Derin Karaca
Alarmım çalmaya başladı. Uyku sersemi olduğum için gözlerimi açamadım. Bugün gerçekten o gündü. Alarmın sesi odanın sessizliğinde yankılanırken birkaç saniye sadece tavana bakarak yattım. Kalbim normalden hızlı atıyordu. “Bugün mezun oluyorum...”
Bunu kendi kendime söylemek bile tuhaf hissettirdi. Daha dün gibi geliyordu. İlk kez bu kampüsün kapısından içeri girdiğim gün, koridorlarda kaybolmam, ilk sınav stresi, sabahlara kadar çalıştığımız geceler, İdil'le ettiğimiz kahkahalar, Can'ın bitmeyen saçmalıkları… Ve Aras.
İçimde yumuşacık bir sıcaklık yayıldı. Bu okul bana sadece bir diploma vermiyordu. Hayatımın en güzel insanlarından bazılarını da vermişti. Alarm hâlâ çalmaya devam ediyordu. Kolumu uzatıp telefonu susturdum. Oda yeniden sessizleşti. Tam doğrulacakken karşı yataktan uykulu bir ses geldi. “Beş dakika daha...”
Başımı çevirince battaniyenin altına tamamen saklanmış İdil'i gördüm. Kıkırdadım. “İdil.”
“Hmm...”
“Bugün mezun oluyoruz.”
Battaniyenin altından boğuk bir ses geldi. “Mezuniyet iptal olsun.”
Kahkahamı tutamadım. “Ciddi misin?”
“Çok uykum var.”
Ayağa kalkıp yatağının yanına gittim. “Diplomayı da ben alayım o zaman.”
Battaniye bir anda aşağı indi. “Olmaz.”
“Demin iptal olsun diyordun.”
“O ayrı.” Gözlerini ovuşturarak doğruldu. Dağılmış saçları her yöne bakıyordu. Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra aynı anda gülmeye başladık.
“Sabah sabah çok komik görünüyorsun.”
“Sen çok mu iyisin?”
Elimi saçlarıma götürdüm. “Ben de korkuluk gibiyim.”
İdil gözlerini kısmış bana bakıyordu. “Yok.”
“Nasıl yok?”
“Sen romantik film sabahı gibisin.”
Kaşımı kaldırdım. “O ne demek?”
“Başrol kızları var ya... Sabah uyanınca bile güzel oluyorlar.”
Yastığı kaptığım gibi ona fırlattım. “Kes sesini.”
Yastık yüzüne çarpınca kahkahası bütün odayı doldurdu. “Tamam tamam! Bugün seni sinirlendirmeyeceğim.”
“İnanmadım.”
“Biraz sinirlendiririm.” diye mırıldanınca yine sinirlendim. Ama bu sinir, tatlı bir sinirdi.
“İdil!” İkimiz de yeniden gülmeye başladık. Yatağımdan tamamen kalkıp pencerenin perdesini açtım. Sabah güneşi odaya doldu. Kampüs, her zamanki kampüstü. Ama bugün bana farklı görünüyordu. Ağaçların yaprakları rüzgârla hafif hafif sallanıyordu. Uzaktan birkaç öğrenci cübbeleriyle yürüyordu. Hepsinin yüzünde aynı heyecan vardı. Derin bir nefes aldım. İçime mis gibi sabah havası doldu. “Bugün son gün...”
Bu cümle boğazımda düğümlendi. İnsan bazı yerlere fark etmeden alışıyordu. Sonra bir gün veda zamanı geliyordu. Arkamdan İdil'in sesi geldi.
“Yine düşünüyorsun.”
Başımı ona çevirdim. “Elimde değil.”
Yanıma gelip pencerenin önünde durdu. Bir süre o da dışarı baktı. “Garip değil mi?”
“Hem de çok.”
“Burası evimiz gibiydi.”
Sessizce başımı salladım. “Bugün diplomayı alacağız, akşam da balo.” Dudağımı büzdüm “Sonra...” İkimiz de sustuk. Çünkü "sonra"nın cevabını bilmiyorduk. Hayat ilk kez bizi farklı yönlere götürmeye hazırlanıyordu.
İdil sessizliği bozdu. “Ağlamayacağız.”
Ona baktım. “Sen ağlayacaksın. Hem de çok.”
Burnunu kırıştırdı. “Yok. Aras sana bakınca sen ağlayacaksın.”
“İdil!”
“Ne?”
“Sabah sabah başlama.”
Kahkaha attı. “Tamam ama bu şimdilik.”
Gözlerimi devirdim. “Şimdilik kısmı hiç hoşuma gitmedi.”
“Akşama görüşürüz.”
Bir kez daha güldüm. Sonra dolabıma yöneldim. Askılıkta duran elbise ilk gördüğüm andaki kadar güzeldi. Parmak uçlarımla kumaşını usulca düzelttim. “Bugün seni giyeceğim...”
Bunu söylerken bile içime tuhaf bir heyecan doldu. İdil yanıma gelip askılığa baktı. “Bence bu elbise hâlâ mağazadakinden daha güzel duruyor.”
Kıkırdadım. “Çünkü benim oldu.”
“Hayır.”
“Hayır mı?”
“Çünkü sen giyeceksin.”
Yanaklarım hafifçe ısındı. “İltifat etmeyi Aras'tan mı öğrendin?”
Omzunu silkti. “Biraz bulaşıcı.”
Kahkaha attım. “Önce kahvaltı.” dedim. “Sonra hazırlanırız.”
İdil hemen mutfağa doğru yürüdü. “Bugün sağlam yiyeceğiz.”
“Neden?”
“Akşama kadar aç kalırsak mezuniyet yerine baygınlık töreni olur.”
Başımı sallayarak peşinden gittim. Mutfak bugün normalden daha kalabalıktı. Herkesin üzerinde aynı heyecan vardı. Kimi saçını toplamıştı, kimi cübbesini ütülüyordu. Kimi de telefonuyla ailesini görüntülü arıyordu. Ocaktan yeni demlenmiş çayın kokusu yükseliyordu. Biz de tezgâhtan ekmekleri, peyniri, domatesi ve zeytinleri alıp masaya oturduk. İdil tabağıma ikinci dilim ekmeği koydu. “Bunu da ye.”
“Doydum.”
“Olmaz.”
“İdil...”
“Bugün uzun gün.”
İtiraz edecek hâlim kalmayınca ekmeği de yedim. Üzerine bir bardak çay, biraz domates, biraz da patates… En sonunda geriye yaslandım. “Şimdi gerçekten doydum.”
İdil memnun olmuş gibi başını salladı. “İşte böyle.”
Masayı topladıktan sonra odaya döndük. Tam elbisemi giymek için hazırlanırken aynanın önünde durdum. Elimi istemsizce karnıma götürdüm. Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Ya...”
İdil saç tokasını ağzına almış saçını topluyordu. “Hı?”
“Karnım çıkmış gibi.”
Hemen yanıma geldi ve aynadan bana baktı. “Derin.”
“Hı?”
“Sen kafayı yemişsin.”
“Bak ama...” Karnımı hafifçe içime çektim. “Şurada.”
İdil eğilip gözlerini iyice kıstı. “Nerede?”
“İşte burada.”
“Elimi koyabilir miyim?” diye masum bir ifadeyle sordu.
“Koy.”
Avucunu karnıma koydu. Sonra kahkahaya boğuldu. “Burada bildiğin kahvaltı var.”
Ben de istemsizce güldüm. “Ciddiyim ama.”
“Ben de ciddiyim.” Omuzlarımdan tuttu. “Birincisi, senin göbeğin çıkmamış. İkincisi, bir santim bile çıksa ne olacak? Üçüncüsü...” Gülmesini zor tuttu. “Aras bunu görse mutlu olur.”
Yanaklarım hemen kızardı. “İdil!”
“Ne?”
“Öyle deme.”
“Niye?”
“Utanıyorum.”
Kahkahası yine odayı doldurdu. “Çocuk sana sürekli ne diyor?”
Sessiz kaldım. “Ne diyor?”
“Tatlı buluyorum diyor.”
“Eee?”
“Biraz yanakların dolunca seviyor.”
“İdil!”
“Biraz göbeğin olsa onu da sever.”
Yastığı kaptığım gibi ona attım. “Sus artık.”
Yastık omzuna çarpınca yine güldü. “Tamam tamam. Artık hazırlan.”
Derin bir nefes aldım. “Tamam.”
Dolaptan elbisemi dikkatlice çıkardım. Kumaşı ellerimin arasından usulca kaydı. Üzerime geçirirken kalbim her düğmede biraz daha hızlandı. Fermuarı tek başıma kapatmaya çalışıyordum ama yapamadım. “İdil...”
“Hı?”
“Yardım eder misin?”
Hemen arkama geçti ve ince bağcıkları tek tek düzeltti. Sonra fermuarı yavaşça yukarı çekti. “Oldu.”
Aynaya döndüm. Birkaç saniye kendime baktım. Gerçekten bu bendim. Ama sanki biraz daha büyümüş hâlim. İdil arkamdan gülümsedi. “Çok güzel oldun kardeşim.”
Sessizce gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Sıra makyaja gelmişti. Masanın üzerine bütün malzemeleri dizdik. İdil fondötenini sürerken bana baktı. “Abartmıyoruz.”
“Ben zaten sevmiyorum.” diye dilimi çıkardım. “Hafif olsun.”
Biraz fondöten, biraz maskara, bir kapatıcı ve allık sürüp tek makyajımı bitirdim. Dudaklarıma dudak kalemi ile çerçeve yapıp, kiraz rengindeki glossum ile parlattım. Hepsi buydu. Aynaya tekrar baktım. Kendime benziyordum ama biraz daha özenli, biraz daha ışıl ışıl…
Sonra saçlarıma yöneldim. Kıvırcık saçlarım her zamanki gibi kabarmaya niyetlenmişti. Elime bakım kremimi aldım. Tek tek buklelerimi şekillendirdim ve parmaklarımla ayırdım. Biraz köpük uyguladım. İyice kabarmasın diye dikkatlice düzelttim. En sonunda omuzlarıma dökülen bukleler tam istediğim gibi durmuştu. Doğal, yumuşak ve düzenli. Tam o sırada telefonum titredi. Telefonu açıp mesajına baktım.
Aras: Hazır mısın güzelim?
Dudaklarımın kenarı farkında olmadan yukarı kıvrıldı. Parmaklarım hızla klavyede dolaşmaya başladı.
Derin: Bitirmek üzereyim.
Derin: Sen?
Birkaç saniye sonra cevap geldi.
Aras: Cübbeyi giydim.
Aras: Ama asıl seni görmeyi bekliyorum.
Kalbim yine aynı tanıdık heyecanla hızlandı. Telefonu göğsüme bastırıp aynadaki yansımama baktım. “Tamam.” diye fısıldadım kendi kendime. “Artık hazırım.”
İdil de son kez aynanın karşısında dönüp kendine baktı. “Nasılım?”
Ona baştan aşağı baktım. “Can'ın nutku tutulacak.”
İdil kıkırdadı. “Abartma.”
“Abartmıyorum. Gerçekten çok güzel olmuşsun.”
Yanakları hafifçe kızardı. “Sen de...” Bana uzun uzun baktı. “Aras bugün nefes almayı unutacak.”
“İdil...”
“Gerçek bu.”
Başımı iki yana sallayıp güldüm. Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Aras: Aşağıdayız.
Aras: Acele etmeyin.
Aras: Biz bekleriz.
İstemsizce gülümsedim.
Derin: İki dakikaya geliyoruz.
Derin: Sakın yukarı çıkmayın.
Aras: Tamam güzelim.
Aras: Söz.
Telefonumu çantama koydum. İdil derin bir nefes aldı. “Hazır mısın?”
“Hazırım galiba.”
“Galiba değil.” Koluma girdi. “Bugün mezun oluyoruz.”
İçim yine heyecanla doldu. Kapıyı kapatıp birlikte yurttan çıktık. Koridor bugün her zamankinden çok daha hareketliydi. Her odadan kahkahalar yükseliyordu. Birileri ailesine sarılıyor, birileri cübbesini düzeltiyor, bu
irileri son kez aynaya bakıyordu. Merdivenlerden yavaş yavaş indik. Topuklu ayakkabılarımızın sesi koridorda yankılanıyordu. Kalbim her basamakta biraz daha hızlanıyordu.
Ana kapıya geldiğimizde derin bir nefes aldım. Kapıyı açtık. Sabah güneşi yüzümü okşadı, yüzüm aydınlandı. Kampüs rengârenkti. Ağaçların arasına mezuniyet için küçük süslemeler asılmıştı. Her yerde tatlı bir telaş vardı. Gözlerim istemsizce bahçeyi taradı. Ve Aras’ı gördüm.
Siyah pantolonu ve ütülü beyaz gömleğinin üzerine cübbesini giymişti. Kollarını göğsünde birleştirmiş, konuşulan hiçbir şeyi duymuyormuş gibi bana bakıyordu. Yanında Can vardı. Can bir şeyler anlatıyor, ellerini kullanarak hararetle konuşuyordu. Ama Aras tek bir saniye bile gözlerini benden ayırmıyordu.
İdil dirseğiyle bana hafifçe dokundu. “Başladı.”
“Hı?”
“Bakışıyor.”
Kıkırdamamı zor tuttum. Tam o anda Can da bizi fark etti. Koluyla Aras'ı dürttü. “Oğlum.” Aras cevap vermedi. Can bir kez daha dürttü. “Aras.”
“Hı?”
“Ben beş dakikadır seninle konuşuyorum.”
Aras gözlerini hâlâ benden ayırmadan cevap verdi. “Dinliyorum.”
Can iki elini havaya kaldırdı. “Yok artık.”
İdil kahkahasını tutamadı. “Çocuk tamamen gitmiş.”
Biz onlara doğru yürümeye başladık. Aramızdaki mesafe her adımda biraz daha kapanıyordu. Aras da yavaşça bize doğru yürüdü. Tam karşıma geldiğinde birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık. Sadece birbirimize baktık.
Sonra Aras usulca gülümsedi. “Merhaba güzelim.”
Kalbim yine aynı sıcaklıkla çarpmaya başladı. “Merhaba.”
Gözleri üzerimde dolaştı. Elbiseme,saçlarıma, yüzüme… Sonra tekrar gözlerime döndü.
“Ben...” Derin bir nefes aldı. “Gerçekten konuşmayı unuttum.”
Yanaklarım kızardı. “Abartıyorsun.”
“Hayır.” Başını hafifçe iki yana salladı. “Güzel olacağını düşünüyordum.” Bir adım daha yaklaştı. “Ama bu kadarını beklemiyordum.”
Gözlerimi kaçırdım. “Teşekkür ederim.”
Aras gülümseyerek elini uzattı. “Gel.”
Hiç düşünmeden elini tuttum. Parmaklarımız yeniden birbirine kenetlendi. Sanki bu hareket artık ikimiz için de çok doğal hâle gelmişti. Can boğazını temizledi. “Tamam. Romantik sahneye kısa bir ara verelim.”
İdil hemen güldü. “Niye?”
“Çünkü diğer çocuklar geliyor.”
Başımı kaldırınca uzaktan Mete, Yunus ve Yiğit'in bize doğru yürüdüklerini gördüm. Mete bizi görünce sırıttı. “Vay vay… Mezuniyet başlamadan çiftimiz hazır bile.”
Yunus kahkaha attı. “Aras'ın yüzüne bakın.”
Yiğit omzuna hafifçe vurdu. “Biraz nefes al oğlum.”
Aras hiç bozulmadan omuz silkti. “Alıyorum.”
Mete gülerek başını salladı. “Yok. Sen nefes değil, Derin’i soluyorsun.”
Bir anda hepimiz kahkahaya boğulduk. Aras ise utanmadan bana baktı. “Doğru söylemiş.”
Yanaklarım yine kıpkırmızı olmuştu. “Elinizi vicdanınıza koyun ya...” diye mırıldandım.
Can hemen güldü. “Biz koyduk. Mesele Aras'ın koymaması.”
Bahçedeki kahkahalarımız sabahın heyecanına karışırken, mezuniyet törenine gitmek için hep birlikte kampüs meydanına doğru yürümeye başladık.
Aras Demir
Mete'nin sesi düşüncelerimi böldü. “Tamam aşık çocuk. Biraz da bize bak.”
Kahkaha attım. “Bakıyorum.”
Yiğit omzuma vurdu. “Yok. Sen sadece bakıyormuş gibi yapıyorsun.”
Yunus da sırıttı. “Göz bebeklerinde kızın yansıması var.”
“Abartmayın.”
“Abartmıyoruz.” Can omzuma kolunu attı. “İki dakikadır aynı ifadeyle duruyorsun.”
İç çektim. “Ne yapayım? Çok güzel.”
Üçü de aynı anda bana baktı. Sonra Mete başını iki yana salladı. “Geçmiş olsun.”
“Neden?”
“Bunun tedavisi yok.”
Hepimiz güldük. Derin de utandığı için başını hafifçe eğmişti. O hâlini görünce istemsizce gülümsedim. Utanınca burnunun ucu bile hafifçe pembeleşiyordu. Bunu fark eden sadece ben miydim bilmiyordum. Ama en sevdiğim ayrıntılardan biriydi.
Tam o sırada görevli hocalardan biri bahçeye çıktı. “Elbisesiyle gelen öğrenciler önce cübbelerini teslim alabilir.”
Can ellerini birbirine vurdu. “Hadi bakalım. Kızlara cübbe alacağız.”
İdil heyecanla Derin'in koluna girdi. “İlk mezuniyet fotoğrafımızı cübbeyle çekeceğiz.”
Derin gülerek başını salladı. “Önce şu cübbeleri giyelim.”
Hiç acele etmeden yan yana yürümeye başladık. Ben yine Derin'in hemen yanında yürüyordum. Elimiz hâlâ birbirine kenetlenmişti. Ara sıra birbirimize bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden gülümsüyorduk. Onun bu küçük gülümsesi bile içimi yakıp kavuruyordu.
Cübbelerimizi teslim aldıktan sonra kampüsün en büyük çınar ağacının altında toplandık. Siyah cübbemi omuzlarıma geçirirken istemsizce Derin'e baktım. Cübbenin önü açıktı. Altındaki çiçekli elbise hâlâ görünüyordu. Boynuna kadar uzanan yakalık bile onun güzelliğini saklayamıyordu.
Derin saçlarını omzunun arkasına atıp cübbesini düzeltti. İdil hemen telefonunu çıkardı. “Tamam, fotoğraf zamanı!”
Görevli hoca yüksek sesle konuşmaya başladı. “Herkes dikkat etsin. Resmî çekimlerden önce herkes en fazla iki kişiyle bireysel fotoğraf çektirebilir. Daha sonra tören alanına geçeceğiz.”
İdil bana dönüp parmağını kaldırdı. “Tamam. Ben Derin'le çektireceğim.”
Can da başını salladı. “Ben de Aras'la.”
Mete güldü. “Ben Yunus'la çekerim.”
Yiğit omuz silkti. “Ben de kim boşsa onunla.”
Hepimiz güldük. İlk önce İdil ile Derin yan yana geçti. İkisi de birbirlerine sarılıp kameraya baktılar. Fotoğraf çekildiği anda İdil dayanamayıp Derin'in yanağını sıktı. “Canım benim.”
Derin gülerek elini itti. “Fotoğrafı bozuyorsun.”
“Daha tatlı oluyor.”
Sonra sıra bana geldi. İdil geri çekildi, ben ise Derin'in yanına geçtim. Kalbim yine hızlanmıştı. Fotoğrafı çekecek kişi Can'dı. “El ele durun.”
Hiç düşünmeden elini tuttum. Parmaklarını avucumun içine alınca bana baktı. Can telefonu kaldırdı. “Biraz birbirinize bakın.”
Derin utana utana bana döndü. Ben zaten ondan başka yere bakmıyordum. “Tamam. Oldu bu.” Bu kez omzumu hafifçe ona yasladım. Fotoğraf yine çekildi. Can telefona bakıp memnuniyetle başını salladı. “Tamamdır. Bunlar bayağı güzel oldu.”
Ben de telefonumu çıkarıp Can'a uzattım. “Ben de Derin'le istiyorum.”
“Ver.”
Bu kez birkaç kare de benim telefonumla çekildi. Sonra ben tek başıma cübbeli fotoğraf çektirdim. Derin de tek başına birkaç kare verdi. Herkes sırayla kendi fotoğraflarını tamamladı. Birkaç dakika sonra Mete ellerini cebine sokup bize baktı. “Tamam. Biz dağılıyoruz.”
Can da gülerek başını salladı. “Evet. İdil, sen bize gelsene.”
İdil kaşlarını kaldırdı. “Neden?”
Yunus sırıttı. “Çünkü bunların birbirine bakmaktan başka işi yok.”
Yiğit kahkaha attı. “Biz de seninle takılırız.”
Can omzumu hafifçe yumrukladı. “Diplomalara daha yarım saat var. Biraz sevgililik yapsınlar.”
Derin utanıp başını eğdi, o sırada İdil’de bana baktı. Ardından kıs kıs gülmeye başladı. “Tamam. Kardeşimi emanet ediyorum.” İki parmağını birbirine sürtüp muzip bir gülümseme attı. “Üzme.”
Gülerek başımı salladım. “Söz.”
Can eliyle bizi işaret etti. “Haydi. Biz şu tarafa gidiyoruz.”
Birkaç saniye içinde hepsi kahkahalar atarak uzaklaştılar. Rüzgâr hafifçe eserken cübbesinin etekleri sallanıyordu. Elimi usulca tuttum. “Derin.”
“Hı?”
Boğazımı temizledim. Hayatımda ilk kez bu kadar çekinerek bir şey soruyordum. “Bir şey isteyebilir miyim?”
Merakla bana baktı. “Ne?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra utana utana gülümsedim. “...Seni öpebilir miyim?”
Derin'in gözleri kocaman açıldı ve dudaklarını birbirine bastırıp gülmeye başladı. “Aras.”
“Hı?” deidm dudağımı büzüp. Belki bu masum halimi görünce biraz acır da, öper diye düşündüm.
“Saçmalama.”
“Neden?”
İşaret parmağıyla dudaklarını gösterdi. “Ruj var, baksana.” Dudağını bana yaklaştırdı ama öpmedi. “Biraz önce sürdüm. Öpersen sana da bulaşır.”
Başımı hafifçe eğdim. “Bulaşsın.”
Kıkırdadı. “Olmaz. Törene kırmızı dudaklarla mı çıkacaksın?”
İç çekip omuzlarımı düşürdüm. “Doğru… Hiç romantik değilmiş.”
Derin kahkahasını tutamadı. “Merak etme. Elimde makyaj temizleme mendili var.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Yani?”
Yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi. “Tören bittikten sonra…” dedi ve kıkırdadı. “Belki düşünürüm.”
Kalbim resmen yerinden fırlayacaktı. “Gerçekten mi?”
“Belki.”
“Bu da evet sayılır.” diye çocuk gibi sevinmeye başladım.
“Sayılmaz.”
“Ben saydım.”
Gözlerini devirip güldü. “Çok şımarıksın.”
“Sadece umutluyum.”
Kahkahası yine kulaklarıma doldu. O gülerken ben de istemsizce ona biraz daha yaklaştım.
“Bari...” diye mırıldandım. “Buna izin var mı?”
Gülümseyerek iki kolunu açtı. “Buna var.”
Bir saniye bile beklemedim. Kollarımı beline doladım. O da bana sıkıca sarıldı. Başımı omzuna yasladığım an bütün sesler uzaklaştı. Saçlarından gelen hafif şampuan kokusu içimi sardı. “İyi ki varsın...” diye fısıldadım.
Derin de bana biraz daha sokuldu. “Sen de.”
Tam o sırada bahçedeki hoparlörlerden cızırtılı bir ses yükseldi. “Sayın öğrencilerimiz, mezuniyet törenimiz birkaç dakika içerisinde başlayacaktır.”
İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık. Derin gülümseyerek bana baktı. “Sanırım romantik anımızı okul böldü.”
İç çektim. “Hep böyle oluyor zaten.”
Kıkırdadı. “Hadi. Elimi bırakma.”
“Hiç bırakmayacağım.”
Parmaklarımız yeniden birbirine kenetlendi. Beraber tören alanına doğru yürüdük. Diğerleri de çoktan yerlerini almaya başlamıştı. Can bize bakınca sırıttı. “Tam zamanında.”
İdil göz kırptı. “Kaybolmadınız yani.”
Mete kahkaha attı. “Biz bunlar ağaçların arkasına kaçtı sanmıştık.”
“Abartmayın.”
“Abartmıyoruz.”
Görevliler herkesi bölüm bölüm sıralamaya başladı. Biz de kendi sıramıza geçtik. Kampüsün geniş bahçesi ailelerle dolmuştu. Tribünlerde anne babalar, kardeşler, arkadaşlar… Herkes telefonunu hazırlamıştı. Heyecan neredeyse havaya karışmıştı. Bir süre sonra sunucunun sesi hoparlörlerden yükseldi.
“Saygıdeğer akademisyenlerimiz, değerli ailelerimiz ve sevgili öğrencilerimiz... Mezuniyet törenimize hoş geldiniz.” Herkes ayağa kalktı. “Şimdi sizleri Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları adına bir dakikalık saygı duruşuna, ardından İstiklal Marşı'mızı okumaya davet ediyoruz.”
Bahçe bir anda sessizliğe büründü. Bir dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklal Marşı'nın ilk notaları yükseldi. Hep birlikte aynı coşkuyla okumaya başladık. Marş bittiğinde alkışlar bütün kampüsü doldurdu. Ardından okul müdürü kürsüye çıktı.
Konuşmasında geçen bir yıl boyunca verdiğimiz emeği, kurduğumuz dostlukları ve bundan sonraki hayatımızda başarılar diledi. Konuşmanın sonunda gülümseyerek bize baktı. “Bugün yalnızca bir okuldan mezun olmuyorsunuz. Hayatınızın yeni bir sayfasını açıyorsunuz.” Bahçeyi güçlü bir alkış kapladı. Sonra beklenen an geldi. “Üç, iki, bir! Hep birlikte!”
Binlerce kep aynı anda gökyüzüne fırladı. Siyah kepler mavi gökyüzünde birkaç saniyeliğine süzüldü. Sonra tek tek yere düşmeye başladılar. Derin'in attığı kepi havada dönerken gördüm. Yüzündeki gülümsemeyi ise ömrüm boyunca unutacağımı sanmıyordum. Görevliler keplerimizi ve cübbelerimizi teslim almaya başladı. Tek tek çıkarıp hocalara verdik.
Ardından diploma törenine geçildi. İsimler sırayla okunuyordu. Herkes sahneye çıkıyor, diplomasını alıyor, alkışlar eşliğinde yerine dönüyordu. Derin'in adı okunduğunda kendimi durduramadım. En yüksek sesle ben alkışlıyordum. Diplomasını alıp bana doğru gülümsediğinde göğsüm gururla doldu.
Birkaç dakika sonra benim adım da okundu. Diplomamı alırken aklımdan geçen ilk şey, bir an önce onun yanına dönmekti. Tören tamamen sona erdiğinde insanlar ailelerinin yanına koşmaya başladı. Ben ise hiç beklemeden Derin'in olduğu tarafa yürüdüm. Daha birkaç adım kalmıştı ki dayanamayıp seslendim.
“Deriiin.”
Bana döndü. “Ne oldu?”
Alt dudağımı hafifçe büzdüm. “Artık gidelim mi?”
Gülmemek için dudaklarını ısırdı. “Aras.”
“Hı?”
“Daha herkes birbirini tebrik ediyor.”
“Etsinler.”
“Fotoğraf çekileceğiz.”
“Çekilelim.”
“Aileler gelecek.”
“Gelsinler.” Kollarımı iki yana açtım. “Ben artık seni öpmek istiyorum.”
Can bunu duyunca uzaktan kahkaha attı. “Arkadaşlar! Çocuk sabrının sonuna geldi!”
Mete başını iki yana salladı. “Bir saattir geri sayım yapıyor zaten.”
İdil bana bakıp kahkahasını tutamadı. “Derin... Yazık ya. Bir öpsen de çocuk normale dönse.”
Derin iki eliyle yüzünü kapattı. “Hepiniz susun artık.”
Kahkahalarımız bahçeye yayıldı. Bir süre daha birbirimizi tebrik ettik. Yiğit tek tek hepimize sarıldı. “Umarım yine görüşürüz.”
“Görüşeceğiz.” dedi Can. “Bu daha başlangıç.”
Mete bana sarıldı. “Kendine iyi bak kardeşim.”
“Sen de.”
Sonra Derin'e döndü. “Kendine dikkat et.”
Derin gülümseyerek başını salladı. “Sen de.”
Yunus elini havaya kaldırdı. “Hadi bakalım. Akşam baloda görüşürüz.” dedi ve kıkırdadı. “Hepinize iyi eğlenceler.” Tek tek vedalaştık.
Can kolunu İdil'in omzuna attı. “Hadi gel. Bunları biraz yalnız bırakalım.”
İdil bana anlamlı anlamlı baktı. “Derin...”
“Hı?”
“Kırmızı rujunu unutma.”
“İdil!” Hepimiz bir kez daha kahkahaya boğulduk. Sonunda herkes farklı yönlere yürümeye başladı. Bahçe yavaş yavaş boşalıyordu. Birkaç saniye sonra yalnız kalmıştık.
Derin bana döndü. “Ee? Şimdi ne yapıyoruz?”
Etrafıma kısa bir göz attım. Kimsenin bizi dinlemediğinden emin olunca biraz yaklaştım. “Benim küçük bir fikrim var.”
Kaşını kaldırdı. “Neymiş?”
Başımı hafifçe öğrenci yurduna doğru çevirdim. “Üç yüz on iki numaralı oda...”
Derin'in yanakları anında pembeleşti. “Aras...”
“Elimde değil. Bir saattir kendimi zor tutuyorum.”
Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. “Kimse görmeyecek mi?”
“Koridorlar şu an bomboş olur.”
Birkaç saniye düşündü. Sonra çok belli belirsiz başını salladı. “Tamam...”
İçimdeki sevinci tarif edecek kelime bulamadım. Hiç acele etmeden birlikte yurda doğru yürümeye başladık. Merdivenleri sessizce çıktık. Üçüncü kata geldiğimizde l Derin anahtarını çantasından çıkardı. Kapının üzerindeki rakamlara gözüm takıldı.
Kapı yavaşça açıldı, içeri girdik. Derin de kapıyı usulca kapattı. Odadaki sessizlik ikimizi de istemsizce gülümsetti. Bir an boyunca sadece birbirimize baktık. Sonra ona doğru yavaş yavaş adım attım ve kollarımı beline doladım. “O kadar sabrısızım ki…” diye mırıldandım. Dudağımı ruhlu dudaklarına eğdim ve istemeden güldüm. “İzin var, değil mi?”
Kısa bir baş hareketi ile onayladı ve aniden dudaklarıma yapıştı. Büyük bir özlem ve açlıkla öpmeye başladım. Parfümünün kokusu içime dolmuştu. Birkaç saniye sonra ikimiz de aynı anda geri çekildik. Derin önce bana baktı, sonra yüzündeki ifadeye. Bir anda kahkahasını tutamadı.
“Aras...”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne oldu?”
Parmağıyla dudaklarımı gösterdi. “Aynaya bak.”
Şaşkınlıkla odadaki aynaya döndüm. “Eyvah...”
Derin'in sürdüğü kırmızımsı rujun yarısı dudaklarımdan taşmış, dudak çizgimin dışına kadar bulaşmıştı. Sadece dudaklarım değil, ağzımın kenarında bile belli belirsiz kırmızı izler vardı.
Derin yatağın üzerine oturup gülmekten kendini tutamıyordu. “Ben sana demiştim.”
İki elimle yüzümü kapattım. “Ben şimdi böyle mi dolaşacağım?”
“İstersen Can'ın yanına böyle çık.”
“Derin!”
“Ne var? Belki yeni moda sanırlar.”
Kahkahası bütün odayı doldurdu. Başımı iki yana sallayıp güldüm. “Bir makyaj temizleme mendili versene.”
Çantasını açıp küçük bir paket çıkardı. “Al bakalım. Kurtar kendini.”
Aynanın karşısına geçip dudaklarımdaki ruju silmeye çalışırken arkamdan gelen kahkahaları duymaya devam ediyordum. “Gülme ama.”
“Özür dilerim...” dedi nefes nefese. “Ama gerçekten çok komik görünüyorsun.”
Tam o sırada telefonum titredi.
Can: Neredesiniz lan? Baloya geç kalacağız.
Derin bana baktı. “Bence önce dudaklarını tamamen temizle.”
İç çekip aynaya baktım. “Yoksa bunlar ömrüm boyunca dalga geçer.”
Derin gülümseyerek başını salladı. “Kesinlikle geçerler.”
Makyaj temizleme mendilini çöpe attım. Aynadaki yansımama son kez baktım. “Tamam.” dedim rahat bir nefes vererek. “Şimdi insan gibi görünüyorum.”
Derin gülümseyip başını salladı. “Evet. Şimdi kimse seni ruj sürmüş sanmaz.”
Kahkaha attım. “Ne yazık ki.” Çıkmak için kapıya yöneldim. Tam kapı koluna uzanacakken bir an durdum. “Derin.”
“Hı?”
Ona döndüm. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden sadece gülümsedim. “Bugün benim için çok güzel bir gündü.”
Yüzündeki ifade yumuşadı. “Benim için de.”
Hiç düşünmeden ona kısa ama içten bir sarıldım. “İyi ki varsın.”
Kollarını omuzlarıma doladı. “Sen de iyi ki varsın.”
Saçları omzuma hafifçe değdi. Gülümsememi engelleyemedim. “Bu arada...” Kaşını kaldırdı. “Şampuanın çok güzel kokuyor.”
Kahkaha attı. “Ciddi misin?”
“Evet.”
Başını iki yana sallayıp güldü. “Sabah hazırlanırken yeni kullanmıştım.”
“Belli oluyor.”
Gülümseyerek hafifçe geri çekildik. Derin aynaya yönelip elbisesinin askılarını düzeltti. Ben de gömleğimin yakasını ve ceketimi düzelttim. “Tamam.” dedi derin bir nefes alarak. “Hazır mıyız?”
Başımı salladım. “Hazırız.”
Kapıyı açıp koridora çıktık. Az önceki sessizliğin yerini, baloya yetişmeye çalışan öğrencilerin neşeli sesleri almıştı. Birbirimize gülümseyip merdivenlere yöneldik. “Haydi.” dedim. “Millet bizi beklemeden baloyu başlatmasın.”
Derin Karaca
“İnanabiliyor musun?”
Yanımdaki İdil'e baktım. Başını iki yana salladı. “Hayır.”
İkimiz de istemsizce güldük. Can ve Aras biraz ileride Mete, Yunus ve Yiğit'le konuşuyorlardı. Can yine elleriyle bir şeyler anlatıyor, Mete gülmekten iki büklüm oluyordu. Aras ise ara ara konuşsa da gözleri sürekli beni buluyordu. Her seferinde yakalanınca ikimiz de gülümsemekten kendimizi alamıyorduk.
“Bak yine bakıyor.”
İdil dirseğiyle bana hafifçe vurdu. “Biliyorum.”
“Çocuk seni gözden kaybetmiyor.”
“İdil...”
“Ne?”
“Kızaracağım.”
“Zaten kızardın.”
Burnumu kırıştırdım. “Hiç yardımcı olmuyorsun.”
“Oluyorum.” Kıkırdadı. “Eğleniyorum sadece.”
Tam o sırada müzik yavaşça sustu. Salonun ön tarafına genç bir öğretim görevlisi çıktı. Sanırım en fazla yirmi dört ya da yirmi beş yaşındaydı. Elindeki mikrofonu hafifçe düzeltti. “Arkadaşlar...”
Salon yavaş yavaş sessizleşti. “Bugün hepiniz için çok özel bir gün.” Gülümseyerek etrafına baktı. “Bir yıllık emeğinizi geride bırakıp yepyeni bir hayata başlıyorsunuz.” Alkış sesleri yükseldi. O da alkışlara gülümseyerek eşlik etti. “Şimdi size küçük bir sürpriz yapmak istiyoruz.” Salonda meraklı mırıltılar dolaştı. “Biliyorum...” Gülerek devam etti. “Aranızda sevgili olan çiftler de var.”
Bir anda salonun dört bir yanından ıslıklar yükseldi. Can yüksek sesle alkışlamaya başladı. Mete'nin kahkahası bütün salona yayıldı. Ben ise istemsizce yere bakıp gülümsedim. “Bu yüzden...” Öğretim görevlisi müzik masasındaki görevliye baktı. “Onlar için yavaş bir şarkı açalım.” Salon birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra hoparlörlerden yumuşacık bir melodi yükselmeye başladı.
Tam o sırada bir gölge önümde durdu. Ben de merak edip başımı kaldırdım. Aras, üzerindeki koyu renk takım elbisesiyle bana bakıyordu. Gözlerinde yine o tanıdık sıcaklık vardı. Hiç acele etmeden bir adım yaklaştı. Sonra sağ elini kalbinin üzerine koydu ve hafifçe eğildi. Salonun gürültüsü sanki o an tamamen kaybolmuştu. Gözlerini gözlerimden ayırmadan gülümsedi.
“Juliet'im...” İçimde kelebekler uçuşmaya başladı. Avucunu bana doğru uzattı. “Benimle dans eder misiniz?”
İstemsizce kahkaha attım. “Romeo...” Başımı hafifçe yana eğdim. “Balkon nerede?”
Aras hiç düşünmeden salonun tavanını işaret etti. “Hayal gücümüzde.”
Kahkahamı tutamadım. “Demek yine kendi tiyatronu yazıyorsun.”
“Bu sefer sonu farklı.” Gözlerini hiç ayırmadan gülümsedi. “Bu hikâyede Juliet'i kaybetmek istemiyorum.”
Kalbim yumuşacık oldu. Elimi usulca avucuna bıraktım. “Memnuniyetle dans ederim... Romeo.”
Arkasından Can'ın sesi bütün salonu doldurdu. “İşte bizim tiyatro ekibi başladı!”
Mete alkış tutmaya başladı. “Kimse bunlara Oscar versin!”
Yunus başını iki yana salladı. “Yok arkadaş... Bunlar gerçekten kendi dünyalarında yaşıyor.”
İdil ise gözlerini silerek güldü. “Bence çok tatlılar.”
Aras bana göz kırptı. “Hazır mısın?”
Parmaklarını biraz daha sıkıca tuttum. “Hazırım.” Sonra birlikte dans pistine doğru ilk adımımızı attık. Müziğin ritmi yavaşça salonu doldururken Aras sağ elini usulca belime koydu. Ben de elimin birini omzuna bıraktım. Parmaklarımız hâlâ birbirine kenetlenmişti.
“Çok heyecanlısın.” dedi gülümseyerek.
Küçük bir kahkaha attım. “Belli oluyor mu?”
“Biraz.”
“Ne kadar biraz?”
“Kalbinin sesi buraya kadar geliyor.”
Başımı eğip utangaçça güldüm. “Abartıyorsun.”
“Hayır.” Bir süre sessizce dans etmeye devam ettik. Arada salona göz gezdirdim. Bir köşede Can ile İdil de gülerek dans ediyordu. Mete, Yunus ve Yiğit kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Birkaç öğretim görevlisi de öğrencilerle birlikte piste çıkmıştı. Salonu dolduran ışıklar döndükçe herkesin yüzüne ayrı bir mutluluk yansıyordu. İçimde tarifsiz bir duygu kabardı.
Başımı yeniden Aras'a çevirdim. Göz göze geldiğimiz anda boğazım düğümlendi. “Ne oldu?” diye sordu sesi yumuşayarak.
Başımı hafifçe iki yana salladım. “Hiç...”
Ama "hiç" değildi. Gözlerim istemsizce dolmaya başlamıştı.
Aras bunu fark eder etmez dans ederken hızını biraz yavaşlattı. “Güzelim?”
Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. “Bir şey düşündüm.”
“Neyi?”
Gözlerimi onunkilerden ayırmadan fısıldadım. “Bir gün...” Sesim titredi. “Böyle dans etmeyi hayal ettim.” Aras'ın yüzündeki gülümseme yumuşadı. Hiç sözümü kesmedi. “Sonra...” Gözümden ilk yaş süzüldü. “Bir anda çok duygulandım.”
Birkaç damla daha yanağımdan aşağı indi. Aras usulca elimi sıktı. “Hey...” Sesi o kadar sakindi ki. “Ağlama.”
Burnumu çektim. “Tutamıyorum.” Küçük bir kahkaha gözyaşlarıma karıştı. “Bugün çok güzel geçti.”
“Evet.”
“Diplomamızı aldık.”
“Evet.”
“Şimdi de seninle dans ediyorum.”
Gözlerimi silmeye çalıştım ama yeni yaşlar gelmeye devam ediyordu. Aras bana biraz daha yaklaştı. “Prensesim...” Başımı kaldırıp ona baktım. “Hayat bize ne getirirse getirsin bugün bu anın tadını çıkaralım.”
Dudaklarım titreyerek gülümsedi. “Tamam.” Yavaşça başımı omzuna yasladım.
Omzuna değdiğim anda gözyaşlarım yeniden aktı. Bu kez saklamaya çalışmadım. Aras da hiçbir şey söylemeden beni biraz daha kendine yaklaştırdı. Elini sırtımda yavaşça gezdirirken dans etmeye devam ettik. Salondaki müzik sürüyordu. Diğer çiftler de ritme uyuyordu.
Bir köşede hocalar öğrencilerle gülümseyerek dans ediyor, arkadaşlarımız arada bize bakıp tebessüm ediyordu. Ama o an, benim için bütün salon silinmişti. Bir ben, bir de benim Romeo’m kalmıştı.