Öğretmen- Birinci Bölüm
CANAVAR OTU
-Korkarım, büyük bir hata yapıyorsunuz.
Genç kadın ardına yaslanıp kollarını kavuşturdu. Ortamın ağır havasına tezat taptaze bir görüntüsü, bulunduğu mahallin ciddiyetine nazaran vurdumduymaz bir hali vardı.
Karşısında oturan adam, masanın üzerinde duran karton kapaklı dosyayı genç kadının önüne doğru sürdü.
-Deliller sizin gibi düşünmüyor.
Hayal kırıklığı taşıyan bir ifadeyle ekledi.
- Ben de öyle.
Genç kadın, ince boynunu alıngan bir edayla büktü.
-Aşk olsun baş komiserim bana değil de…
Küçümseyen bakışlarla dosyayı nişan aldı.
-Şu kâğıt parçalarına mı inanıyorsunuz? O kadar da hukukumuz var.
-O kâğıt parçaları bana yalan söylemiyor.
-Ama ben söylüyorum… Öyle mi?
-Söylemiyor musunuz?
Ellerini havaya kaldırdı, genç kadın.
-Tamam! Tamam! Teslim oluyorum. İndirin silahlarınızı.
Ellerini indirirken kıkırdadı.
-Herhalde bunu yapmamı beklemiyorsunuz?
Adamın, her zamankinden solgun duran yeşil gözbebekleri genç kadının yüzünü taradı.
-Beklediğim tek şey… Bir itiraf.
-Üzgünüm ama bu isteğinizi yerine getirmem mümkün değil. Çünkü ben, yaptığımı zannettiğiniz hiçbir şeyi yapmadım.
-Masum olduğunuzu mu iddia ediyorsunuz?
-Elbette. Ayrıca kanıtlarınıza da pek güvenmiyorsunuz.
-Bunu size düşündüren ne?
-Basit. İtiraf bekliyorsunuz. Zira…
Genç kadın dosyaya kesik bir bakış attı.
-Şu kâğıt parçalarına yeterince güveniyor olsaydınız, şu an karşımda siz değil Cumhuriyet Savcısı oturuyor olurdu. Yanılıyor muyum?
Adam kendinden emin gülümsedi.
-Yanılıyorsunuz. Kanıtlar yeterince sağlam olmasaydı sizi okulunuzun yılsonu partisinden böyle apar topar getirmezdik.
Genç kadın, huysuz küçük bir kız çocuğu misali astı suratını.
-O kadar da hazırlanmıştım parti için. Sizin yüzünüzden hepsi boşa gitti.
Kollarını iki yana açtı.
-Bu elbiseyi ne kadar aradığım hakkında fikriniz var mı?
Oturduğu halde üzerindeki kokteyl elbisesini daha iyi gösterebilmek için bir sağa bir sola döndü.
-Ama şeker pembesi bana yakışmış değil mi?
Çenesini avuçları arasına aldı. Poz verir gibi eğdi başını.
-Tıpkı pamuk şekere benzemişim.
Adam, pamuk şekerin o ılık, tatlı, ağdalı kokusunu duyumsadığını sandı bir an. Aynı anda zihninde bir flaş patladı. Çok derinlerdeki bir anı üzerine düşen ışık demetiyle bir anda aydınlanıverdi.
Lunaparktaydı. Atlıkarınca, binicisi olan çocukların neşeli kahkahaları arasında ritmik hareketlerle dönüyor. Kamikazede savrulan adrenalin tutkunlarının çığlıkları balerinin baş döndüren dönüşüne karışıyor. Dört bir tarafta dönemin hit parçaları çalınıyor.
Küçük bir kız çocuğu hoplaya zıplaya ona doğru geliyor. Bir elinde devasa bir pamuk şeker... Diğer eli onu sıkı sıkıya kavramış olan bir avucun içinde kaybolmuş.
Bakışları titredi. Dudaklarına mahzun bir tebessüm yayıldı. Eli istemsizce kravat iğnesine uzandı. Parmak uçları gümüş metali okşadı usulca.
-Yakışmamış mı yoksa?
Havada asılı duran bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Küçük kız elinde kocaman bir pamuk şekerle hemen karşısında oturuyordu. Tereddüt ederek gülümsedi.
-Yakışmış.
-Gerçekten mi? Diye sordu küçük kız.
Başını onay makamında salladı adam.
-Gerçekten, gerçekten çok yakışmış.
Genç kadın, adama inanmaz gözlerle bakıyordu. İçinde bir yerlerde, çok önemli bir şeyi unutmuş olduğu hissine kapılmıştı. Göğsüne çökmek üzere olan teessür dalgasını sandalyesinde doğrularak dağıttı.
Onun bu ani hareketi farkında olmadan adamı da gerçekliğe döndürmüştü.
-Bu akşam partideki herkes aynı şeyi söyledi. Hoş kimse…
-Neden?
-Aaa! Bir kadının sözünü kesmek hiç size yakışmadı baş komiserim.
-Neden? Adam bir kez daha tekrarladı.
Genç kadın kayıtsızca sordu.
-Ne, neden?
Adam, elini aralarındaki dosyanın kapağına koydu.
-Bilmek istediğim tek şey, neden?
Dudak büktü genç kadın.
-Israrınız yersiz baş komiserim. İnanın, neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim bile yok.
-Elbette var.
Adam, işaret parmağıyla sol bileğindeki saatin safir camına birkaç defa vurdu.
-Ve siz konuşana kadar yeterli vaktimiz de.
-Beni burada sonsuza kadar tutamazsınız.
Adamın dudakları kurnaz bir gülümseme ile gerildi.
-Sonsuza kadar tutmama gerek kalmayacak. Dediğim gibi istediğim tek şey bir itiraf.
Genç kadın gözlerini devirdi.
-İtiraf edecek bir şeyim olmadığını size söyledim, zaten.
-Ah! Dedi baş komiser aklına bir şey gelmiş gibi.
-İtiraf etmesini beklediğim tek kişi siz değilsiniz.
Genç kadın vücudundaki tüm kanın çekildiğini duyumsadı. Kalp atışları gümbürdüyordu kulaklarında.
-Bu da ne demek şimdi? Diye sordu temkinli bir ifadeyle.
Adam ellerini iki yana açtı.
-Ne demek olduğu gayet açık bence…
Genç kadın aniden ayağa fırladı. Adam oturduğu yerden onun tüm vücudunun titrediğini görebiliyordu. Çatılmış kaşları arasında ince bir çizgi belirmişti. İşaret parmağını adamın yüzüne doğru sallamaya başladı.
-Bana bak, eğer bu düşündüğüm şeyse… Seni buna pişman ederim. Duydun mu seni pişman ederim.
Adam yarattığı eserden hoşnut bir sanatçı edasıyla gülümsedi.
-Bakıyorum da birden bire senli benli olduk. Yalnız uyarmadı demeyin, karşınızda bir baş komiser var. Sadece bu tehditleriniz bile sizi uzun süre deliğe tıkmam için yeter.
Genç kadın iki elini yumruk halinde masaya dayamıştı. Başını öne doğru uzattı. Adam, kadının gözbebeklerindeki karanlık gölgeleri görebiliyordu.
-Nereye tıktığın da kim olduğun da zerre umurumda değil. Bulaşmaman gereken birine bulaşırsan bunu senin yanına bırakmam.
Kadının bedeninden taşan, neredeyse gözle görülebilen öfkesine tezat adam gayet sakindi. Ve aynı sakin ses tonuyla konuştu.
-Bazı şeyleri açıklığa kavuştursak iyi olur. Öncelikle merak etmeyin tehditlerinizle ilgili işlem yapmak gibi bir niyetim yok.
Başını öne doğru uzattı.
-Çünkü başınız yeterince belada. Ve bu belaya bir başkasını bulaştırıp bulaştırmamak tamamen size kalmış.
İşaret parmağıyla dosyanın kartondan mamul kapağına vurdu.
-Bu akşam, bu karakolda, biri konuşacak. Bu kişi siz olursanız bu herkes için en iyisi olur.
Ellerini öne doğru uzattı.
-Hem hikâyeyi kendi ağzınızdan anlatmak istemez misiniz?
Genç kadın yeniden sandalyesine çöktü. Karşısındakine bakmamak için başını yan çevirmişti. Dudaklarını hırsla ısırıyor, aldığı her solukla burun kanatları titreşiyordu. Yanağına dökülen saç tutamlarını sert bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırdı.
-En azından sizi savcıya teslim etmeden önce iyi niyetinizi gösterin ki ben de sizin için bir şeyler yapabileyim.
Adamın yüzüne bakmadığı halde konuştu.
-Bu cömertliğinizi neye borçluyum?
-Sizin de söylediğiniz gibi. O kadar hukukumuz var.
Adamın bakışları genç kadının titremelerine engel olmak istercesine sıkı sıkıya kenetlediği ellerine kaydı.
-İyi misiniz?
Genç kadın ellerini hemen masanın altına, kucağına indirdi.
-İyiyim.
Adam masanın kenarında duran su şişelerinden birini genç kadının önüne doğru itti.
-Bir yudum su için isterseniz.
Genç kadının dudakları müstehzi bir gülümsemeyle gerildi.
-Parmak izimi ya da DNA mı almak için yaptığınız bir numara mı bu?
Bu soru karşısında küçük bir kahkaha attı adam.
-Çok fazla polisiye izliyorsunuz sanırım? Bu arada bakıyorum da yeniden sizli bizli olduk.
Genç kadın bakışlarını kaçırdı.
-Kusura bakmayın. Bir an çok gerildim.
Ağzından dökülen kelimelere tezat ses tonu ifadesizdi.
Adam anlayışla salladı başını.
-Sorun değil. Sorgu sırasında daha kötüsüyle karşılaştıklarım da oldu.
Genç kadını manidar bakışlarla süzdü.
-Söz konusu değer verdiğin biri olunca, insanın gözü hiçbir şey görmüyor.
-Sanırım bu konuda bir şeyler biliyorsunuz.
Baş komiserin parmakları bir kez daha kravat iğnesine kaydı. Ortama derin bir sessizlik çökmüştü. Genç kadın usulca ardına yaslanıp kollarını kavuşturdu.
Adam gömleğinin üst cebinden dolmakalemini çıkardı. Kalemin değerli reçine ve platinden muhtelif, buz mavisi gövdesini parmakları arasında çevirerek genç kadının konuşmasını beklemeye başladı. Çünkü bazen sadece dinlemek gerekirdi. Bekleyişi uzun sürmedi.
-Anneannemin en sevdiği şey neydi biliyor musunuz? Diye sordu genç kadın sıradan bir sohbet ederlermişçesine.
-Bir anneanneniz olduğunu bilmiyordum, dedi adam kuşkuyla.
-A! Diye bir nida koyuverdi genç kadın.
Alaycı bir ifadeyle dosyayı işaret etti.
-Orada yazmıyor mu? Tuvalette kaç dakika kaldığım bile yazıyor sanmıştım oysa.
-O yüzden şaşırdım ya! Tuvalette kaç dakika kaldığınız bile yazıyor ama anneannenizle ilgili bir bilgiye rastlamadım.
-Atlamış olmalısınız.
Adamın bir şeyler karalamaya başlaması üzerine atıldı genç kadın.
-Boşuna araştırmaya kalkmayın. Kaybedeli çok uzun zaman oldu zaten. Hem onu hem dedemi…
-Öyle mi? Üzüldüm.
-Ben de… Ben de üzülmüştüm. Dedem bir kamu kurumundan emekli olduktan sonra Ege’de bir sahil kasabasına yerleşmişlerdi. Bu onların en büyük hayaliydi.
Yüzü asıldı.
-Şimdi düşünüyorum da aslında onlar da sıradan insanlarmış.
Bu noktada genç kadının bakışları adamın yüzünden, arkada bir noktaya kaydı.
-Hani şu küçük hayalleri olanlardan, diye devam etti, emekli olup bir sahil kasabasına yerleşmek isteyenlerden…
Genç kadın, bu son cümlelerini adamın hemen arkasında dikilen biri vardı da ona söylemişti, sanki. Baş komiser bile handiyse dönüp bakacaktı. Neyse ki kendine engel olmuştu. Ne de olsa sorgu odasında ikisinden başka kimse yoktu.
Genç kadının bakışları yeniden adamın yüzüne kaydı. Saniyeler evvelkine tezat, şimdi bu bakışlar donuk, yüzü ifadesizdi.
-Şey! Ne diyordum?
Genç kadının hali tavrı bu soruyu sohbetin bir parçası olarak sormadığının ilanı gibiydi.
-Anneannenizden bahsediyordunuz, diye hatırlattı adam.
-Anneannem, diye tekrarladı genç kadın, kelimeyi ilk defa o an duymuştu sanki.
Başını aşağı yukarı salladı.
-Ah! Evet. Anneannem.
Yine de bakışları bomboştu. Kaşları çatılmış, bir eliyle şakağını ovuşturmaya başlamıştı.
-Anneannem, diye tekrarladı bir kez daha.
Baş komiser, genç kadının kafası karışık hallerini kaygılı bakışlarla izliyordu.
-Anneannenizin en sevdiği şey, neydi diye sormuştunuz.
-Evet, evet, şimdi hatırladım.
Gülümsedi, genç kadın.
-Düşüncelerim dağıldı bir an. Kusura bakmayın.
Adamın dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi.
-Sorun değil. İnsanlık hali. Devam edin lütfen.
Genç kadının gözbebekleri yuvalarında sağa sola döndü, birkaç defa. Adam onun, anlatmak üzere olduğu hikâyeyi anılarında mı aradığını yoksa uydurmaya mı çalıştığını kestiremiyordu.
-Anneannemin en sevdiği şey, yazlığının bahçesiyle ilgilenmekti, diye devam etti sözlerine genç kadın.
-Ön bahçesinde tam bir sanatçıydı. Rengârenk çiçeklerle bezeli ön bahçesi tıpkı usta bir ressamın elinden çıkmış tablolara benzerdi.
Derin bir iç geçirdi.
-Ama söz konusu arka bahçesi olduğunda… İşte o zaman içindeki tarım işçisi çıkıyordu ortaya. Mevsimine göre çeşit çeşit sebze yetiştirirdi. Yaz geldi mi, arka bahçe mis gibi domates kokardı.
Gözlerini kapattı. Bahsettiği domateslerin kokusunu duyumsamak istercesine, burnundan derin bir nefes çekti.
Beynindeki kokudan sorumlu hücreciklerin, çocukluğunun o kırmızı, dolgun, sulu sebzesine dair bir şeyler bulup yüzeye çıkarmasını bekledi.
Bekledi...
Ancak ne bir koku duyumsadı burnunda, ne bir görüntü belirdi zihninde.
Anlaşılan beyninin bu bölümü de şartelleri kapatmıştı çoktan.
Genç kadın, ‘‘o anılar zaten hiç benim olmamışlardı ki’’ diye teselli etti kendini ve daha önce benzer durumlarda yaptığı şeyi bu defa da yapmaya karar verdi. –Mış gibi yapmak.
Dudaklarına yayılan bir gülümseme eşliğinde açtı gözlerini. Bakışları bir kaç saniye boşlukta asılı kaldı.
-Biliyor musunuz? O kokuyu yıllardır hiçbir domatesten alamadım.
Bakışlarını yeniden adamın yeşil gözlerine çevirdi. Dudaklarında müstehzi bir gülümseme belirmişti.
-Anneannem çok sevgi dolu bir kadındı. Yine de bahçesi söz konusu olduğunda o sevimli yaşlı kadını bile çileden çıkaran bir şeyler vardı. Çiçeklerini saran yabani otlar, çimenlerinin arasından çıkan ayrık otları, sebze bahçesine dadanan canavar otları.
Dirseklerini masaya koydu. Ellerini çenesinin altında birleştirdi.
-Canavar otunun ne olduğunu bilir misiniz?
Adam bilmem dercesine dudak büktü.
-Şaşırmadım. Toprakla haşır neşir birine benzemiyorsunuz. Evinizde bir tane bile saksı çiçeğiniz olmadığına bahse girerim.
Genç kadın, bakışlarını, ortaya yerleştirilmiş bir masa ve şu an oturdukları iki sandalye dışında herhangi bir mobilya bulunmayan odada gezdirdi.
-Hatta buraya bile birkaç saksı çiçeği koysanız fena olmaz. Havayı yumuşatır.
Kıkırdadı.
-Tabii… Sorgu odasının havasını yumuşatmak ister misiniz orasını bilemem? Ama bitkiler bulundukları ortamın enerjisini dengeler. Belki sorgu sırasında bu işinize yarayabilir. Bunu bir düşünün.
-İşe yarayacaksa hemen şimdi sizin için çiçek sipariş edebilirim.
Şakacıktan hayret etti genç kadın.
-Ah! Bana çiçek mi alacaksınız baş komiserim? O zaman saksı çiçeği isterim. Hem, üç gün sonra solup gitmez, suladıkça da sizi anarım.
-Aklımda tutarım, dedi adam, saksı çiçeği.
Ortama yayılan neşeli hava usulca dağılırken devam etti genç kadın.
-Sanırım işi özü bu. Denge. Ama… Her zaman bu dengeyi bozan bir canavar otu çıkar.
Adam, ilgisini çeken bir şey duymuş gibi kıpıdandı sandalyesinde.
-Demek canavar otu?
-İsminin canavar olduğuna bakmayın, diye atıldı genç kadın.
-Kiminin, insanı baştan çıkaran rengârenk çiçekleri vardır. Bilmeseniz vazonuza doldurup evinizin bir köşesinde sergileyebilirsiniz. Gerçi bir kısmı ilaç sanayiinde de kullanılıyor ama…
-Âmâsı ne? Diye sordu adam, hem güzel çiçekleri varmış hem ilaç yapımında kullanılıyormuş.
-Çünkü doğal ortamlarında zararlılar.
Baş komiser kadının kaşlarındaki ve dudaklarındaki kıpırtılardan düşüncelerini sıraya koymakta zorlandığı izlenimine kapılmıştı.
-Bu otlar tıpkı parazit gibidir. Nasıl ki parazitler konakladıkları bünyeden beslenir ve zamanla onu hasta eder hatta öldürürler, bu otlar da bahçenizdeki çiçekleri birer birer soldurur. Sebze ve meyvelerinizin kökünü kuruturlar. Eğer zamanında müdahale edilmezse… Gün gelir o güzelim bahçeniz hiçbir işe yaramayan otlarla dolup taşar.
Genç kadın öne doğru eğildi.
-Eğer güzel bir bahçeniz ve sağlıklı çiçekleriniz olsun istiyorsanız onları saran zararlı otlara acımamalısınız.
Adamın omuzları çöktü. Usulca geriye yaslandı. Genç kadının ağzından dökülen bu son cümleler, baş komiser için gerçeğin beyanından başka bir anlama gelmiyordu. Ben öldürdüm, dememişti belki ama yine de bu sözler şüphelerini ve eldeki delilleri doğrular nitelikteydi ona göre.
Yüreğinin derinliklerinde duyumsadığı şey bir zafer ya da haklı çıkmanın gururu değildi. Aksine. Hissettiği yoğun teessürle sarsıldı. Ne düşüneceğini ne söylemesi gerektiğini bilemediği zamanlar olmuştu. İşte bu da o anlardan biriydi.
Derin bir sessizliğin ardından az evvel duyduklarının idrakiyle ağır ağır salladı başını.
-Şimdi anlıyorum. Senin de nedenin bu demek. Öldürdüğün tüm o insanlar… Sence onlar birer canavar otu muydu?
Genç kadın alıngan bir bakış attı.
-Aşk olsun baş komiserim. Ben cinayetten bahsetmiyorum ki. Bahsettiğim şey güzel ve sağlıklı bir bahçeye nasıl sahip olabileceğiniz.
-Hayır, hayır, bahsettiğin şey tam da bu... Ve sen de zararlı otları söküp atan bir bahçıvansın.
Genç kadın itiraz edercesine yukarı aşağı salladı omuzlarını.
-Hayır, baş komiserim yanılıyorsunuz... Ben ne bir katilim ne de bir bahçıvan. Adam bakışlarını, genç kadının kara birer deliği andıran gözbebeklerine kilitlemiş, gözlerini dahi kırpmıyordu. Elindeki dolma kalemi çevirmeyi ise bırakalı uzun zaman olmuştu. Derin bir nefes aldı. Ellerini sorar gibi iki yana açtı.
-Katil değilsin, bahçıvan değilsin. O halde kimsin sen?
Genç kadın başını masanın üzerinden öne doğru uzattı. Bir yandan da parmağı ile adama yaklaşması için işaret yapmıştı. Adam başını öne doğru uzatırken gömleğinin hışırtısı sessizliği böldü. Tavandaki floresan hafifçe titrerken, kadın bir sır verirmişçesine fısıldadı.
-Ben… Öğretmenim.