"İnsan bazen birini kaybettiğinde değil, onsuz yaşamayı öğrendiğinde vedalaşırdı."
Zaman, insanların sandığı gibi her yarayı kapatmazdı. Bazı yaralar hep kalırdı. Sadece şekil değiştirirdi.
İlk günlerde insanın nefes almasını zorlaştıran acılar, aylar sonra sessizce kalbin bir köşesine çekilirdi. Yok olmazlardı. Unutulmazlardı. Ama artık insanın bütün hayatını ele geçiremezlerdi.
Çünkü hayatın garip bir huyu vardı. Devam ederdi. İnsan istemese bile... Hazır olmasa bile... Devam ederdi.
Mevsimler değişir, takvim yaprakları eksilir, bir zamanlar imkânsız görünen sabahlar sıradanlaşırdı.
Ve bir gün insan fark ederdi ki artık her sabah aynı acıyla uyanmıyordur. Her gece aynı kâbusla uyumuyordur. Çünkü iyileşmek bazen ayağa kalkmak değildi. Bazen sadece düşmemeyi öğrenmekti.
Son aylarda herkes kendi sessiz savaşını vermişti. Şimal korkularıyla yüzleşmişti. Mehri kaybıyla. Doğan çaresizliğiyle. Ve hepsi, birbirlerinden habersiz şekilde aynı yere varmışlardı...Kabullenişe...
Çünkü bazı insanlar birbirlerini kurtarmaya çalışırken aslında fark etmeden kendilerini de iyileştirirdi.
Belki hiçbirinin yarası tamamen kapanmamıştı. Belki bazı geceler hâlâ daha uzundu. Belki bazı isimler duyulduğunda kalpleri hâlâ sızlıyordu. Ama artık o acılar onları oldukları yerde tutmuyordu.
Hayat, uzun zaman sonra ilk kez ileriye doğru akıyordu.
Ve bazen bir hikâyenin en sessiz anı... Aslında en büyük değişimin yaşandığı andı.
3 Ay Sonra...
Bazı yaralar kapanmazdı. İnsan sadece onlarla yaşamayı öğrenirdi. Ve iyileşmek denilen şey bazen acının geçmesi değil... Acının artık hayatı yönetememesiydi.
Psikoloğun odası her zamanki gibiydi.
Aynı pencere.
Aynı kitaplık.
Aynı saat.
Ama bugün odada farklı olan bir şey vardı.
Şimal.
İlk geldiği gün kapıdan içeri giren kızla bugün karşısında oturan kişi aynı değildi.
İlk gün gözlerini kaçırıyordu.
Bugün bakabiliyordu.
İlk gün konuşmaktan korkuyordu.
Bugün susmaktan korkmuyordu.
Psikolog not defterini dizlerinin üzerine bıraktı.
Şimal'e baktı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazen değişim konuşmadan da görünürdü.
Şimal pencereye doğru baktı.
Dışarıda insanlar yürüyordu.
Arabalar geçiyordu.
Hayat devam ediyordu.
Eskiden bu onu öfkelendirirdi.
Şimdi etmiyordu.
Psikolog sonunda konuştu.
"Son görüşmemiz."
Şimal hafifçe gülümsedi.
"Evet."
"Ne hissediyorsun?"
Şimal düşündü.
Eskiden olsa «bilmiyorum» derdi.
Şimdi gerçekten düşündü.
"Huzurlu değilim."
Psikolog başını salladı.
"Ama?"
"Eskisi kadar kırgın da değilim."
Odada kısa bir sessizlik oluştu.
Psikolog kalemini eline aldı.
"Kime?"
Şimal gülümsedi.
"Herkese."
"Kendime."
"Hayata."
"O geceye."
Derin nefes aldı.
"Şimdi düşününce..."
"İnsan bazen başına gelenlerden çok, değiştiremediklerine kızıyormuş."
Psikolog not aldı.
"Peki şimdi?"
Şimal omuz silkti.
"Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmeyi öğreniyorum."
Psikolog birkaç saniye sustu.
Sonra beklediği soruyu sordu.
"Şahin."
Şimal'ın gözleri pencereye kaydı.
Ama bu kez kaçmadı.
Sadece düşündü.
Uzun uzun.
"Ne hissediyorsun?"
Şimal hafifçe güldü.
"Bu soru hiç bitmeyecek galiba."
Psikolog da gülümsedi.
"Muhtemelen."
Şimal gözlerini yere indirdi.
"İnsanlar hep aynı şeyi soruyor."
"Hâlâ seviyor musun?"
Sessizlik.
Saatin sesi duyuluyordu.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Sonunda Şimal konuştu.
"Hayır."
Psikolog gözlerini kaldırdı.
Şimal devam etti.
"En azından eskisi gibi değil."
Yutkundu.
"Onu düşününce kalbim hızlanmıyor artık... Günlerce aklımda dönüp durmuyor... Onsuz nefes alabiliyorum."
Bir süre sustu.
Sonra ekledi.
"Ama bu hiç sevmedim demek değil."
Gözleri doldu.
Fakat ağlamadı.
"Çok sevdim... Belki hayatımda en çok onu sevdim... Ama bazen sevgi yetmiyor."
Psikolog dikkatle dinliyordu.
Şimal devam etti.
"İnsanlar hep kavuşamayanları mağdur sanıyor."
"Değiller."
"Bazı insanlar sadece birbirlerinin zamanı değildir."
Pencereden dışarı baktı.
"Ben Şahin'i kaybetmedim... Biz zaten hiçbir zaman birbirimize sahip olmadık."
Sesi sakindi.
İlk kez gerçekten sakindi.
"Galiba ben uzun süre aşkın imkânsızlığını sevdim... Kendisini değil."
Psikolog kaşlarını kaldırdı.
Şimal hafifçe gülümsedi.
"İmkânsız şeylerin insanı daha çok çektiğine inanıyorum... Belki de yıllarca onun peşinden koşmamın sebebi buydu."
"Onun değil... Hikâyemizin yarım kalmasıydı."
Sessizlik.
Sonra başını kaldırdı.
"Ama bazı hikâyeler yarım kaldığı için güzeldir."
Psikolog uzun süre konuşmadı.
Sonra:
"Eğer bugün karşında olsaydı ne söylerdin?"
Şimal düşündü.
Bu kez çok kısa düşündü.
Çünkü cevabı hazırdı.
"Teşekkür ederim."
Psikolog şaşırdı.
"Neden?"
Şimal gözlerini kapattı.
Kenan.
Mehri.
Doğan.
Korku.
Mahkeme.
Psikolog odası.
İlk gün.
Son gün.
Hepsi gözlerinin önünden geçti.
"Çünkü beni kurtarmadı... Ama büyüttü."
Bir nefes aldı.
"Acıttı... Kırdı... Yaraladı... Ama sonunda olduğum insana dönüşmemde payı var."
Gözlerini açtı.
"Ve artık bunu inkâr etmiyorum."
Psikolog gülümsedi.
Bu cümle onun aylardır duymayı beklediği cümleydi.
Çünkü ilk kez Şimal geçmişine düşman gibi bakmıyordu.
Onu sahipleniyordu.
Psikolog son sorusunu sordu.
"Kendini affettin mi?"
Şimal'ın gözleri doldu.
Bu kez cevap vermesi biraz sürdü.
"Tamamen değil."
Dürüstçe gülümsedi.
"Ama artık kendimi yargılamıyorum.
"Bence başlangıç için bu da güzel."
Odada sessizlik oluştu.
Psikolog ayağa kalktı.
Şimal da kalktı.
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkarken durdu.
Arkasına döndü.
"İlk geldiğim gün bana bir şey söylemiştiniz."
Psikolog düşündü.
"Ne demiştim?"
Şimal gülümsedi.
""Bir gün bu acıyla yaşamayı öğreneceksin.""
Psikolog başını salladı.
"Evet."
Şimal gözlerini hafifçe kapattı.
Sonra gülümsedi.
Gerçekten gülümsedi.
"Haklıymışsınız."
Ve kapı kapandı.
Sessizlik.
Psikolog birkaç saniye kapıya baktı.
Sonra yavaşça masasına döndü.
Şimal Arslan yazan dosyayı önüne çekti.
Kalemini eline aldı.
Uzun süre boş sayfaya baktı.
Ardından son değerlendirmesini yazmaya başladı.
«İlk görüşmede hasta, yaşadığı travmayı konuşmaktan kaçınıyor; yoğun suçluluk, kaçınma davranışı ve bastırılmış yas belirtileri gösteriyordu.
Bugün ise aynı olaylardan kaçmadan bahsedebiliyor.
Hatıralar artık kriz yaratmıyor.
Geçmiş hâlâ canını yakıyor.
Fakat hayatını yönetmiyor.
Hasta, kayıplarını inkâr etmiyor.
Kendini suçlamıyor.
Öfkesini kimliğinin merkezine koymuyor.
En önemlisi, geleceği geçmişten ayırabiliyor.
Şahin Arslan hakkında konuşurken romantik bağlılıktan çok kabul duygusu gözlemlendi.
Hasta artık yaşanmamış ihtimallere tutunmuyor.
Gerçekliği olduğu gibi kabul ediyor.
Bu durum iyileşmenin en önemli göstergelerinden biridir.»
Psikolog kısa bir ara verdi.
Sonra son satırları ekledi.
«İnsanlar bazen sanıldığı gibi mutlu olduklarında iyileşmezler.
Bazen sadece yüklerini taşımayı öğrendiklerinde iyileşirler.
Şimal Arslan artık korkusuyla yaşamıyor.
Onunla yaşamayı öğrenmiş durumda.
Ve bazı hikâyeler mutlu sonla değil...
İyileşmeyle tamamlanır.»
Kalem yavaşça masaya bırakıldı.
Dosya kapatıldı.
Ve ilk kez o dosyanın üzerinde yazan isim, yarım kalmış bir hikâye gibi değil...
Tamamlanmış bir yolculuk gibi görünüyordu.
Psikoloğun odasının kapısı yavaşça açıldı.
Şimal birkaç saniye kapının eşiğinde durdu.
Sanki içeride yalnızca bir seansı değil, hayatının en ağır dönemlerinden birini bırakmıştı.
Derin bir nefes aldı.
Göğsündeki yük tamamen gitmemişti.
Belki hiçbir zaman tamamen gitmeyecekti.
Ama artık onu ezmiyordu.
Yavaş adımlarla koridorda yürümeye başladı.
Pencerelerden süzülen öğle ışığı zemine vuruyordu.
İnsan bazen iyileştiğini bir sabah mutlu uyandığında anlamazdı.
Bazen aynı yolu daha hafif adımlarla yürüdüğünde anlardı.
Şimal da bugün ilk kez bunu hissediyordu.
Tam koridorun köşesini dönerken karşıdan gelen biriyle neredeyse çarpışacaktı.
Refleksle durdu.
Karşısındaki kişiyi görünce şaşkınlıkla gülümsedi.
"Mehri Hanım?"
Mehri de onu görünce durdu.
Yüzünde sıcak bir tebessüm oluştu.
"Şimal."
İkisi de kısa bir an birbirine baktı.
Bu karşılaşma planlı değildi.
Tamamen tesadüftü.
Şimal'ın bakışları Mehri'nin elindeki saksıya kaydı.
Yeşil yapraklı, canlı görünen bir çiçekti.
Şaşkınca gülümsedi.
"Bu da ne?"
Mehri çiçeğe baktı.
"Bir teşekkür hediyesi."
"Psikolog Hanım'a mı?"
"Psikolog Hanım'a."
Şimal hafifçe güldü.
"Sizi ilk kez çiçekle görüyorum."
Mehri de gülümsedi.
"Ben de ilk kez psikoloğa çiçek götürüyorum."
Birlikte koridorda yürümeye başladılar.
Adımları yavaştı.
Aceleleri yoktu.
Sanki ikisi de bu sakin anın biraz daha sürmesini istiyordu.
Bir süre sessiz yürüdüler.
Sonra Şimal sordu:
"Doğan Bey nasıl?"
Mehri'nin yüzü yumuşadı.
"İyi."
Ardından gülümseyerek ekledi:
"Aslında hepimiz iyiyiz artık."
Şimal sessizce dinliyordu.
Mehri devam etti.
"Buradaki işlerimizi de bitirdik sayılır."
"Bundan sonra?"
"Artık eve dönüyoruz."
Şimal'ın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
"Nazlı çok sevinmiştir."
Bu kez Mehri gerçekten güldü.
"Sevinmiştir mi?"
Başını salladı.
"Bize her gün ne zaman geleceğimizi soruyor."
Şimal da güldü.
"İnanırım."
"Geçen gün telefonda bana küstü."
"Neden?"
"'Siz beni unuttunuz.' dedi."
İkisi de birkaç saniye güldü.
Sonra Mehri pencereye baktı.
Yüzündeki ifade huzurluydu.
"Sanırım artık eve dönme vakti geldi."
Şimal başını salladı.
"Mutlu oldum."
Mehri ona baktı.
"Bazen insan ait olduğu yere dönünce iyileşir."
Şimal gülümsedi.
"Psikolog Hanım gibi konuştunuz."
Mehri kahkaha attı.
"Fazla mesai yaptık galiba."
İkisi de güldü.
Ve o kısa an, aylar süren bütün karanlığın arasında küçük bir ışık gibi kaldı.
Koridorun sonundaki çıkış kapısına geldiler.
Şimal durdu.
Mehri de durdu.
Birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Sonra Şimal yavaşça konuştu.
"Teşekkür ederim."
Mehri kaşlarını kaldırdı.
"Neden?"
"Her şey için."
Sesi sakindi.
Ama içten geliyordu.
"Bana inandığınız için."
"Beni suçlamadığınız için."
"Yanımda olduğunuz için."
Mehri'nin gözleri hafifçe doldu.
Elini kaldırıp Şimal'ın yanağına dokundu.
"Ben sadece yanında yürüdüm."
Şimal başını salladı.
"Bazen birinin yanında yürümesi yeterlidir."
Mehri birkaç saniye ona baktı.
Sonra sesi daha da yumuşadı.
"Ve şunu unutma..."
Şimal sessizce dinledi.
"Ben de..."
Kısa bir duraksama oldu.
"Doğan Abi de..."
"Her zaman yanındayız."
Şimal'ın gözleri doldu.
Mehri devam etti.
"Neye ihtiyacın olursa olsun."
"Ne zaman olursa olsun."
"Bir telefon kadar yakınız."
Şimal dudaklarını birbirine bastırdı.
Gözlerindeki yaşları tutmaya çalışıyordu.
Sonunda yalnızca başını sallayabildi.
Mehri onu kendine çekip sarıldı.
Bu sarılış ilk günkü gibi değildi.
İçinde korku yoktu.
Acı yoktu.
Kaybetme telaşı yoktu.
Yalnızca huzur vardı.
İki insanın birbirine iyi geldiğini bilmesinin huzuru...
Bir süre öyle kaldılar.
Sonra ayrıldılar.
İkisinin de gözleri nemliydi.
Ama ikisi de gülümsüyordu.
"Hoşça kal Şimal."
"Hoşça kalın Mehri Hanım."
Şimal kapıya yöneldi.
Tam çıkmadan önce arkasına döndü.
"Doğan Bey'e ve Nazlı'ya sarılırsınız benim yerime."
Mehri gülümsedi.
"Sarılırım."
Şimal el salladı.
Sonra kapıdan çıktı.
Güneş ışığı üzerine düştü.
Ve birkaç saniye sonra gözden kayboldu.
Mehri ise psikoloğun odasına doğru yöneldi, birkaç saniye kapının önünde durdu.
Elindeki saksıyı düzeltti.
Derin bir nefes aldı.
Ve kapıyı iki kez tıklattı.
İçeriden tanıdık ses duyuldu.
"Girebilirsiniz."
Mehri kapıyı açtı.
Psikoloğun odası her zamanki gibiydi.
Pencereden süzülen gün ışığı...
Duvar boyunca uzanan kitaplıklar...
Masanın üzerindeki notlar...
Ve yıllardır insanların acılarına sessizce tanıklık eden o sakin atmosfer...
Psikolog başını kaldırdı.
Mehri'yi görünce ayağa kalktı.
"Mehri Hanım."
Mehri gülümsedi.
"Rahatsız etmiyorum umarım."
Psikolog sandalyesini gösterdi.
"Hayır. Sizi bekliyordum son görüşümüz için..."
Mehri birkaç adım ilerledi.
Sonra elindeki saksıyı uzattı.
Psikolog şaşkınlıkla baktı.
"Bu da ne?"
Mehri çiçeğe baktı.
Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı.
"Size teşekkür etmek istedim."
Psikolog mahcup bir gülümsemeyle başını salladı.
"Ama buna gerek yoktu."
Mehri bu kez kararlı bir şekilde konuştu.
"Vardı."
Odanın etrafına baktı.
Duvarlara...
Kitaplara...
Pencerenin önündeki boş köşeye...
Sonra yeniden çiçeğe döndü.
"Her şeyin bir yeri vardır."
Psikolog sessizce dinliyordu.
"Çiçekler de toprakta can bulur."
Bir an durdu.
Gözleri hafifçe doldu.
"Ben de düşündüm ki..."
Yutkundu.
"Bizleri ait olduğumuz yere götürmeye çalışırken..."
Saksıyı ona uzattı.
"Çiçekler de ait olduğu yerde sizin odanızı güzelleştirsin."
Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
Psikoloğun yüzündeki tebessüm büyüdü.
Saksıyı iki eliyle aldı.
Dikkatle inceledi.
Sonra gözlerini Mehri'ye çevirdi.
"Teşekkür ederim."
Sesi gerçekten duygulanmıştı.
"Onu severek büyüteceğim."
Pencerenin yanındaki boş köşeye baktı.
"Tam burada."
Sonra gülümseyerek ekledi:
"Odamda."
Mehri de gülümsedi.
İlk kez uzun zamandır içini acıtmayan bir teşekkür etmişti.
Psikolog çiçeği pencerenin yanındaki boş köşeye yerleştirdi.
Toprağını düzeltti.
Yapraklarından birine hafifçe dokundu.
Sonra yeniden dönüp koltuğuna oturdu.
Odanın içinde sakin bir sessizlik vardı.
Mehri de karşısındaki koltuğa yerleşti.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sanki aynı şeyi düşünüyorlardı.
Bu odada geçen ayları...
Kurulan cümleleri...
Tutulan gözyaşlarını...
Ve yavaş yavaş iyileşen yaraları...
Psikolog sonunda gülümsedi.
"İlk geldiğiniz günü hatırlıyor musunuz?"
Mehri istemsizce güldü.
Başını iki yana salladı.
"Unutmam mümkün değil."
"Neden?"
Mehri derin bir nefes aldı.
Bir an uzaklara baktı.
"Çünkü hayatımın en ağır günlerinden biriydi."
Sesi sakindi.
Ama her kelimesinde yaşanmışlık vardı.
"O gün buraya gelen kadınla bugün burada oturan kadın aynı kişi değil."
Psikolog sessizce dinliyordu.
Mehri devam etti.
"O zamanlar yalnızca kaybettiğim şeyi görüyordum."
Gözleri doldu.
"Ama elimde kalan hiçbir şeyi göremiyordum."
Oda sessizleşti.
"Kenan gitmişti."
Sesi hafifçe titredi.
"Ve ben onunla birlikte kendimi de kaybetmiştim."
Bir nefes aldı.
"Doğan yanımdaydı."
"Geceleri uyumuyordu."
"Ben ağlarken konuşmadan oturuyordu."
"Kendisi de acı çekiyordu."
"Ama yine de önce beni ayakta tutmaya çalışıyordu."
Psikolog başını hafifçe salladı.
Mehri gözlerini yere indirdi.
"Ben ise bunu göremiyordum."
Sessizlik.
Uzun bir sessizlik.
"Nazlı vardı."
Bu kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
"O küçücük kız her gün bana sarılıyordu."
"Bana resimler çiziyordu."
"Gülmeye çalışıyordu."
Ama başını salladı.
"Ben bakıyordum ama göremiyordum."
Psikolog dikkatle dinliyordu.
Mehri gözlerini kapattı.
"Çünkü insan bazen acıya o kadar odaklanıyor ki..."
"...onu seven insanları unutuyor."
Bu cümleden sonra odada birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Psikolog yumuşak bir sesle konuştu.
"Peki şimdi?"
Mehri düşündü.
Uzun uzun düşündü.
Sonra ilk kez tereddütsüz cevap verdi.
"Şimdi Kenan'ın gittiğini kabul ediyorum."
Sesi sakindi.
Ama bu sakinlik kolay kazanılmamıştı.
"Özlemiyor musunuz?"
Mehri gülümsedi.
Gözleri dolmasına rağmen gülümsedi.
"Her gün."
Sonra başını hafifçe salladı.
"Sanırım artık mesele özlememek değil."
Psikolog sessizce bekledi.
"Mesele onun yokluğunda yaşamayı öğrenmek."
Bu cümle odanın içinde asılı kaldı.
Çünkü bazen iyileşme tam olarak buydu.
Unutmak değil...
Alışmak değil...
Sadece yaşamaya devam edebilmek...
Mehri devam etti.
"Eskiden Kenan'ı düşündüğümde yalnızca öldüğü günü hatırlıyordum."
Gözleri uzaklara kaydı.
"Şimdi ise yaşadığı günler geliyor aklıma."
Yüzünde gerçek bir tebessüm oluştu.
"Çocukluğu..."
"İlk bisikleti..."
"Hukuk fakültesini kazandığı gün..."
"Evde yaptığı saçma şakalar..."
Küçük bir kahkaha attı.
"Doğan'ın kravatlarını saklayışı..."
Psikolog da gülümsedi.
Mehri'nin gözleri doldu.
Ama ağlamıyordu.
"Artık ölümünü değil..."
"Hayatını hatırlıyorum."
Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu.
Psikolog birkaç saniye ona baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Bu büyük bir yol."
Mehri başını salladı.
"Evet."
Pencereye baktı.
"Geri dönüyoruz."
"Doğan'a."
"Nazlı'ya."
"Evimize."
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Ve ilk kez bu dönüş bana kaçmak gibi gelmiyor."
Psikolog gözlerini ondan ayırmadı.
"Neye benziyor?"
Mehri düşünmeden cevap verdi.
"Eve dönmeye."
Odanın içinde huzurlu bir sessizlik oluştu.
Uzun bir sessizlik.
Ve bu kez o sessizlikte yas değil...
Kabulleniş vardı.
Mehri vedalaşıb odayı terk etdi.
Psikolog masanın üzerindeki siyah kaplı defteri eline aldı.
Kalemini açtı.
Bir süre düşündü.
Sonra yazmaya başladı.
Sayfalar boyunca süren notların son kısmına geldiğinde kalemini yavaşlattı.
Ve son paragrafı ekledi.
«Yas, insanların sandığı gibi bir vedalaşma değildir.»
«Sevilen kişinin yokluğunu kabul etmek de değildir.»
«Yas; o kişi hayatınızda yokken de onun sevgisini taşımayı öğrenmektir.»
Kalem birkaç saniye durdu.
Sonra devam etti.
«Mehri Saygın ilk görüşmeye oğlunu kaybetmiş bir anne olarak geldi. Bugün ise oğlunu seven bir anne olarak ayrılıyor.Bu iki cümle arasındaki fark küçük görünse de bir insanın iç dünyasında yıllar sürebilecek kadar büyüktür.»
Bir satır daha yazdı.
«Başlangıçta bütün kimliğini kaybının üzerine kurmuştu. Bugün ise kaybını hayatının bir parçası olarak taşıyor. Artık yalnızca Kenan'ın annesi değil... Yeniden Doğan'ın eşi...Nazlı'nın annesi...Ve kendi hayatının öznesidir... Yani avukat Mehri Saygındır.»
Psikolog derin bir nefes aldı.
Son satırı yavaşça yazdı.
«Bazı insanlar terapiyi iyileşmek için değil, hayatta kalmak için başlatır. Fakat bazen hayat onları fark etmeden başka bir yere götürür. Hayatta kalmaya çalışan insanlar... Yeniden yaşamaya başlar.»
Kalemi kapattı.
Defteri usulca kapadı.
Ve odanın içinde, biten bir hikâyenin ardından kalan o sessiz huzur yayıldı.
Bazı vedalar sevgiyi bitirdiği için değil, sevgiyi taşıyacak güç kalmadığı için yaşanırdı.
İnsan bazen birini affedebilirdi.
Ama yaşananları geride bırakamazdı.
Çünkü bazı hikâyeler mutlu sonla bitmezdi.
Sadece biterdi.
Cezaevinin görüş odası sessizdi.
Demir kapının açılıp kapanma sesi koridorda yankılandı.
Şahin içeri girdiğinde başını kaldırmaya bile cesaret edemedi önce.
Çünkü bu görüşün ne anlama geldiğini biliyordu.
Son görüş.
Son kez görecekti onu.
Son kez sesini duyacaktı.
Ve sonra...
Belki de bir daha hiç.
Karşısındaki sandalyede Şimal oturuyordu.
Aylar geçmişti.
Yüzündeki yaralar iyileşmişti.
Kolundaki izler silinmeye başlamıştı.
Kurşun izi belki artık belli olmuyordu.
Ama ikisi de biliyordu...
Bazı yaralar tenin altında kalıyordu.
Şahin sandalyesine oturdu.
Aralarında birkaç adımlık mesafe vardı.
Ama ikisine de yıllar kadar uzak geliyordu.
Uzun süre konuşamadılar.
Sonunda Şahin başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
"İyi görünüyorsun."
Şimal hafifçe gülümsedi.
"İyiyim."
Şahin başını salladı.
Sanki bu cevabı duymaya ihtiyacı varmış gibi.
"İyi olmana sevindim."
Sessizlik.
Şahin gözlerini kaçırdı.
"Eğer o gün..."
Sesi çatladı.
"Eğer seni oraya hiç götürmeseydim..."
Durdu.
"Neler değişirdi bilmiyorum."
Şimal sessizce dinliyordu.
Şahin devam etti.
"Ama bildiğim bir şey var."
Gözleri doldu.
"Hayatındaki en büyük acıların çoğunda benim payım var."
Şimal başını eğdi.
Şahin acıyla gülümsedi.
Kelimeyi söylerken bile zorlandı.
"Abim benim atdığım kurşunla öldü"
Bir nefes aldı.
"Seni koruyamadım."
Şimal'ın gözleri doldu.
Şahin devam etti.
"Abimi durduramadım."
"Gerçekleri anlatamadım."
"Hiçbir şeyi düzeltemedim."
Sesi giderek kısılıyordu.
"Ve sonunda..."
Başını kaldırdı.
"Seni kurşunun önüne atlayacak kadar çaresiz bıraktım."
O an ikisinin de aklına aynı gece geldi.
Yaman'ın titreyen eli.
Silah.
Çığlık.
Ve Şimal'ın bir an bile düşünmeden Şahin'in önüne atlayışı.
Şahin gözlerini kapattı.
"O an neden yaptın?"
Şimal birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça cevap verdi.
"Çünkü belki de o kadar suçun varken ölüm sana ödül olurdu."
Şahin'in gözlerinden yaş aktı ve daha sonra başını eğdi.
Bu cevap canını daha çok yakmıştı.
Çünkü içinde hâlâ umut taşıyan son parçayı da söndürmüştü.
Bir süre daha sessizlik oldu.
Sonra Şahin yavaşça konuştu.
"Ben seni hep sevdim."
Şimal'ın gözleri doldu.
"Ama bunu söylemek için hep yanlış zamanı seçtim."
Acı bir tebessüm oluştu yüzünde.
"Belki..."
Başını kaldırdı.
"Başka bir hayatta..."
Dudakları titredi.
"Başka bir zamanda..."
"Her şey farklı olabilirdi."
Şimal uzun süre ona baktı.
İlk tanıştıkları günü düşündü.
Kavgalarını.
İnatlarını.
Yarım kalan hayallerini.
Kaybettiklerini.
Ve sonunda yavaşça başını salladı.
Gözlerinde ne öfke vardı...
Ne de umut.
Sadece kabulleniş.
"Hayır Şahin."
Şahin ona baktı.
Şimal derin bir nefes aldı.
Ve son cümlesini söyledi.
"Bizim hiçbir hayatta mutlu sonumuz yazılmamıştı."
Sessizlik.
Şahin'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
İlk kez itiraz etmedi.
Çünkü biliyordu.
Haklıydı.
Görevli kapının açıldığını haber verdi.
"Görüş süresi bitmiştir"
Şimal ayağa kalktı.
Şahin de kalktı.
Ama bu kez birbirlerine yaklaşmadılar.
Sarılmadılar.
Dokunmadılar.
Çünkü bazı vedalar dokunularak değil...
Uzakta durularak edilirdi.
Şimal kapıya doğru yürüdü.
Bir kez bile arkasına bakmadı.
Şahin ise olduğu yerde kaldı.
Sessizce.
Hareketsizce.
Kapı kapanana kadar onu izledi.
Ve kapı kapandığında...
Hayatında ilk kez gerçekten yalnız kaldığını hissetti.
Çünkü bazı insanlar gittiğinde bir boşluk bırakmazdı.
Bir ömür bırakırdı geride.
Bazı hikâyeler kavuşmakla değil, vazgeçmekle tamamlanırdı.
Ve bazen insan sevdiği kişiyi kaybetmezdi.
Onu içinde taşımayı öğrenirdi.
Şimal o gün cezaevinden çıkarken geçmişini geride bırakmadı.
Şahin de o gün hücresine dönerken acılarından kurtulmadı.
Ama ikisi de ilk kez aynı şeyi yaptı.
Tutunmayı bıraktılar.
Ve bazen iyileşmek...
Tam olarak buydu.
✍️ m.n