-İkinci Bölüm: Çatı Katı-
Dışarı çıkmamla beraber herkes tekrardan çıldırmaya başladı. Yine bakış açım çevremdeki ışıklar sebebiyle köreliyordu ve nereye gittiğimi asla fark edemiyordum.
Yarınki gazetelerde ve haber sayfalarında neler yazacaklarını hayal edebilmekteydim:
''Eylül Soral vicdanını rahatlatmanın derdinde.''
Yine beni bulabildikleri ilk fırsatta acımasız eleştirileriyle kınayacaklardı. Ayrıca büyük ihtimalle bu girişimimden dolayı beni hem takdir edecek hem de suçlayacak kişiler çıkacaktı. Aralarında ufak çaplı bir tartışma boy gösterecek ve taraflar tutulacaktı. Pek sanmıyordum ama belki içlerinden bazılarının benim hakkımdaki önyargıları da değişebilirdi.
Bir an durup nefes almaya yeltendiğimde kafamı yukarıya kaldırdım. Kar yağdığını yeni yeni fark ediyordum. Evet, yılın ilk kar taneleri ağır ağır yere düşmekteydi. Ben ise bu manzarayla nerede karşılaşırsam karşılaşayım huzurla doluyordum. Çünkü kış en sevdiğim mevsimdi ve karın yağmasını daima iple çekerdim.
Derken korumalarımın ardından birisi elbisemin ucunu yakaladı. Öylesine çelimsizdi ki çekiştirmeye uğraşsa da elbisemi hareket ettiremiyordu. Dönüp kontrol ettiğimde ufak parmaklara rastladım. Eğilip dizlerimin üzerine çökerek o parmakların kime ait olduğunu bulduğumda ise en fazla ilkokula gitmekteymiş gibi duran minik bir kızla karşı karşıya kalıyordum.
İlgimi bir an için ona odaklamamla beraber utandı. Tenime dokunuyor, hafifçe yanaklarımı okşuyordu. Bana beyaz bir çiçek uzattığında onun parmaklarının çok fazla soğukta durup da üşümemesi adına hızlıca aldım. Kocaman bir gülümsemeyle teşekkür ettim.
Doğruyu söylemem gerekirse böylesine bir tatlılığa karşın bir an tüm dertlerimden arınıyordum. O saniyelerde her şeyi unutmuştum. Çocuğun içtenliğiyle adeta içim ısınıyor, samimiyetiyle tebessüm ediyordum. Fakat dudaklarını aralamasıyla beraber öyle bir şey söylemişti ki kaçmaya çalıştığım gerçeklik, bir tokattan farksız bir biçimde aniden yüzüme vurulmuştu:
''Büyüyünce ben de senin gibi uğruma okurlarımın öleceği kadar ünlü bir yazar olacağım.''
Bunu duymamla beraber tüm dengemi şaşırdım. Tam dizlerimin bağı çözülmüştü ki geriye düşmekten beni korumalarım kurtardı. Omuzlarımın altına girerek beni arabaya doğru götürmeye çabaladılar. Dakikalar öncesinden farksız yine mideme şiddetli bir kramp giriyordu ve ben, kusmamak için kendimi zor tutuyordum.
İnsanlara göre ben böyle bir örnek ve rol model miydim? Beni böyle mi idol alıyorlardı?
Daha fazla orada durmaktan kaçınarak bir hışımla kendimi arabama attım. Fakat arabaya girmemle birlikteyse yine nutkum tutuluyordu. Çünkü karşımda, yani arabamın içerisinde Alara ve onun küçük kız kardeşi oturuyordu.
***
''Sizin burada ne işiniz var?'' diye hayretle sordum.
Alara çocuğu işaret edip, ''Almila öyle istedi,'' diye espri yaparak güldü.
Bense, ''Yanlış anlamayın ama lütfen iner misiniz?'' diye karşılık verdim. ''Annenizle abinizin sizi bulamadığında korkmasından endişeleniyorum. Benimle geldiğinizi duyarlarsa memnun olmayacaklardır.''
''Sakin ol,'' diye iç geçirdi Alara. ''Bizim de başımıza bir şey gelmesinden falan çekiniyorsan eğer, çekinme. Biz kendi çaremize bakarız. Hem bakamazsak da kimse seni suçlamaz. Çünkü Aylin'in aksine ben, on sekiz yaşından büyük ve reşit bir bireyim Eylül.''
Alara öyle yapıdaki bir kıza benziyordu ki karşısındaki ona ne söylerse söylesin, kendi bildiğinden vazgeçmeyecek gibiydi. O yüzden çok da fazla üstelemedim. Çünkü benim kontrolümün dışında beni takip ettikleri apaçık ortadaydı. Sonuçta etraf kameralarla doluydu.
''Peki madem, sen öyle diyorsan,'' dedim. ''O hâlde konuyu değiştirerek şunu sormama izin ver lütfen. Neden ailenizdeki herkesin ismi 'A' ile başlıyor? Daha doğrusu Taner hariç herkesin?'' diye artık sorgulamadan duramadım. Çünkü küçük kızın da adını öğrenmemle beraber iyice gözüme batmıştı. Sahiden de hepsinin adı ''a'' harfiyle doluydu.
''Annem en büyük abim Araf'ın isminin kendi ismiyle, ondan sonra gelecek çocukların da Araf abimin adıyla uyumlu olmasını istemiş,'' diye basitçe cevapladı Alara. ''Bir tek Taner'in adı bizimkilerden farklı çünkü ona da babamın adını verdik.''
''Babanız nerede peki?''
Bazen kendime ve ağzımdan çıkanlara inanamıyordum. Böylesine ucu açık, sonunun nereye varacağı öngörülemeyen özel bir soru, hiç böyle pat diye sorulur muydu?
''Ne yazık ki birkaç yıl öncesinde kaybettik,'' diye yanıtladı Alara. Şimdi kendimi daha da kötü hissediyordum.
''Başınız sağ olsun.''
''Teşekkür ederiz,'' dedi. Fakat bunu duymaya belli ki yeterince alışmıştı. Çünkü çok da fazla üstünde durmadı.
''Bizimkilerin ruhu bile duymadan, şu senin fanlarının arasına karışarak çıkıp geldik. Umarım senin için sorun değildir?''
''Hayır. Benim adıma hiçbir problem yok,'' diye yanıtladım. ''Fakat az önce de dediğim gibi aynı şeyi Araf abin için öne süremeyeceğim.''
Kaşlarını çattı ve büyük bir bıkkınlıkla gözlerini devirdi. Herhâlde Araf'ın bazı tavırlarından dolayı canı sıkılıyordu. ''Bu mevzular derin mevzular. Sana varınca hepsinin üstünden bir kere daha geçeriz Eylül ama şu an başka şeylerden bahsetsek?''
''Benimle gelmeyi mi planlıyorsunuz yani?'' dedim.
''Neden olmasın? Az önce sorun etmeyeceğini kabul etmemiş miydin?'' dedi. ''Bak Eylül, ben diğerleri gibi etrafa çok kulak asmam. Benim fikirlerimi benden başka hiç kimse şekillendiremez. İşte tam da bu yüzden önyargıda bulunmaktan kaçınıyor ve sana karşı nasıl hissedeceğime kendim karar vermek istiyorum. Fakat bunun için de öncelikle seni tanımam lazım, öyle değil mi?''
Alara zeki bir kıza benziyordu ama anlaşılan yalnızca benzemekle kalmıyordu. Zekiydi de. Bana, ''Tabii ki de gelebilirsiniz,'' diye onaylamaktan başka herhangi bir çare bırakmayacak türden cümleler kuruyordu.
Onaylamamı duymasıyla beraber Almila mutlulukla başını yukarı aşağı salladı. Günlerden beri ilk defa böylesine bir sevinci tecrübe ettiği kızın her hâlinden belliydi.
Alara'nın dediğine göre onlar, yaşadığım yeri görmek ve beni daha iyi tanıyabilmek adına yanımda geliyorlardı. Fakat ben, yine paranoyaklığıma yenik düşüyordum. Çünkü benden ölesiye nefret eden aile fertlerine sahip iki kızın evimi görmek istemesi bana pek de mantıklı gelmiyordu.
Ayrıca henüz Alara'ya güvenmiyordum. Evet, belki bana karşı Araf'ın veya Taner'in yansıttığı türden saldırgan tavırlarda bulunmamıştı. Fakat yine de kimse, kimsenin güvenini böyle kolay kazanamazdı. Üzgünüm ama tanımadığım insanları evime sokmak gibi bir alışkanlığım yoktu.
Onlara çaktırmadan hemen şoföre kısa bir mesaj göndererek bizi, diğer insanlar tarafından bilinmeyen otelime götürmesini rica ettim. Otelin en üst katındaki ''penthouse'', yani çatı katı bana aitti. Kimselerin kulağına gitmemesi gerektiğini varsaydığım buluşmalarımı hep orada gerçekleştirirdim.
Mesaj attıktan sonra telefonumu bırakarak bir kenara koyduğumda ise çenelerimizi kapalıydı. Çünkü zaten yeterince tuhaf bir durumdu. Birkaç dakika öncesinde evlerine gittiğim ve yeni tanıştığım kızlarla, yıllardan beri tanışıyormuş gibi aniden arabamda sohbet etmeye başlamıştık. Bir de üstüne üstlük şimdi benimle kaldığım yere de geliyorlardı. Bütün bunlar gerçekten de çok mantıksızdı.
Fakat yine de ''Nerede okuyorsun?'' diye gayet çerez bir soruyla küçük bir muhabbet başlatmayı denedim.
''Moda tasarım öğrencisiyim,'' diye cevap verdi Alara.
Zaten öylesine bir kızdan da aksi beklenemezdi. Giydiklerine önem verdiğini o dile getirmeden önce bile anlayabilmiştim. Gerçekten de fazlasıyla güzel bir kızdı ki güzelliğinin de bence gayet farkındaydı. Bu da zaten onu erkekler için daha da tehlikeli bir hâle getiriyordu.
''Ben de üniversiteye geçerken moda tasarım, diye tutturup durmuştum,'' dedim.
''Neden okumadın peki?'' diye sordu.
''Annem izin vermedi,'' şeklindeki basit cevabımla yanıtladım.
Bir an Alara'nın boşluğuna gelmişti herhâlde. Çünkü bu söylediğimin ardından ufak bir kahkaha patlatıp, ''Beni şaşırtıyorsun Eylül,'' dedi. Fakat iltifat mı etmişti, yoksa hakaret mi... Tam anlamıyla çıkaramamıştım.
''Bu arada sana 'Eylül' dememde bir sakınca var mı? Yoksa Eylül 'Hanım' dememi mi tercih edersin?''
''Seninle ben, çok iyi arkadaş olacakmışız gibi görünüyor Alara,'' dedim. Ancak bu seferki gülümsememin gerçek olmadığı, sırf kibar davranmak adına çenemin üstüne yansıttığım tebessümümden belliydi.
''O yüzden bana dilediğin şekilde seslenebilirsin.''
***
Otele varmamızla beraber Alara'nın, ''Bir otelde mi konaklıyorsun?'' demesi bir oldu.
''Evet, çok fazla şehir dışına çıkmam gerektiği için sabit bir yerde durmuyorum. O yüzden de kendime ait bir yer satın alma fikri bana biraz mantıksız geliyor.''
''O hâlde öğle arası programlarında anlatılan o villan kimin Eylül?''
İşin bu kısmını hiç düşünüp tartmamıştım. Aklımda ilk beliren cümleyi sesli tekrarlayarak, ''Onlar yalnızca reklam için,'' dedim.
Neyse ki çok da üzerinde durmamıştı da başka bir şey konuşmadan birlikte yürümeye devam edebilmiştik.
Otele adımımızı atmamızla birlikte bizi karşılayan pek çok kişi önümüzde belirdi. Lüks bir oteldi, girişte sıcak havlular ve el dezenfektanları dağıtılıyordu. Bana ise böylesine bir karşılama abartılı geliyordu, daima da abartılı gelmişti. Hep söylüyordum, Arap ülkelerindeki ultra pahalı otellere özeniyorlardı ama bence fazlasıyla komik duruyordu. Bir tek altımıza kırmızı halı sermedikleri eksikti.
Ben daima sadelikten yanaydım. Zengin insanların bu şekildeki kasıntı ve şımarık hayatlara olan özentilikleri beni irrite ediyordu.
Resepsiyona gelmemizle, ''Hoş geldiniz Eylül Hanım,'' diyerek bana çatı katının anahtarlarını uzattılar. Alara ise, ''Söylesene Eylül,'' dedi. ''Yazarlık böylesine bir otelin çatı katında kalabileceğin kadar ciddi bir gelir sağlıyor mu cidden?''
''Bu kişiden kişiye göre değişir,'' dedim. ''Fakat benim gelir kaynağım ve kariyerim yalnızca yazarlıktan kaynaklanmıyor. Bilmem bir yerden duymuş musundur ama iki tane çocuk esirgeme kurumunun, bir de hatırı sayılır büyüklükteki bir kozmetik markasının sahibiyim.''
''Senin yaşın kaç ki?'' dedi.
''Yirmi yedi.''
''Bu yaşta böylesine bir kariyer... Pes yani Eylül. Demek ki insanlar sana boşuna hayran kalmıyor,'' diye gözlerinin içi parlayarak parmak uçlarında durdu Alara. ''Sahiden tüm bunları yapacak vakti nereden buldun? Araf abim senden yalnızca bir yaş büyük ama evde yatmaktan başka bir halt yapmıyor. Gerçi onun sürekli yatmasının haklı nedenleri var ama...''
''Böyle bir kariyeri bu yaşta kim kaybetmiş de ben bulayım Alara? Bu yaşta tüm bunlara sahip olmam çok abartılı kaçardı, öyle değil mi ama?'' dedim. ''Şirket bana teyzemden yadigar, ondan miras kaldı. Sağ olsun, hayatımdaki çoğu şeyde o mirasın çok büyük bir payı var.''
Bu son cümlemi tamamladıktan sonra da ''Ayrıca neymiş Araf'ın o nedenleri bakalım?'' diye de ekledim.
''Hadi çıkalım artık,'' diye sözümüzü kestiğinde ise en sonunda Almila'nın da sesini duyduk. Hâlbuki az daha kızın konuşmayı henüz öğrenmediğini falan sanacaktım.
***
Arka tarafı camla kaplı asansöre bindiğimizde Alara, otelin ortasındaki yukarıdan aşağıya salınmış devasa avizeye baktı. ''Şu avizeye harcanan parayla kendime, Araf abime ve Taner'e ayrı ayrı üç tane motor alırdım,'' dedi.
''Neden?'' dedim. ''Motorlardan, daha doğrusu motorcu erkeklerden falan mı hoşlanıyorsun yoksa?''
''Onlardan hangimiz hoşlanmıyoruz ki?'' diyerek imalı bir tebessüm sergiledi. ''Bunu söylediğimi Araf abim duymasın sakın.''
Araf'ın herhangi bir durumda oturup da benimle iki çift laf edeceğini zannetmediğimden dolayı, ''Merak etme,'' dedim. ''Sırrın benimle güvende Alara.''
Asansörün kapıları direkt benim odama, yani çatı katına açılıyordu. Almila hemen Alara'nın kucağından zıplayıp, yere atılarak etrafta koşuşturmaya başladı. ''Dikkat et Almila. Bir şeyleri kırma,'' dedi Alara. ''Sonra kendimizi satsak bile buradaki eşyalardan birini alamayız.''
''Önemi yok,'' dedim. ''Karışma kıza, bırak dilediği gibi davransın.''
''Ohoo Almila'yı kontrolsüz bırakırsan, tasmalarından kurtulmuş bir köpekten farksız etrafta depar atıp her yeri dağıtır.''
Bunun üstüne, ''Hep böyle espritüel misindir?'' diye en sonunda da sormadan edemedim.
''Eh, biraz,'' diye yanıtladı Alara. ''Bizim de kendimize göre yöntemlerimiz var Eylül.''
Cümlesini tamamlamasıyla kendisi de Almila'nın arkasından giderek etrafı incelemeye yeltendi.
Büyükçe bir salon, amerikan mutfağı, devasa bir banyo ve en sonunda da yine devasa bir yatak odasının yer aldığı bir penthouse' tu benimkisi. ''Teyzem ölmeden önce şirketini bana devrederken, onunla aynı şehirde bulunan kalacak bir yeri de hediye etmişti,'' diye gördükleri manzarayı açıklamaya koyuldum. ''Yani burayı, bu çatı katını da o bana devretmişti.''
Alara ise, ''Milletin ne teyzeleri ve halaları var,'' diyerek yeniden kıkırdadı. ''Bizimkisi büyü yapmaktan başka bir işe yaramıyor.''
İşte bu sefer ben de içten bir kahkaha patlattım.
''O yıllarda teyzem bana acıdığından mirasını bana bırakmış ve burayı da o nedenle hediye etmişti,'' dedim. ''Yoksa emin ol böyle bir armağanı istemezsin.''
''Niye, ne gelmişti ki başına Eylül? Neden teyzen sana acımıştı yani?''
''Boşver Alara, orası çok uzun hikaye. Belki bir gün anlatırım.''
Üzerinde çalıştığım, yeni tanıştığım insanlara hemen kendimi gereğinden fazla açma huyum belli ki hâlâ ruhumda varlığını sürdürüyordu. Yalnızca on dakikadır konuştuğum bir kişinin benim hakkımdaki en derin detayları ve dertleri bilmesi gerekmiyordu. En iyisi mi ben o anlarda çenemi çok da fazla açmamalıydım.
Almila yemek masasının üzerine yanında taşıdığı çantasındaki kalemleri ve defterleri çıkarıp koydu. Kalemlerinden en renklilerini seçerek önceden yapıp da yarım bıraktığı belli olan resminin devamını getirmeye başladı. Bir yandan da beni çağırıyor, yanına oturmam için ağlıyordu.
''Almila biraz huysuzdur da,'' dedi Alara. ''Huysuzluk demişken, Araf abimin söylediklerine çok da takılmıyorsun değil mi Eylül? O çok nadir sinirlenir ama sinirlendiğinde de öfkeden ne dediğini bilmez. Yoksa normalde gayet sakin ve tatlı bir adamdır.''
''Bence Araf, beni itham ettiği şeylerin gayet bilincindeydi Alara. Kibarlık yapmaya çalışıyorsun ama merak etme. Araf'ı bir bakıma anlayabiliyorum,'' dedim. ''Bana karşı çok kızgın. O yüzden de tabii ki de içinde birikenleri atmaya uğraşıyor. Yani bu yüzden onunla empati kurabiliyorum.''
''Ben buna katılmıyorum, bence insanlar bu meseleyi çok büyütüyor. Kendi kardeşimin başına gelmesine rağmen sana haksızlık yapıldığına inanıyorum. Çünkü senin elinde olan bir şey değildi. Bilerek, kasıtlı bir şekilde bir kişinin canına kast etmedin ki...'' diye çıkıştı Alara. ''Sadece seni linçlemek adına insanların ellerine bir fırsat geçti ve o fırsatı kullanıyorlar. Unutma ki başarılı kadınları kimse sevmez Eylül. Özellikle de senin gibi kadınları hep kendilerine rakip olarak görürler.''
''Demek buna inandığından dolayı bana abin Araf veya kardeşin Taner gibi düşmancıl bir tavır sergilemiyorsun?''
''Zaten onlar da abartıyor ki,'' diye ekledi Alara. ''Daha önce de tekrar ettiğim gibi Taner hep huysuzdur. Yalnızca sana karşı değil yani. Araf abim ise son birkaç aydır başına gelen bazı şeylerin hıncını alakasız şeylerden çıkarmaya yer arıyor zaten.''
''Ne tür şeyler? İkidir bunu söylüyorsun Alara ama devamını getirmiyorsun. Araf abinin derdi ne?''
''Hadi gel Almila, Eylül ablana ne çizdiğini gösterelim.''
Alara'nın her neyden bahsediyorsa açık etmemekteki inadının üstüne gitmekten çekiniyordum. Sonuçta bir şeyleri açıklamak istemiyorsa ona zorla anlattıramazdım. İnsanları sık boğaz etmekten hoşlanan bir yapım yoktu. Dolayısıyla meselenin Araf ile ilgili kısmının kapatarak beni alakadar eden kısımlarına odaklandım:
''Biliyor musun Alara? Haftalardan beri benimle empati kuran ilk kişisin,'' dedim. ''Birinin bu cümleleri söylediğini duymak, nasıl desem... Kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar iyi hissettiriyor. Sonuçta suçsuzluğuma inananlarla her gün karşılaşmıyorum.''
''Amacım seni rahatlatmak değildi Eylül, yani sırf o sebeple bunları söylemedim,'' dedi Alara. ''Yalnızca kendi doğrularımı konuşuyorum. Üstelik sadece ben değil, annem de böyle düşünüyor.''
Ağzım açık kalarak, ''Sen ciddi misin?'' diye çıkıştım. Hâlbuki ben, anneleri Arzu teyze hakkında kafamda neler kurmuş, kadını kafamda hiç alakasız suçlarla itham etmiştim. Alara konuştukça kendime kızıyordum.
''Ne yalan söyleyeyim ben de annenin bana kızdığını sanmıştım Alara. Ama yansıtmayacak kadar kibar davrandığını zannetmiştim.''
''Normaldir. Annemin mizacı biraz katıdır,'' dedi kız. ''Aslında sana niye öyle iyi davrandığını ben bile anlamadım Eylül. Çünkü kendisi tam bir soğuk nevaledir. Bu konuda dedeme çekmiş.''
Belki birden bunu sormam kulağa saçma gelecekti. Fakat hazır muhabbet oraya ilerlemişken, ''Bu arada, dedenizin soyadı neydi?'' diye fırsat bu fırsat hemen konuya atıldım.
Annesinin, yani Arzu teyzenin bana herhangi bir kin beslemediğini daha şimdi öğrenmiştim. Fakat elime, beni tehdit eden anonim kişi hakkında daha fazla bilgi edinebilme fırsatı geçmişti. Tabii ki kullanacaktım. Çünkü bana mesaj atan gizemli kişi öngördüğüm şekilde Aylin'in ailesini araştırmış ve benden intikam alırken uyumlu olması için de annelerinin ismini kendine lakap olarak takmış olabilirdi.
Ki Alara'nın, ''Deveci'ydi,'' demesiyle bu tezim doğrulanıyordu:
Arzu Tülay Deveci, yani kısaltmasıyla ATD...
Taşlar şimdi yerine oturuyordu.
Bu durumda iki seçenek vardı. Ya Arzu teyze o mesajları atan anonim kişiydi. Ya da anonim, o mesajları Arzu teyzenin kimliğinin arkasına saklanıp, kendini gizleyerek atıyordu. Ki bana ikinci seçenek daha olası geliyordu.
''Neden sordun ki?'' diye gayet haklı bir hayretle çıkıştı Alara.
''Hiiç,'' dedim. ''Onun da soyadı bol 'a' harfiyle dolu mu, değil mi diye merak ettim.''
Derken asansörün açılmasıyla sözümüz kesildi. Asansörden sarı saçlı, mavi gözlü ve uzun bir adam çıktı.
Ve o adam Yazgın'dan başkası değildi.
Yazgın arada sırada birlikte vakit öldürdüğüm, güzel zaman geçirdiğim ve biraz da eğlendiğim biriydi. Bundan başka hiçbir şeye dönüşemeyen biri...
Kendisiyle zaten hep burada, çatı katımda buluşurduk. İki haftada bir görüşmemiz dışında herhangi bir muhataplık içerisine de girmezdik. Aramızda yaşananlar hiç ilerlememiş veya hiç ciddiye binmemişti.
Alara adamı karşılarında bulmasıyla beraber bana imalı bir bakış attı. ''O tür bir şey değil,'' dedim. Fakat pek de inanmış gibi görünmüyordu. Pişkin bir gülümsemeyle, ''Almila çocuk olabilir ama ben değilim Eylül,'' diyerek sırıttı. Haklı söze ne denirdi ki...
''Siz kimsiniz?''
Yazgın hemen pek de gerekli olmayan bir çıkışta bulunarak lafa girdi. Alara oradan, ''Bana 'Alara' derler yakışıklı. Peki ya sen kimsin?'' diye atladı. Bir yandan da bana köz kırpmaya devam ediyordu. Benim kulağıma eğilerek, ''Cidden baya yakışıklıymış ama,'' diye yeniden kendini tekrar etmeden de duramadı.
Bense, ''Sen nereden çıktın?'' diye Alara'nın aksine Yazgın'ın görüntüsüne takılmadan şaşkınlıkla lafa giriyordum. ''Bugün için falan mı sözleşmiştik?''
Yazgın, ''Evet, geçen haftadan ayarlamıştık ya Eylül,'' dediğinde yalpalayarak kızardım. Kızlardan gözlerimi kaçırıyor, onların suratına bakamıyordum.
Alara ise buna karşılık, ''Biz iyisi mi sizleri yalnız bırakalım,'' diye kıkırdadı. Bense kalkmalarını istemeyerek, ''Hayır kızlar. Oturun,'' diyerek ısrar ettim. ''Görüyorsun ya bu akşam misafirlerim var Yazgın, yani burada kalman pek mümkün değil. Sen dilersen şimdi git, sonra yine gelirsin.''
Derken yine tok ve kalın bir sesin duvarlarımızdaki yankısıyla duraksadık. En son aynı sahne yaşandığında önümde beliren kişi, yine önümde duruyordu.
Araf...
''Onun gitmesine gerek yok. Çünkü zaten biz kalkıyoruz,'' dedi Araf. Burnundan solumaktaydı. Göz bebeklerinin arkası kan çanağı dönmüş, kızıl dallarla kaplanmıştı.
Fakat sanki öfkesi onlara haber vermeden, onlardan izin almadan beni takip eden kız kardeşlerine değildi. O an çözemediğim bir nedenden dolayı Yazgın'aydı. Araf Yazgın'a öylesine ters bir şekilde kitlenmişti ki adamın önüne geçip aralarında durmasam, hiç beklemediğim bir anda onun üstüne gidecek gibiydi.
''Sizi buraya kim aldı?'' dedim. ''Nasıl girdiniz?''
''Alara kendini çok zeki zanneder. Fakat senin gitmenle beraber onların yokluğunu fark etmemiz bir oldu,'' dedi Taner. Arzu teyzeyi bile yanlarında getirmişlerdi. ''Ardından senin arabanda durduklarına anlayınca, onları nereye götüreceğini merak ederek sizi takip ettik.''
''Bir de hiç çekinmeden bunu kabul mu ediyorsunuz yani?'' diye sordum.
Araf ise Taner'le benim konuşmama aldırmadan, ''Bir daha tekrar etmeyeceğim Alara. Arkama geçin, eve dönüyoruz. Burada bir saniye daha durmanızı istemiyorum,'' diye hâlâ kızlara sesleniyordu.
''Sorun değil. Eğer dilerlerse bugün benimle kalabilirler,'' diye üsteledim. ''Yarın ben onları size geri bırakırım.''
Gayet kendinden emin bir ifadeyele, ''Hayır,'' diye öne atıldı Arzu teyze. Bu hamlesiyle bana adeta hoşgörüsünü suistimal ettiğimi ve sınırlarımı aştığımı bildiriyordu. Daha fazla ileri gitme, diyordu. Sessiz ama ağır bir uyarıydı.
İlk kızını benim yüzümden kaybetmeyi kabullenmiş ve belirli başlı bir anlayış yansıtarak da benimle empati kurmuş olabilirdi. Ancak diğer kızlarının da başına benim yüzümden bir şey gelmesinden endişeleniyordu. Haklıydı.
Alara ve Almila hemen Araf'ın arkasına geçti. Ancak Araf, ''Bunu sana ilk ve son kez söylüyorum,'' diye bana dönerek yeniden kendini öne attı. ''Ailemden uzak dur Eylül Soral. Anladın mı beni? Seni bir daha onların yakınında görmek istemiyorum. Yoksa olabileceklerden ben sorumlu değilim.''
Araf boyundan büyük laflar ediyordu ki boyu göz önünde bulundurulursa bu biraz imkansız gibiydi. Fakat arkamdan beni takip edip de kaldığım otele gelmesi yetmiyormuş gibi beni kendi evimde tehdit ettiğinde sınırını aşıyordu.
Araf'ın bu tepkisine karşın artık ben de kendimi savunarak, ''Bence artık gitmelisiniz,'' dedim. Bu iş iyice çığırından çıkmaya başlamıştı. Kimsenin benim kaldığım yere kadar gelip de bana böyle tehditler savurmaya hakkı yoktu.
Arkamdan elini omzuma koyarak bana destek verip, ''Eylül'e katılıyorum,'' dediğinde Yazgın da kendini atışmamıza dahil ediyordu. Araf'ın gözleri bir Yazgın'a, Yazgın'ın omuzlarımdaki ellerine bir de bana gidip geldi. Fakat tek bir kelime bile etmeden çıkışa yöneldi.
''Kendinize dikkat edin. Özellikle de sen Araf,'' diye arkalarından seslendiğimde durdular. ''Gereğinden fazla yorgun duruyorsun, ondan diyorum. Daha iyisini bilmesem, her an yere yıkılarak bayılabileceğini öne sürerdim.''
Fakat Araf bana dönmedi. Dediklerimin üstüne tek bir kelime bile eklemedi. Asansöre binip ailesinin ardından inmeye koyuldu.
***
Evet, Araf'la empati kurabiliyordum. Ama ya benim duygularım?
Haftalardır içerisinden çıkamadığım depresyon ve ölene dek unutamayacağım travmam beni hâli hazırda fazlasıyla üzüyordu. Günün sonunda benim de ''insan'' olduğumu unutmamaları gerekiyordu.
Ayaklarım benim kontrolümden çıkmışçasına, kendi kendilerine hareket ediyorlarmış gibi beni cama götürdüler. Cam kenarından aşağıya, Arsoy ailesinin arabasına odaklanıyordum.
Üzerindeki tişörtü çıkararak kaslarını ve baklavalarını ortaya serdiğinde Yazgın, herhangi bir kadının reddedemeyeceği bir teklifte bulunduğunu zannederek arkamdan, ''Gelmiyor musun?'' diye sesleniyordu.
Duymuyormuş gibi yaptım. Olumsuzluk içerisinde Araf'ın arabaya binişini izlemekle meşguldüm. Sadece, ''Sen git yat,'' dedim Yazgın'a.
Çatık kaşlarımın altındaki gözlerim hâlâ Araf'ın üzerindeydi
''Ben bu gece yalnız kalmak istiyorum.''

