-Bölüm Bir: Ellerimdeki Kan-
''Öldürdüğün kişinin mezarına gitmek mi? Gerçekten çok klas bir hareket...''
-ATD𓆘
Anonim biri tarafından gönderilmiş, nereden ve kimden geldiğini bilmediğim bir mesajda bu yazıyordu. Sadece kendisine taktığı lakabı görebiliyordum. Çünkü attığı her mesajın sonuna ismi yerine aynı harfleri ve aynı yılan emojisini bırakıyordu:
''ATD𓆘''
Tanımadığım birinin adıyla soyadının kısaltması olabilirdi. Fakat o kadar uzun bir süredir bu durumun içerisindeydim ki artık tahminde bulunamıyordum.
Attığı mesajlar ise hiç değişmiyordu. Yaşanan bir cinayetten dolayı hep beni sorumlu tutuyor, bana kendimi suçlu hissettirmeye çalışıyordu. Ki ben de zaten bahsettiği olayın üzerinden yarım yıl geçmesine rağmen hâlâ unutamıyordum.
Açıklayabilmem için ise sadece birkaç ay öncesine gitmem gerekiyordu:
Uzunca bir süre sergilediğim uğraşlar sonucunda bir türlü istediğim noktaya ulaşamadığımdan dolayı defalarca kez pes etmenin eşiğine gelmiştim. Fakat bir şekilde ne yapıp ne edip hedeflerimden asla vazgeçmemiştim. Sonuçta bu konuda ortaya atılmış onlarca, hatta belki de yüzlerce atasözü vardı:
''Uçamıyorsan koş, koşamıyorsan yürü, yürüyemiyorsan emekle. Fakat ne yaparsan yap, mutlaka hareket etmeye devam et.''
-Martin Luther King
En sevdiğim alıntılardan biriydi. Çünkü doğruydu. Sonuçta klişelerin klişe olmasının bir sebebi vardı.
İşte bu pes etmemeye dair inadımın ve yıllardan sonra verdiğim onca emeğin karşılığını birkaç ay öncesine kadar yeni yeni almaya başlamıştım. Üç büyük şehirde imzam düzenlenmiş ve hepsine de sayısız bir katılım gerçekleşmişti. Mutluydum, hem de daha öncesinde hayatımın hiçbir noktasında hissetmediğim kadar mutlu. Yalnızca o vakitlerde bu sevincin uzun sürmeyeceğinin farkında değildim.
Çünkü kariyerimin ilk dönemlerinde hayallerimin gerçekleşmemesiyle lanetlenmiştim. O gün ise hayallerimin gerçekleşmesiyle lanetlenecektim.
Yine bundan yalnızca birkaç ay öncesinde devasa bir kitapevinde benim adıma düzenlenmiş imza günlerinden birine gitmek üzereydim, 24 Aralık'taydı. Havadaki keskin soğuğu hâlâ hatırlayabiliyordum. Fakat benim için önemli değildi. Çünkü saat sekiz sularında başlayacak olan o imzama, şu ana dek rastladığım en fazla katılım gerçekleşmişti. Dışarının soğuğunu kesebilmek için içerinin sıcaklığını son seviye getirdiklerinden dolayı değil, asıl o manzarayı görmemle beraber ısınmıştım.
Fakat bir bakıma korkmuştum da. Çünkü bir keresinde bulunduğum ortamda yine o kadar çok kişi varken, kalabalığından içerisinden bir kadın çıkmış ve bana elindeki içeceğin kabıyla saldırıda bulunmuştu. Hatta bu olay bende ufak çaplı da olsa bir travma yaratmıştı ve bir sonraki yazar okur buluşmalarında içeriye içecek getirilmemesi konusunda bir kural koymuştuk.
O gün, yani 24 Aralık'ta ise bu kuraldan dolayı yanında su bile getirememiş olan okurum Aylin Arsoy, susuzluktan ve ortamın sıcaklığından dolayı ısı bitkinliğine uğramıştı. Sıvı kaybından ve sıcak çarpması olan hipertermiden dolayı da fenalık geçirmişti. Ardından o yoğun kalabalığın içerisinden de ne yazık ki zamanında çıkarılamamıştı. Hastaneye vardıklarında ise her şey için çok geç kalındığından dolayı Aylin, maalesef hastanede kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti.
İşte ''ATD𓆘'' isimli şahısın bana attığı mesajda bahsettiği cinayet bundan ibaretti. Dolaylı yoldan, istemeden de olsa sebep olduğum bir cinayetten.
Bugün ise buradaydım, Aylin'in evinin hemen önünde.
Fakat ''ATD𓆘'' onun mezarına ziyarete geldiğimi söyleyerek bir nevi imada bulunuyordu. Zira Aylin'den geriye kalan ailenin yaşadığı ev artık sıcak bir yuva değil, gri bir mezardı. Ailenin her bir bireyi hayata küseli baya bir zaman oluyordu. Nereden mi biliyordum?
Çünkü onları takip ediyordum. Ne hâldeler, neler yapıyorlar ve yaşamlarını nasıl sürdürüyorlar... Öğrenmeye çalışıyordum. Arkamda bıraktığım enkazın durumu hakkında bilgi edinebilirsem biraz olsun rahatlarım zannediyordum. Fakat Aylin'in ölümünden geriye kalan ailenin hâli her geçen gün daha da kötüye gittiğinden dolayı, onlar hakkında her yeni öğrendiğim bilgiden sonra daha da fazla yıpranıyordum.
24 Aralık'ın üstünden aylar geçmişti. Fakat o günkü soğuk hâlâ varlığını koruyordu, hatta ben eskisine göre daha çok üşüyordum. İçerisine düştüğüm depresyondan kendimi kurtarabilmek adına her hafta sonumu psikoloğa gitmeye ayırıyordum. Yüzüme bakıp dinlediklerimi onaylamaktan başka bir şey yapmayan terapistlere onlarca vakit harcıyordum.
Zaten tam da bu sebepten kaynaklanan bir cesaretle ölen okurum Aylin'in ailesinin evine gelmeye karar vermiştim. Çünkü artık daha fazla dayanamıyordum. Er ya da geç Arsoy ailesiyle yüzleşmem gerektiğinin farkındaydım. O yüzden bir şeyleri daha fazla ertelemenin anlamı yoktu.
Dakikalardır içerisinde korkuyla beklediğim arabamdan dışarıya çekinerek ilk adımımı attım. Buraya geleceğimi nereden duydukları hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama hayranlarım ve magazinciler çoktan etrafımı sarmıştı. Benim bulunduğum sokağı, aralıksız flaşlarla patlayan kameralarıyla aydınlatıyorlardı. Hatta öyle ki o flaşlardan dolayı o an, önümü bile zar zor görebiliyordum.
Hayranlarımdan bazıları kalabalığın içerisinden bana ulaşmaya çabalıyordu. Eski yıllarda bu manzarayla karşı karşıya kalabilmek için belki de hayatımda pek çok fedakarlık yapardım. Ama artık tam tersine bilinmek değil, bir bilinmezliğin içerisinde kaybolup giderek bir boşluğa gömülmeyi diliyordum.
Aylin'in yanına...
Fotoğrafımı çeken adamlardan biri arkamdan bağırarak, ''Birinin ölümüne sebep olmak nasıl bir his?'' diye sordu. Dört bir tarafım korumalarla çevrelenmiş olmasaydı büyük ihtimalle bir hışımla yanıma gelir ve bana zarar vermeyi denerdi.
Ancak ne yazık ki bir şey diyemiyordum. Titreyen gözlerimin sınırında duran göz yaşlarımın kontrolünü kaybetmemek için uğraşıyor, dudaklarımı sıkıca birbirlerine bastırmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum.
Çünkü biliyordum ki artık bu noktadan geri dönüşüm bulunmuyordu...
***
Rengi gitmiş, bembeyaz ellerimle Arsoy ailesinin kapısını şüphe içerisinde çaldım. Birkaç notanın bir araya gelmesiyle meydana çıkan bir zilin, içime böylesine bir kaygıyı düşürebileceğine asla inanmazdım. Ancak insan kendini hep ummadığı senaryoların içerisinde buluyor, hayatta hep en çok korktuğu şeyin baş rolünde oynuyordu.
Kapıyı açarak beni karşılayan ellilerindeymiş gibi gözüken, tonton ve beyaz saçlı bir teyze oldu. Hayatını kaybeden okurum Aylin'in annesiydi. Yüzünde beklediğimin aksine sıcak bir tebessüm vardı. Sanki karşısında durduğum için hiç şaşırmamıştı. Beni tanımadığını ya da bilmediğini sanacaktım ama öyle bir şeye imkan veremiyordum.
Avuçlarını açıp içeriye girmemi işaret ederek, ''Geç kızım,'' dedi. ''Ben Arzu.''
İlk başta şaşkınlığımı gizleyemediğim saçma bir ifadeyle donakaldım. Zira kadının bu tavrı fazlasıyla garipti. Yalnızca ben değil, kulak kesilerek neler dönüp bittiğini anlamaya çalışan hayranlarım bile şaşırmıştı. Çünkü kadının sanki günlerden beri benim gelmemi bekliyormuş gibi bir hâli vardı.
Bu bir tuzak olabilir miydi? Geleceğimin haberini önceden alıp ona göre bir plan falan mı yapmışlardı acaba? Kadının o anki içten daveti de o planın bir parçası mıydı?
İyice paranoyaklaşıyordum. Daha fazla saçma sapan fikirlerin arasında kaybolmadan içeriye doğru yavaşça ilerledim.
Onlarınki iki katlı müstakil bir ev olmasına rağmen bomboştu. Tek düze birkaç tane eşya dışında içeride başka hiçbir şey bulunmuyordu. Küçük bir televizyon, uzun zamandan beri kullanıldığı her hâlinden belli yıpranmış bir kanepe ve tahta kurusu küçük bir yemek masası... Kapının açılmasıyla direkt böyle bir salona yönlendiriliyordum.
Ayrıca salon mutfakla birleşikti. Tüm oda, ocakta pişen ev yemeklerinin kokusunun hakimiyeti altındaydı. Bu kokuyla bir an küçüklüğüme, köydeki odama dönüyordum.
Mutfağın hemen yanında ise yemek masasından bile daha kötü durumda olan tahtadan bir merdiven duruyordu. Ayağımı atsam basamakları basbayağı içerisine göçecek gibiydi. O kadar eski bir merdivendi.
Ben etrafı incelerken, ''Yok artık! Şaka yapıyor olmalısın?'' diye birinin sert bir tepki vermesiyle irkildim. ''Senin burada ne işin var?''
Başa çıkmam gerekeceğini öngördüğüm öfkenin esintileri yavaş yavaş kulaklarımda çınlamaya başlamıştı.
Bu bağırışı sergileyen genç bir çocuktu. Muhtemelen en fazla on yedi-on sekiz yaşındaydı. Turuncu saçları ve sarı gözleri vardı. Fakat o anlarda o sarıları, ateşle kaplıydı.
''Sen nasıl bir yüzsüzsün?'' diye sesini daha da yükselterek üzerime geliyordu ki korumalarımdan birisi önüme geçerek çocuğu durdurdu.
Korumama, ''Sorun değil. Sen çıkabilirsin,'' dedim. ''Beni dışarıda bekle lütfen.''
Yaşanacakların altından tek başıma, bizzat kendim çıkmam gerekiyordu.
Çocuk, ''Kimin geldiğinin farkında değil misiniz?'' diye kanepede oturan kız kardeşlerinin ellerinden telefonlarını alarak bir kenara fırlattı.
Kız kardeşlerinden birisi çok ufaktı. Minnacık bedeni ve küçücük kollarıyla önündeki havada süzülen tozları yakalamaya uğraşarak garip hareketlerde bulunuyordu. Diğer kız ise bana bağıran turuncu saçlı erkek çocuğundan kesinlikle büyüktü ama yine de baya bir gençti. Simsiyah saçları ve onlarla uyumlu simsiyah kıyafetleriyle ürkünç duruyordu.
En büyükleri olan ve o, baştan aşağıya kapkara giyinmiş olduğundan bahsettiğim kız, ''Bir şey içer misin?'' diye sorduğunda turuncu saçlı erkek çocuğu yine kendini öne atarak, ''Ne dediğinin farkında mısın Alara? Kalkıp buraya geldiği yetmiyormuş gibi bir de bir şeyler mi ikram edeceğiz?'' diye çıkıştı.
Kıyafetlerinden söz ettiğim, isminin Alara olduğunu yeni öğreniyor olduğum o ablaları ise tekrardan ısrar edip, ''Sen Taner'e aldırma. O normalde de baş belası bir çocuktur,'' dediğinde, izlediğim bir dizideki ''Havuç'' isimli karaktere benzeyen o erkek kardeşini kast ediyordu.
''Bence burada benim böyle davranmam değil, sizin sakin kalmanız tuhaf...''
Derken tok ve kalın bir sesin, ''Bu kadarı yeterli Taner,'' diye odaya girmesiyle çocuğun sözü bir bıçak gibi kesildi.
Merdivenin başında benim yaşlarımda bir adam duruyordu. Zaten daha demin ondan önce kokusu geldiğinde anlamıştım. Çünkü burnuma hafifçe değen parfümü öylesine yoğundu ki diğer her şeyi bastırıyor, ortamı ele geçiriyordu.
Altında gri bir eşofman, üzerinde ise siyah bir tişört vardı. Tişörtün yaka düğmeleri sonuna kadar açık olduğundan dolayı aradan göğsünün sınırları belli oluyordu.
Sadece merdivenin en başındayken, boyunun uzunluğundan dolayı kafası tavana değmesin diye bir an başını eğdi. Vücudunu ancak aşağıya doğru ilerledikçe dikleştirebiliyordu. Kardeşinin başına gelenlerden dolayı beni ne kadar sorumlu tutuyorsa, bana olan kızgınlığından öylesine sert bir şekilde yanıma geliyordu ki inerken merdivenin basamakları esniyordu.
Yemyeşil gözleriyle beni tepeden tırnağa süzdü. Bir yandan da bedeni o daracık merdivene sığabilsin diye yan yan ilerlemekteydi. Sahiden de hayatımda denk geldiğim en geniş omuzlara sahip erkeklerden biri olabilirdi. Ani, en ufak bir hareketinde bile üzerindeki her şey yırtılacakmış gibiydi. Giydiği tişört fazlasıyla bol olmasına rağmen adamın vücuduna dar gelmiş, kaslarını sımsıkı bir şekilde sarmıştı.
Dibime kadar geldikten sonra elindeki tırabzan parçasına odaklandığımı fark etmesiyle, ''Merak etme. Sana zarar verecek değilim,'' dedi. Keskin çene hatları fazlasıyla gerilmiş, boynundaki damarlar ince bir ip gibi kasılmıştı. Yutkunmakta zorlanıyor, boğazındaki adem elması bir inip bir çıkıyordu. Kısacası bana karşı sonsuz bir kin biriktirdiği o anki her hâlinden belli oluyordu.
''Öfkemi veya nefretimi karşımdakine fiziksel olarak yansıtacak kadar aciz bir insan değilim.''
Hâlbuki görüntüsü tam tersini işaret ediyordu. İri bedeni göz önünde bulundurulursa, boş vakitlerinin çoğunu fiziksel karşılaşmalara hazırlanmak adına spor salonunda vücut geliştirerek geçirdiğini öne sürebilirdim.
Ki boyu da cabasıydı. Ona bakmak için başımı geriye atmak zorunda kalıyordum.
''Korktuğumu sanıyorsan, fazlasıyla yanılıyorsun,'' dedim.
Bu cevabıma karşın az önce isminin Taner olduğunu öğrendiğim turuncu saçlı erkek kardeşine seslenerek, ''Aslında haksız da sayılmazmışsın Taner. Çıkıp evimize kadar gelmesi yetmiyormuş gibi bir de karşı çıkıyor,'' diye karşılık verdi adam. ''Ölümüne sebep olduğun kızın evine gelip ailesiyle laf dalaşına girmek... Bu, cidden şuursuzluğun son noktası herhalde.''
''Ben kimseyi öldürmedim,'' diye hemen kendimi savunmaya geçiyordum ama bu cümleye ben bile tam anlamıyla inanamıyordum. Çünkü bazen kalbim ve beynim farklı şeyler söylüyordu. Ayrıca etrafımdaki insanların arka arkaya tekrar ederek söylediği cümlelerle de olaylara olan bakış açımı bulanıklaştırıyordu.
Sahiden öyle miydi, yani gerçekten kimseyi öldürmemiş miydim? Yoksa kendimi kandırmak için umutsuzca tutunduğum bir yalanı mı tekrar ediyordum?
Adeta bu sorunun cevabını hem onlara hem de kanıtlamak istercesine telefonumu cebimden çıkardım. Başıma gelen o meşhur olayın bulunduğu görüntüleri, bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi kendimden emin bir şekilde usulca açtım.
Telefondaki videoda orta yaşlarda bir kadın, elindeki baştan aşağıya suyla dolu olan plastik şişenin keskin tarafını, yani kapak kısmını alnıma geçiriyor ve arka arkaya sert darbeler indirerek de kaşımın patlamasına sebep oluyordu. Kanlar içerisinde yere yığılan ben, fenalık geçirerek bayılıyordum. Betondaki beyazlıklara yavaşça süzülen kanım ve içler acısı hâlimle ise o korkunç video son buluyordu.
''Lütfen bakın,'' dedim. ''Bakın. Bu görüntülerdeki olay yüzünden o kuralı belirlemiştik. Bana yapılan böylesine bir saldırının ardından imzalarıma içecek getirilmesi yasaklanmıştı ki zaten her şeyin kontrolünde de ben bulunmuyorum. Beni korumak isteyen insanlar böyle bir karar alarak o kuralı koydular. Bense kendi can güvenliğim adına onların bu kararına saygı duyup kabul etmek durumunda kaldım.''
Kız kardeşler hayal kırıklığı içerisinde bana bakıyordu.
Taner ise, ''Bazı şeylerin kontrolü sende değil öyle mi?'' diye iğneleyerek güldü. ''Kimi kandırıyorsun Eylül? Götünü bile parayla silecek kadar zengin olduğundan hepimiz haberdarız.''
Arzu teyze en sonunda lafa girip, ''Laflarına dikkat et Taner,'' diyerek ortaya atıldı. Fakat çocuk, ''Dikkat falan etmiyorum,'' diye kendini tekrarladı. ''Eğer birileri önceden korkmayıp zamanında bu kadının kafasına bir şeyleri sokabilseydi, her şey çok farklı olurdu. Aylin hâlâ bizimle olurdu.''
Beni o saniyeler içerisinde koruyan tek kişi sahiden de yalnızca Arzu teyzeydi. Fakat aynı anda bana en tuhaf gelen de...
Çünkü bana karşı asıl onun sürekli parlaması gerekiyordu. Sonuçta kızı benim imza günümde hayatını kaybetmişti. Bir annenin evlat sevgisinden ise şüphe edilemezdi ve o sevgiden dolayı en çok onun bana sorgulayarak yaklaşması lazımdı. Ancak tam tersine en anlayışlı davranan oydu.
''Sen de kendine gel Araf, sinirlerine hakim ol.''
Sanırım şimdi de az önce merdivenlerden üzerime yürüyen, benim yaşlarımdaki adam kast ediliyordu. Onun ismi de buydu demek. Araf'tı, Araf Arsoy'du.
Araf Arsoy...
Bu adı daha öncesinde bir yerden duyduğuma emindim. Fakat o an için kanıtlayabileceğim bir durumda bulunmuyordum.
Araf elimdeki telefonu alarak ekranını kapattı. Aradan saniyeler geçmeden de tekrardan bana uzatıp, ''Asıl sen dikkatli bak. Az önce bizi inandırmaya uğraştığın ya da kendini kandırmaya çalıştığın o videodaki kadar masum biri değilsin bence,'' dedi. ''Bana sorarsan telefonunun şu anki bu, karanlık ve boş ekranı seni daha çok yansıtıyor Eylül. Çünkü muhtemelen bu taziye ziyaretinin arkasındaki niyetin de bu karanlık ekran gibi boş. Sen büyük ihtimalle sahte pişmanlığınla hayranlarına boy göstermek ve vicdan azabı çeken duruşlarınla da dışarıdaki kameralara poz verebilmek için evimize gelmişsin.''
Araf'ın benim yüzümden kardeşinin başına gelenlerden dolayı bana kin tutmasını anlayabiliyordum. Fakat tanımadan etmeden, sırf bana biriktirdiği garezinden dolayı bu tür ithamlarda bulunması ve böyle konuşması... Doğru değildi.
Buna karşın nasıl cevap verebileceğimi bilemediğimden dolayı ne dediğimin çok da farkında olmayarak, ''Sadece siz sevdiğiniz birini kaybetmediniz. Ben de bir okurum kaybettim,'' diye yanıtladım. Öyle bir ortamda söylenmesi gereken belki de en son şeyi ağzımdan kaçırmıştım. Onların çektiği acıyla benim çektiğim acıyı kıyaslamam yanlıştı. Fakat yine de bir an kontrolümü kaybederek, boş bulunup kıyaslamıştım.
Araf sesini hiç yükseltmedi, sakinliğini koruyordu.
''Sen, benim kardeşimi kaybetmeme sebep oldun Eylül,'' dedi yalnızca. ''Fakat gelmiş bunun acısını kıyaslıyorsun. Öyle mi?''
Diyeceklerini bitirdiği anda geri çekildi. Cümlelerini sonlandırıyordu:
''Bunca süredir neden bize bir kere bile ulaşmayı denemediğini hep merak etmiştim. Fakat şimdi anlıyorum ki sen, zannettiğimden bile daha derin bir yalanı yaşıyorsun Eylül. Keşke şu, dışarıda senin için deliren insanlar da buraya geldiğinden beri dediklerini duyabilselerdi,'' diye ekledi Araf. ''Sana söyleyecek başka hiçbir şeyim bulunmuyor.''
***
Ortamın iyice gerilmeye başladığını fark eden Alara, ''Sen istersen biraz şöyle gel Eylül. Hem bak, kahven soğuyor,'' diyerek beni mutfağa yönlendirdi. Galiba yaşananlardan dolayı bana tam anlamıyla öfkeli olmayan tek kişi Arzu teyze değildi, Alara da vardı.
Mutfakla salon iç içe bulunduğundan dolayı oraya geçsem de Araf'ı görüş açımdan çıkaramıyordum. Birazcık da olsa kendimle yalnız kalmışım gibi davranabilmek adına merdivenin diğer tarafına geçip oturdum. Bana verilen, içi kaynar kahveyle dolu kupayı alıp ellerimin arasına yerleştirdim. Hem stresten hem de dışarıdaki havanın buz kesmesinden dolayı ellerim üşümüştü.
Derken o saniyelerde çok farklı bir şey gözüme battı:
Kupanın üzerindeki isim...
Kupanın üzerinde ''Arzu Tülay'' yazıyordu. Herhâlde Tülay, Arzu teyzenin ikinci adı falandı. Fakat asıl mesele bu değildi. Asıl mevzu bu iki ismin baş harflerini yan yana getirdiğimde ''AT'' kısaltmasının ortaya çıkmasıydı. Yani bana Aylin'in ölümünden beri tehdit mesajları gönderen anonim şahısın kullandığı ''ATD'' lakabıyla karşılaştırıldığında, geriye sadece ''D'' harfi eksik kalıyordu. 24 Aralık'tan beri paranoyaklık konusunda kendimi aştığım için böyle şeylere ayrı bir dikkat ediyordum.
Acaba Arzu teyzenin soyadı neydi. Beni bunca süredir tehdit eden kişi o olabilir miydi? Belki de kendince bana böyle saldırgan mesajlar atarak, hayatı bana zehir edip kızının intikamını almayı hedefliyordu. Bana karşı takındığı bu sevecen ve anlayışlı tavrı da bunu gizlemek için miydi?
Hayır, sanmıyordum. Arzu teyzenin soyadı ''D'' harfiyle bile başlasa bu hiçbir şeyi kanıtlamazdı. Çünkü Aylin'in ölümünden beri beni suçlayan pek çok kişi çıkmıştı. İçlerinden herhangi birinin Aylin'in ailesini araştırıp annesinin adını öğrenerek çalması ve bana o isimle tehditler yağdırması çok olasıydı. Korkudan bir şeyleri kafamda kurmayı bırakmalıydım.
Ayrıca zaten asıl konumuz o an bu değildi. Daha önemli bir durumun içerisindeydik.
Hani birkaç tane rivayet vardı ya, uyurken sizi izleyen biri varsa beynimin bizi uyandırdığı gibi. İşte içi sıcacık kahve dolu kupadan başımı kaldırmadığım o saniyelerde de aynen o durumu yaşıyordum. Çünkü Araf'ın gözlerinin hâlâ benim üzerimde olduğunu sezebiliyordum.
Birkaç saniye öncesindeki patlamasından dolayı Araf'ın adeta beti benzi atmıştı. Çok çabuk bitkin düşmüştü. Öylesine bir cüsseye böylesine bir hassaslık... İlginçti.
Karnıma saplanan şiddetli sancıyla bir an oturduğum yerden irkildim. Hep tecrübe ettiğimden farksız, stresim yine mideme vuruyordu. Hemen, ''Lavabo ne taraftaydı?'' diye hızlıca sormaya koyuldum. Beni yukarıya yönlendirdiklerinde ise kibarca teşekkür etmemin ardından hızlıca oturduğum sandalyeden fırladım ve seri hareketlerle merdivenleri çıktım.
Yukarı katta lavaboya doğru ilerlerken ise evin duvarları gözüme çarpıyordu. Duvarlar sahiden de parça parça dökülmüş, boyaları atmıştı. Ayak bastığım yerler içerisinin sıcaklığını koruyacak parkelerle değil, soğuk ve beton bir zeminle kaplıydı.
Çıktığım yukarı kattaki ufak bir odada iki yatak varlığını sürdürmekteydi. Ayrıca dekorasyona göre odanın bir kısmının Taner'e, diğer kısmının ise Alara'ya ait olduğunu rahatlıkla anlayabiliyordum. Kullandıkları süslemelerden dolayı kendilerini ele veriyorlardı.
Diğer bir oda sanırım Arzu teyzeyle küçük kızındı. Büyükçe bir yatak, onun hemen yanındaysa sandık gibi bir bebek beşiği bulunuyordu. Bence o küçük kız öylesine bir beşik için biraz fazla büyüktü ama belki de bana öyle geliyordu.
En sonuncu oda ise öngörülebileceği üzere Araf'ındı. Parfümü durduğum o noktada bile kendini fazlasıyla belli ediyordu. İçime çektiğim her nefeste onun kokusunu alıyordum. Bir sonbahar akşamında insanın ciğerlerine dolan kurumuş yaprakların aroması gibi göğsümden içeriye sızıyordu.
Fakat dikkatimi çeken başka bir şey vardı ve onun ne yazık ki parfümle falan hiçbir alakası yoktu.
Araf'tan izinsiz odasına girmek ve etrafı incelemek hiç istemiyordum ama öyle bir şey görmüştüm ki hemen merakımı üzerine çekmişti.
Araf'ın yatağının kenarından uzunlamasına ve büyük bir oksijen tüpü duruyordu. Hemen tepesine ise burunlara takılan hortumlarından yerleştirilmişti. Ne için kullanıldığını sorgulamaktaydım ki birisinin bana seslenmesiyle oradan ayrıldım.
Gelen kişi Arzu teyzeydi. ''İyi misin?'' diye soruyordu. Hemen ardından önüme geçip oğlunun kapısını kapatarak yaptığım hareketin ne kadar yanlış olduğunu yüzüme vurmaktan da geri kalmıyordu.
''İyiyim,'' dedim. Ancak daha fazla kendimi tutamayarak, ''Peki siz iyi misiniz?'' diye bir anda döküldüm.
''Hatta sorumu şu şekilde değiştirmeme izin verin lütfen. Neden bu kadar iyisiniz, bana karşı yani? Diğerleri gibi kızgın değil misiniz?''
Geldiğimden beri içim içimi yiyordu. Arzu Teyze'nin bana sergilediği tavırlar gerçek miydi, yoksa sahte miydi... Bir türlü emin olamıyordum. Ayrıca biliyordum ki aklımdaki bu şüpheyle oradan ayrılırsam, tüm akşam aynı soru işaretleri kafamda yer etmeye devam edecekti. O yüzden sormanın en mantıklı hareket olacağını varsaymıştım.
''Hayır, kızgın değilim. En sonunda buraya gelmiş olman bile benim için önemli Eylül,'' dedi sakince Arzu teyze. Ancak yüzüne yerleşen kırık ve buruk tebessüm aksini iddia ediyordu. Belki beni anlıyor ve yaşının olgunluğuyla bazı şeyleri çocuklarına göre daha hoşgörülü karşılayabiliyordu. Bu yüzden benimle daha iyi empati kuruyordu. Fakat yine de kadına daha fazla bu işkenceyi çektirmeye gerek yoktu. Çünkü benim yanımda durmaktan pek de hoşlanmadığını o buruk tebessümünden bile anlayabiliyordum.
''Misafirperverliğiniz adına teşekkür ederim,'' diyerek yüzümde en sahici gülümsememle kadına sarıldım. Kendimce ona pişmanlığımı ifade etmek adına çabalıyordum ama keşke daha fazlasını yapabilseydim. Keşke daha fazlasını yapmama izin verselerdi.
Vakit kaybetmekten ve onları oyalamaktan kaçınarak aşağıya indim. Eşyalarımı bıraktığım sandalyeden geri aldıktan sonra ayıp olmaması adına bana yaptıkları kahveden bir yudum aldım. ''Kahve için de ayrıca sağ olun,'' dedim. ''Ellerinize sağlık.''
Ve tam yavaş adımlarla çıkmaya hazırlanıyordum ki Araf'ın yeşil gözleriyle bir kere daha karşı karşıya kaldım. ''Görüşürüz,'' dedi bana. Ardından ismimi üzerine basa basa tekrar etti:
'''Kendine dikkat et, Eylül Soral.''
Bunun bir tehdit mi,
Uyarı mı,
Yoksa bir söz mü olduğunu...
Sanırım hep beraber yaşayıp görecektik.

