"Gerçek, saklandığı yerden değil; açığa çıktığı yerden anlaşılır."
Savcılık binasının duvarları, sabahın ilk ışığıyla birlikte soğuk ve mesafeli görünüyordu. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, yeni bir günün değil, bitmeyen bir yükün habercisiydi.
Mehri Hanım, yeni odasına yerleşiyordu. Masanın çekmecelerini açıp kapatırken, her şeyi yerli yerine koymaya çalışıyordu. Her şey düzenliydi ama yabancı... sanki oda onu değil, odaya ait olan başka bir hayatı bekliyordu.
Masanın üzerine bıraktığı dosyaların yanında küçük bir fotoğraf çerçevesi duruyordu. 17-18 yaşlarında bir oğlan... gülümsemesi yarım, bakışları uzak.
Mehri fotoğrafa uzun süre baktı. Zaman bir anlığına geri çekildi. Ve odada yalnızca bir annenin sustuğu bir acı kaldı. Kapı çalındı.
Bu kez içeri giren kadın, Mehri ile yaşıt sayılabilecek bir savcıydı. Yüzünde yorgun ama içten bir gülümseme vardı.
Gülşah Savcı İçeri adım atarken hafifçe gülümsedi:
"Yeni odaya alıştın mı?"
Sesi sıcak, tanıdık bir ton taşıyordu. Sanki bu bina içinde tek samimi seslerden biriydi. Elindeki çiçekleri kaldırdı.
"Ben sana işe başlama şerefine çiçek getirmiştim... ama sen çoktan başlamışsın."
Mehri çiçekleri alırken Gülşah'ın bakışı bu kez onun ayakkabılarına kaydı. Üzerinde hafif bir çamur izi vardı. Sanki bu binanın dışındaki dünyanın yükünü de beraberinde getirmişti. Gülşah çiçekleri bırakırken ekledi:
"Bu yol uzun ve zor... ama her durumda sana yardımcı olacağım. Yanındayım. Seninleyim."
Mehri kısa bir an sustu. Sonra sadece başını hafifçe salladı. İki kadın arasında söylenmeyen bir güven oluşmuştu. Tam o anda kapı yeniden çalındı. İçeri giren kalem memuru aceleciydi, elinde dosya vardı.
"Savcım," dedi nefesini toparlamaya çalışarak, "155'ten ihbar var. 21-22 yaşlarında bir kız çocuğu darp edilmiş halde ıssız bir bölgede bulunmuş."
Odadaki hava bir anda değişti. Çiçeklerin kokusu bile ağırlaştı. Gülşah ile Mehri birbirine baktı. Söz yoktu. Ama aynı gerçeği anlamışlardı. Gülşah hafifçe başını eğdi:
"Görüyorsun... başlangıç dediğin şey bazen hiç başlamaz."
Mehri dosyayi eline aldı.
Kısa bir sessizlik çöktü. Bakışları sertleşti, ama gözlerinde belli belirsiz bir nem vardı. Kapıya yöneldi. Tam çıkmadan önce durdu. Dolmuş gözlerini fark ettirmeden sildi. Ve sesi, hem kırılgan hem kararlı bir tonda odanın içinde kaldı:
"Ben çıkıyorum, ee malum adaleti geciktirmek olmaz."
Mehri ve arkasından Gülşah odadan çıktı ve kapı arkasında kapanırken, içeride sadece adaletin aceleci sessizliği kaldı.
*****
Adliyenin kapısı ağır bir sesle kapandı.
Mehri dışarı çıktığında yüzüne çarpan hava soğuktu ama o bunu hissetmedi. Zihni çoktan başka bir yere çekilmişti.
Kalem memuru önden yürüyordu. Araç hazırdı.
Gülşah yoktu.
Bu yol bu kez sessizdi.
Araca bindiklerinde kimse konuşmadı.
Motor çalıştı.
Şehir geride kalırken Mehri camdan dışarı bakıyordu ama gördüğü şey yollar değildi.
Görüntüler iç içe geçiyordu.
Bir dosya.
Bir isim.
Yarım kalmış bir hayat.
Ve çok derinde, bastırılmış başka bir anı...
Parmakları istemsizce dizine vurdu.
Sonra durdu.
Kendini fark etmiş gibi.
Araç yavaşladı.
Kalem memuru öne eğildi:
"Savcım, geldik."
Kapı açıldı.
Soğuk hava içeri doldu.
Ekipten biri hemen yaklaştı.
"Savcım, kaloş ve eldiven..."
Mehri hiçbir şey demeden aldı.
Hızlıca giydi.
Adımlarını dikkatle yere bastı.
Şerit kaldırıldı.
Ve içeri girdiler.
Toprak...
Rüzgâr...
Sessizlik...
Mehri ilk adımda durdu.
Bakışları çevreyi taradı.
Bu yer...
Tanıdıktı.
Fazla tanıdıktı.
Zihninde bir kırılma oldu.
İstemediği bir görüntü yükseldi.
Aynı toprak.
Aynı boşluk.
Ve burada kapanmış bir hikâye.
Oğlu.
Mehri bir an gözlerini kapattı.
Ama geri kaçmadı.
Sadece derin bir nefes aldı.
Ve açtı.
Artık bakışı değişmişti.
Şeridin ötesinde yerde genç bir kız yatıyordu.
Hareket yoktu ama hayat tamamen bitmiş değildi.
Zayıf bir nefes vardı.
Kalem memuru konuştu:
"Savcım... henüz kamera kaydı yok, delil yok, iz yok... ekipler çevreyi kontrol ediyor."
Mehri kızdan gözünü ayırmadan sordu:
"Tecavüz var mı?"
Sessizlik oldu.
Kalem memuru yutkundu.
"Savcım... şu an kesinleşmiş bir bulgu yok ama şüphe var, inceleme devam ediyor."
Mehri yüzünü değiştirmedi.
Sadece bakışı daha da sertleşti.
Bir an kızın üzerine eğildi ama dokunmadı.
Sonra yavaşça doğruldu.
Etrafına baktı.
Boş alan.
Dağınık toprak.
Susturulmuş bir dünya.
Ve çok kısık bir sesle konuştu:
"Ve bu eksik olan şey... yeni değil."
*****
Olay yerinde ekipler hızlı ve düzenli bir şekilde çalışıyordu. Polisler şerit çekilen alanı genişletmiş, fotoğraf ekibi her detayı kayıt altına alıyor, sağlık görevlileri ise sedyeyi hazırlamıştı. Kalem memuru raporları kontrol ederken diğer görevliler çevrede iz ve delil arayışına devam ediyordu. Herkes kendi görevine odaklanmış, sahada disiplinli bir hareketlilik hâkimdi.
Kalem memuru hızla Mehri'nin yanına yaklaştı.
"Savcım... ambulans geldi. Kızı hastaneye gönderelim mi?"
Sesinde acele vardı.
Ama Mehri cevap vermedi hemen.
Bir an baktı.
Sonra sesi sertleşti:
"Tabii, ne bekliyorsun?"
Kalem memuru irkildi.
Mehri devam etti:
"Ne yapın edin, o kız yaşasın. Burada bir can var. Soru sorulacak bir an bile yok."
Kalem memuru hemen başını salladı.
"Emredersiniz savcım."
Koşarak ambulans ekibine yöneldi.
"Ambulans! Buraya, hemen!"
Kız sedyeye alınırken siren sesi yükseldi.
Olay yeri bir anda hareketlendi.
Ama Mehri... yerinde kalmıştı.
Herkesin koşuşturması arasında o hareket etmiyordu.
Bakışları yerdeydi.
Ama yerdeki kızda değil.
Bir noktada takılı kalmıştı.
Sanki görmüyordu.
Sanki başka bir yeri görüyordu.
Kalem memuru uzaktan ona baktı.
Ve durdu.
Mehri'nin yanında bir adım atmaya cesaret edemedi.
Çünkü Mehri'nin eli...
Yerdeki küçük bir alanın üzerindeydi.
Ama tuhaf olan şuydu:
Sanki o alanı kapatmış gibiydi.
Kalem memuru gözlerini kıstı.
"Savcım..."
Seslenmedi aslında.
Sadece fısıldadı.
Ama Mehri duymadı.
Ya da duymamayı seçti.
Bakışı çok daha uzağa kaymıştı.
Ve o an...
Zihninde bir görüntü belirdi.
Aynı toprak.
Aynı sessizlik.
Parmakları hafifçe titredi.
Ama yüzü değişmedi.
Hiçbir şey belli etmedi.
Sadece çok kısa bir an eğildi.
Ve yerdeki toprakta kalan küçük iz... bir anlığına kayboldu.
Tam o sırada kalem memuru bunu gördü.
Gözleri büyüdü.
Mehri'nin eli hâlâ oradaydı.
Ve Mehri hâlâ bakmıyordu.
Kalem memuru bir adım geri çekildi.
İçinden geçirdi:
"Bunu... neden kapattı?"
O an Mehri başını kaldırdı.
Gözleri sertti.
Ama boştu.
"Ambulans gitti mi?" dedi sadece.
Kalem memuru yutkundu.
"Evet savcım..."
Mehri kısa bir an durdu.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi çevreye baktı.
Ama kalem memurunun gözünde artık sahne farklıydı.
O artık bir savcı görmüyordu.
Bir şeyi gizlemiş olabilecek birini görüyordu.
Ambulans sireninin sesi uzaklaştıkça olay yerinde kalan hareketlilik de yavaş yavaş azaldı. Polisler son kontrolleri yapıyor, ekipler dağılmış alanı toparlıyor, kalem memuru ise sessizce notlarını tamamlıyordu. Mehri bir süre daha olduğu yerde kaldı; sonra bakışlarını son kez yere indirdi ve hiçbir şey söylemeden geri döndü. Olay yeri, geride sadece yarım kalmış bir hikâyenin ağırlığını bırakarak sessizliğe gömüldü.
Ve olay yeri... ilk kez sessizliğinden daha ağır bir şüphe taşıyordu.
✍️ m.n




