İçeriğe geç

NİHÂN

Bölüm 12 · 21 dk okuma

NİHÂN

Bölüm 12

11- YIKIM

******************

Hayat hep böyle zorlu mu geçerdi? Yoksa sana ikinci bir şans verir miydi? Her şeye rağmen umut ettirir miydi? Önceden olsaydı cevabım belliydi. İkinci şansa inanmaz sonumu beklerdim. Ama şimdi işler başkaydı. Artık tek başıma değildim. Büyük bir sorumluluğa sahiptim. Bebeğimin mutlu olması için ve huzurlu bir ortamda doğabilmesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Gerekirse o şansı kendi ellerimle oluşturacak bebeğimi de tam ortasına yerleştirecektim. Bebeğim için geçmişin küllerini üzerimden temizleyecektim. Onunla beraber yeniden doğacaktım. Temiz bir sayfayla onu bekliyor olacaktım. Bunu ona borçluydum. Ve bu borcu yerine getirene kadar bana huzur yoktu. Bunun bilinciyle elimi karnıma götürdüm. Bu sefer, ne bir korku ne de tedirginlik hissettim. Gülümseyerek karnımı okşadım. Varlığını hissederek arkama yaslandım. Gözlerim kapalı bir şekilde bu vaziyette kaldım. Uzun zamandan sonra ilk defa huzuru, kendime bu kadar yakın hissettim. Yüzümdeki gülümseme genişlerken fısıldadım.

"Bebeğim için başaracağım. Karanlığı aydınlatacak. Geçmişi kapatacağım. Onun için ne gerekiyorsa yapacağım."

Kısa süreli huzur, kapımın çalmasıyla son buldu. Hızla kendime çeki düzen verdim. Çok geçmeden ağabeyimin sesini duydum.

"Girebilir miyim?"

"Evet." diye sesimi duyurmaya çalıştım. Resmen ayakta hazır ol da bekledim. Gülümseyerek içeri girdi. Beni baştan aşağı süzüp memnuniyetini gösterdi.

"Beni gerçekten şaşırttın Zenan. İkiletmeden hazırlanmışsın."

Yüzünde alaycı bir tebessüm oluşurken sözlerini sürdürdü.

"Doğruyu söyle. Yoksa dün geceden hazırlanıp öyle mi yattın? Çünkü sen kolay kolay uykundan kopmazdın."

"Dün akşam, sürekli tekrarlayıp durdun. Beynimin etini yediğin için hazır olarak seni bekledim."

"Güzel! İş beklemez. Hadi gidelim." dediğinde iç sesimdeki telaşı dışarı yansıttım.

"Kahvaltı! Kahvaltı yapmayacak mıyız?"

"Sakin ol. Ne ara bu kadar kahvaltıya düştün? Neredeyse hiç sevmiyordun. Ama merak etme. Kahvaltıyı dışarıda yaparız. Zaten ona göre bir plan oluşturdum. Daha fazla geç kalmayalım." deyip kapıya doğru ilerledi. Onun komutuna uyup onunla beraber evden çıktım. Arabaya bindiğim an, içimi bir heyecan bir sıkıntı kapladı. Tüm kalbimle tek bir istekte bulundum. O da Cihangir'in yüzünü görmemek oldu. İki haftadır süren bu rahatlık bozulmasın istedim. Cihangir'i bir daha hiç görmemeyi diledim. Aynadaki yansımam, gerginliğimi ele verirken ağabeyimin dikkatini çekmek istemedim. Ortamı değiştirmek için hareketli bir şarkı açtım. Gülümsemeye çalışıp şarkıya ayak uydurdum. Şarkının ortalarına gelirken ağabeyimin alaylı bakışlarına denk geldim.

"Sabah sabah bu enerjine hayranım kardeşim."

"İçimizden birinin enerjik olması gerekiyor. Sen olmasan ben olmasam kim olacak? Kim bakacak işlere?"

"Haklısın. Çok iş birikti. Çok!" deyip derin bir iç geçirdi. Şirkete geçeceğimizi düşünürken ara sıra kahvaltıya geldiğimiz bir mekânın önünde durdu. Heyecanla ağabeyime döndüm.

"Bana kahvaltı mı ısmarlayacaksın?"

"Hem de en güzelinden..." deyip göz kırptı. Açlık hissiyle çocuksu bir neşeye büründüm. Arabadan acelece inip mekânın içine girdim.

"Yavaş kızım! Arkandan atlı kovalamıyor."

"Galiba şekerim düştü. Annemi hatırlamıyor musun? Aniden şekeri düşer. Bir sürü şeyi yerdi. Şu an ben de öyle hissediyorum. Önüme konulan her şeyi yiyecekmiş gibi..."

"Ama sen şeker hastası değilsin. Akşamları az yersen olacağı budur. Dengesiz besleniyorsun. Kuş gibi yiyorsun." deyip gülümsedi. Koluma girip beni bahçedeki masaya yönlendirirken gördüğüm kişiyle duraksadım. Yüzümdeki tebessüm hızla silinirken gerçeklik algımı yitirdiğimi sandım. Hayretle önce ağabeyime sonra ona baktım. Bir anda tüm mutluluğun nasıl gidermiş anbean yaşadım. Şok, yerini acılı bir yaraya bırakırken uzun zamandır görmediğim adama baktım. Ciddi duruşuna, buradan hissettiğim soğukluğuna ve bir tuzağı andıran gözlerine... Dikkatle baktım. Kısa bir aranın ardından Cihangir karşımdaydı. Tıpkı kabuslarımdaki gibiydi. Hep karşımdaydı. Ne olursa olsun hep yanımdaydı. Sanki Cihangir ile beraber bir çıkmazdaydım. Nereye kaçarsam nereye yönelirsem o hep yanımdaydı. Tıpkı şimdiki gibiydi. Kaderimize yazılan bu hikâyede ikimiz de birbirimize mahkumduk. Onu gördüğüm andan beri öyle şeyler hissetmiştim ki... Zorluğundan çıkamadım. Sanki zaman durmuş ve tüm her şey anlamını yitirmişti. Sadece ikimiz kalmış gibiydik. Gözleri gözlerime değerken, kalbimde eş zamanlı olarak yakıcılığını gösterdi. Yarasını sızlattı. Kaşlarımı çatıp, ona bakarken gözleri yine o çözemediğim gizeme büründü. Ne o gözlerini çekti ne de ben gözlerimi çektim. Bir inada kapılmışçasına bunu yaptık. Gergin ama etkili bir büyüye kapıldık. Ancak ağabeyimin sesiyle bu büyüyü bozduk.

"Zenan! Hadi gel. Açım açım diye tutturan sen değil miydin?"

"Yalnız olacağımızı sanıyordum." dedim soğukça. Hislerimi gizleyemedim. Ağabeyim cevap vermek yerine gülümsedi. İtiraz istemeyen bakışlarını üzerime iletirken bana söz hakkı tanımadı. Öfkemi Cihangir'den çıkartmak istedim. Ters bir bakış atıp ona doğru yaklaştım. Ağabeyimle tokalaştıktan sonra sıra bana geldi. Her halinden zoraki olduğu anlaşılan bir gülüş sergiledi. Elini uzatıp gözlerimin içine baktı. Dışarıdan onun gibi görünmeye çalışsam da içten içe yıkıldım. Aklıma o an geldi. Söylediği sözler, bana olan tavırları ve çekip gidişi... İki hafta göremeyince sanmıştım ki gitti. Sevdiği kadını koluna takıp benden kaçtı. Ama yanılmıştım. Ne olursa olsun gitmiyordu. Yine karşımda durmaya devam ediyordu. Sanki inadıma yapmak istercesine en yakınımda durmaya devam ediyordu.

"Hoş geldin." dediğinde soğukluğumu korudum. Her ne kadar karşılık vermek istemesem de ağabeyimin varlığı beni bir mecburiyetin içine attı. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan elinden sıkıca tuttum.

"Üşümüşsün." dediğinde cevap vermedim. Hızla elimi geri çektim. Ağabeyimin yanına onun da tam karşısına oturdum. Bacak bacak üstüne atıp arkama yaslandım. Ağabeyim hemen sohbete daldı.

"Görüşmeyeli nasılsın Cihangir? Hayat nasıl gidiyor?"

"Malum nişan vardı. Mardin'e gittim. Daha yeni döndüm sayılır." dediğinde acıyı en derinden yaşadım. Gözlerim istemsizce parmağına kaydı. Orada takılı kalan yüzük canımı yaktı. Boğazımda sert bir yumru bıraktı. Kalbimde de bir yakıcılık oluşturdu. Yüzüğe baktıkça derin bir acıyla sınandım. Anbean tükenmeye bırakıldım. Aklım ve kalbim arasında bir kargaşaya bırakıldım. Aklım olması gereken bu derken, kalbim olanlara isyan etti. İçimdeki gelgit yüzünden oradan oraya sürüklendim.

"Hayırlı olsun kardeşim. Gelmeyi çok istedim. Ama aksilik çıkınca kısmet olmadı. Allah tamamına erdirsin."

"Teşekkür ederiz. "

Ağabeyim, benim de güzel bir şeyler söylememi beklerken hemen konuşamadım. Konuşmak istemedim. Sadece bu lanet olası yerden kaçmak istedim. Duygularımla yaptıklarım arasındaki zıtlıkta zorlandım. Sesim de duygularımın bir yansıması olarak soğuk çıktı.

"Tebrik ederim. Mutluluklar."

"Teşekkürler."

"Düğün ne zaman? Nişana katılamadım ama düğüne seve seve katılırım."

"Yaza düşünüyoruz. Bakalım. Katılırsan bizi de çok memnun edersin."

Cihangir'in bu haline anlam veremedim. Ciddi ciddi ağabeyimle bunları konuşabiliyordu. Oysa ağabeyimin haberi olsa ilk harcayacağı kişi o olurdu. Aramızda geçenler, bunu bile bile ağabeyimle ortaklık kurması ve hiçbir şey olmamış gibi davranması, benimle beraber sonunu getirirdi. Bu yüzden, iş ortaklığının gerçek bir arkadaşlığa dönmesinden korkuyordum. Ağabeyimi daha fazla hayal kırıklığına uğratmaktan ve öfkelendirmekten korkuyordum. Çünkü onun öfkeli halini en iyi ben biliyordum.

"Zenan, yemeğin soğuyacak. Hadi ye."

Ağabeyime baş onayı verip sessizliğe çekildim. Ne onların konuşmalarına katıldım ne de dikkat kesildim. Zar zor yemeğimi bitirmeye çalıştım. Ama stres mideme vurdu. Ani bir bulantıyı keskin kıldı. Derin bir nefes alıp etrafa baktım. Mide bulantımı unutmaya çalıştım. Başka şeyler düşünerek başarılı olacağımı sandım. Bu inancım Cihangir ile göz göze gelene kadar sürdü. Onu görmemle kendimi tutamayışım bir oldu. Öğürme sesi dudaklarım arasından kaçarken hızla elimle ağzımı kapattım. Koşarak yanlarından uzaklaştım. Lavaboya gelene kadar kendimi tutmayı başardım. İçimdeki acı tadı atarken kapının ardından tanıdık bir ses duydum.

"İyi misin Zenan? Geleyim mi yanına?"

Yüzümü yıkayıp hızla ağabeyime cevap verdim.

"İyiyim. Yemek dokundu. Bir şeyi bozuktu sanırım."

Kapıyı açtığım an, onunla göz göze geldim. Saçımı okşayıp endişeyle bana baktı.

"Her zaman yediğin şeydi. Çok da severdin. Neden böyle oldu ki? Şimdi iyisin değil mi?"

Onu rahatlamak için gülmeye çalıştım.

"Gayet iyiyim. Merak etme. Hem buradan çıkarsam daha iyi olurum. Siz kahvaltınıza devam edin. Ben çıkayım. Şirkette görüşürüz. Olur mu?"

Dediklerim hoşuna gitmedi.

"Olur mu öyle şey? Zaten ben de doydum. Bilirsin hızlı yerim. Hem seni de bu halde bırakamam. Beraber gideriz."

"Öyle diyorsan tamamdır."

"Sen dışarı çık. Ben de gelirim." dediğinde Cihangir'den uzaklaşma isteğiyle hızla hareket ettim. Dışarıya çıkıp temiz havayı içime çektim. En azından biraz da olsa rahatlamayı umdum. Ağabeyim tahmin ettiğim gibi yalnız gelmedi. Yanında kaçındığım kişiyi de getirdi. Onun olduğu tarafa bakmamaya onu yok saymaya çalıştım. Arabaya bineceğim sırada ummadığım bir davranışa maruz kaldım. Ağabeyim tarafından durduruldum.

"Benimle değil Cihangir ile gidiyorsun."

Şaşkınlıktan ne yapacağımı ne diyeceğime bilemedim. İnanmak istemedim. Şaşkınlıkla sorguladım.

"Anlamadım. Neden?"

"Şimdi aradılar. Bir işte sorun çıkmış. Adamlarla görüşmem gerekiyor. Siz geçin ben de işi halledip yanınıza gelirim."

"Ben de seninle gelsem olmaz mı? Beraber geçeriz."

"Olmaz Zenan. Orada da iş beklemez." deyip tüm söz hakkımı elimden aldı. Çaresizce, biraz önce yok saymak istediğim adama baktım. Mecburen yine onun başına kalmıştım. Hayat yine bize bir oyun oynamış. Kaçındığım kişiyle dip dibe getirmişti. Sanki ne olursa başa dönüyorduk. Birbirimize mahkum oluyorduk. Bu hiçbir zaman değişmiyordu.

"Gidelim mi?"

Soruya karşı istemeye istemeye benden istenilen şeyi yerine getirdim. Cihangir'in arabasına bindim. Araba çalıştığı andan itibaren bambaşka ortama girdiğimi hissettim. Bin bir duygunun geçtiği, zıt duyguların birbirine eşlik ettiği ve beni de bu duruma mahkum bıraktığı garip bir ortama düştüm. Kendimi sessizliğe koşulladım. Ne onun olduğu tarafa baktım ne de sesimi çıkardım. İkimiz de sanki ikinci bir kişi yokmuş gibi davrandık. Belki de hayatımın en zorlu yolculuklarından birini yaptım. Kısa mesafeye rağmen yok saymaktan ve yok sayılmaktan yoruldum. Tükendim. Bir kaçış olarak, telefonumla ilgilendim. Sosyal medya hesabımda bir takip isteği belirdi. Merakla baktığımda o kişinin Ebru olduğunu gördüm. Profiline nişan fotoğrafını koymuştu. Cihangir'e aşkla bakarken ki halini ölümsüzleştirmişti. Sinirden güldüm. Ne kadar kaçsam da kurtulmam mümkün değildi. Ne Ebru ne de Cihangir hayatımdan çıkmaya niyetliydi. Aksine mahvetmeye istekliydiler. Telefonu kendime yaklaştırıp güvenceye aldım. Ebru'nun profilinde gezmeye başladım. Fotoğraflarının yarısında Cihangir vardı. Sanki sevdasını ispatlamak istercesine her yere döşemiş, sevgi sözleriyle paylaşmıştı. Neyin çabasıydı ki bu ispat? Kime neyi kanıtlamaya çalışıyordu? Dünyanın en çok seveni benim mi demek istiyordu? Başlı başına saçmalıktı. Nişan fotoğrafına tekrar bakıp yakınlaştırdım. Cihangir'in yanında Cihangir'in yüzüne yakınlaştırdım. Nişanındaki duygusunu görmek istedim. Gülüyordu ama Ebru gibi içten değil. Mutlu görünüyordu ama Ebru gibi samimi değil. Ya bana öyle geliyor uyduruyordum ya da bu aşk tek taraflıydı. Ebru'nun çok sevdiği Cihangir'in de ona ayak uydurduğu bir ilişki de gibiydiler. Omuz silkip profilden çıktım. Umursamam en doğrusu olacaktı. Sözüm de niyetim de belliydi. Tek düşündüğüm kişi bebeğimdi. En önemlisi de onun için hazırlayacağım gelecekti.

"Mide bulantına iyi gelir."

Göz ucuyla uzattığı şeye baktım. Naneli şekerdi.

"Teşekkür ederim. Gerek yok." diye kestirip attım. Ama o benden inatçı çıktı.

"Araba mideni daha kötü yapar. İnat etme de al."

İç geçirip içinden bir tane aldım. Tadını aldığımda gerçekten de bir rahatlama hissettim. Cihangir farkında olmadan hamile bir kadına büyük bir iyilik yapmış oldu. Beni düşündüğünden mi yoksa üzüldüğünden mi yaptı? Orası belli değildi. Gerçi beni düşünmesini de bana üzülmesini de istemiyordum. Çünkü yine aynı şeyleri yaşamaktan korkuyordum. Geçmişimle yargılanıp durmaktan korkuyordum. Cihangir de bunu yapmayı çok iyi biliyordu. Hem eskiyi unutup önüme bakmamı istiyor hem de beklemediğim anda geçmişimle beni vuruyordu. Artık Cihangir'e de güvenemiyordum.

"Geldik." diyen haberci ses, beni iç dünyamdan koparıp aldı.

"Bıraktığın için teşekkür ederim."

"Rica ederim."

İkimiz de bir yabancıyı oynadık. Arabadan indikten sonra tamamen ondan uzaklaştım. Bilerek hızla önünden yürüdüm. Ondan önce odama geçmeyi planladım. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Aynı asansörde denk düştük. Üstelik yine baş başa... Bir yandan kapalı ortam bir yandan Cihangir'in varlığı bittiği sandığım şeyi başlattı. Mide bulantım tekrar başladı. Eskisinden daha şiddetli bir şekilde beni zora düşürdü. Kendimi daha fazla sıkamadım. Yavaşça yere çöktüm. Hızla nefes alıp verdim.

"Zenan..."

Halimi görünce uzak kalamadı. O da benim gibi yere çöktü. Endişeyle sordu.

"Ne oldu? İyi misin?"

Saklamadım. Başımı iki yana salladım. Bir doğru söylerken bir yalanı da yanında getirdim.

"Midem bulanıyor. Çok bulanıyor. Zehirlendim galiba."

"En başından buraya gelmemeliydik. Hastaneye gitmeliydik." deyip beni kucakladı. İtiraz edecek gücüm kalmadı. Sadece kusmamaya odaklandım. Nereye gidiyoruz nasıl gidiyoruz umurumda olmadı. Cihangir arada benimle konuştu. İyi olup olmadığımı kontrol etti.

"Dayan Zenan."

"Az kaldı."

"Derin derin nefes al."

Lavabonun önüne geldiğimizde zar zor konuştum.

"Ben hallederim. İndir beni."

Sözlerime kulak asmadı. İçeri girip yavaşça yere indirdi. Ama beni tamamen bırakmadı. Koluma girip desteğini sürdürdü.

"Niye yanımda duruyorsun? Benden tiksinmiyor musun? Her an kusabilirim. Üstüne de kusabilirdim."

"Tiksinmiyorum. Kussaydın da bir şey olmazdı."

Cevap veremedim. Kendimi daha fazla tutamadım. Klozete eğilip öğürdüm. Acı tadı aldıkça tiksindim. Buna rağmen Cihangir bir an olsun yanımdan ayrılmadı. Gölgesini üzerime bıraktı. Acı tattan tamamen kurtulunca hızla ayaklandım. Ama ani kalkış dengemi sarstı. Geriye doğru sarsıldım.

"Dur yavaş!"

Cihangir'in kolları yardımıma yetişti. Sıkıca beni tuttu. Yine en savunmasız anımda yanımda onu buldum.

"Yardım etmeme izin ver." deyip yüzümü yıkadı. Soğukluk irkilmeme neden oldu.

"Şimdi nasılsın? Daha iyi misin?

"İ-İyiyim."

"Emin misin?"

"Evet. Teşekkür ederim. Gerisini kendim hallederim."

"Olmaz! Ağabeyin gelene kadar seni bırakmam. Seni bana emanet etti." dediğinde halsizliğime rağmen sinirden gülümsedim.

"Gerçeği bilse ne seni yanıma yaklaştırır ne de seni bu şehirde barındırır."

Gerginlik, yüzüne anbean yansırken kaşları çatıldı. Ela gözleri öfkeyle parladı. Ama kolumdan geri çekilmedi. Aksine daha sıkı tuttu. Meydan okuyorum dercesine bunu yaptı.

"Ne o yoksa ağabeyimden korktun mu? Bu da soru mu? Bence de korkmalısın. Çünkü sen böyle dibimizde durdukça tehlike artacak. Gerçekler er geç açığa çıkacak."

Gözlerini gözlerime dikti. Öfkeli olmasına inat gülümsedi.

"Zerre korkmuyorum. İstersen git şimdi söyle. Hemen ağabeyine gerçekleri anlat. Ne senin bu lafların korkutur beni ne de ağabeyin. Bunu böyle bil!"

Sessiz kaldığımı görünce gülümsemesini genişletti.

"Şimdi ne yaparsan yap. Ne söylersen söyle. Ben yine üstüme düşeni yapacağım. Civan gelene kadar seni gözümün önünden ayırmayacağım."

"Nefret ettiğin halde mi?"

İç geçirişi duygu yoğunluğuna bana geçirdi.

"Ne kadar açıklasam da sen anlamayacaksın. Çünkü anlamak istemeyeceksin. Hep yaptığın gibi..."

Cevap vermedim. Tek yaptığım şey öfkeyle ona bakmak oldu. Madem bu kadar çok istiyordu. Görecekti. Yanımda kalmaya devam ettikçe hayattan bezecekti. Bu hikâyenin sonunda tek giden ben olmayacaktım. O da tıpkı benim gibi ardına bile bakmadan burayı terk etmek zorunda kalacaktı. Kısasa kısas olacaktı.

"Civan'ı odamda bekleyebilirsin." dediğinde bu sefer ona karşı çıktım. Ne olacaksa olsun kafasına geldim. Odaya girdiğimizde hızla ondan uzaklaştım. Koltuklardan birine geçip arkama yaslandım. Dikkatle odayı inceledim. Her detayı düşünülmüş ince dokunuşlar gerçekleştirilmişti. Her yerde gözüme çarpan bir detay vardı. Sanki kadın eli değmiş gibiydi. Her iddiasına vardım ki müstakbel eşi Ebru'nun yardımını almıştı. İncelemenin ardından gözlerim onu buldu. Ben odayı izlerken onun da beni izlediğini fark ettim. Bu bakışların bir anlamı var mıydı? Yoksa yine saçmalıyor muydum? Neden böyle bakıyordu? Dikkatli, parlak ve bir şey anlatmak istercesine... Neden bana bunu yapıyordu? Neden? Bir şey söylemek istedim. Bunun sebebini sorgulamak istedim. Ama dudaklarımı araladığım an kendimi farklı bir şey söylerken buldum.

"Doğum günü sürprizini beğendin mi?"

Hemen cevap vermedi. Birkaç saniye bekledi.

"Evet. Sen de bu sürprizin olmasında Ebru'ya yardım etmişsin."

Hüzünle gülümsedim.

"İyilik olsun diye yapmadım. Sizden tamamen kurtulmak için yaptım. Bunun karşılığında güzel bir şey olur da burayı terk edersiniz sandım." dediğimde sıkıntıyla derin bir of çekti. Ama susmadım. Onu yıldırmak istedim.

"Oysa o gün bana neler demiştin? Ebru'ya kötü şeyler yapacağımı bile ima etmiştin. Ben de ne yalan söyleyeyim sevdiğini de alıp kaçarsın sanmıştım. Ama şimdi bakıyorum da sen çok tutarsız bir adammışsın Cihangir. Söylediklerinle yaptıklarının zerre alakası yok."

"Neden konu dönüp dolaşıp benim ilişkime geliyor? Amacın ne Zenan? Yoksa kıskanıyor musun? Ondan mı bu halin? Bu garip tavırların..." deyip gözlerini kıstı. Aklı sıra beni köşeye sıkıştırmak istedi. Öfkelendirerek istediğini almak istedi. Ama buna izin vermedim. Alayla gülümsedim. Hatta ona bakarak zoraki bir kahkaha attım.

"Kendini dev aynasında görüyorsun Cihangir. Düşüncelerin o kadar komik ki... "

O da benimle beraber gülümsedi. İnatla birbirimize meydan okuduk.

"Nedense buna inanasım gelmiyor."

"Evet kıskandığım biri var." dediğimde Gülüşü durdu. Merakla gelecek sözleri bekledi. İnadına yavaş davrandım. Anbean onu bozmanın zevkini yaşamak istedim. Bir sır veriyormuşçasına sesimi alçalttım.

"Yakışıklı, kibar ve her seferinde kalbimi dengesizliğe ulaştıran biri... Onunlayken bana zamanı unutturan biri... İyi ki dediğim ve hep yanımda olmasını istediğim kişi... Bu kişi benim sevgili erkek arkadaşım Demir. Yani anlayacağın birini kıskanacaksam seni değil sevgilimi kıskanırım. Sen benim için hiçbir şeysin Cihangir. Hiçbir değerin yok."

Gerginleşen yüzü bana istediğim cevabı verdi. İçten içe öfkeden kudurduğunu bilmek bana zafer zevki yaşattı. Bir şey söyleyeceği sırada telefonum çaldı. Alayla konuştum.

"Acaba Demir mi arıyor? Bak o zaman iyi insan. İsmini andık hemen aradı."

"Ona iyi insan denmez. İti an çomağı hazırla denir." dediğinde umursamadım. Telefondan arayan kişiye baktım. Yabancı bir numaranın aradığını gördüm. Cihangir'e inat yanıtladım.

"Alo..."

"Günaydın Zenan. Ben Ebru."

Şaşkınlıkla Cihangir'e baktım. Gözlerim onun üzerindeyken cevap verdim.

"Ebru mu?"

Cihangir de şaşkınlıkla duraksadı.

"Evet. Telefon numaranı Cihangir'den almıştım. Rahatsız etmiyorum değil mi?"

"Aslında bakarsan şimdi toplantıya gireceğim. Sana başka bir zaman dönüş yapsam olur mu?"

"Elbette. Kusura bakma." dediğinde cevap vermeden telefonu kapattım. Hesap sorarcasına Cihangir'e baktım. Onaylamaz bir şekilde başımı iki yana salladım.

"Neden nişanlın beni arıyor Cihangir?"

Sıkıntılı bir ifadeyle cevap verdi.

"Bilmiyorum. Gerçekten neden aradığını bilmiyorum."

Sözleri öfkemi şahlandırdı. Hızla ayaklanıp bağırırcasına konuştum.

"Sen bilmiyorsun. Ama ben biliyorum. Nişanlın benimle arkadaş olmaya çalışıyor. Sanıyor ki yakın arkadaş olabiliriz. Sen bizi yan yana düşünebiliyor musun? Gerçekten bunu düşünebiliyor musun Cihangir? Biz Avrupa'nın rahat insanları değiliz. Olamayız da... Geçmişte yaşanan belliyken sürekli yan yana duramayız. Hele ben senin nişanlınla yakın arkadaş olmam. Olamam! Zaten geçmişte iğrenç bir insanken daha fazla iğrençleşemem. Hatalarım üstüne hata ekleyemem." deyip parmağımı tehditvari bir şekilde salladım.

"Nişanlını benden uzak tut. Yakınıma sokma. Madem ben gidin dediğim de gitmediniz. En azından bunu yap. Nişanlınla beni aynı ortamda bulundurma. Yoksa olacaklara ben karışmam. Bedelini ödetirim. İnan bana! Bunu yaparım Cihangir."

Bir şey söylemesini istemedim. Kısa bir anlığına ciddi yüzüne baktım. Hemen ardından kapıyı çarpıp çıktım. Bundan sonra kimsenin beni zorlamasına müsaade edemezdim. Susamazdım da... Zira ne dayanacak sabrım ne de dayanacak gücüm kalmıştı. Tüm limiti bitirmişlerdi. Ya benden gerçekten uzak duracaklardı ya da onların korkulu rüyası olacaktım. Seçim onlarındı.

**********

Etrafımda çeşit çeşit renkler varken gözüm siyah olana takıldı. Kendimi her anlamıyla ona yakın hissettim. Siyahın asilliğini üzerime geçirdim. Hafif göz makyajı ve kırmızı bir rujla makyajımı tamamladım. Aynadaki yansımama bakarken yengemin heyecanlı sesini duydum. Başımı hafifçe ona doğru döndürdüm.

"Çok güzel olmuşsun."

"Sen daha güzel olmuşsun. Cıvıl cıvıl..."

"Sorma! Elbisenin içine girene kadar neler çektim. Malum hamilelik kilolarını hala veremedim." dediğinde gülümsedi. Bana doğru yaklaşıp elini omzuma koydu.

"Zenan ben yine bir şey diyeceğim. Ama sen yine çok kızacaksın."

"Yine aynı konuyu açacaksın değil mi?"

Hızla başını olumlu anlamda salladı. Sesini alçaltarak konuştu.

"Sonuçta bu hamileliği sonlandırmadın. Bebeği doğurmaya karar verdin. Ama gelecek konusunda hiç konuşmadın. Ne yapacaksın? Bebeğinin babasına haber verecek misin? Hep benden kaçındın. Artık lütfen bir şey de. Bana da bir rahatlık ver."

İyi niyetini her zaman yanımda hissettiğim için ona kızamadım. Tebessüm edip gözlerinin içine baktım.

"Bugünü bir atlatalım. Sonra sana neler yapacağımı söyleyeceğim. Olur mu?"

"Olur. Yeter ki anlat."

Telefonumdaki saate bakıp sıkıntıyla tekrar ona baktım.

"Bu etkinliğe katılmayı hiç istemiyorum."

"Ama katılmak zorundayız. Ev sahibi biziz."

"Lanet olsun ki öyleyiz. Ağabeyim her zamanki gibi başrolde olmayı seviyor." dediğimde sessizce gülümsedi.

"Aman sakın duymasın. Hiç hoşuna gitmez."

Yengemin telefonu çaldığında ikimiz içinde uyarıcı bir işlev gördü. İkiletmeden çantalarımızı alıp aşağı indik. Ağabeyim çoktan arabaya binmiş bizi bekliyordu. Yengem onun bu haline bakıp alayla söylendi.

"Şu haline bak! Huysuz dedeler gibi...Gören de çok beklettik sanır."

"Ona göre çok bekletmiş oluyoruz. Onun hazırlanmasında ne var ki ? Çek bir takım. Hazırsın." deyip gülümsedim. Arabaya bindiğimiz an ağabeyimin söylenmeleri de başladı.

"Organizasyon başlayalı yarım saat oldu. Haberiniz var mı?"

"Anca hazırlanabildik hayatım. Hem sen bizi yetiştirirsin."

"Şimdi bu haldeyken bile nasıl dalga geçebiliyorsun? İnanamıyorum karıcığım! Ev sahibi biziz. Ama millet bizden önce gelmiş olabilir." dediğinde yengem küskünce arkasına yaslandı. Sessizce ama herkesin duyabileceği şekilde söylendi.

"Huysuz dede!"

Tatlı atışmalarının ardından bir sessizlik sağlandı. Ben de bu sessizliğe ayak uydurdum. Başımı cama yaslayıp yine kaçamadığım o derin düşüncelere daldım. Acaba Cihangir gelecek miydi? Yoksa bir iyilik yapıp gelmeyecek miydi? Bu da soru muydu? Başımın belası olarak orada beni bekliyor olacaktı. Ama en önemlisi o kadar lafıma rağmen nişanlısını da getirecek miydi? Umarım böyle bir hataya düşmezdi. Çünkü sabrımın en son sınırlarında dolanıyordum. Yapacağı tek bir hamlede öfke patlaması yaşayabilirdim. Yer zaman fark etmeksizin bunu yapabilirdim. Bu yüzden, tek duam Ebru'nun orada olmaması olacaktı. Ağabeyimin sesiyle heyecana ulaştım.

"İşte mekân burası."

"Güzelmiş. Bak hemen yetiştik. Bu kadar huysuzlanmana gerek yokmuş."

"Sen bana kızdın mı?"

"Yok haşa nasıl kızabilirim?"

"Kızmışsın."

"Hiç güzel olmuşsun demedin. Yüzüme bile bakmadın." dediğinde ağabeyim gülümsedi. Hem aralarındaki kavgadan kaçınmak hem de onları yalnız bırakmak için arabadan indim. Kısa süreli bekleyişin ardından barışmış bir şekilde kol kola yanıma geldiler. Beraber yoğun müzik sesinin geldiği mekânın içine girdik. Bazı davetlilerin bizden önce oraya varmış olduklarını gördük. Tek tek hepsiyle konuştuk. Kibar bir ev sahibi gibi davrandık. Ağabeyim ne kadar içtense ben o kadar zoraki davrandım. Çünkü ne bu etkinlik ne de bu insanlar umurumdaydı. Evimde olup dinlenmek varken neden bu saçmalığın ortasındaydım ki? Bu mecburiyetten çok sıkılmıştım. Bir kenara geçip dikkatle etrafı inceledim. Çaktırmadan Cihangir'i bulmaya çalıştım. Ama hiçbir yerde bulamadım. Eğer gerçekten gelmeyecekse bana yüzyılın şokunu yaşatacaktı. En azından vay be diyecektim.

"Zenan! Bu kadar saklandığını belli etme. En azından gülümse. Civan sana bakıyor. Bu bakış pek hayra alamet değil."

"Of! Gerçekten bıktım."

"Sessiz ol. Duyacak."

Yengeme omuz silkip boş boş etrafa bakmaya devam ettim. Bu sırada kapının orada bir hareketlilik yaşandığını fark ettim. Ağabeyim hızla oraya doğru yöneldi. Bana kabusu yaşattıracak kişiler içeri girdi. Cihangir ve Ebru, kabusum olmaya yemin etti. Kaşlarımı çatıp sinirden kendimi kaybedecek duruma geldim. Neden diye sorgulamaktan iğrendim. Öfkeyle bilendim. El ele güle güle yürürlerken onları bir kaşık suda boğasım geldi. Yengem heyecanla beni dürttü.

" Bak kimler geldi? Cihangir ile nişanlısı...Böyle yan yan görmemiştim. Ne kadar yakışmışlar. Değil mi Zenan?"

Öfkemden geçit vermedim. Her bir kelimeyi sinirle vurguladım.

"Boyu boyuna huyu huyuna!"

"Buraya geliyorlar."

"Ebru neden burada? "

"Nedeni mi var? Cihangir ve Civan ortak. Ebru da Cihangir'in nişanlısı. Elbette burada olacak." deyip kısa bir anlığına hayretle bana baktı. Hemen ardından hızlı bir gülüşe geçiş yaptı. Ebru'yu karşıladı. Ebru her zamanki gibi samimiyetle yaklaştı. Yengeme sarıldı.

"Hoş geldin. Bu arada tebrik ederim."

"Hoş buldum. Çok teşekkür ederim."

Yengemin ardından bakışları beni buldu. Ama ben yengem gibi ona samimi davranmadım. İçimden gelmeyen bir davranışı yapmak istemedim. Bizzat Cihangir'e ve ona meydan okudum.

"Zenan..." diye seslendi. Tam önüme gelip gülümsedi. Sanki ben sana karşı iyiyim dercesine sıkıca sarıldı. Karşılık vermedim. Ellerimi sinirden yumruk haline getirdim. Ama o hiçbir şeyden anlamadı. Benden hafifçe uzaklaştı. Heyecanla paha biçemeyeceğim tek taşı gösterdi. Gözlerim parmağına odaklanırken sertçe yutkundum.

"Nişanlandım." dedi çocuksu bir heyecanıyla. Benim ne kadar kahrolduğumu bilmeden mutluluğunu gözüme soktu.

"Tebrik ederim."

"Teşekkür ederim. Keşke sen de yanımda olsaydın. O kadar eğlendik ki..."

"Gelmemem yerinde olmuş. Öyle ortamları sevmem." deyip kestirip atmak istedim. Ebru'nun tebessümü hızla silinirken yanımıza Cihangir ve ağabeyim geldi. Cihangir ile göz göze gelirken öfkemi konuşturdum. O an kim ne der? Kim ne düşünür? Umursamadım. Cihangir'i mahvetmek istedim. Gözlerini benden kaçırıp başka yere baktı. Bildiğin benden kaçtı. Hem yapma dediğimi yapacaktı hem de benden kaçacaktı. Bu kadar olmayacaktı.

"Ebru seni tanıdığıma çok memnun oldum. Cihangir'i zaten severdim. Seni görünce daha da mutlu oldum. Tam kendini layık asil birini bulmuş. Tekrar tebrik ederim. Hep mutlu olun."

İçim acıyaraktan ağabeyime baktım. Kendince güzel laflar ettim sanıyordu. Ama benim gözünün önünden nasıl parçalandığımı bilmiyordu. Gözünün önünde acı çekiyordum. Ama beni görmüyor duymuyordu. Ebru'yu mutlu etmek isterken kardeşini bitiriyordu.

"Teşekkür ederim. Ben de sizi tanıdığımı o kadar mutlu oldum ki... Zaten Zenan'ı tanıdığımda kanım ısındı. Sizleri görünce de emin oldum. Güzel bir arkadaşlık kuracağız. Hem evlendikten sonra buraya taşınma fikrimiz de var." dediğinde kendime engel olamadım. Hırsla konuştum.

"Aileni bırakıp gitmek zor olmayacak mı? Sonuçta burası tanımadığın bir ortam. Orada bir sürü tanıdığın var ama burası sana yabancı. Bence Türkiye'de kalmak her ikiniz içinde iyi olacak."

Sırasıyla ikisine de bakarken büyük bir bozuntuya sebep verim. Derin bir sessizlik ağabeyimin bana olan öfkeli bakışlarını getirdi.

"O nasıl söz kardeşim? Burada biz de varız. Yalnız değiller."

"Sadece iyilikleri için söylüyorum." deyip Cihangir'e baktım. Ona gizliden gizliye bir mesaj verdim. Mesajımı almış olacak ki öfkelendi. Kaşlarını çatıp öfkesini gösterdi. Bu sırada Ebru konuştu.

"Ben burayı çok sevdim. Hem seninle de yakın bir arkadaş olacağımızı düşünüyorum. Hem de buraya kolaylıkla alışacağıma inanıyorum."

"Üzgünüm ama ben arkadaş sevmem. Yalnız takılmayı severim."

"Zenan!"

Ağabeyimin uyarıcı sesine karşı omuz silktim.

"Ne var?"

Ebru'nun gözleri hüzünle dalgalandı. Zar zor dudaklarını araladı.

"Ben sanmıştım ki arkadaş olabiliriz. Hatta bugün seni aradığımda sana güzel bir haber verecektim. Sevgilini gördüğümü ve onunla konuştuğumu söyleyecektim." dediğinde gözlerimi irice açtım. Bunu söylediğine inanmak istemedim. Gerçek olmasın istedim. Ama ağabeyimin gür sesi beni acı gerçeğe teslim etti.

"Ne sevgilin mi?"

Önce bana sonra Ebru'ya baktı.

"Sevgilisi mi dedin?"

Ebru, gözlerini kaçırdı. Telaşla konuştu.

"B-Ben üzgünüm. Ağzımdan birden çıktı." dediğinde hızla başımı iki yana salladım.

"Bilerek dedin. Bilerek söyledin."

Gözlerim sinirden doldu. Kendimi hepten kaybettim. Ağabeyimin sert sesi beni güçten kesti.

"Bunu başkalarından mı öğrenecektim Zenan?"

Hayal kırıklığı ile bana baktı.

"İlk söyleyeceğin kişi ben olmam gerekirken en son öğrenen ben mi olacaktım?"

"Ben çok üzgünüm. Beni bir dinle..."

Hızla lafımı kesti. Hüküm veren sesi etrafta yankılandı.

"Erkek arkadaşın kimse buraya gelecek. Ne olursa olsun karşımda dikilecek. Başka bir ihtimal yok Zenan. Ya gelecek ya da gelecek." deyip bir hışımla yanımdan uzaklaştı. Yengem onun peşinde koşarken güçsüzce öylece kaldım. Ebru'nun pişmanlık dolu sesleri ve Cihangir'in seslenmeleri... Ardımda bırakıp kaçtım. Koşarak onlardan uzaklaştım.

"Zenan..."

Cihangir arkamdan seslendi. Ayak sesleri yakınımda biterken boş koridorda koşmaya devam ettim.

"Zenan! Dur!"

Bir anlığına duraksayıp ona doğru döndüm.

"Sakın gelme. Rahat bırak beni." deyip daha hızlı koşmaya devam ettim. Koşuşum bir bedene çarpmamla son buldu. Şaşkınlıkla başımı yukarı kaldırıp bedenin sahibine baktım. Dudaklarım da bu şaşkınlığa uydu. Gördüğüm kişinin ismi dudaklarımdan firar etti.

"D-Demir..."

Bu bir rüya mıydı? Yoksa hayatın bana bir sürprizi miydi? Anlayamadım. Gözyaşlarım art arda sıralanırken elini yüzüme götürdü. Gülümseyerek gözyaşlarımı sildi. Yüzümü avuçları arasına alıp arka tarafa baktı. Sonrasında gözleri yine beni buldu.

"Geldim sevgilim." deyip sıkıca bana sarıldı.

"Sen..." dedim. Ama devamını getiremedim. O da kulağıma yaklaşıp fısıldadı.

"Kendini bana bırak. Tek çözüm yolun benim."

Benden hafifçe uzaklaşıp elimden sıkıca tuttu. O an Cihangir'in varlığını hatırladım. Ona baktım. Öfkeli değildi. Sanki hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Bakışları ve duruşu bir kanıt gibiydi. Sadece bana baktı. Bir şey demedi. Üzerimde gezinen bakışlar, hiç alışık olmadığım bir şeyi yansıttı. Çözemediğim bu durum, Cihangir'in hızla içeri doğru gitmesiyle son buldu. O gider gitmez Demir konuştu.

"Yine birbirimizi bulduk. Var mısın bir iyiliğe daha?"

"Senden kurtulamayacak mıyım?" dediğimde gülümsedi.

"Bence bana çok ihtiyacın var. Bu şansı kaçırma derim."

"Lanet olsun."

"Bu bir evet mi demek oluyor?"

"Maalesef." deyip ona istediği onayı verdim. Madem herkes beni yıkmak istiyordu. Ben de onlara hak ettikleri cevabı verecektim. Yıkıldığım kadar yıkacak, acı çektiğim kadar acı çektirecektim. Bugünden başlayıp burayı terk edene kadar bunu sürdürecektim. İyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük... Hep aklımda olacaktı. Bunun öz güveniyle Demir ile el ele içeri girdim. Etrafa bakıp usulca söylendim.

"Bugünden sonra her şey çok daha farklı olacak."

-Bölüm Sonu-

Bölüm nasıldı?

Bol bol yorum bekliyorum💜❤️

Yeni bölümde görüşünceye kadar sağlıcakla kalın.🤗

Bölüm sonu

1 yorum