim, teşekkürler. Siz nasılsınız?
Adam, hastalarının kendisine hal hatır etmelerine pek alışkın olmayarak kafasını ‘‘eh işte’‘ gibilerinden sallamıştı. İnsanın insani pek çok yeteneğini budayan bir eğitim sisteminden ‘’büyük başarılar’‘ kazanarak çıkmış tıp fakültesinden mezun olmuştu. Üniversite yıllarındayken kariyer hayatına dair büyük beklentileri vardı. Uzmanlığını insanoğlunun o en karmaşık organı, beyni üzerine yapmıştı. Bunun bir nedeni vardı.
Beyinin sırlarını çözmek... Zihin denen o bilinmezin, beynin hangi gri hücresinin altında saklandığını keşfetmek... Tıp ve bilim dünyasına ilham kaynağı olacak bir bilim insanı olmak niyetiyle çıkmıştı bu uzun yola. Oysa tüm o hayallerden sonra şimdi gerçek hayatın acımasızlığı içinde debelenen binlerce sağlık emekçisinden biri olmuştu. Devlet hastanesinde kendisine ayrılan ve neredeyse yaşadığı evin banyosu büyüklüğündeki muayenehanesinde her gün onlarca hastaya bakıyor ve ne hastalarını ne de hasta yakınlarını memnun edebiliyordu. Kendisini de edemediği gibi.
-Umarım haberler iyidir, demişti Adalet.
Bu defa gözlerini kaçırma sırası doktordaydı. Adam, birkaç saniye masasının üzerindeki dosyalarla oyalandıktan sonra genç kadına dönmüştü.
-Adalet Hanım! Sanırım böyle durumlarda en iyisi lafı hiç dolandırmamak. Yapılan testler ve beyin görüntüleme sonuçlarına göre…
Adam bir saniye için durmuş, boğazını temizlemişti.
-Açıkçası durum pek iç açıcı görünmüyor.
Adalet kalbinin sıkıştığını hissetmişti. Ses yine haklı çıkmıştı, anlaşılan doktor gerçekten kötü haberler verecekti.
-Doktor bey! Yoksa! Yoksa beynimde tümör mü var?
Günlerdir içini kemiren o soruyu, bu denli kolay sorabilmesine kendi bile şaşırmıştı.
Doktor başını hayır makamında iki yana sallamış,
-Hayır, hayır öyle bir şey değil, demişti.
Adalet’in yüzüne bir rahatlama, dudaklarına bir gülümseme yayılmıştı.
-Oh! Çok şükür. Yüzünüzdeki ifadeden bir an için beynimde tümör olduğunu söyleyeceğinizi zannettim.
Aynı anda zihninde bir kez daha yankılanmıştı ses.
-Neden şaşırıyorsun ki? Ürün için tarla gerekir. Ve buralarda da bir beyin olmadığına göre…
Ve ardından Adalet’in kulaklarını tırmalayan bir kahkaha koy vermişti.
Adalet ne kadar sinirlense de belli etmemeye çalışarak zihninin derinliklerine doğru haykırmıştı.
‘‘Bu kadarı yeter! Hemen şimdi o lanet çeneni kapatmanı istiyorum.’’
Nörolog, beynin çözülmesi gereken bir sırrının az ötesinde oturan genç kadının kafatasının içinde, beyninde ya da zihninin derinliklerinde bir yerlerinde yaşandığından bihaber konuşmasını sürdürüyordu. Oysa Adalet, Ses ile münakaşa halinde olduğundan adamın söylediklerini duymuyordu bile.
-Neden gelip çenemi kendin kapatmıyorsun? Becerebilirsen tabii. Diyerek meydan okuyordu Ses.
‘‘Tamam. Buradan çıkınca ilk işim seninle uzun bir konuşma yapmak olacak. Sana iyi bir ders vermenin vakti geldi de geçiyor bile.’’
-Çok korktum öğretmen hanım.
‘‘Görürsün. Sesini kesmesinin bir yolunu mutlaka bulacağım.’’
-Hah! Elinden geleni ardına koyma.
Adalet ve Ses arasındaki söz düellosu Doktorun ağzından çıkan bir kelimenin ikisinin de dikkatini çekmesi üzerine bölünüvermişti.
-Doktor az önce ne dedi? Diye sormuştu ses, şüpheyle.
Adalet de aynı soruyu seslendirmişti.
-Özür dilerim. Az önce söylediğiniz şeyi tekrar eder misiniz?
Doktor son birkaç dakika içinde birçok şeyden bahsetmişti ama hastasının bir saniye öncesine kadar onun sesini duyamayacağı kadar uzakta olduğundan haberi bile yoktu elbette.
-Nörodejeneratif bir hastalığın bulgularına rastladık. Zaten şikâyetleriniz de bu hastalığın belirtileri arasında.
Adalet,
-Şikâyetlerim mi? Diye tekrar etmişti.