Ormanın derinliklerine adım attığımız o ilk gece, aslında başımıza geleceklerin habercisi gibiydi. Hava, sıradan bir yaz akşamından çok daha soğuk ve tekinsizdi; sanki mevsim birden değişmiş, bizi o dipsiz karanlığın içinde yapayalnız bırakmıştı.
Çadırları kurup kamp ateşini yaktığımızda, kızlar—Sabrina, Sulan ve Demi—ateşin etrafına sokulmuş, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışıyorlardı. Sulan’ın gözlerindeki o huzursuzluğu net bir şekilde görebiliyordum; sürekli arkasını dönüp ağaçların arasına bakıyordu. Sabrina ise ortamdaki gerginliği dağıtmak için zoraki şakalar yapıyor, ama rüzgarın uğultusu onun sesini her seferinde bastırıyordu.
Ateşin çıtırtısı dışında, ormandan tuhaf sesler geliyordu. Ağaç dallarının birbirine sürtünmesi, sanki birileri etrafımızda fısıldaşıyormuş gibi bir his uyandırıyordu içimizde. Leo ve Alex odun toplamak için kamp alanının sadece birkaç metre uzağına gittiklerinde bile, onların fenerlerinin ışığı o yoğun sisin içinde hemen kayboluyordu.
Kevin ise her zamanki gibi çok sakindi. Ateşin kenarına oturmuş, o soğukkanlı ve donuk bakışlarıyla sadece bizi izliyordu. O an onun bu sessizliği bize güven veriyordu, arkasındaki canavarı bilmediğimiz için...
Gece yarısına doğru sis iyice çöktü, göz gözü görmez oldu. Ateş yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuşken, hepimiz içimizi kaplayan o tarifsiz korkuyla çadırlara çekildik. Kimse uyuyamıyordu; dondurucu soğuk çadırların kumaşını delip geçerken, dışarıda bir yerlerde ölümün bizi beklediğini hissetmek o ilk geceyi tam bir işkenceye dönüştürmüştü. Ve sabaha karşı, Alex'in o sessizliği yırtan ilk ve son çığlığı yükseld
i...