İçeriğe geç

NİHÂN

Bölüm 7 · 18 dk okuma

NİHÂN

Bölüm 7

6-BATAKLIK

Şu an ne yapıyordum? Neye güveniyordum? Hiçbir fikrim yoktu. Sadece iç sesime güvenerek günümü kurtarmak istiyordum. Kabustan kaçıp bir düşe sığınmak istiyordum. Bu düş öyle bir düş olmalıydı ki... Kısa sürmesine rağmen derin bir etki bırakmalıydı. Bu yüzden, oyunumu inandırıcı kılmak için her hamleyi gerçekleştiriyordum. Tanımadığım bir adamın elleri arasında Cihangir'e doğru ilerliyordum. Heyecan, telaş ve endişe... Bir musallat gibi peşimi bırakmıyor. Beni zora düşürüyordu. Resmen bir savaşa sürükleniyordum. Sonunu tahmin etmenin imkansız olduğu bir savaşa... Bir tarafta tüm gücüyle karşımda duran Cihangir... Bir tarafta sonunu bilmediği bir oyuna girişen ben... Ne olacaksa şimdi olacaktı.

"Nefes almaya ne dersin?"

Yanımdaki kalın sesin uyarışıyla kendime geldim. Söylenene uydum. Derin bir nefes alıp , olacaklardan habersiz olan Cihangir'e baktım. O an, yanımdaki ses yinelendi.

"Bu kadar telaş yapma. Yalan da olsa biz sevgiliyiz. Gergin olman merak uyandırır. Bu yüzden doğru olanı yap. Sakinliğini koru."

Başımı olumlu anlamda salladım. O haklıydı. Madem bir oyuna başvurmuştuk. Eksiksiz bir biçimde tamamlamalıydık. Yüzüme bir tebessüm yerleştirip usulca konuştum.

"Şimdi başlıyoruz. Bana eşlik et."

Cihangir'in görüş alanında durdum. Bir anlığa ona baktım. Bizi fark ettiğini görüp asıl girişi başlattım. Zoraki bir kahkaha atıp Demir'in gözlerinin içine baktım. Hiç istemediğim bir olayın içinde dudaklarımı araladım.

"İyi ki geldin sevgilim."

O da benim gibi gülümsedi. Elini yüzüme götürüp nazikçe okşadı. Bu hareketiyle gerilirken oyunun mahvolmaması için elimden geleni yaptım. Normalde yapılmayacak olanı yapıp bir yabancıya güvendim. Sanki gerçekten sevgilimmiş gibi bir görüntü verdim. Demir'e sıkıca sarılıp Cihangir'e arkamı döndüm. O an ne gülüşümden eser kaldı ne de rolümden... Bir anlığına da olsa görülmemenin rahatlığını yaşadım. Neysem o oldum. Köşeye sıkışmış, ne yapacağını bilemeyen, düşünmeden hareket eden ve gittikçe dibe batan Zenan oldum. Çaresizliğimle bir bütün oldum. Bir sürenin ardından Demir'in fısıldayan sesini duydum.

"Sanırım bu sarılma sonsuza dek sürecek. Anlaşmamız da bu var mıydı?" deyip gülümsedi. Düştüğüm dalgınlıktan kurtulmak için çaba verdim.

"İnandırıcı olması gerek. Askerlik arkadaşı gibi duracak halimiz yok ya!"

Sözlerim onun daha sesli gülmesine neden oldu.

"Bak şimdi beni korkuttun. İnandırıcı olmak için zirveye mi oynayacaksın? Ona göre haberim olsun da hazırlıklı olayım. Bir öpücük falan..."

Devamını getirmesini izin vermedim. Öfkem önüme geçti. Hızla sözünü kestim.

"Böyle bir şey asla olmayacak. Abartmanın gereği yok. Ne anlaştıysak o. Ne bir eksik ne bir fazla..."

"Tamam. Sakin ol. Sen ne dersen o."

Kolları arasından ayrılıp hedefime döndüm. Döner dönmez, bir korla tutuştum. Gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa zihnimin bana bir oyunu mu? Bilemedim. Şaşkınca emin olmak istedim. Öfkenin bin bir tonunu sürdüğü gözler, çatık kaşlar ve öldürücü bakışlar... Cihangir'in anlık özetini oluşturdu. İçimden bir ses kaç buradan derken, başka bir ses kısasa kısas dedi. Kendimi şaşırtmayacak sesi seçip gülümsedim. Onun öfkesine inat, sahte mutlulukla özdeşleştim. Olmayan mutlulukla sahteleştim. Demir'in elinden tutup Cihangir'e doğru ilerledim. Gözlerimi gözlerimden ayırmadan can yakıcı bir cesarete eşlik ettim. Zar zor yanına ulaştığımda tamamen farklı bir ortama girdim. Daha keskin bir öfke, daha sert bir hava ve daha boğucu bir ortam... Beni baştan aşağı gerdi. Adeta saniyeler içinde çöküşe geçtim. İçten içe, neden böyle bir tepki verdiğimi sorguladım. Neden? Neden böyle hissediyordum ki? Cihangir'in tavrı beni neden ilgilendiriyordu? Benim için hiçbir anlam ifade etmeyen bu adam, neden sinirimi bozuyordu? Ne düşünürse düşünsün, umurumda olmamalıydı. Eskisi gibi hep uzağımda kalmalıydı. Yine beni kötü bir insan olarak görmeli , arkasına dahi bakmadan benden uzaklaşmalıydı. Şu an en büyük isteğim buydu. Cihangir'den sonsuza dek kurtulmaktı. Onun da tek isteği bu olmalıydı. Sonsuza dek beni hayatından çıkarmalıydı. Sanki hayatında hiç olmamışım gibi unutmalıydı. Ne geçmişinde ne bugününde ne de geleceğinde bana yer olmalıydı. Zorlukla yutkunup tekrar ona baktım. Elanın yakıcılığına karşı gözlerimi konuşturdum. İstedim ki bir mucize olsun. Cihangir bu bakışlardan bir anlam çıkarsın. Beni kalıcı olarak silsin. Ama Cihangir öfkesinden arınmadı. Bakışları her geçen saniye sertleşti. Patlamaya hazır bir volkan haline geldi. Bu halinden korktum. Gözlerimi ondan kaçırdım.

"Canım..."

Belimi sarılan kolla düşünce uykusundan çıktım.

"Bizi tanıştırmayacak mısın?"

Bir anlık heyecanla unuttuğum durumu telafi etmek istedim. Gülümseyip sırasıyla Ebru ile Cihangir'e baktım.

"Erkek arkadaşım Demir."

Ebru, memnuniyetle gülümserken Cihangir kaşının tekini yukarı kaldırdı. Şüpheyle bana baktı. Öfkenin yanı sıra bir de şüphesine maruz kaldım. Umursamayıp elimle onu gösterdim.

"Cihangir... İş arkadaşım."

Bilerek son cümleyi bastırdım. İnadına öylece ona baktım. Sinirini bozmanın keyfini yaşadım. Ben ondan değil, o benden korkmalıydı. Demir, elini Cihangir'e uzatıp gülümsedi.

"Memnun oldum."

Cihangir önce Demir'in elini sonra bana baktı. Ciddiye almadığını her hareketiyle belli etti. Demir'in bir süre eli havada kaldı. Şaşırdı. Geri çekecekken Cihangir var gücüyle tuttu. Hayretle sıktığı ele baktım. Sanki öfkesini yansıtıyormuşçasına gücünü gösterdi. Şiddetle sallayıp konuştu.

"Karşılıklı... Bu arada seni daha önceden tanımayı isterdim. Ama sanki varlığınla yokluğun bir gibi oldu. Zenan ne senden bahsetti ne de varlığını ortaya koyacak bir şey gerçekleştirdi. Şaşkınlığım bu yüzden! Kusura bakma."

Demir, şaşkınca bana döndü. Ne yapacağını bilemez bir halde gözlerime baktı. Yardım dileyen bakışları karşılıksız bırakmadım. Cihangir'i amacına ulaştırmamak için elimden ne geliyorsa yaptım.

"İlişkimizi gösteriş olarak yaşamıyoruz. Öyle herkes öğrensin diye bir amacımız da yok." deyip gülümseyerek Demir'e baktım. O da benim yolumdan ilerledi.

"Zenan, öyle herkese her şeyini açmaz. Olayları kendi içinde yaşamayı sever. Ben de ona uyum sağladım. Ama senin neden bu kadar rahatsız olduğunu anlayamadım."

Son cümle ben dahil herkes için beklenmedik oldu. Ebru, şaşkınca olayı anlamaya çalışırken Cihangir sinirden gülümsedi. Bu gülümseme kahkaha boyutuna ulaştı. Ama gözlerindeki öfke ebedi olarak orada kaldı.

"Sanırım bir yanlış anlaşılma oldu. Benim rahatsız olduğum falan yok. Sadece merak ettim. Neden bir ilişki gizli tutulur diye..."

Bana dönüp sözlerini devam ettirdi.

"Ağabeyinin de haberi yok değil mi Zenan?"

Öfkemi saklamaya gücüm kalmadı. İstemsizce kaşlarımı çattım. Dikkatle onu süzüp amacını anlamaya çalıştım. Cihangir ne yapmaya çalışıyordu? Gizliden gizleye bana bir tehdit mi yolluyordu? Yoksa sırf konuşmak için saçmalıyor muydu? Ya da başından beri beni korkutup geri püskürtmeye çalışıyordu. Ne yaparsa yapsın istediğini elde edemeyecekti. Ben yine karşısında dikilmeye devam edecektim.

"Tahminim doğru! Söylemedin." dediğinde dudaklarım mantığımdan önce hareketlendi.

"Ağabeyimin gözünde bir çocuk gibiyim. Yıllar geçmesine rağmen bu tavrını sürdürmekten bıkmadı. Üzerime titremeye devam etti. Ben sadece uygun ortamı bekliyorum. Gerekli gördüğümde elbette öğrenecek. Yani endişelenme Cihangir. Ağabeyim er geç öğrenecek."

Gerici suskunluğu, tekrar konuşma isteğine boğdu.

"Belki de öğrenmesi çok yakındır." deyip gülümseyerek göz kırptım. Bir şey demek için dudaklarını araladı. Ondan gelecek darbeye hazırlanırken Ebru kolundan tuttu. Cihangir'in kulağına yaklaşıp bir şeyler fısıldadı. Cihangir sıkıntıyla iç geçirip başını salladı. Ebru ne dediyse konuşmaktan vazgeçti. Elindeki içecekten birkaç yudum alıp başka bir yöne döndü. Ona olan bakışlarım Ebru'nun sesiyle son buldu.

"Bu arada ben de Ebru. Tanıştığımıza memnun oldum."

Demir gülümsemekle yetindi. Meraklı bakışlar bana dönerken aynı şekilde gülümsedim.

"Romantik bir hikâyeniz var mı? Nasıl tanıştınız?"

Benim sorduğum soruyu o da bana soruyordu. Benimkine nazaran saf bir merakta olduğunu görebiliyordum. Neyse ki buna hazırlıklıydım. Sınavıma son dakika çalışmama rağmen doğru yere çalışmıştım.

"Aynı üniversitedeydik. Bazı derslere beraber giriyorduk."

Demir, benim anlayacağım sahte bir heyecanla bana eşlik etti.

"Bazı derslerden bilerek kalıyordum. Sırf Zenan ile aynı ortamda bulunmak için..."

"Vay be! O zamanlardan beri mi berabersiniz?" diyen Ebru'ya başını olumsuz anlamda salladı.

"Keşke demeyi çok isterdim. Ne yazık ki o zamanlar sadece benim duygularım vardı. Ve Zenan bundan habersizdi."

"Hiç mi fark etmedin? Yoksa bilmezlikten mi geldin?"

Ebru'nun merakını hemen gidermedim. Öncesinde Cihangir'e bakmak istedim. Tahmin ettiğim gibi bize bakıyordu. Korkutucu bir sessizlikle ne cevap vereceğimi bekliyordu. Açıkçası onun bu halinden korkuyordum. Sessiz öfkesinden, dengesizce içişinden ve sürekli üzerimde olan bakışlarından... Neden bu kadar öfkeliydi? Gerçekten anlamıyordum. Yalan söylediğimi hissetse bile kesinlikle bu davranışı normal değildi. Cihangir, hayatımın tam ortasına kurulan zorlu bir bilmece gibiydi. Ve ne yazık ki bunu çözecek güç bende yoktu. Fazla sessiz kaldığımı fark edip gözlerimi onun üzerinden çektim. Benden yanıt bekleyen Ebru'ya yönlendim.

"Fark etmedim. Çünkü herkese nasıl davranıyorsa bana da öyle davranıyordu. Hatta beni kankası olarak gördüğünü düşünüyordum. Sürekli ilişki konusunda benden yardım istiyor. Ufak tüyolar alıyordu. Ben de başkasından hoşlandığını sanıyordum. Ama iş çok başkaymış."

Konuşmanın geri kalanını Demir'e bıraktım. Bakışlarımdan anlayacak olacak ki olaya el koydu. Gözlerini karşıya dikip Cihangir ve Ebru'ya anlatmaya başladı.

"Sormayın! Bu taktik başıma bela açtı. Zenan'dan laf alarak bir şeyler yapabilirim sandım. Ama çok başka anladı. Ben ondan hoşlanırken o beni başkasına yapmaya çalıştı."

"Senin için çok kötü olmalı."

"Öyle oldu da ama ben yine de vazgeçmedim. Her fırsatı değerlendirmeye çalıştım. Ders çalışmaktan nefret eden ben, onunla ders çalışmak için her şeyi yaptım.. Kulağım ondaymış gibi durdu. Ama ben sadece Zenan'ı izledim. Sırf daha fazla vakit geçirebileyim diye sınırları zorladım. Bildiğim konuyu defalarca anlattırdım. Tabii kimi zaman sinir krizi geçirecek duruma geldi. Ama ayıp olmasın diye bana katlandı. O, nasıl anlatırım diye düşünürken ben de ona dair hayallere daldım. "dediğinde gülmeden edemedim. Oyuna kendince bir şeyler katıyordu. Buna kızmak yerine keyifleniyordum. Çünkü oyunumuzu daha inandırıcı kılıyordu.

"Hatta bir keresinde Zenan'ın bir kulübe katıldığını duydum. Ama ne olduğunu bilmiyordum. Arkadaşa adımı yazdırmasını söyledim. Ve o günü sabırsızlıkla bekledim. Zenan ile ortak ilgi alanı çıkaracak. Ortak zevkler üzerinden konuşmaya çalışacaktım. Amacım buydu. Ama her şey oraya gitmemle tepetaklak oldu. Tahmin edin! Ne kulübüne yazılmışım?"

Gülümseyerek bize baktı. Ebru kahkaha attı. Cihangir de mimik oynamadı. Ben de merakla gelecek lafı bekledim.

" Öyle heyecanlı anlatıyorsun ki... Çok merak ettim. Kız öğrencilere özel bir şey miydi? Moda üzerine bir kulüp olabilir."

Ben de konuşmaya yeltenecekken, Cihangir'in hırslı sesi bana engel oldu.

"Bence oyunculuk kulübüydü. Sanki Zenan da öyle bir ışık var. Ustaca bir oyun çıkarabilir. Sonrada herkesi inandırır. Değil mi?" deyip onaylamaz bir tavırla beni süzdü. Öfkesine karşı zıt bir şekilde gülümsedi. Laf dokundurmasına boyun eğmedim. Güzel bir söz duyuyormuşçasına tepki verdim.

"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum. Teşekkür ederim Cihangir."

Cevap vermedi. Başını iki yana sallayıp bardağındaki içeceği bitirdi. Bu gerilim sadece Ebru tarafından hissedilmedi. Ya da benim gibi o da oynadı. Mutlu huzurlu bir rol üstlendi.

"Söz sende Demir. Hikâyeniz ilgimi çekti."

"Maalesef tahminlerinizin hiçbiri doğru değil. Katıldığım kulüp, folklor kulübüydü. Herkes hazırlıklıydı. Yöresel kıyafetler, ekipmanlar ve nicesi... Ben ise başka bir olaya hazırdım. Şık ve özenliydim. Sırf Zenan için giymeye kıymadığım gömleği giymiş, saçıma şekil vermiştim. Yani anlayacağın onların karşısında alakasız bir züppe gibi kalmıştım. İlk güne özel halay konsepti vardı. Bir anda ne olduğunu anlayamadan aralarına aldılar. Ki ben halaya dair hiçbir şey bilmeyen bir adamım. Ne yapacağımı bilemeden resmen oradan oraya savruldum. Müthiş bir hız, bilmediğim ayak hareketleri ve aralarında kalan ben... Halimi görsen acırdınız bana. Pardon! Tek bir kişi acımazdı. O da Zenan! Nasıl gülmüştün bana. Gülmekten halayı yarı koymuş beni izlemiştin." deyip gözlerimin içine baktı. Hem iki dakika da yazdığı senaryoya şaşırdım. Hem de gerçekten o anları yaşamışız gibi gülümsedim.

"Çok komiktin. Saçların savruluyor. Gözünün önünü göremiyordun. Arada yanındaki insanlara bağırıyor. Durmaları gerektiğini söylüyordun. Bu arada beni o hengamede nasıl gördün? Anlayamadım."

"Bir sor bana. Senden hiç gözümü ayırdım mı diye? Ne kadar savurulsam savrulayım sana bakmaya devam ettim. O kadar güzel görünüyordun ki... Gülüşün, bakışın ve o güzel gözlerin... Bana hangi ortamda nasıl durumda olduğumu unutturuyordu. Eğer sen de benim olduğum yerden kendini görseydin ne demek istediğimi anlardın."

Tebessümüm hızla silinirken o konuşmaya devam etti.

"Bir kulübe rezil olmuştum. Ama sonunda seninle vakit geçirme şansına erişmiştim. Tüm gün bana halayı öğretmeye çalışmıştın. Çoğu zaman da bilerek güldürmüştüm. Sırf o gülen gözlerini görebilmek için neler neler yapmıştım."

Elini yüzüme götürüp saçımı okşadı. Beni kendine doğru çekip saçıma küçük bir öpücük kondurdu. O an neye uğradığımı şaşırdım. Onu itip kolları arasından kurtulmak istedim. Ama buna ne gücüm ne de şartlar el verdi. Kendi oyunum içinde tutsak oldum.

"Çok tatlısınız. Birbirinize çok yakışıyorsunuz."

Benim yerime Demir cevap verdi.

"Teşekkür ederiz. Siz de öyle..."

"Ne kadar süredir berabersiniz?"

Kendimden nefret ederek rolümü ilerlettim. Sanki gerçekten seviyormuşçasına Demir'e baktım. O an nasıl göründüm bilmiyorum. Ama bir an önce bitsin diye hızla dudaklarımı araladım.

"Üniversiteden beri demeyi çok isterdim. Duygularından haberdar olmadığım için bir başkasıyla olduğuna inandım. Telefon konuşmaları, mutlu tavırları ve biriyle onu görmem yanlış anlaşılmaya davet çıkardı. Ben de ondan uzaklaştım. Aramıza bir sınır koydum. Çünkü ben de ona karşı bir şeyler hissediyorum. Daha fazla acı çekmemek için en doğru olanını yaptığımı sandım. "

"Olaylara bak! Sanki bir dizi gibi... Neyse ki şimdi berabersiniz."

"Evet hatta pembe dizilerden... Olaylar! Olaylar!"

Cihangir'in iğneleyici lafını duymazlıktan geldim. Ama inadına yaparmış gibi konuşmaya devam etti.

"Sahi ya tekrar nasıl bir araya geldiniz?"

"İş dolayısıyla uzun zamandır buradaydım. Sonra Zenan'ın da burada olduğunu öğrendim. Şansımı denedim."

"Bak sen Allah'ın işine. Orada olmadınız. Ama burada birbirinizi buldunuz. Sanki bu anı beklermiş gibi..."

"Kader deniliyor canım buna. Bak seninle ben de öyleyiz. Bunca zaman aynı ortamdaydık. Ama şimdi beraberiz. Kaderinde ne varsa onu yaşıyorsun."

Onlar kendi aralarında konuşurken Demir kulağıma yaklaştı.

"Bence başardık. İnandılar."

Sadece onun duyabileceği ses tonunda cevap verdim.

"Evet. Sorunsuz bir şekilde hallettik. Bir saat dolmak üzere..."

"İstersen biraz daha uzatabiliriz."

"Bu kadarı yeterli. Teşekkür ederim."

"Teşekküre gerek yok. Nasıl olsa sen de bana yardım edeceksin." deyip gülümsedi. Ne konuda yardım edeceğimi bilmeden başımı salladım. Hafifçe geri çekildim. Bir süredir ses gelmeyen karşı tarafa baktım. Ama bir boşlukla karşılaştım. Cihangir yerinde yoktu. Ebru da bir başına telefonla ilgileniyordu. Merakla kaçırdığım bir şey var mı diye anlamaya çalıştım. Fakat başarılı olamadım. Sorular etrafımı sardı. Hangi ara kaybolmuştu? Nereye gitmişti? Hepsi cevapsız kaldı. Durduramadığım merakım dilime vurdu.

"Cihangir nerede?"

"Hava alacak sanırım. Birazdan gelir."

"Ben de sohbetimizden sıkıldı sandım."

"Yok canım. Öyle şey mi olur? Sadece fazla içti. Yoksa keyifle katılırdı." deyip mahcup bir savunmaya geçti.

"Sorun yok. Şaka yapıyorum. Ayıp olmayacaksa bir telefon görüşmesi yapmalıyım. Ağabeyim haber bekliyordu."

" Keyfine bak. Ben de hikâyenin geri kalanını dinlerim. Belki Demir'in anlatacak başka anıları da vardır. " deyip gülümseyerek Demir'e yöneldi.

"Ya da Cihangir ve Zenan'ın dedikodusunu mu yapsak? Ne dersin?"

"Bilmem öyle mi yapsak?"

Demir, Ebru'nun heyecanlı hallerine karşı dikkatle bana baktı. Bu bakışlardan şaşkınlık sezdim. Çünkü anlaşmamızda böyle bir şey yoktu. Olabildiğince hızlı davranıp oyunu noktalamamız gerekiyordu. Ama bunu görmezlikten geldim. O an aklımdaki tek şey buradan gitmek ve Cihangir'i bulmak oldu.

"Hemen gelirim. Merak etmeyin. O zamana kadar konuşmak serbest." deyip bir kez daha Demir'e baktım. Kendimce beni biraz daha idare etmesini istedim. Derin bir iç geçirişin ardından konuştu.

"Ağabeyini bekletme. Ama bizi de çok bekletme."

Daha fazla zaman kaybetmemek adına hızla yanlarından ayrıldım. Bir taraftan da etrafa baktım. Cihangir'in buralarda bir yerde olup olmadığını kontrol ettim. Arayışım sonuçsuz kalınca dışarı çıkmaya karar verdim. Yoğun müzik ortamından sakinliğe doğru geçiş yaptım. Temiz havayla temas ettiğim an, üstlendiğim rolden kurtulup özgürlükle kavuştum. Üzerimden bir yük kalmışçasına rahatladım. Hafifledim. Soğuk havanın şiddetini umursamadan derin bir nefes alıp verdim. Bir süre aynı yerde öylece durdum. Kendime biraz zaman verdim. Asıl amacımı hatırlayınca harekete geçtim. Etrafa dağılmış kalabalık gruplar arasında tanıdık bir yüz aradım. Ama Cihangir'e dair en ufak ipucu dahi bulamadım.

"Neredesin Cihangir?"

"Yoksa gerçekten kaçıp gittin mi?"

Sinirden gülümsedim. Öncesinde yüzleşmeliydik. Ama bana bunun tadını çıkarmama bile izin vermemişti. Bir bir laflarımla onu ezip geçecekken o kaçıp gitmişti. Başımı iki yana sallayıp bulunduğum yerden uzaklaştım. Daha tenha bir yere geçtim. Kimsenin olmadığı bir yerde istediğim bir ortama ulaştım. Sırtımı duvara dayayıp elimde olmadan söylendim.

"Bu oyuna boşuna mı giriştim? Resmen adam ortada yok."

Başımı hafifçe duvara vurup kendime olan öfkemi ortaya çıkardım.

"Sırf inat uğruna tanımadığım bir adamla bu işe kalkıştım. Ama Cihangir'in böyle çekip gideceğini düşünmedim."

"Aptal kafam!"

Cebimden telefonu çıkarıp baktım. Birkaç cevapsız arama ile mesajın geldiğini gördüm. Aramaların çoğu ağabeyimdendi. Bir de mesaj yollamıştı. Aramasına geri dönmek yerine mesajına baktım. Eve geldiklerini haber veriyor. Benim de artık gelmemi istiyordu. Ama bilmiyordu ki kardeşi burada ne işlerin içinde? Neler karıştırıyor? Gerçeklerden habersiz, sonsuz güvenle beni bekliyordu. Orada da Efsun vardı. Hayatını mahvettiğim bir insan vardı. Ve eminim ki karşılığını ödetmek için gelmişti. İstemsizce titredim. Efsun'un varlığıyla ürperdim. Ben kendimden geçeli çok olmuştu. Ama ağabeyime kıyamazdım. Onun gerçeklerle yıkılmasına dayanamazdım. İşte yine aynı durumdaydım. Başıma açtığım belalarla çıkmazdaydım. Şimdi şu an kaçamazdım da... Her şeyim evdeydi. Bu yüzden eve geri dönmekten başka seçeneğim yoktu. Acıyla tebessüm ettim.

"Sanırım ecelime gideceğim."

Kapıya doğru yürürken bir alkışlama sesi duydum. Sarhoş birinin zırvalığı olduğunu düşündüm. Yürümeye devam ettim. Ama alkış sesi daha gürültü bir şekilde geri geldi. Ardından da tanıdık bir ses belirdi.

"Ödüllük bir performanstı. Tebrik ederim Zenan."

Arkamı dönüp ona baktım. Bir ağaca yaslanmış gülümsüyordu.

"C-Cihangir..."

"Başarılı oyuncu Zenan!"

"Ne saçmalıyorsun? Sesini alçalt!"

"Neden? Yoksa korkuyor musun?" dediğinde hızla ona yaklaştım. Tam karşısında dikilip öfkeyle ona baktım.

"Ne yapmaya çalışıyorsun Cihangir?"

"Bunu benim sana sormam gerekmiyor mu?"

Yoğun içki kokusu midemi bulandırırken kendimi zar zor tuttum. Ela gözlerde kaybolup yorgunca fısıldadım.

"Neden bu kadar öfke dolusun?"

"Yalancı olduğun için olabilir mi? Gözlerimin içine baka baka yalan söylüyorsun. Yalandan nefret ettiğimi bilmene rağmen!"

"Belki yalancıyım belki sahtekarım. Bundan sana ne? Seni ne ilgilendiriyor benim durumum?"

Gözlerimi kısıp onaylamazcasına onu süzdüm.

"Yoksa rahatsız mı oluyorsun? Önüme bakmak sana rahatsızlık mı veriyor? Sen önüne bakarken sorun yok. Ama konu bana gelince bir sorun var. Adalet bunun neresinde Cihangir?"

Yüzünde anlık bir tebessüm oluştu. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.

"Senin olduğun yerde adaletten söz edilemez. Ne yapıp yapmadığın umurumda bile değil. Sanmıyorum ama gerçekse bile, üzüleceğim tek taraf var. O da Demir. Belki onun da hayatını mahvedersin. Doğu'ya yaptığın gibi! Azat'a yaptığın gibi! Ya da Efsun'a yaptığın gibi... Sen seversin yıkıp döküp gitmeyi. Umarım o adamın kaderi de diğerleri gibi olmaz. "

O konuştu. Benim canım yandı. O konuştu. Kalbim sızladı. Bir hançer gibi yüreğimi dağladı. Tek bir konuşmayla bir insan nasıl sona gelirmiş anbean yaşadım. İçten içe yıkıldım. Acılarla tükendim. Tek bir kelime dahi edemedim. Sanki dudaklarımı araladığım an, hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı hissettim. Konuşma bozuk bir plak gibi beynimde tekrar etti. Bana sonsuz bir acı ve ceza verdi. Evet! Cihangir sonuna kadar haklıydı. Geçmişim büyük bir utanç kaynağıydı. Ailem hariç herkesin gözünde böylesine bir iğrenç konuma sahiptim. Bu yüzden, ne bağırıp çağırmaya ne de isyan etmeye hakkım vardı. Çünkü her şeyi kendi ellerimle yapmıştım. Bu hikâyede tek suçlu bendim. Bunun bilinciyle zorlukla dudaklarımı araladım.

"Bu konuda haklısın Cihangir. İnsanların hayatını mahvetme konusunda bir numarayım. Bunu en iyi sen biliyorsun. Ve bildiğin halde ısrarla yakınımda bulunuyorsun. Kendine de sevgili nişanlına da bunu yapma. Hem onu hem de kendini benim karanlığımdan uzak tut. Bilirsin. Bana yaklaşanı bir batak gibi çekerim. Masumluğunu kirletirim."

Gözlerim acımın bir göstergesi olarak doldu. Dudaklarım istemsizce titredi. Dokunsa ağlayacak duruma geldim.

"Şimdi neden öfkelendiğini anlıyorum. Çünkü yaptığım kötülüklere karşı mutlu olmamı istemiyorsun. Belki de başından beri isteğin buydu. Buraya geliş sebebin de buydu. Bedel ödememi istiyordun. Ama merak etme. İçini rahatlatacak bir haberim var. Ben her gün ağır ağır bir bedel ödüyorum. Ebedi bir acıya boğuluyorum. Sadece bedenen yaşıyorum. Sanki yaşayan bir ölüyüm. Ne umudum ne huzurum var. Ölümü bekleyen yaşlı bir insan gibiyim. Bu yüzden mutlu ol Cihangir. İçini rahat tut."

Elini başına götürüp ovaladı. Bir şey demek için hazırlandı. Ama buna izin vermedim. Hızla arkamı dönüp zifiri karanlığa doğru ilerledim. Arkamdan seslenmesine yok saydım. Sadece ondan uzaklaşmak ve bu lanet olası yerden kaçmak istedim. Hangi yöne gideceğimi bilmeden hızlandım. Kalabalık bir caddede insanların içine karıştım. Ve kendimi özgür bıraktım. Gözyaşım, acım ve yaralarımla yıkılışın diğer bir adı oldum. Gözyaşlarım art arda süzülürken, insanların şaşkın bakışlarına maruz kaldım. Kimi acıyor kimi endişeyle bakıyordu. Ama onları zerre kadar umursamıyordum. İşte benim meselem buydu. Beladan belaya bulaşmak ve sonsuz bir acının kaynağı olmak... Belki de artık sonum gelmişti. Ne olacaksa olsun demeliydim. Her gün ölmektense bir gün de ölmeyi tercih etmeliydim. Beni bitirme şerefini Efsun'a vermeliydim. Duraksayıp etrafımdaki insanlara baktım. Kollarımı iki yana açıp bağırdım.

"Bugünü tarihe not düşün. Bugün benim bitiş günüm. Bir kabusun bitiş günü..."

Haklı olarak deli görmüşçesine bana baktılar. Ne dilimden anladılar ne de acımdan...Hüzünle gülümseyip yoldan geçen aracı durdurdum. Sonumu getirecek adresi verip bekledim. İstikamet Zenan'ın hepten bitiş yerineydi.

************

Kalbim delicesine bir hızla atarken ,yarım saattir yaptığım şeyi tekrarladım. İmkansız olduğunu bildiğim hâlde sakinleşmeye çalıştım. Daha fazla oyalanmamak için düşüncelerimi bir kenara ittim. Kapıyı hızla açtım. Yarı aydınlık ev bana bekleneni verdi. Ağabeyim beni bekliyordu. Büyük ihtimalle yanında Efsun da vardı. Ona gerçekleri anlatıyor. Kardeşinin nasıl biri olduğunu gösteriyordu. Gözlerimi bir iki saniyeliğine kapatıp fısıldadım.

"Başka çarem kalmadı."

Korkak adımlarla salona doğru ilerledim. Korkunun zirveye taşınması da bu anda oldu. Gözlerim gergin bir halde oturan ağabeyimi buldu. Kaşları çatık huzursuzluğu keskindi. Karşı yöne bakıyor. Arada başını sallıyordu. Ama ben tam olarak karşıyı göremiyordum. Yine de orada Efsun'un olduğunu biliyordum. Tahmin ettiğim ne varsa yaşanıyordu. Şu an şuradan kaçabilirdim. Eşyalarımı alıp kayıplara karışabilirdim. Ama artık her şey bitsin istedim. Birkaç adım daha ilerleyip ağabeyime baktım. Belki de bu ona son bakışımdı. Keşke son bir kez daha sarılabilseydim. Ne yazık ki her şey için artık çok geçti. Dudaklarımı aralayıp çatallaşan sesimle konuştum.

"Tüm suç benim. Olanların bütün suçlusu benim."

Ayağa kalkıp şaşkınca beni süzdü. Sonra da benim bakmaya cesaret edemediğim kişiye baktı.

"Neyin suçlusu? Neden bahsediyorsun?"

Ben cevap veremeden Efsun önüme çıktı. Bütün dengemi şaşırtacak bir hamlede bulundu. Gülümseyerek sıkıca bana sarıldı.

"Geç kaldı ya benim tavır yapacağımı bildiğinden bunları diyor."

Donmuş bir vaziyette ne olduğunu çözmeye çalıştım. Efsun bu sefer de kulağıma yaklaşıp fısıldadı.

"Dikkat çekecek bir davranışta bulunma. Bizi yine önceki gibi yakın sansın. Şüphe duymasın."

Söylenenlerin gerçek olduğuna inanamadım. Aklımın bir oyunu sandım. Çünkü böyle bir şeye hazırlıklı değildim. Bitirmek varken neden bu yapardı ki? Eline geçmişken beni bitirmesi gerekirdi. Olması gereken bu değil miydi? Tereddütle konuştum.

"Hoş geldin."

"Hoş buldum." deyip benden uzaklaştı. Gülümseyerek ağabeyime yaklaştı. Onların ardından şaşkınca bakakaldım. Ya bu bana hayat tarafından verilmiş bir mucizeydi ya da tehlikenin ayak sesleriydi. Korkmalı mıydım? Yoksa rahatlamalı mıydım? İşte bu soruların cevabı tam bir muammaydı.

-Bölüm Sonu-

Bölüm nasıldı?

Yorumlarınızı merakla bekliyorum. Ve sizden bol bol yorum bekliyorum. Varlığınızı hissettirdiğiniz sürece ben de buradayım. Bu hikâyeyi yazmaktayım. Umarım güzel bir bölüm olmuştur. Yeni bölümde görüşünceye kadar sağlıcakla kalın❤️💜🥰

Bölüm sonu

1 yorum

  • yapma nolursun bırak o yerimi doldursun bana ihtiyacın olunca ona sarıl elbet unutursun bu kitap bana bu cümleleri hatırlatıyo