İçeriğe geç

NEVROT

Bölüm 1 · 29 dk okuma

NEVROT

Bölüm 1

1|❛Aydınlığa Çıkmadan Karanlığa Batmalı❜

❝ET LVX IN TENEBRIS LVCET ET TENEBRAE NON CONPREHENDERVNT❞ ❛Işık karanlıkta parıldar Ve karanlık bunu anlamadı.❜ 🕸 Keyifle okumanız dileğiyle, oy vermeyi unutmayın. Hoşçakalın! 🕸 Karanlığı isim edinmeliydim gölgede kalmak soy ismimken, ışık düşmanım olmalıydı sahne karanlıkken. Belki de öyleydi... Aslında öyleydi.Zaman karanlıkta kalmanın güvenli olduğunu öğretmişti bana ve bulduğum her gölgeye iliştirmiştim kendimi. Ama uzun süre karanlıkta gizlenmiş olanlar bilirdi ki seni saklayan karanlık, çıkmak istediğine karar verdiğinde buna müsaade etmezdi. Karanlık sana işlemeden karanlıktan çıkamazdın..."Hazır mısın?" diye sordu Ayda."Hazırım."Ben bir arka fondum, bir sahne varsa ben hep arkasında olurdum, hikaye hep başkaları için yazılırdı ben yalnızca okumak için doğmuştum. Bugün hariç... Bugün karanlığı benimkini gölgede bırakan biriyle göz göze gelmiştim uzun zaman sonra.Mekanın köşesini aydınlatan ışığı takip ederek yüksek tabureme ve mikrofonuma giderken karanlık bakışları her bir adımımın anatomisini inceleyen bir adamın gözleriyle hareket ediyordum. Dönüp tekrar tekrar bakmak istesem de bir kez daha bakma izni vermedim kendime. Görüldüğüme inanmadıkça görünmezdim, bu yalan beni yirmi dört sene yürütmüştü her yolda.Taburemi tırmanırken ekibimin öteki üyesi "Bugün kalabalık," dedi gözlerinde zayıf bir umutla. Fakat kendini kandırmayı bırakması lazımdı."Aşçı iyi iş çıkarıyor belli ki." Çünkü kimse bizi, beni dinlemek için özellikle gelmezdi, gelmemişti. Kariyerim buydu benim, bir restoranda müşterilere arka fon oluşturmak."Bu kadar umutsuz olma."Kemanını çenesinin altına yerleştirdi, ışıklar bizi terk etmeden önceki son sözü buydu. Kemanı dile getiren ilk nota mekanın uğultusuna karıştığında birkaç ürkek alkış sesi başarısız kariyerimi yüzüme vuran tokat gibi gözlerimi kırpıştırdı ve üzerimdeki ışık tamamen müşterilerin üzerine döndü. Artık karanlıktaydım. Ama bu karanlığa rağmen yine de beni gören var mıydı? O adam beni görebiliyor muydu?Değişen şarkılara göre mekandaki uğultu artıyor, azalıyor fakat asla kesilmiyordu. Yuvarlak masalar sohbet eden müşterilerle doluydu, kimsenin müziği dinlemekle işi yoktu tek biri hariç... En arkadaki masada yanında dikilen iki karalar bağlamış adamın ortasında oturuyor ve yalnızca karanlığın altında sesi çıkan beni izliyordu bir adam. O tarafa bakmamaya özen göstersem bile sonunda gözüm ona kaydı ve bu bir hataydı. Öyle arkada ve öyle koyuydu ki adam mekanın loş ışığı onu aydınlatmaya yetmiyor gibi kendi gölgeleri altında bırakmıştı. Bu her zamanki gibi bir şey değildi. Sahneye hep bir izleyici olarak çıkardım, beni izleyen hem de böyle ısrarla sanki ışıklar altındaymışım gibi gözlerini diken olmamıştı evvelinde. Huzursuzca kıpırdanıp uyluklarımı birbirine bastırma dürtümle savaşamadım.Karanlığın iki ucundan birbirimize bakarken çıktığım yüksek notada sallanmama sebep oldu gözleri. Beni görebildiğinden emin değilken bile yoğun bakışlarından hızla kaçırdım gözlerimi. Dikkatim dağılmıştı ve iki şekilde de düşmemek için tabureme sıkıca bastırdım kendimi.Detone olmuştum, böylece birkaç masanın daha odağı karanlığın altındaki beni bulmak için kısık gözlerle bana yöneldi. Dikkat çekmek için en kolay yöntem buydu değil mi? Hata yapmak.Gölgede kalmanın avantajını kullanarak kızaran yüzüm ve bulanan gözlerimi gizledim kalabalıktan. Yeniden döndüğümde karşı uçtaki masa şimdi daha aydınlıktı, mekanın genelini saran turuncu parıltı orayı da diğerlerini aydınlattığı gibi aydınlatıyordu artık çünkü adam gitmişti.Dakikalar saatlere evrildi, içerinin ayarlanan ısısı benim içimdeki kışı coşturup üşümeme neden oldu ve çenemde bir sızı oluşana dek şarkılar söyleyip masalarına kurulan herkesin kulağının ardındaki müzik oldum. Başlarken birbirine çarpılan eller gidişimizi kutlarken de daha coşkulu değildi. Alkışlar hızlı parlayan aceleyle sönen saman alevi gibi yükseldi ve bitti biz çekip giderken.Mekanın loş havasına karışıp derme çatma kulise geçtiğimde "Karşı masadaki adama dikkat ettin mi?" diye sordum ekip arkadaşıma. Kemanını özenle kutusuna koyarken başını kaldırdı ama düşünür gibi çattığı kaşlarından almıştım yanıtımı. "Aslında başladıktan sonra kalabalığa neredeyse hiç bakmadım, kimden bahsettiğini bile bilmiyorum." İnce tutamlı, hoş saçlarını omzunun üzerine çekip işine döndüğünde dikilmeyi bırakıp beni olduğumdan daha aydınlık göstermeyen deve rengi paltomu aldım elime. Cebinde ötmeye başlayan telefona bakmadan önce kulisi de mekanı da terk etmeyi bekledim."Teyzem?""Teyzem. Ev için bir kişi buldum, yarın onunla görüşeceğimi haber vermek istedim canım."Büyüdüğüm ve yaşlanmayı planladığım ev.Bu konu göğsümü açıyor içeride kaynayan kazana büyülü otlar atıp fokurdatıyordu. Akşamın ağırlığı hala sırtımdayken teyzemin sesi ilk kez bana iyi gelmiyordu. Dirseğinde çanta sallanan elimi paltomu aralayarak göğsüme koydum ve bu konuşmayı bu şekilde sürdürdüm."Biraz dişimizi sıkamaz mıyız? Biliyorum elimdeki para yetmiyor ancak şimdilik idare edilemez mi teyze?"O ev giderse aidiyet kurduğum tek yeri kaybederdim ve o ev ile teyzem dışında derin bir bağla köklendiğim başka kimsem yoktu."Üzgünüm İpek, gerçekten öyleyim ama adamlarla konuştum, hiç acımaları yok," dedi hızlı hızlı. Birden sustuğunda hattın öteki ucunda kıpırdanma seslerini dinledim birden ve teyzem yeniden konuşsun diye bekledim, yeniden konuşacaktı. "O ev ikimiz için de çok değerli bebeğim biliyorum ama birbirimize sahibiz bunu unutma. Ben seni o evden daha çok seviyorum."Bu saçmalık nereden çıktı bir türlü anlayamıyor, buna inanamıyordum. Teyzem bu derdi başına nasıl açmıştı? Kime, ne yüzünden borçlandığından bahsetmekten şiddetle kaçınıyordu ancak haklı bir sebebi olduğuna inanıyordum, inanmaktan başka çarem olmadığı için."O ev gidemez," diye karşı çıktım fakat bu bir mırıldanmaydı. Yüksek sesle karşı çıkmadıkça karşı çıkmanın hiçbir anlamı olmazdı aslında.Telefonun karşısından kederli ve uzun bir soluk duyuldu. Daha fazla üstüne gitmemek için konuyu uzatmadım ve "Ben de seni o evden daha çok seviyorum teyze," karşılığını geç de olsa verdim. Devamında her zamanki şeylerden bahsettiğimiz verimsiz bir konuşmadan sonra telefonu cebime attığımda çiseleyen yağmurla hızlandı adımlarım. Gökte boğucu bir dalgalanma hissettiğimde uzun ve ürkütücü bir gök gürültüsü ihtimaline karşın kulaklıklarımı takıp kapasitesini zorlayacak kadar çok açtım müziğin sesini. Teyzemi gerçekten de o evden çok seviyordum ancak o evi de çok seviyor olduğumu düşündüm. İsmimin önüne 'kimsesiz' eklenmediyse o ev sayesinde olmuştu ve ben duvarları, kapısı olan bir yapıya derin bağ ile bağlanacak kadar kimsesizdim.Islak sokakları koşar adımlarla geçerken duyamasam da sesim dinlediğim şarkılara eşlik etti sürekli. Zihnimin gürültüsünü sokağa püskürtmeye uğraşsam bile dışarıda yapış yapış bir sessizlik kovalıyordu sanki beni, ben kaçıyordum. Arkama bakmadığım gibi önümü de zor görüyordum ve caddenin karşısına geçmek için kaldırımdan atlayarak indiğimde ıslanarak kayganlaşmış asfalt ayağımın altından çekilir gibi olunca attığım çığlığı bile duyamadım.Aniden belimde beliren bir kol ayaklarımı yerden kesip beni yere çarpmaktan alıkoyduktan yarım saniye sonra şiddetle yanımızdan geçen aracın ıslak rüzgarı her yanım örtülü olmasına rağmen tenime yapıştı. Kalbimin vuruşları göğsümü yerinden oynatmaya başladı ve korkudan kayan odağımı kaldırdım.Karanlıktan daha karanlık, öfkeyle çarpılmış bir yüz yüzümün karşısındaydı. Dudakları oynarken kafamın içinde korkumun sesiyle yarışan müzik sesi yankılandığı için konuştuğu bir iki cümlenin tek bir harfini bile duymadım.Ayakta durabileceğime inanmıyor olacak ki ben Medusa'nın taşa çeviren gözleriyle karşılaşmışım gibi donup kalmışken eli kalça kemiğim ve belim arasındaki boşluğu sıkıca tutmaya devam ediyor, öteki eliyle kulağımdaki kulaklıkları çıkarıyordu. Dış dünyanın korkutucu uğultusu beni esir almadan önce adamın öfkeli solukları yüzüme bir iki tokat geçirmeyi ihmal etmemişti."Ne düşünüyordun? Ölüme koşarsan onun da sana koşacağını mı?"Aramızdaki mesafeyi açmama da kapamama da müsaade etmeyen el bel kemiğimde durmaya devam ediyordu. Hiçbir şey olmadığını gördüğü halde baştan ayağa bir hasar arayan bakışlarının işi bitsin diye beklerken nefes almak için ağzımı kullanıyor, sesimi çıkaramıyor, inip kalkan göğsümü sakinleştiremiyordum. Başımı iki yana salladığımda dahi hangi soruya yanıt verdiğimin ayırdına varacak durumda değildim. Kalbim soluk borumu kırbaçlıyordu da soluğu güç bela alıyordum sanki."Bir şeyin yok," dedi ancak bildirir gibi mi sakinleştirir gibi mi anlamak kolay değildi. Bir yandan çatık kaşlarını da yumuşatmaya çalışıyordu. "Sorun yok."Bu kez taraması çenemle başladı tüm yüzümü turlamak üzere ve ben onu bir yerden, bir şekilde tanıdığım yanılgısıyla baş etmeye çalışırken o hiç bocalamadan, inceleyişine ara vermeden uzanıp kulaklıklarımı paltomun cebine bıraktı. Hala çalan şarkı, cızırdayan sokak lambası, hızla geçen arabaların rüzgarı havaya karışan buharlı soluklarımıza dans ettiriyordu.Elini cebimden çekerken başı başımın hemen üzerindeydi. "Bir şeyin yok, değil mi?" Öfke, telaş yerini gizemli düşüncelere, meraklı kaş çatmalara bırakmıştı. Sesi de tüm bunları destekler nitelikte derinleşti.Başımı önce aşağı yukarı salladım. Başımı iki yana salladım sonra. Ağzımı açmadıkça kafamın içindeki düşünce yumağı ucu bulunmaz hale geliyordu. Afallayışım dudağının sağ köşesini yukarı çeken bir ip gibiydi, adam direndi. Gözlerindeki karanlığın rengi değişmedi ancak daha parlak bir hal aldı."Sesini duymalıyım. Söyle," diye talep etti ve bir emre daha yakındı söyleyiş biçimi."Sesimi duymuştun." Sert bir yutkunmanın ardından konuşmuş olmam çatlak bir sesten beni koruduğu için minnettardım. "Kaio'da çalışıyorum, bu gece orada seni gördüm." Onu daha önce gördüğümü biliyordum ama onu bu geceden evvel gördüğümü de biliyordum, nereden olduğunu çıkaramasam da."Öyle mi?" Hala dudağının köşesi yukarı sıyrılmamak için bir savaş veriyor gibi görünürken adamın sesi kalınlaştı. Ellerimi ürpertimi bastırmak için ceplerime ittim."Öyle." Gergin görünmemek için ne yapmam gerektiğini bilmiyor, düşünürken topuklarım üzerinde yaylanıyordum. Eli belimde kalan adam ben hareket ederken elini siyah paltosunun cebine itti beni taklit ederek. "Teşekkür ederim. Ayağımın kaymasını beklemiyordum."Israrla bakmayı sürdürerek sessiz kaldığında ikimizi etkisi altına alan bulanık perde rüzgarda sallanmaya başladı açılmak üzere. Bir adım geri atıp sırtımı hayali perdeye yasladığımda adam "Dikkatli olmalısın," diyerek derin sesiyle perdeyi rüzgardan uzaklaştırdı yeniden. Sesler arkada silikleşmeye başladığında o başka bir soru soruyor, ben ise bizi saran hayali çemberden kurtulmak için arkama doğru bir adım daha atıyordum."Seni gideceğin yere bırakabilir miyim?"Başım iki yana sallandı, ayağım geri süründü uzaklaşmak için. Fakat boşluğa düştüğünde yeniden bir el uzandı beni ayakta tutmak için. Boğazımı temizledim hızla ve ensemi gıdıklayan saçları tenimden kazıdım."İzin ver seni evine götüreyim.""Teşekkür ederim. Kendim giderim."Rüzgar etrafta donup kalan yağmur tanelerini yüzüme çarpmaya başladığında bir arabanın farları karanlığı yarıp beni hedef aldı ve kalbimin ritmi kısa bir an için bocaladı. Adam ellerini üzerimden çekti ama cebine yeniden yerleştirmedi."Kendin gidebilirsin," dedi robotik bir şekilde. Farlarından saçılan ışık gövdemde dans eden araç birkaç adım ötede durduğu an içinden inen geniş cüsseli bir adam dikkatimi dağıtmış ve tedirginlik denen hissin tırnaklarını boğazıma fırlatmıştı. Adam arabanın arkasından ilerlerken elim boynuma gitti boğazımı rahatlatmak için."Tekrar teşekkür ederim, hoşçakalın."Bir gözüm arabadan inen adamın saygılı biçimde araç kapısını açıp bekleyişini takip ediyordu."Dikkatli ol." Karşımdaki adamın tek söylediği bu oldu. Arkasını dönüp gitmeden önce benim yeniden hareket etmemi beklediği o kısa anın içine dalıp zamanın uçlarını çarşaf gibi gerdim ve bunu yüzünün hatlarını hafızama kazımak için kullandım. Sokak lambası rüzgarla gidip gelmeyi bırakıp sabit bir hal almıştı. Adamın ifadesinden bağımsız olarak dominant yüz yerleşimleri vardı, dikkatli bakınca iç ürperticiydi. Alnındaki yazgısıyla kazınmış üç çizgi ışık oyunlarıyla derinleşmiş, göz kenarları gülümsemekten değil sürekli şüpheyle etrafı süzmekten belli belirsiz kırışmış, dudakları birbirine bastırıldığı için beyazlaşmış ve sağ çenesine doğru belirginleşen bir çizgiyle yüzünde konuşlanmıştı. Gözlerinin içine bir daha bakmadım. Onlara ilk baktığımda güneşsiz göğün altında uzanan gri bir okyanusa dalmışım da titremem yasakmış tonundaydılar. Son baktığımda da aynıydı."Sen de öyle," dediğimi hatırlıyorum ama duyduğundan emin değildim.🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸🕸Gecenin karanlığı odamın tavanından sökülene dek gözlerimi yummadığım bir geceyi daha geride bıraktığımı telefonumun sesi etrafı inletince anladım. Uzanıp komodinden aldığım telefonun dişlerimi fırçalamamı hatırlatmak için kurulu alarmlarımdan biri için haykırmadığını gördüğümde saatlerce uzanmaktan gevşeyen kaslarım gerildi.Telefonu kulağıma koymayı bile beklemeden hızla açtım. "Yade?""Uyumuyordun değil mi?" Sesi normal geliyordu, hoş bir sabaha uyanmış ve arkadaşının henüz uyumadığını bilir gibi."Hayır. Bir şey oldu sandım." Bacaklarıma dolanan örtüyü yatağın öteki ucuna savursam bile yataktan çıkmak için cesaret bulamadım. Saat henüz sabahın yedisiydi, sekiz olmadan uyumuş olmam gerekiyordu."Olmadı mı?" Sesi uzaklaştı, uzak bir mırıltı duyduğumda eşiyle konuştuğunu anlamış ve ne kast ettiğini düşünmeye başlamıştım."Yade?""Buradayım. Anladığım kadarıyla haberleri görmedin." Yeniden mırıltılar uzaklaştı ve yakınlaştı. "Sana gönderdim, bak."Telefonu kulağımdan çekip çağrının sesini dışarı verirken ellerim sıcak evimin ortasında buz kesmişti. Neler oluyordu? Teyzem mi? Evle mi ilgiliydi?Parmaklarım ekranın üzerinde zorlanarak ancak hızlı hareketlerle Yade'den gelen mesajı önüme serdi. Bir haberin kısa bir kesitinin ekran görüntüsüydü bu."... ve görevine atandığı sekiz ay boyunca hiçbir sosyal etkinliğe katılmadığı bilinen 'Kairos Lordu'nun da ilk görüntülendiği seçkin mekanımız Kaio. Çeşitli menüsü, hoş spesiyelleriyle bu restoran..."Yazının devamı yoktu ve beni ilgilendiren kısıma da rastlayamamıştım ancak iç güdülerim bana bağırarak neler olduğunu anlatıyordu."Yade buradan ne anlamalıyım?" Sorguladım ve Yade'den içimi rahatlatacak bir yanıt bekledim fakat arkadaşım "Son attığıma da bak," diyerek yeni bir mesaj gönderdiğinde olan biteni kavrayabilmiştim."Üç senedir Kaio isimli mekanda çaldığı bilinen İpek Yelkan'ın eşsiz sesi Kairos Lordu'nu bile karanlıktan çıkardı." Ve devamı sahte, abartılı bir anlatımla mekanı övmeyle geliyordu. Parmak uçlarıma kan gitmiyor olacak ki hissizleştiler. Tüm hissizliklerin arasında ilk hissettiğim buz gibi bir cehennemde yere çakılmış gibi gelen korku oldu. İsmimi görmek bir felaket uçurumundan itilmişim de hayatım mahvolmuş gibi nefessiz bıraktı beni. Ama bu haberler kesinlikle benimle ilgili değildi, bu haberler Kaio ile ilgili de değildi. Başkentin yöneticisini magazine alet edip etkileşim almanın örtülü yolunu kullanıp diğer saçmalıkları öne sürmüşlerdi.Tüm bu saçmalıklarda ismimin geçmesi umurumda bile olmamalıydı fakat Yade'nin attığı bağlantıya tıkladığımda önüme açılan sayfa parmaklarımın buz kesmesini haklı çıkarıyordu. Babamın ismi geçiyordu. Onun yaptığı iş geçiyordu, nasıl ortadan kaybolduğu..."Kara Düzenin Kara Lideri... Ünlü iş insanı ve ismi karanlık işlerle anılan Yıldırım Yelkan'ın kızı olduğu bilinen İpek Yelkan ile ilgili daha fazla haber:"Hayır. Daha fazla haber yoktu. Hayır. Onun soyismini taşıyordum zaten, ismiyle yeniden anılmama gerek yoktu. O yoktu. Benimle ilgili daha fazla haberden kasıt tek bir haberdi. Bir zamanlar henüz on bir yaşında sayılmayan bir kızın kayboluşuyla ilgili detaydan kıt, kabustan fazla haber şimdi yeniden herkesin görebileceği kadar ulaşılabilir olacaktı. Şimdi kapımın önünde yüzünü örten şapkalı adamlar, bir okul bahçesinden beni alıkoyacak bir adam daha mı olacaktı? Hayır, tabii ki hayır. Artık Ağenta'da değildim bile."Ünlü oldun." Yade'nin telefondan saçılan şakacı sesiyle yerimden sıçradım. Yine yapayalnız kaldığım o ana dönmüş, geçmişe batmış ve çıkamayacağım sanmıştım. Babamın gözleri bir ekranın arkasında kara kara bakıyordu bana seneler sonra..."O adamın Leodislav Lares olduğunu bilmiyordum." Tüm sekmeleri sonsuzluğa uğurlayıp telefonu yeniden kulağıma yasladım. Hiçbir şey hissetmiyormuş, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya çalıştım Yade'yle çünkü hiçbir şey hissetmek istemiyordum. İnsanın kendinden ve köklerinden kaçamayacağına örnekti bu olanlar. Babam öldükten sonra onu bir daha hiç görmem, adını bir başkasından bile hiç duymam sanmıştım ancak o zamanlar bir çocuktum. Büyüdükçe babamın ölmüş adı karşıma çıkmaya bense ondan kaçmaya hep devam etmiştim.Yade duyarlılığını ortaya serip bana babamla ilgili bir soru sormadı, belki de nereden başlayacağını bilmiyor belki de ilkokuldaki İpek'in yaşadığı şeyi yaşatıyordu bana yeniden. Minik bir arkadaşım vardı bir zamanlar, ben de o arkadaş kadar minikken. Yedi yaşındaki iki kızın olabileceği kadar yakınımda olduğunu hissederdim, oğlanların kalemlerimizi sınıfın öteki ucuna savurmasıyla birlikte savaştığım o arkadaşım bir gün ellerimden kayıp gittiğinde ona neden artık arkadaş değiliz sorusunu sorarken çatlayan sesimle kulakları tırmaladığımda cevabımı almıştım. Annesi benimle görüşmesini istememiş. Ama hayır. Öyle kolay kabul etmemiş minik dostum, onun da annesine neden diye sorarken sesinin benimki gibi çatladığına şimdi daha çok inanıyordum."Babası iyi bir adam değil. Gelip babana zarar vermesini mi istiyorsun?" Sanırım kimse babasının zarar görme ihtimaliyle teneffüslerini paylaşmak istemezdi. Yade de istemezdi. Bir ölünün yapışkan gölgesi onu da nefessiz bıraksın istemezdi. Konuşmamız kısa sürdü bu yüzden de.Benim için işler sarpa sarmak üzereydi, bunu derinden hissediyordum. Ağenta'da ne zaman karanlık bir sokağa girsem arkamda adım sesleri duyardım, ne zaman camdan baksam bir sokak lambası altında öylece dikilen adamlar görürdüm. Bazen bana doğrudan baktıklarına şahit olur, zaman zaman yönlerinin ben nereye dönersem döneyim bana dönük olanları fark ederdim. Öyle uzunca bir süre bunların benim kafamın içindeki çarpık fikirler ve paranoyayla harmanlanmış hislerden ibaret olduğunu sanmıştım ki evden çıkma işi benim için son bulmuştu bir dönem. Fakat teyzem yine beni bir kimsesizlik anaforundan çekip çıkarmıştı. Tüm o adamların varlığının farkında olduğunu itiraf etmiş, deliliğin zihnimin dışındaki gerçek dünyada var olduğunu göstermişti bana. Evden çıkmıştım böylece Ağenta'yı terk etmek üzere. Kaçtığım gözler beni yeniden bulursa ne olacaktı? Beni yeniden bulurlarsa...Alarmımın ısrarıyla duş alıp dişlerimi fırçaladıktan sonra uyumaya hazırlandım ancak babamın gözleri, karşısında annem varmış gibi bakan tekinsiz bakışları göz kapaklarımın içinde iz bıraktığı için gözlerimi kapatamıyordum. Ve Kairos Lordu... Onu daha önce gördüğümü sanmakta haklıymışım. Yaşadığım şehrin, başkentin en önemli adamını "gördüğümü sanmak" saçmalıktı, onunla karşılaşıp tanımamak ise aptallık.Pek çok insanın geldiği mekana gelmiş bir siyasetçi yüzünden geçmişin, zaman zaman nükseden kimsesizlik hissinin beni ele geçirmesine izin vermek beni utandırıyordu. Ne olmuştu ki sanki? Babamın ismi yeniden anıldıysa ne olmuştu? Bir şey olur muydu? O uğursuz isim hayatımı bir kez daha alt üst eder miydi? İsmimin geçtiği ve Ağenta'daki her eve giren gazetede yazan o haberin yeniden hatırlanmasıyla baş edebilir miydim? İşte esas soru buydu.Telefonu elime alıp hiç de sosyal olamadığım sosyal ağlarda gezmek istediğimde ise karşıma yığılırca çıkan İpek Yelkan ve Yıldırım Yelkan isimleri beni yorganın altına gömülmeye itti ne yazık ki."Bir zamanlar Ağenta'nın en karanlık figürünün kızı bugün Kairos'ta karanlığın altında şarkılarını duyurmaya çalışıyor."İşte bu taşın Leodislav Lares'i aşıp bana çarptığı andı. Tam göğsüme çarpmıştı ortadan ikiye ayrılmam için.Ağenta'yı terk edeli üç sene olmuştu, babam öleli on dört sene. Günahı aciz bedeninden büyük olan adamın günahlarının hayaleti önüme çıkacaktı elbet ama ben neden bir türlü kaçamıyordum?Dışarıya açılan çelik kapının karşısındaki koltuğuma geçip bir kaçış planı tasarlar gibi kilitledim kapıya bakışlarımı. O kapıdan giriyordum evime o kapıdan çıkıyordum buradan ve o kapı beni koruyor mu, beni hapseden de o kapı mıydı? Çizgiler ve görüntü bulanıklaşana dek oturdum. Gözlerimi kırpıp koltuğa kıvrıldığımda çaldı kapı. Sanki bana yanıtını vermeye gelen biri vardı."Bu saatte bu eve gelinmeyeceğini bile bilmeyen birinin yanıt vermesi mümkün olabilirmiş gibi." Mırıldanmalardan çok homurdanmalarla kilitleri açıp kapıyı araladım.Bir adam. Gündüz vakti başının üstünde karanlık bir bulutla dolaşıyormuş gibi görünen Leodislav Lares. Homurdanmalar, söylenip yakınmalar bileylenmiş bir bıçaktan geçerek kesildi anında, sesim de aynen böyle kesilmişti. Dudaklarımı kapatıp gözlerimi kırpıştırırken Kapımın önündeki Kairos Lordu'nun gerçek olup olmadığına öyle kapılmıştım ki kapımda bir değil üç adam olduğunu fark etmem zaman almıştı."Davet etmekle ilgilenir misin?" Huzursuzca kıpırdanmasına, ağzını açmasına neden olan karşı komşumun çıkmak için açtığı kapıda donup kalması olmuştu. Arkasında birer kanat gibi yükselen korumalar saflarını sıkılaştırıp Kairos Lordu'nu komşumun gözlerinden korurken ben karşımdaki adam girsin diye geri çekildim. Açıkçası onu içeri davet etmekle ilgilenmediğim gibi içeri girmesinde bir sakınca da görmemiştim. Kafam ağır çalışmaya, düşüncelerim suda hareket etmeye çalışır gibi süzülmeye başladı. Yine babamla mı ilgiliydi? Koskoca başkent lordu bir restoran müzisyeninin evine geliyorsa bu hayra alamet olamazdı.Kapının yanında soluklarımın yarattığı göğüs kıpırdanmaları dışında hareketsiz durduğum için içeri giren ve ufak evimin salonunu huzursuz biçimde bir kapan kadar küçük kılan adam elimi kulbun üzerinden nazikçe çekmiş kapıyı önündeki iki korumanın yüzüne kapatmıştı."Seni korkutuyor muyum?"Hayır. Teninin altında insanı huzursuz eden bir duvar vardı sanki ve gözlerine bakarken o duvara kadar ulaşabiliyordum ama başkentin genç yöneticisi beni korkutmuyordu. Sorusunu, başım iki yana hareket ederek verdi."Haberleri gördüğünü varsayıyorum."Oda ve mutfağı ayıran ada tezgaha birkaç ağır adımla vardı belini oraya yaslayarak bana bakmak için. Ben de ona baktım. Hiçbir zaman bir korkak olarak anılmamıştım, bir cesur olarak anılmamıştım. Sanki hayat henüz beni bu konuda sınamamıştı."Seni kurtların önüne attığım için benden nefret ediyor olmalısın." Gözleri birkaç saniye daha bedenimde dolaştığında bunu öyle rahatça yapıyordu ki buna hakkı olmadığını düşünmek için o merceğin altında olmaktan daha güçlü bir şeye ihtiyaç vardı. Belki üzerimde kimsenin görmesini istemediğim eski çocuk tişörtü olmasaydı beni rastgele bir şeymişim gibi süzmesine takılmazdım bile.Ağzımı açtım ancak yanıtım yoktu. Bir an soru bile sormadığını idrak ederek omuz silktim. Gündüz vakti kara bir gece gibi sessiz evimin salonunda, mutfağın dar tezgahına yaslanan adamın gerçekliğini sorguluyor, uykusuzluğun şekil verdiği zihnimin beni yönlendirmesine müsaade ediyordum."Sesin İpek," dediğinde ismim onun asla bilmemesi ama onun ustaca eriştiği bir sır gibi, bir günah gibi tınladı bir kişinin huzursuzluğuyla üç senedir ezilen evimin salonunda. "Sesini duymama izin ver.""Senden nefret etmiyorum."Bir ip dudağını hızla yukarı çekti, Kairos Lordu ise hızla müdahale etti."Benden nefret etmiyorsun." Bu tekrarın sebebini asla bilemeyecektim. "Bununla ilgileneceğim. Bana bir kıymık batırabilmek için yoldaki herkesi kılıçtan geçirmekte sakınca görmezler. Seni bu duruma soktuğum için mutlu değilim. Ve benden nefret etmeni istemiyorum."Gözleri çocukluktan kalma solmuş yeşil tişörtüme, onun açıkta bıraktığı ayva göbeğime kaydı ve kamburum çıkana dek eğildim kendi içime kapanmak için. Bu tişörtü bana annem almıştı, uyurken giydiğim tişörtler hep annemin aldıklarıydı ve onları asla misafirim varken giymez, misafirliğe giderken yanımda götürmezdim. On yaşındaki bir kız çocuğunun giymesi içindi tişörtlerim çünkü, annem onları yetişkin olduğumda giyebileceğimi düşünmediği için tam da on yaşa göre almıştı."Etmiyorum.""Yalnız olmamalısın," derken düşünceli ve kusursuzdu. Kış vakti gibi gri gözleri simsiyah paltosunun çerçevesiyle parlak bir hakimiyet yayıyordu. Hiç böyle yükseklere kanatları uçan insanlarla işim olmamıştı benim, ben ortalamaların insanıydım. Görüntüsüne öyle odaklıydım ki sözlerinin tehdit karasını göremedim bile, adam göstermek için yeniden konuştu. "Burada tek olman güvenli değil.""Anlamadım."Bunun farkında olduğunu somurtarak belli etti adam."Sana eşlik edecek bir arkadaşın var mı? Ben haberlerle ilgilenene dek seni yalnız bırakmayacak biri."Neden buna gerek görüyor yine anlamış değildim ve daha çok takıldığım, etime bir kanca gibi takılan şey bana eşlik edecek birinin olmamasıydı. En yakın arkadaşım Yade'ydi, evli bir kadın olarak gelip benimle bir gece bile kalamazdı tahminimce. Bu pimpirikli adam beni her anlamda huzursuz etmekte epey başarılıydı."Böyle bir şeye neden gerek olsun?""Neden olacağını düşünüyorsun?" Bir robot gibi akıp gitti kelimeleri sırayla. Bakışlarındaki gök kararmış fakat durgunlaşmıştı. Beni düşünmeye sevk ediyorduysa da ilgilendiğim tek bir şey vardı. "Evimi nasıl buldun?"Dudaklarını ıslatana dek kendiminkilerin bir yılanın değiştirdiği deri kadar kuru olduğunu fark etmemiş, onunla birlikte dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirmiştim. Mercek altındaydım ancak onun için de durum aynıydı."Hoş," dedi etrafa bakarak. "Yalnız bir kadını barındıran sevimli bir ev." Kast ettiğimin o olmadığını biliyordu, kast ettiğim sorunun yanıtını alana dek kim olduğunu unuttuğum Kairos Lordu'na ters ters baktım. Sonunda ciddileşti. "Ben bu kapıların arkasında yaşayan herkese erişebilirim.""Herkesin evine girebilirsin yani?"Kaşları gözlerine bir şemsiye gibi eğildi, onları gölgelerle donattı."Beni davet ettiğini sandım." Ettiğimden emin değildim."Kapımda başkentin en önemli adamı belirdiğinde onu geldiği yere geri gönderme seçeneğim olduğunu düşünemedim." Ansızın bir saldırganlık takındığımı düşünecekti belki ancak sesim dümdüzdü, gerçek bir düşünce paylaşırken kullandığım o sesti bu ses de."Gitmemi istiyor musun?" Kendini ada tezgahtan iterek kopardı, doğrulduğunda mümkünmüş gibi daha da büyüdü gözümde. Bir dev kadar uzun değildi, kocaman pazuları olan o adamlardan da değildi ancak bu eve bir erkeğin girmesi alışıldık bir durum değildi esasında. Açık renk parkelerim, mermer tezgahım, bej koltuğumla zıttı ve evim onun yabancı bir cisim olduğunu vurgulamak için daha beyazdı bugün."Öyle demek istemedim.""Babanın ismi ve senin isminle bir kez anılmış olması bile seni tenlikeye sokuyor, buna neden oldum ve yalnız ben düzeltebilirim. Tüm bu söylediklerimde haksız mıyım?""Bilmiyorum." Yer altı kralının kızıydım, şimdi ölü bir kralın kızıydım. Haberler saman alevi gibi parlar ve söner, peşimdeki gölgeler beni yeniden yakalayamadan Ay batar ve Güneş doğardı. Öyle olmaz mıydı?"Buna yol açtığım gibi düzelteceğimin teminatını vermek istiyorum.""Kurtların önüne attığın ilk kişi ben miyim?" Kairos Lordu sabahın erken vakti kapımda bitip bana birtakım teminatlar verirken sorabileceğim en doğru soru bu gibi geliyordu. Kısıldı gözleri ancak tehdit algılamış olarak değil düşünce ile."Göreve geldiğimden beri ismimin geçtiği bir haber okudun mu?""Ondan önce de isminin geçtiği bir haber okumadım. Ben haber okumam."Dudağı düz ve gizemli yüze savaş açarak yukarı kıvrıldı. Hassas bir egonun incinmiş maskesi miydi bilemesem de samimi bir tebessüm denmeyecek kadar haylaz bir yan vardı dudaklarında."Bugün okumak zorunda kaldın," demeden önce tebessüm silindi ve kaşları çatıldı. "Şarkılarını bile karanlığın altında söyleyen biri için böyle mercek altında olmak zor olmalı."Bunun bir saldırı olmadığını bile bile incinmiş bir egonun gövdeme çektiği zırh ile savunmamı aldım."Neden buradasınız?"Birkaç saniye birbirimize dik dik baktık ve o birden silkindiğinde ne için geldiğini fark etmiş gibi ifadesini düzeltti. Yalnız birkaç dakika ederdi tüm rastlantılarımız ve ben o anlardan onun kendisine hiç karşı çıkılmamış, istenilmediğini hiç hissetmemiş biri olduğunu anlayabilmiştim. Şu an bunu derinden hissediyor olmalıydı, uyuyor olmam gereken sabah saatlerinde evimde bir yabancıya tahammülüm yoktu."Tüm haberleri durdurabilir, yazılanları sildirebilirim ama izini sürenleri sana ulaşmadan yakalayamam. Açık konuşalım... Tehlikede olduğunu biliyoruz, tehlikenin nereden geleceğine dair hiçbir fikrim olmasa da."Gözlerimizin arasındaki, halattan güçlü sıkı ipi çekip koparmış, gözlerini arkamda kalan koltuğun, pencerenin, ayaklı uzun abajurun üzerinde gezintiye çıkarmıştı. Bunlar onun için dikkate değer şeyler değil gibiydi, bahsettiği tehlikenin geleceği yeri tespit etmeye çalışır gibiydi daha çok. Bugüne dek sokağımda öylece dikilen, karanlık yolda peşimden gelen hiçbir adam tarafından zarar görmemiş, hep ihtimaliyle zayıf düşmüştüm. Beni yeniden bulurlarsa kaybettikleri için ceza keserler miydi, korkmam gereken bu muydu?"Bu konuda yapabileceğin bir şey yok mu?" Ondan yardım talep etmek dilimi şişirmiş boğazımı tıkamıştı ancak yine de sormak zorundaydım. Babam ölmüş, onun şehri kilometrelerce arkamda kalmış olabilirdi, yine de kötü itibarının gölgesi beni takip etmeyi bırakmıyordu. Bu işin sonu bu küçücük evden, kendime kurduğum küçük dünyamdan kopmama kadar giderdi ve ben bunu ağır ağır idrak ediyordum."Yapabilirim, yapacağım da."Kairos Lordu, başkentin genç yöneticisi Leodislav Lares evime gelmiş ve bana göreceğim zararlara engel olmak konusunda bizzat teminat veriyordu. Bu benim sahiden bittiğimi gösterirdi. İşim bitmişti. Ama neden ve nasıl? Kim bana, ne yapacak, bundan ne elde edecekti ki.Ağır ağır yürüyordu ve aramızdaki mesafe onun adımlarıyla kolayca kapanıyordu fakat sanki soluk borumdan ciğerlerime uzanan yol da kısalıyordu. Nefeslerim sık ve sığ bir hal aldığında önümde durdu ve konuştu. "Kurtların önüne attığım ilk kişi değilsin, hayır. Ama çekip çıkaracağım ilk kişi olacaksın. Benim kontrolümde ilerleyecek her şey.""Eğer haberleri hemen durdurursan kimse beni bulamaz, bununla ilgilenmez belki," dedim büyük bir inkara kalkışarak. Adam önümde tüm varlığıyla yükselirken boynumu büken inkarla ona bakmak için yalnızca gözlerimi kaldırabildim. "Hem ben bir şey yapmadım ki, izimi sürmekle kimse ilgilenmez. Trafik cezam bile yoktur.""Babanın günahlarının cezasını sana kesmek isteyenler vardır ama." Sesi sertleşmiş, tüm duvarları kadın sesleriyle boyanmış evimde koyu lekeler bırakmıştı. Ona bakarken onu görmeye çalıştım fakat sık soluklar zihnimi ve gözlerimi bulandırdı. Biliyordu. Bir kez babamın günahları yüzünden cehennemin beni yaktığını biliyordu, bir kez gerçek bir cehenneme girdiğimi ve sonsuza dek küllerimle yaşayacağımı biliyordu. "Eğer onlara izin verirsen."Çözemeyeceğim bir bilmece , zihnime sızmaya çalışan, dilini uyuşturan bir sır bizim dışımızdaki boşlukları doldurdu, dolaştı fakat benim içimdeki boşluğa dolmadı."Ne yapmam gerekiyor?" Bir şeyler yapmam gerektiği kararını almış olmam bile hayatımın yokuşta dönen bir tekerlek gibi aşağı yuvarlanacağının işaretiydi. Belki de kolay kabul etmiştim, belki de bu kez babamın ismi beni es geçerdi.🕸Geçmemişti. Hiç geçmezdi. Perdemin aralığından gizlice her baktığımda sokak lambasının altında, karşı apartmanın merdiveninde, büfenin önündeki ince ağacın yanında dikilen adamlar görmeye başladığımda anlamıştım ki geçmemişti. Fakat onlar belki de hep oralarda olmak için yaratılan adamlardı ve ben bugüne dek hiç bakma gereği duymamıştım. Belki de tüm bunlar benim kuruntumdu. Bu ihtimal göğsümdeki acıya ne kadar iyi gelse de doğru değildi. Zaman zaman eski alışkanlığım beni ele geçirir, sokağın karşısında gördüğüm rastgele bir adam çekip gidene dek pencerede dikilirdim ve eninde sonunda o adam çekip giderdi. Bu kez gidene rastlamamıştım. Daha kötüsü ise...Gözlerimin altı tenimden daha da koyu bir hal alana dek uyuyamadığım günün ortalarında üç senedir selamlaşmadığım, hiç irtibat kurmama gerek kalmamış olan patronum yollarımızı ayırdığımızı haber vermek için kısa bir çağrı yapmıştı. Ağzımı açtığımda ilk çıkan "Neden?" sorusu oldu. Beni neden çıkardığını söylemesine ihtiyacım vardı, sebebin benimle ilgili olmasına ihtiyacım vardı; ölü bir adam yüzünden kovulduğumu duymak istemiyordum."Öyle gerekiyor, yolun açık olsun." Yanıt buydu. Ardından formaliteden edilen laflar hatta tazminat ödeneceğine dair teminat ve örtülü biçimde bir daha hiç denk gelmeme garantisi verilmişti. Hava kararıyordu ve ben kalkıp hazırlanmıyordum. Akşam olunca uyanıp mikrofonumun başına geçtiğim o hayat elimden tek bir anda alınmıştı. Anın bir anda geçmişte kalması ve ona katiyen uzanıp da dokunamayacak olmam kafamı karıştırıyordu, bir gece öncesine ya da saatler öncesine, o tek düze hayatıma sahip olamamak akıl dışıydı. Hiçbir zaman sade bir güvenlik hissiyle tanışmamış olabilirdim ama bu kez büsbütün tehlikede hissediyor, düşmanın kim olduğunu ve ne için beni hedefleyeceğini bilmiyordum. İşimden olacak kadar tehlikeydim ve mantığım bunu kavramıyordu.Düne kadar şikayet ettiğimi, durumumdan pek de memnun olmadığımı biliyorum ancak ben sahiden durumumdan memnun değildim. Uçsuz bucaksız bir uçurumdan uzun senelerdir düşen durumumdan... Şimdi çakılmış mı sayılıyordum?Hayır, çakılmak etrafa saçılmaktı ve ben tüm iç boğan düşüncelerimle bir top halini almış, düşmeye devam ediyordum.Hayatım rayından çıktığında hayatıma giren ağır, yoğun, alınan nefese sinen bir parfümü andıran varlığıyla Leodislav Lares bana numarasını vermiş, her gelişmeden onu haberdar etmemi istemişti. Ona da sormuştum. "Neden?""Çünkü Kairos'taki her haneyi önemserim, özellikle de içinde başına iş açtığım bir kadın yaşıyorsa."İnanmak için hiçbir nedenim yoktu bu sözlerine, tamamıyla saçmalıktan ibaretti benim için fakat inanmamak için bir nedenim de yoktu hem de ilkinden daha derin bir nedensizlikti bu, insanı boğacak kadar. Belki ona verebileceğim bir şey olsaydı beni kullandığına, bir maskenin arkasına saklandığına, sinsi planları sırtına yükleyip evimin yolunu tuttuğuna inanırdım. Hiçbir şeyim yoktu. Saatlerdir bir işim bile yoktu. Bu nedenledir ki sağlam bir idrak edişin ardından o numaraya ilk mesajı atmıştım. Bu ilk kurşun gibiydi. Yaylım ateşine göğüs germeden evvel ince sessizliği bölen bir kurşun."Efendim," dedi araçtan inmem için kapıyı açan görevli ayağım yere bastığı an. "Beni takip edin."Onu takip ederken Kairos Lordu'nun inine sızar gibi Soğuk Saray'ın derinliklerine dalıp çıkmak içimi arkamda kalan ve beni takip eden her şeyle birlikte darmaduman ediyordu. Ona mesaj attığımda bana, benim için aşağıda bekleyen araca binmemi söylemişti yalnızca. Ardından atılan mesajlarıma baktığından bile şüpheliydim ve normal şartlarda önünden bile geçmeyeceğim bir binanın içinde ne halt ettiğimi sorguluyordum. Bir başkent yöneticisi ile ne işim vardı? Neden yolumuz kesişmiş ve benim sıkıcı yolumu neden istemeden bile olsa dikenlerle yürünmez hale getirmişti? Burada ne işim vardı?"Burada ne işim var?""Henüz yok," yanıtıyla sıçradım ve takip ettiğim adam gözden kaybolduğunda yerine beliren Leodislav'ın parlak karanlığına baktım. Beni duyması mucizeyken yanıt vermesi..."Efendim?""Patronun yeniden aradı mı?""Hayır," dedim hızla, açtığı ve geçmem için beklediği kapıdan yeni bir boyuta girer gibi uğultuyla süzülürken. Başkent bu binada yönetiliyordu, bir sarayda ve ben hep sarayların krallara ait olduğunu düşünürdüm. Oysa burada, bu ülkede, ülkenin yakınlarında bir kral yoktu. Adam bunun aksini ispat etmek isteyerek duruyor, onu izlemem için izin veriyordu bana henüz ses çıkarmadan. Garip ışıklandırmanın altında parlayan giri gömleğin ipek kumaşı üzerimdeki tüm kıyafet parçalarından daha pahalı olduğunu bağırır gibiydi. Gömleği kadar koyu gri pantolonu da baldırlarını kusursuzca sarmıştı. Gömleğinin iki düğmesi açıkken arkadaki koyu tenin bir kısmı görünüyordu."Bu işi halledeceğim."Bir buzun içine dalmışız gibi hissettiren mavi- beyaz, soğuk bir koridorda buldum kendimi ve yeniden "Hayır," derken. Yanımda ağır adımlarla yürüyor, o değil ben onu davet etmişim gibi adımlarımı takip ediyordu. Telaşlıydım hayata karşı, bu adımlarıma da yansıyordu. "Birinin yardımıyla, kovulduğum yere geri dönemem."Kaşları çatılmış mıydı? Bana gülüyor muydu, saçmaladığımı mı düşünüyordu? Bunları görmek için ona bakmadım ve sessizliği bölme sırası ondayken bu işi elinden kaptım. "Bu konuda yapabileceğin bir şey yok. Aslında hala neden bu kadar sorumluluk hissettiğini bile bilmiyorum. Başıma bunları açanın sen olduğunu sanıyorsun, oysa müsebbip babam. Başımın çaresine bakmam gerek. Senin yapabileceğin bir şey yok ve benim için gönderdiğin arabaya binip buraya gelme sebebim yardım istemek değil. Bence ben... " Sözlerim adımlarımdan kat ve kat hızlıydı ancak yine de adımlarım yanımda yürüyen, başım omuzlarına ancak yetişen adamı geçiyordu. Yavaşladım. Ona döndüm ancak bakmadım. "Ben halledebilirim. Kairos'ta beni işe alacak birileri muhakkak vardır. Hem yoksa bile dünyada bir yerlerde...""Gitmeyi mi düşünüyorsun?" Soluklanmama müsaade etmeden uzun sessizliğini bozmuştu tek bir soruyla. Tavandan saçılan buz rengi, belirsiz aydınlatmanın altında esmer tenlerimizin daha soluk fakat daha belirgin olduğu açıktı. Öylece durduk, o bana dönüktü ve beni görüyor gibi bakıyordu. Ben ona dönmüş görmeye çalışarak izliyordum mikro mimiklerini."Buraya ait değilim. Gitmek iyi olabilir." Birkaç saniye sonra verilmiş olan her yanıt anında verilmediği sürece geç kalınmış hissettirirdi. Geç kalmışım gibi baktı yüzüme. Omzumu silktim önce. Fütutsuzca değil umarsızca. Ait olduğum bir yer muhakkak vardı ve burası değilse ne olmuştu yani. Gider ve orayı bulurdum eninde sonunda.Uzunca bir süre konuşmasını bekleyerek baktım ona, uzunca bir süre konuşacakmış gibi baktı bana fakat kıpırdayan dudaklar sıkıca birbirine örtüldükten sonra harekete geçti. Başını çevirdikten hemen sonra eli gövdeme yaslı kolumu aralayıp belime kondu beni yürütmek için. Yönlendirdiği yere doğru usul usul yürümeye başladığımızda camsı duvarların parlak yüzeylerinin arkasında bir gizem bulabilirmiş gibi etrafı izliyor, ritmi mütemadiyen değişen nabzımı görmezden gelmeye çalışıyordum. Ve düşünmemeye. Burada olmamın nedenini sorgulamak istemiyordum, içimde bir ses bana ısrarla bu kapıyı açmamamı söylüyordu.Leodislav bir kapı açtı, koridordaki canlı ışığı soğuracak kadar etkili bir karanlıkla göz alan bir odaya girmem için yolu açtığında belimdeki el uzaklaştı. Birkaç saniye içinde loş bir ışık duvarları mat siyah olan odayı görmeme izin verdikten sonra kapının kapandığını duyabildim."Neden burada olduğunu merak ediyorsun."Evet.O önüme geçip odanın içindeki en parlak nesneye, kahverengi masasına oturmadığı için dönüp onu bulmam gerekti. Bu pek zor olmamıştı. Kapattığı kapıya sırtını bastırarak ellerini kumaş pantolonun cebine sokmuş adam gerçek bir lord gibi görünüyordu, gizemli, otoriter, bileği hatrı sayılır bir güçle yontulmuş... Huzurlu değildim. Aşağılık, ufak hissetmeyeli seneler olmuştu ve şimdi dönüp baktığımda karşımda kalan adamdan yayılan otorite, yoğun varlık altında eziliyor, sık soluyordum."Neden buradayım?" Ürkek ses ikimizin arasında yankılandı ve yankısızca yitip gitti."Sence seni dinlemeye geldiğim ilk sefer dün akşam mıydı?" Sorum es geçilip bambaşka sorunlara yol açan bu dokuz kelimede beni ilk vuran, geri sendelememe yol açanı düşünmeden içimden attım."Beni dinlemek mi?" Bunun imkan dahilinde olduğunu düşünmemiştim bile, az önceye dek."Seni uzun zamandır izliyorum İpek."Günah dolu bir sırrı bile isteye ifşa etmiş gibi gri gözlerindeki göğe geceyi doğurup konuşmuştu. Şaşkındım."Bir restoranda, ışık beni görmezken sözleri birkaç kelimeden oluşan şarkılar söylüyorum." Şaşkınlık öyle yoğundu ki ürkeklik göz göze geldiğim bir ceylan gibi göz açıp kapayıncaya dek yok oldu. Kendimi açıklıyordum, adam katiyen açıklamalarımdan etkileniyor gibi bakmıyordu bana. "Bir restoranda!""Şarkını söylediğin yer sesini değiştirmez," dedi ve kendini iterek kapıdan ayrıldığında olduğundan daha büyük göründü. Altında ezilmek istemediğim bir varlığa sahipti, büyük adamların çevresinde olmak ruhumu bir farenin öleceğini bildiği kapandaki gibi çırpındırıyordu. "Seni dinlemek için defalarca Kaio'ya geldim.""Seni hiç görmedim.""Karanlıkta olanın sen olduğunu sanıyorsun fakat her zaman benden daha aydınlıktaydın." Bu rastgele, öylesine söylenmiş bir söz değildi. Anlamıyor olabilirdim fakat altında beni aşan dev bir anlam olduğuna yeminler ederdim. Yanımdan geçerken gözlerimin onu takip ettiğini bilerek sırtını sundu bana, masasına vardı ancak arkasına geçip oturmak yerine bir sandalyenin başına tutunup beni bekledi. "Otur.""Hayır." Neye karşı çıktığımı ikimiz de bilmiyorduk. Beni dinlemeye gelmiş olamazdı. Bunu iddia ettiği şekilde bir süredir yapıyor olamazdı. Soruma yanıt olarak sunduğu başka bir soruda kast ettiği o şey gerçek olamazdı.Aslında karşı çıktığım şeyi benden daha iyi biliyordu çünkü bakışları yumuşamış, böylece beni daha da şok içinde bırakmış, sıcak bakışlar ve hoş bir sesle "Gel," demişti. Bu duyduğum en yumuşak, elektrikli battaniyeyle ısıtılmış bir çocuk yatağına kıvrılmışım gibi hissettiren seslerdendi. Gittim. Benim için tepesinde dikildiği sandalyeye oturmam saniyelerimi alsa da Tanrı zamanı kıvamlı bir hale getirmiş, dünyadaki her şeyi ağırlaştırmış, saniyeleri dakikalar gibi hissetmemize yol açmıştı. Gözlerine yeniden bakmadım ne kadar üzerimde olduklarını somut biçimde hissetsem de. Gözlerinde bir lanetin haberini taşıyor olabilirdi, bakmak beni ince dallı bir ağaç gövdesiymişim gibi titretiyordu."Kurtların önüne attığım ilk kişi değilsin. Kurtları uzak tutmak istediğim ilk kişisin. Doğru cevap buydu." Tamamen bir sır veriyordu sağ kulağıma eğilip. Sıcak nefesi, şekillenen kelimelerin kılıfları yanağıma çarpıp çeneme akıyordu. Ürperen tenime karşı kendime sarılmak istedimse de yalnızca dudaklarımı sıkı sıkı örtmekle yetindim. "Seni dinliyorum, seni görüyorum İpek. Uzun zamandır.""Ne?" Devamı gelecekti sorumun, bir sorun vardı ve devam edecekti. "Ne demek istiyorsun?""Ne anlıyorsun?"Beni görüyordu. Uzun zamandır. Dün gece ilk değildi. Benim için öyleyse de onun için sayılmayacak kadar çoka denk geliyordu. Anladığım buydu."Doğru," diye fısıldadı kulağıma, ben henüz ağzımı açmamışken. "Bizim için daha güzel bir ilk ümit ediyordum ancak şartlar İpek... Şimdi seninle ne yapacağımıza bir bakalım."Kapı ansızın açıldığında, tepemde bir tehdit karası gibi gölge bırakan adam doğrulduğunda nefes almak için bulduğum alanı değerlendiremeyecek kadar şaşkındım."Efendim. Kayahan Gölgesoy," diye başladı içeri giren adam cümlesine hızla. Odağımı onda sabitlemekte güçlük çekiyordum.Kairos Lordu benimle ilgilendiğini mi itiraf ediyordu. Ben onun unvanını bilir, yüzünü tanımazken ünü çevresine zor yayılan mekanıma gelip beni dinlediğini, gördüğünü itiraf etmişti. Yanılıyor olmalıydım ve bunu diliyordum."Ölmüş."Tüylerim ürperdi.Bir ölüm haberinin herkesi zerre kadar bile olsa kötü etkilediğine emindim. Bu sert ve tek seferde çıkan sözcükle odağımı geleceği tükenmiş bir adamın haberini verenin dudaklarına çekti. İçeri destursuzca girip bildirdiğine göre eli sandalyemin başına konan Leodislav Lares için önemli birinden bahsediyor olmalıydı.Başımı kaldırıp üzerinde tütsülenen yasa şahit olmak istediğimde Leodislav'ın uzun parmakları sandalyeden kopup omzuma kondu ve sessizliğinde biriken binlerce sözcüğün birkaçını okumak umuduyla bana kilitlenmiş gözlerini yakaladım. Ne hissettiğini tam anlamıyla kavrayamayacağım kadar gölgede kalan yüzünde alnında seğiren geniş bir damar kendini belli edecek kadar sahnede parlıyordu. Ne yapmam, ne söylemem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu çünkü neden burada olduğumu bile bilmiyordum fakat içimde bir ses vardı. Titrek ve şefkat dolu ses elimi kucağımdan kaldırmam için bana yalvardığında avucumu omzumdaki sıcak ve güçlü elin üzerine koyup onun yanında olduğumu hissettirmeyi umdum. Yanındaydım ve her şey iç içe geçmişken onun ve benim duygularımız birbirine geçmeye çalışıyordu açıkça."Çık dışarı," dedi keskin bir ses ve pürüzlü bir nefesle. Gözleri gözlerimdeyken kirpiklerim birkaç kez birbirine karıştıktan sonra kapının kapandığını, sessizliğin boğucu bir hale geldiğini fark etmem zaman aldı."Üzgünüm." Bu ürkekliğin nedeni bir yas hastalığına yakalanmış birine nasıl yaklaşacağımı bilmiyor olmamdı. O ise ürkek kadınlarla başa çıkmanın yolunu ezelden bilir gibi çenemi kaldırıp "Olma," diye fısıldadı. Bir ölümün yeni bir başlangıç olduğunun pek çok örneği vardı. Bir şey bitmişti ve tam şu an bir şey başlamak üzereydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.