Zihnimizdeki takvim yapraklarının en kötüsü olarak seçtiği günün üzerinden 114 gün geçti. Ama bizim acımız hâlâ geçmedi. Değişen tek şey gün ve saatti. Geçmesini de istemiyorum. Acımın dindiği gün adının sadece mezar taşında yazmasından korkuyorum. Acı neydi tam olarak onu da bilmiyorum. Canının yanması mı? Öyleyse en büyüğü bizim ekipteydi. Çaresizlik, acı ve nefret. 114 gündür hiçbir şey yapamamızın nefreti... Elimiz kolumuz bağlı oturmanın nefreti... Hiçbir şey yapamamızın elbette bir sebebi vardı. Elimiz kolumuz bağlı oturuyorduk çünkü dosyayla ilgilenecek ekip biz değildik. Bu olayı çözme işini aramızın en açık olduğu Cinayet Şube'ye vermişlerdi. Şaka gibi değil mi? İstanbul'un en iyi ekibinde olan komiser, üstelik Asayiş Şube ekibi müdürünün kızı vuruluyor. Ama dosya Cinayet Şube'ye veriliyor. Ortada geçerli bir nedenleri de olmadan! Acı ne bilmiyorum ama çaresizliği ellerimle kanıtları onlara telim ettiğimde anladım. Üzerimde kanı emen siyah elbisem, ellerime geçirdiği eldivenlerim ile bulduğum en ufak şeyi toplayıp Cinayet Şube müdürüne teslim edişimde anladım çaresizliği. Hevesle ismimi yazdıkları ayakkabısını delil poşetine koyup poşeti yarısını tanımadığım kişilere verince anladım. Ayakkabının her santiminde yazan ismimin silinişini görmek isterlerken üstünün kırmızı kanla bulanışını gördüler. Düğünün silah sesiyle değil alkış sesiyle bitişini izlemek istedik. İntikam değil mutluluk gözyaşlarının dökülmesini bekledik. Delil poşetine koymayı değil, kutusuna geri yerleştirip evine götürmeyi... Ama hiçbiri yaşanmadı. Kim yüzünden olduğunu bilmiyoruz, bulamıyoruz. Yanından bile geçemiyoruz. Arzu Abla ve Bora'nın yüzüne bile bakamıyoruz. Masanın etrafında oturuyorduk. Dalga geçer gibi bize verdikleri ufak tefek olayların dosyaları vardı önümüzde. Ne ihbar uğruyordu buraya ne de bir suçlu. Bizim alışık olduğumuz ve olacağımız bu değildi. Dikdörtgen masanın kısa kenarının önünde ben oturuyordum. Orada hep Arzu Abla otururdu müdür olarak. Ama o gelene kadar burası bana emanetti. Bunu ağzından değil, kalbinden söylemişti ve ben bunu yüreğimin en derininde hissetmiştim. Sağımda Kerem duruyordu. Hepimizi ayaklandıran Kerem. İlk haftalar hepimiz berbat durumdaydık. Hatta berbat bile az kalırdı. Sonraki haftalarda ilk ayaklanan ve ayaklandıran Kerem'di. Her gün evimize uğrayıp bizi cesaretlendirmişti. Ardından Kerim gelmeye başladı. Böylelikle iki kişi dışında toplanmayı başarabilmiştik. Toparlanamayanlar Arzu Abla ve Bora'ydı. Saye ise bugün onların yanında olacaktı. Kerem'in yanında ikizi Kerim oturuyordu. Az önce belirttiğim gibi ikinci toparlanan kişi. Siniri çok bozuktu. Kızgındı, üzgündü. Bize ve kendine. Solumda ise Sıla vardı. Yaralı kuzum... En son gözyaşlarımızla aramıza katılandı. Bizimle çabalıyordu o da. Her sonuç alamadığımızda daha da artıyordu öfkesi azalan neşesiyle. Bazen bana yaslanıp saatlerce ağlıyordu ama vazgeçmiyordu. Yanında Selen oturuyordu. Mavi gözleri daha keskindi. Saçları daha düz, makyajı daha sertti. Ceketli bir takım giymişti. Boş gözlerle önündeki dosyayı kurcalıyordu.
"Bugünkü konferansa gidecek miyiz?" dedi Kerim. Bir de bu mesele vardı. Bugün Hasan Arslan yani Cinayet Şube'nin müdürünün, basın sorularını cevaplayacağı bir konferans vardı. Bütün Türkiye canlı yayın olarak izleyecekti. Gitmemiz ise zorunlu kılınmıştı.
"Saçmala istersen! Cinayet Şube'nin kendini öveceği konferansa gideceğimizi mi düşünüyorsun?"
"Selen, güzelim sakin ol önce. Zorunlu dediler, ceza falan yersek?"
"Sakin falan olamam ben ya! Kaç ay oldu? Dosyanın kapağını bile açmadı o şerefsizler! Delilleri aldılar, kanıtları aldılar bir kere bile bakmadılar! Sen şimdi bana onları mı savunuyorsun?" Mavi gözleri her zamankinden daha bıkmış ve sinirliydi.
"Selen haklı. Onları savunmaya, desteklemeye mi gideceğiz?" Gözlerini dosyadan Kerim'e kaydırdı. Sözleri ve bakışları bıçak gibiydi. İstediği duyguyu kesebilirdi.
"O konferansa gideceğiz." dedim son noktayı koyarak.
"NE!" Kerem'den gelen sesle birlikte tüm bakışları üzerime toplamış oldum.
"Onları mı desteleyeceksin cidden Selin Abla? Sen kendinde değilsin!" Selen gibi diğerlerinin de bilmediği bir şey vardı.
"Gideceğiz ama desteklemeye değil!" Önümdeki dosyayı kapatıp onlara döndüm.
"Neden gidiyoruz o zaman?" dedi Kerim. Bileğimdeki saate baktım. 10 dakikadan az kalmıştı. Masadan kalktım. Sandalyenin arkasında asılı duran takımımın parçası ceketimi aldım.
"NEREYE!" Onlar da ayaklanmıştı. Ceketimi giydim ve cevabımı verdim.
"Oyunun başrolü kimmiş göstermeye." dedim. Gözlerindeki değişmeyi gözlemledim.
"Bir planın mı var Selin Abla?" dedi sarı saçları kadar düz bir sesle. Sesi düz ama umutluydu.
"Hayır. Hiçbir planım yok. Bazı anlarda plana ihtiyacında olmaz. Her şey o an gerçekleşir. Bam, bam, bam yapıştırırsın lafını. Bu öyle bir an olacak. Haber başlıklarında o değil biz yazacağız. Burada olduğumuzu tüm insanlığa göstereceğiz. Geri geldiğimizi de. Kendi yazdığımız hikâyeden çıkarıldık. Şimdi ise başrolü hatırlatmaya gidiyoruz. Hikâyeden çıkardıkları kişilerin kimler olduğunu göstermeye." Gözlerinde gurur vardı. Saçımı ellerimle hafifçe düzelttim. Elime çantamı aldım. Koridordan çıktım. Arkama hiç bakmadım ama geldiklerinden emindim. Beni yalnız bırakmayacaklarından emin olacak kadar sevdiklerinin olması en büyük şansımdı. Birazdan ise onların daha da gurur duymalarını sağlayacaktım. Gerçekten hiçbir planım yoktu. Ama plana ihtiyacım da yoktu. Orada biz de bulunursak dikkatler bizim üzerimizde olacaktı. Herkes Hasan Arslan'ı değil, bizi izleyecekti. Bu da onun daha çok zoruna gidecekti. O an kendimi tutabilir miyim bilmiyorum. Kötü bir hareketimin Kerem, Kerim, Sıla ve Selen'i yakmasından korkuyordum. Bildiğim tek şey vardı: Bugün onlara hadlerini bildireceğimdi.
Asansöre bindiğimizde aynadan kendime baktım. Çantamdan rujumu çıkarıp dudaklarıma hafifçe değdirdim.
"Cidden rujunu mu tazeliyorsun?" dedi Kerem.
"Hayatının en büyük lafını yiyecek. Hazır olmam lazım." Rujumu çantama atıp asansörden indim. Elimi Sıla'nın saçlarında gezdirdim. "Her şey çok güzel olacak canım." dedim. Biraz olsun içine su serpiştirmeyi başarabilmişim ki yüzünde ufak bir gülümseme belirdi.
Salona girdiğimizde orta sıradaki koltukların en arka sırasının ortasına oturdum. Sağıma Sıla ve Kerem, soluma Selen ve Kerim yerleşti. Basın gelmişti. En önde kameralarıyla bekliyorlardı. Aralarından bizim gelişimizi görenler vardı. Şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı, başkasının kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. Salon dolmuştu. Hangi ekibin ne tarafta oturduğunu tam olarak kestiremiyordum. Gözüme sol tarafta oturanlar takıldı. Narkotik ekibi sol tarafa oturmuştu. Bu durum karşısında şaşkınlıklarını belli ediyorlardı. Kerem'in alçak sesli, alaylı gülüşünü duydum kulaklarımda.
"Biz geliyoruz." dedi gülüşünün ardından. Tüm yüzüme gülümseme yayıldı.
"Evet. Tüm dünyaya söyleyin. Biz geliyoruz." İnanamıyor gibi söylemişti.
"Yeni değil, geri geliyoruz." dedi Kerim.
"Yeni de değil, geri de değil. Biz zaten hep buradaydık." dedim. Abla gibi kollarımla sarmaya çalıştım hepsini. Başlarını omuzlarına yatırdılar. Hasan Arslan'ın sahneye çıkışı ile eski pozisyonumuza geri döndük. Lacivert ceketi ve pantolonu vardı. Beyaz gömleğinin önüne kravatı sarkıyordu. Saçlarına aklar düşmeye başlamıştı tıpkı birazdan sözlerine yalanların düşeceği gibi. Çenemi kaldırdım, başımı dikleştirdim. Kürsünün başına geçtiğinde sessizlik oluştu. Sağ bacağımı sol bacağımın üstüne koydum ve bizim hikâyemizi bizden çalmaya kalkan adama iğrenerek baktım.
"Değerli Müdürlerim, Sayın Meslektaşlarım, Sevgili Basın Mensupları;
Öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bugün burada halkımızın merak ettiği soruları yanıta kavuşturmak için toplanmış bulunmaktayız. Sorulara geçmeden önce halkımızın güvenliği için elimizden gelen her şeyi yaptığımızı belirtmek isterim. Şehrimizin ve ülkemizin güvenliği bizim görevimizdir ve bütün ekipler bunu en iyi şekilde yerine getirmektedir. Milletimizin huzurla yaşayabilmesi için canımızı ortaya koyabileceğimizi dile getiriyorum ve sizlerden gelen sorulara geçiyorum." Konuşmasının üzerine salondan alkış sesleri gelirken biz elimizi bile kıpırdatmamıştık. Sadece hak edenler duymalıydı alkış sesini. İki laf söyleyip kendini havalı sananlar değil.
Müdürün bakışları beni gördüğünde değişti. Alkışlayanlara göz gezdirirken benim gözlerimi bulmuştu. Başımı daha da dikleştirdim. Keskin bakışlarımı açığa çıkardım. Geleceğimizi asla düşünmüyordu. Planının da bir parçası buydu. "Asayiş Şube toplantıya katılmayarak polislerin tümüne saygısızlık gösterdi." diyerek kendini acındıracaktı. Bu kadar beyni vardı. Ama ben karşısında oturuyordum. Ekibim ve tüm gücümle... O an içimden Ceren'le ilgili bir soru olmasını diledim.
Alkışlar sona erince sorular sorulmaya başladı. Bulduğum en ufak fırsatta üstüne çökecektim. Ne tekmeyle olacaktı ne de tokatla. Bunlardan biriyle de yapabilirdim. Fakat ben onu laflarımla yaralamayı seçtim.
Boğazını temizledi ve başıyla bir haber muhabirine söz hakkı tanıdı.
"Sayın Müdürüm, benim soracağım soru çocuk cinayetleriyle alakalı olacak. Bazı izleyicilerimizin çocuk kaçırılması gibi olayların artmasıyla ilgili endişeleri var. Çocukları adına korku içindeler. Bu konuyla ilgili söylemek istedikleriniz neler?" Güzel soru ancak beklediğim tarzda değildi. Ne cevap vereceğini ya da verecek cevabı var mıydı merak ediyorum.
"Öncelikle bu konu adına ne kadar üzgün olduğumuzu belirtmek isterim. Hiçbir çocuğun kanının yerde kalmayacağından emin olabilirsiniz. Başka bir olayın daha yaşanmaması için önlemlerimizi almış bulunmaktayız. Devriyelerimizin sayısını arttırdığımız bu önlemlerden bir tanesine örnektir." Bir şeyin daha farkına vardım. Bir söz, söyleyene göre güvenilir oluyordu. Bu sözler başkasının ağzından çıksa inanabilirdim. Ceren'in dosyasını bizden aldı, yetmemiş gibi en ufak bir bilgi kırıntısına bile bakmadı. Dosya tozlu raflara kaldırıldı. Bize de izlemekten başka bir yol sunulmadı. Onlar sunmazsa biz çizeriz ve oradan gideriz. Bu hayatın kuralı haline gelmişti. Ben artık böyle bir insanın selam vermesini bile samimi bulamamam, dürüst olduğunu söyleyip kendimi kandıramam.
Az önce yaptığı gibi ufak bir baş hareketiyle yeni bir soru istediğini belirtti ve söz hakkı verdi. "Hasan Bey, öncelikle böyle bir konferans yapmayı planlayıp halkımızın aklına takılanları giderdiğiniz için size minnettarım. Benim size yönelteceğim soru kadın cinayetleriyle ilgili olacak. Kadına şiddet ve cinayetler her gün daha da artmış bulunmaktadır. Bazı insanlar sokağa çıkmaya korkuyor. Tüm ülke sizden yanıt bekliyor.
"Teşekkürler." Soruyu soran genç adam yerine oturduğunda hafifçe yerimde kıpırdandım.
"Şov başlıyor." dedim olabildiğince kısık sesle. Kerim duruşunu dikleştirdi. Selen beyaz ceketinin üzerine düşen saçlarını geriye attı. Sıla parmaklarını birbirine kenetledi ve ağzımdan çıkacak cümleleri beklemeye başladı. Bu konuda söyleyecekleri benim lafımın temelini atacaktı. Mikrofonu kürsüden aldı ve dudaklarının önüne getirdi.
"Öncelikle iyi dilekleriniz için teşekkür ederim." Derin bir nefes aldı. Ama ben o nefesten o kadar çok şey anladım ki. Çalıştığı konuyu sınavda hatırlamaya çalışan bir öğrenci gibiydi. Bu soruya çalışarak geldiği belliydi. Bakalım ne yalan söyleyecekti?
"Türk milleti kadınlarının ne kadar güçlü olduğunu tüm dünya biliyor. Bu durum elbette bizleri de üzüyor. Hayat veda eden tüm bireylerimize rahmet diliyorum. Daha dikkatli davranacağımızı ve titiz çalışacağımızı bilin." Sıla yumruğunu sıktığında derin bir nefes verdim. Sırtını sıvazladım. Sakin kalmaya çalışıyordum. Tek hamlem sonumuzu getirebilirdi. Resmî olarak ekibi dağıtabilirdi. Olabildiğince saygılı olmaya çalışmalıydım konuşacağımda. Bir tarafım ise saygı sadece hak edenedir diyerek baskı yapıyordu. Ben galiba o tarafımı dinleyecektim ama artıdan çok eksi getireceğini tahmin ediyordum. Söyleyeceklerimi seçmeyi deniyordum ama ağzımı açtığım gibi biriken nefretimi kusacağımı biliyordum.
"Güçlü kadınlarımızın yanındayız." Gözlerimin içine keyifle bakarak kurduğu cümle sizlerle. Aklınızın bir köşesine not edin. Bu beni çileden çıkaran cümleydi. Bardağı taşıran su, cümlenin son kelimesini yazan kalemdi. Kalemi alma sırası bize geçmişti. Son kelimeyi yazmıştı ama noktayı koyamamıştı. Çünkü noktayı koyacak kişi ben olacaktım. Çantamı koltuğa bıraktım ve ayağa kalktım.
"İşte aramızdaki fark bu! Sen ancak güçlü kadınların yanında durursun; ben güç olur kadınların önünde dururum. Onlara yol açar, zarar gelmesinden korurum." dedim. Bakışlar, kameralar onu değil beni işaret etmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp devam ettim.
"Senin gibi bir korkağın kadınların yanında durmasına da gerek yok. Yanında durmak yetmez, örnek olman gerekir. Ayrıca senin yanında durmak dediğin şey dosyayı tozlu rafa kaldırmaksa çok iyi yaptın!" dedim.
"Lütfen yerinize oturur musunuz hanımefendi? Bu yaptığınız bir saygısızlık!" İstediği oluyordu. Sinirlenmiş durmayı deniyordu ama beni çileden çıkarmak istiyordu.
"Saygı sadece hak edene gösterilmelidir. Sizin gibi birinin hak ettiğini asla düşünmüyorum!" O an kısaca durup etrafıma bakındım. İnsanlar ya beni videoya çekmek ya da engel olmak için ayağa kalkmıştı. 4 kişi dışında. Selen, Sıla, Kerem ve Kerim. Onlar da ayaktaydı ama ne video çekmek içindi ne de engel olmak içindi. Onlar arkamda olduklarını herkesin gözleri önünde bir kez daha kanıtlamak için ayaktaydı. Onlar benim tüm servetimdi.
"Bu beş yüze iyi bak Hasan Arslan! Kapağını açmadığın dosyanın gerçek sahipleri, adını bile bilmediğin kızın ailesi ve korkulu rüyan olacak! Sana Ceren Keskin adını unutturmayacak bu beş yüze bak Hasan Arslan!" Gerekirse alnına yazacaktım ama ona Ceren'i unutturmayacaktım. Hiç kimseye!
"5 kişi mi yapacaksın bunu? 5 kişi!" Elini bana doğru gösterdi gözlerini kocaman açarak.
"Burada durabilmen bile benim sayemde! İstesem sizi kovamaz mıydım? Ekibinizin müdürü yok başınızda zaten! Çobanı olmayan sürü gibisiniz!" Cevabımı sakince verecektim. Bu onu daha da delirtmek için bir taktikti.
"Evet, 5 kişi yapacağız bunu." Elimi havaya kaldırdım.
"Bak karşındayım, karşındayız! Ve bunu 5 kişi yapacağız. O dosyayı ellerimle senden alacağım! Ceren'in adını hafızana kazıyacağım! Ve bunu 5 kişiyle yapacağım!" dedim. Saçlarımı geriye attım. Gözlerim hafiften dolmaya başlıyordu.
"Biz tek başımıza da ayakta kalabiliriz sana ihtiyacımız yok!" dedi Sıla. Elini öne doğru savuruyordu. Kerem Sıla'nın elini tutu. Devamını Selen getirdi.
"Kovabiliyorsan buradayız! Gel dene hadi! Gücün buna yetmiyor mu yoksa?" Mavi gözlü sırtlan yargı dağıtıyordu. Yetkililer hareketlenmeye başlamıştı.
"Çıkarın şunları dışarı! Çıkarın saygısızları!" diye haykırdı sahneden.
"Sen çık dedin diye değil, keyfim öyle istedi diye çıkıyorum bilgin olsun." dedim. Çantamı alıp çıkışa doğru yürümeye başladım. Bütün kameralar bize dönüktü.
"Bu arada ne yeni ne geri geldik. Biz zaten hep buradaydık!" Yüzümdeki gülümseme büyüdü. Benim lafımı Sıla'nın tamamlaması, Selen'in devam ettirişi, Kerem'in çıkmadan hemen önce lafımı tekrar edişi... En önemlisi beni engellemek için ayağa kalkanların karşısında beni koruduklarını belli etmek için ayağa kalkmaları. Bazıları için bir hayal kırıklığından ibaret olan kadın, bazıları için en büyük nimetti. Ve kadın sadece nimet olarak görüldüğü tarafa değer vermeliydi. Bu cümle beni açıklamaya yeterdi. Ailem çalıştığım ekipten ibaretti. Öyle bir aile oldular ki bana, ben de onlara... En zor zamanda yanımda duracak kadar. Herkes bana saldırmaya hazırlanırken önümde duracak kadar. Beni örnek alacak kadar. Ne yaparsam beni savunacak kadar... Salondan çıktığımızda en önde ben vardım. Gücün ta kendisi olarak. Sağ arka çaprazımda Sıla, Sıla'nın arkasında Kerem vardı. Solumda ise aynı şekilde dizilen Selen ve Kerim. Arkası olmayan bir ok gibi dizilmiştik. Arkamızdaki çizgiye ihtiyacımız yoktu. Tanıyacaksalar böyle tanısınlar, seveceklerse böyle sevsinler. Olduğumuz gibi...
Topuklu ayakkabılarımın sesi koridorda yankılanırken Kerim'in sesini duydum.
"Şimdi ne yapıyoruz patroniçemiz?"
"Kaldığımız yerden devam ediyoruz." Ait olduğumuz yerde duracaktık. Kim ne derse desin ne düşünürse düşünsün.
Cümlelerini öyle güzel hazırlamıştı ki. Bizi en derinden vurmayı hedeflemişti. Ama kendi düşüncesiyle vurulacağını belli ki düşünmemişti. Cevapsız oturacağımız görüntüyü beklemişti. Asansöre bindiğimizde rahatlamış ifadeler yüzümüze yerleşmişti. Daha dik duruyorduk. İlk adımı geç de olsa atabilmiştik. Sonunu getirene kadar durmak yoktu. Bizim kata geri geldiğimizde toplantı odasına girdim. Işıkları yaktım. Panjurları indirdim. Bu oda sınıfı andırıyordu. Dolabın önünde büyük bir masa duruyordu. O masanın karşısında ise tekli sandalye ve masalar bulunuyordu. Dolabın önündeki masaya yine tahmin edeceğiniz üzere Arzu Müdür yani Arzu Abla otururdu. Dediğim gibi o gelene kadar bu sürünün çobanlığını ben üstlenecektim. Masaya çantamı koydum, ceketimi sandalyeye bıraktım.
"Selin Abla, ilk defa içimi biraz olsun rahat hissettim. Çok teşekkür ederim." dedi Sıloşum.
"Yargı dağıttı! Yürü be Abla kim tutar seni!" Ayağa kalkmıştı. Heyecanı gözlerinden okunuyordu. Mutluydu, hem de çok. Kerem'in gülen gözleri beni de güldürdü.
"Şahaneydin kraliçemiz. İyi ki varsın ve olacaksın!" Aylar sonra gülümsedim. Kötü tarafını sevinçleri örtüyordu. Belki meslekten uzaklaştıracaktık fakat hakkımızı arayacaktık.
"Peki ya sonrası? Uzun bir süre açığa alınabiliriz. Bu onların lehine olacak. Ortamı boş bulacak. Sonrasında ne yapacağız?" Kerim aramızda mantıklı düşünebilen tek kişiydi.
"Siktir et sonrasını! Geçmişe adımızı yazdık, gelecekten mi silecekler?" Kerem de olayın eğlencesinde kalmıştı. Sonrası ne olacaktı?
"İlk önce o dosyayı ellerinden çekip kurtaracağız. Basına haberler yaptıracaklar. Ceren için kendilerini çalışıyor gibi gösterecekler. Sırf bize kaptırmamak için. Niye böyle bir rekabete gerek duydu onu da anlayamadım." dedim. Uzaktan böyle bir işi yürütemezdik. Dosyayı almamız şarttı. Bazı durumlarda gizli yollarla araştırmalar yapabiliyorduk. Örnekler alabiliyorduk. Bu sefer bildiğimiz hiçbir şey yoktu. En çok canımızı sıkan da buydu. Elimizde bir bilgi yok ki üstünden izler sürelim.
"Yakında ortaya çıkar, yalancının mumu yatsıya kadar yanar."
"İşin farklı yollara gitmesi gerekebilir ki gidecek gibi duruyor. Yasa dışı yollara, yasal olmayan. Eğer bu raddeye gelirsek sizin uzak durmanızı istiyorum." Evet, doğru görüyorsunuz. Ben bu işe onları sürüklemek istemiyordum. Suçlu duruma düşecek ben olmak istiyordum. Birine daha zarar gelsin istemiyorum.
"Bizi bizim hikâyemizden şu an sen atıyorsun farkındasın değil mi! Planımız ne?" dedi Selen. İçime öyle bir yerleşti ki cümlesi, anlatamam. Empati kurmayı denedim. Kafayı yerdim!
"Bizden kurtulamayacaksınız Selin Hanım." Lafını bitirdiği gibi ayağa kalkıp bana koştu masaların arasından. Kocaman, sıkı sıkı sarıldı. Sarı saçına bir öpücük kondurdum. Selen geldi ardından. Sol kolumla ona da sarıldım aynı anda. Kerim ve Kerem de oturdukları yerde kalamayıp yanıma geldi.
"Seni çok seviyoruz anladın mı? Yolun sonu hapishaneye çıksa bile seninle oluruz." Sıla'ya diktim gözlerimi. Tüm şefkatimle baktım.
"Ne olacak ki hem? İki ay yatar çıkarız. Saz da çalarım belki size!" Böyle durumlarda bile bizi güldüren tatlı çocuk...
"Sırf seni saz çalarken görmek için hapishaneye girmek istiyorum lan! İkizimi öyle düşünemiyorum!" Yavaş yavaş kollarımdan ayrıldılar.
"İnanılmazsınız, tüm varlığımsınız." dedim. Telefonumun çalma sesini duyduğum gibi masaya yöneldim. Bakalım kimden fırça yiyecektim? Yolun sonu Ceren'in katiline çıkıyorsa ben buna da vardım. Çantamı açıp telefonu çıkardım. Ekrandaki yazıyı görünce bir kere şoka uğradım.
"Kim o Abla?" Sıla'ya baktım. Bir kere daha ekrana baktım. Beklediğim kişi asla Saye değildi. Ne derdi acaba? Ekrandan nasıl görünmüştüm? Salağın teki olarak mı? Hakkını arayan güç olarak mı? Saye'nin isminin ve isminin yanında kalplerin bulunduğu telefon ekranını onlara doğru çevirdim.
"Saye."
"Aç hadi, hoparlöre ver!" Telefonu kendime çevirdim. Açıp hoparlöre aldım. Etrafımda geniş bir daire çizmişlerdi. Dairenin bir noktasında da ben bulunuyordum.
"Selin." İkinci şokumu da şimdi geçiriyordum. Arzu Abla'nın sesiydi. Şaşırmamam gerekirdi. Niye şaşırdığımızı bilmiyordum. Daha kötü bir habere kendimizi hazırladığımız içindi belki.
"Arzu Abla, istediğin kadar kızabilirsin. Haklısın da zaten. Sana sormadan etmeden işler çeviriyorum burada. Az önce tüm Türkiye'nin karşısına geçtim konuştum. Kızabilirsin ama pişman değilim. Olmayacağım Abla. Bir yerden başlamam gerekiyordu. Özür dilerim ama..." Lafım burada bölündü. Kızabileceğini ama bunun beni pişmanlığa sürüklemeyeceğini dile getirecektim.
"Özür dileme ve asla pişman olma! Selin ekibin başında dediklerinde kendime itiraf edemesem de içim rahatladı. İyi ki dedim hep. O yapar dedim. Söke söke alır dedim. Kendim de orada olmak istedim. Ama ayaklarım gitmedi hiçbir gün. Yapamadım. Ta ki senin konuşmanı dinleyene kadar..." Kalbimin durduğuna, birilerini gururlandırdığıma şahit oldum.
"Çobanı olmayan sürü gibi dedikleri ekibin çobanı geliyor. Seninle birlikte yürüteceğiz Başkomiser Selin Özdemir. Kerem, Kerim, Selen ve Sıla; şu an beni duyduğunuzu biliyorum. Sizden bir şey istiyorum. Bu işin sonu nereye çıkacak belli değil! Ne olursa olsun sonuna kadar devam edecek misiniz?" Sesi netti. Ağlamaklı değildi.
"Sonuna kadar!" diye en güçlü sesle bağırdılar. Ekip tamamlanıyordu. Kırık parçalar birleşiyordu. Bizim farklı bir kuralımız olacaktı. Kırık parçalar birleştiğinde eskisinden daha güçlü olacaktı ve bunu ortak yaraları yapacaktı. Biz Ceren'in kalbinin parçalarıydık. Eskisinden de sağlam ayağa kalkacaktık.
"Selin tek bir hatan vardı." Bu laftan biraz olsun korkmamıştım. "Ay, hatam ne acaba?" diye düşünmemiştim. Çünkü hatadan çekinen biri hiçbir zaman olmamıştım.
"Bunu beş kişi değil 8 kişi yapacağız. Acılarımızdan doğacağız. Her zamankinden daha güçlü olacağız. Ve ne yeni geliyoruz ne de geri geliyoruz. Biz zaten hep buradaydık."
"Annem benim be!"
"Birkaç dakika içinde oradayız. Olması gereken yerde. Saye, ben ve Bora." Ağzım küçük bir o harfine benzer açıldı. Bora?
"Bora mı?" Hepimizin aklından geçeni söyleyebilen kişi Selen'di.
"Evet, Bora da. Selin sayesinde." Tüm bakışlar yine bende buluştu. Sessizliği Arzu Abla bozdu.
"Benim kapatmam lazım görüşürüz canlarım." Sıla'nın gözünden bir yaş fırlamıştı. Aşağı doğru ilerliyordu izinsizce. Telefonu kapatıp çantama koydum.
"Acılarımızdan doğmaya hazır mısınız?" dedim elimi masaya vurarak.
"Hazırız!" diye bir çığlık kapladı etrafı. Görmeyi beklediğim tablolar listesinden biri eksilmişti. Diğeri ellerim Ceren'in delillerini tuttuğum zaman olacaktı. Gerek yasal, gerek yasa dışı... Beni korkutan da buydu. Sevdiklerimi de ateşe benimle birlikte sürüklemek.
"Sonunda, işte bu! Ablam benim!"
"Başlıyoruz."
"Hem de nasıl başlamak?" Kerim, Selen ve Sıla'nın sözleri odayı dolduruyordu.
"Beklediğimizden hiç kolay olmayacak ama olacak. Nasıl olacak, ne yapmamız gerekecek bilmiyorum. Az önce yaptığım gibi onu o an belirleyecek. Bir sonraki adımı karşı taraf şekillendirecek. Şimdiden yaptığım ve yapacaklarım için özür diliyorum. Ne yapacağımı ben bile kestiremiyorum." dedim. Kaç tane suçluyla uğraştım bilmiyorum. Kaç olay, kaç dava, kaç dosya... Kendimi tanıyamayacağım şeyler yaşadım, yaşayacaktım. Kontrolümü kaybedip neler neler yaptığım olmuştu. Hepsinde yanımda duranlar onlardı. Durmuş ve duracaklardı. Ama belanın yanında durmanın yeri geldiğinde onlara da zararı olacaktı.
"Deliliğini bilmiyoruz gibi davranma! En iyi biz biliyoruz kafayı yiyen halini! Kaç kere gördük adam öldürdüğünü? Kaç kere gördük sorguda insan dövdüğünü? Sen bile sayamazsın. Ne ben sayarım, ne de bizden biri. Peki ya kaç tanesinde seni suçladık? Kaçında 'Abla niye yaptın?' dedik peki? Bunun cevabını hepimiz tereddütsüz veririz işte. Sıfır. Yanlışların olmadı mı? Oldu, hem de en büyüklerinden. Ne zaman affetmedik? Zaten senin ne yaşanırsa yaşansın arkanda, sağında, solunda, önünde, nereye bakarsan oranda olmadık mı? Olmaya devam edeceğiz. İstediğin kadar delir, karşı çıkmayacağız. Bir de Ceren içinse. Asla. Hepimiz birbirimizin gözünün en karardığı anları gördük. Şimdi hepimizin aynı anda kararacak ve ne olacağını ben de bilmiyorum. Ceren'i bizden alanı bulana kadar ne gerekirse yapacağız. Bunu biliyorum. Başka bir şeye de ihtiyacımız yok. Deliller ve dosya dışında. Onları da alacağız zaten." Selen'im benim. O kadar haklıydı ki. Bir kere neden yaptın demediler. Hatam çok vardı ama hepsinin geçerli bir sebebi vardı. Belki ağır ödetmiştim, kabul ediyorum. Pişman değildim. Benim terazimde daha fazlasını hak ediyorlardı. Delirme konusuna gelirsek. Deliydim, hem de öyle böyle değil. Kafayı yerdim, yediğimde adam döverdim. Sinirlenirdim, ölmesi gereken insanları gereken yere kavuştururdum. Tabi kavuşmak denirse. En çok haklı olduğu nokta ise bu saydıklarımdan hiçbiri değildi. Hepimizin en gözünün döndüğü, dünyayı bile yok etmek istediğimiz anlar vardı. Benim o yanımı daha kimse görmemişti ve bilmiyordu. Ben bile... Gördükleri tarafım sinirli olandı. İntikam bambaşkaydı. Selen'de bunu çok net görmüştük. Mavi bakışlarının bir daha o kadar değiştiğini görmedim. Selen'le üniversite yıllarımda Ceren vasıtasıyla tanışmıştık. Ceren'in okuldan arkadaşıydı. Polis olduğunda Ceren'le bizim ekibe katıldı. Ben daha o zamanlar okuyordum. Benim hayatımın büyük bir kısmı üniversitelerde geçti. Polis Akademisi'ni tamamlayıp ekibe geldiğimde Ceren ve Selen zaten ekipteydi. Benim onlardan sonra gelip başkomiser olmamım sebepleri elbette vardı. Arzu Abla kızlarından birini başkomiser yapmayıp beni yapmıştı. Nedenlerini yakında beni tanıdıkça anlarsınız. Selen ekibin en eskileri arasındaydı, en çok ben ve Sıla tanırdı onu. Bir de Başak vardı. Size hiç bahsetmediğim. Başak düğünden birkaç ay önce Diyarbakır'a atanmıştı. Orada görevi olduğundan düğünde aramıza katılamamıştı. İyi ki o manzarayı görmemişti.
"Bu sefer tek deliren olmazsın merak etme! Yalnız bırakmayız seni!"
"Kerem haklı! Zaten ben ablama bunu yapanı öğrenince nasıl duracağım bilmiyorum?"
"Bize ayrı tımarhane açmaları gerekiyor yemin ederim. Halimize bak! Sonumuz ya deli hastanesi ya tımarhane!" Kahkaha sesleri yükseldi.
"İkisi arasında fark var mı ki?"
"Yok mu?"
"Var mı?"
"Ben de sana soruyorum ya Kerim!
"İlk ben sordum ya hayvan!" Kahkahalarımızla birlikte yerlerimize geçtik. Masanın çekmecesini açtım ve tahta kalemlerini çantamın yanına koydum. Lazım olacaktı. Eşyalarımı en öndeki sıralardan birine bıraktım. Ceketimi de yeni masama koydum. Sahibi geliyordu. Ben eski yerime geri dönüyordum. Sürünün çobanı dönüyordu. Tüm gücünle. Başak ve Ceren eksikti. Acımayan kalplerimiz eksikti. Eksilerimiz artılarımızdan ağır basıyordu. Önemli olan da bu değil miydi zaten? Eksilerinin fazla olduğu hayatı pozitife çevirebilmek... Biz böyle olmaya çalışıyorduk. Kötü bir hayatın içinde mutluluk arıyorduk. Yanlışın içinde doğru arıyorduk. Karanlık bir odaya konulmuştuk, fenerlerimizi elimizden almışlar, ışığı bulmamamızı istiyorlar. Ama biz o ışığı ne olursa olsun açacaktık. Işığı açınca karşımızda göreceklerimizden korkuyordum. Başa çıkamamamdan değil bu korku. Başa çıkmaya çalışırken can yakacağımdan. Belki ışığı açmamak daha iyiydi ancak biz bilmiyorduk.
Kapıya doğru yöneldiğimde beni durduran Sıla'nın sorusu oldu.
"Nereye Selin Abla? Bizsiz işler çevireceksen eğer... Sonrasını anladın işte." Kısacası tehdit ediyor diyebilirim.
"Hemen geleceğim canım. Arzu Abla'nın odasının önündeki salonda olacağım." En başta size söylediğim masa o salon gibi yerdeydi. Büyük bir alan olduğundan salon diyordum çoğu zaman.
"Ne yapacaksın?"
"Televizyondaki haberlere bakacağım Selen. Haber başlıklarına, bizi nasıl tanıttıklarına... Sakın 'Görmek istediğine emin misinin demeyin?' bana. Eminim. Hiç olmadığım kadar."
"Ona ne şüphe! Bizim gelmemizi ister misin?" Kerim'in bu lafı üzerine biraz düşündüm. Kendi fikirlerimle baş başa mı kalsaydım? Yoksa onları, bana taktıkları sayısız lüzumsuz sıfatımla çaresizliğe mi sürükleseydim? Böyle düşününce ilk seçeneği tercih ederdim. Fakat onlarla olmak her zaman sonucu ne olursa olsun vazgeçilmez cevabımdı. Bu seçenek yeri geldiğinde can yakacaktı.
"İstemese bile bizsiz olur mu?" Sonra bana döndü. "Ve evet, parçalamanı bile kabul ediyorum." Yüzüme gülümseme yerleşti. Kapıyı araladım. Kafamla dışarıyı gösterdim.
"Gelin hadi madem." dedim.
Yaklaşık 10 adımda varmıştım. Arzu Abla'nın odasının yanındaydı toplantı odası. Arzu Abla'nın odasının önünde ise salon dediğim kısım bulunuyordu. Masaya oturduğunuzda sağınızda bilgisayar ve kabloların ele geçirdiği bir masa vardı. Arkanızda Arzu Abla'nın odası ve dolaplar vardı. Önünüzde televizyon kalıyordu. Size bizim kısmımızı böyle anlatabilirdim. Bir dolabın üzerine bırakılan kumanda gözüme çarptı. Elimi uzatıp kumandayı aldım. Son oturuşum olmasını dileyerek baş köşeye oturdum. Aynı sıralamayla yerlerine yerleştiler. Buraya dakikalar önceki oturuşumuzla şu an arasında gözle fark edilebilecek birkaç detay vardı. İlki yüzlerimizdi. Bıkkınlık, sinir yerini gurur ve az miktarda endişeye bırakmıştı. İkincisi duruşlarımızdı. Hiçbir zaman dik duruşumuzu bozamamışlardı, bozamayacaklardı. Ama her duruşun anlamı vardır. Birinci dik duranlar, dik durmak zorunda kalanlardır. Bu insanlar başkalarına içindeki gücü yansıtmaya çalışanlardandır. Karşı tarafa neler yaşatacağını önceden haber verir anlayanlara. İkincisi durum, yaptıklarından gurur duyanlardı. Beklediğini başarmış, istediğini yapmış olanlardır. Gururunu vururlar dışına. Tabii anlayana. Birinci durumdan ikinci duruma geçmiştik. Anlayana...
En son toplantı odamızın ışığını ve kapısını kapatıp Sıla yerini aldı masada. Herkesin yerine yerleştiğinden emin oldum. Kumandayı televizyona doğru doğrultup parmağımı açma düğmesine değdirdim. Televizyon açıldığı gibi ekrana yerleştim. Konferans salonundan çekilen videom oynuyordu. Kırmızı kutucuğun içine yerleştirilmiş haberin başlığı okudum. "MÜDÜRE, HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE KARŞI ÇIKTILAR! SAYGISIZLIĞIN BÖYLESİ GÖRÜLMEMİŞTİ!" Kırmızı kutunun içine beyaz renklerle işlenmiş bu yazı çoğu kişinin düşüncesinin aksine benim sinirimi bozmuyordu.
"İyi, artık görmüş oldular. Alışılmışın dışında bir aktiviteydi ve yapmak benim çok hoşuma gitti. Ayrıca alışsalar onlar için çok daha iyi olabilir. Daha çok görecekler. Hepsinde böyle şaşıramazlar herhalde. Öyle olursa işimiz çok uzun. Ama olsun hallederiz." dedim. Alaycı bir gülüş geldi kulağıma. Sesin sahibi emin olmamakla beraber galiba Sıla'ydı.
Sonra haberin alt başlığını okumaya başladım yine içimden. "Cinayet Şubenin müdürü Hasan Arslan, halkından gelen soruları yanıtlarken biri ona laflar yağdırdı. 'Saygı sadece hak edene gösterilmelidir.' diyen başkomiser saygısızlığın tanımı haline geldi." Daha küçük harf karakteri kullanan kanal, tahminimden daha iyi tanımlamıştı beni. Daha kötüsüne de hazırdım. Kerem'in yüzündeki ifadeye baktım. Sonra Kerim, Sıla, Selen. Beni be kadar iyi tanıdıklarının bir kez daha farkına varmış bulundum. Hepsi benim bu haber yazılarını köşeme çekilip ağlamak için değil yıllar sonra teker teker bu laflarını hatırlatmak için okuduğumu anlamıştı. Beynimin boş bulduğum en ufak köşesine yedireceğim günü beklemek üzere yazıyordum. Ben böyleydim ve böyle olmaya devam edecektim.
Bütün dikkatimi televizyona verdim. Ekranda onlara zehir ettiğim o canlı yayından görüntüler dönüyordu. Benim parmağımı onlara doğru sallayışım, bizimkilerin ayaklanışı, hepimizin milyonlarca kişinin karşısındaki direnişi... Kalabalıktı, inkâr edemezdim. Ama o salonda belki iki bin kişi bile yoktu. İki bin vücut yoktu ama milyonlarca düşünce vardı salonda susup oturan. Beyinlere taht kurup hâkimiyet sağlayan milyonlarca düşünceye karşı çıktık biz. Ellerimi masanın üzerinde birbirine kenetledim. Çenemi kenetlediğim ellerimin üzerine oturttum. Haber muhabirinin sesi duyulurken kulaklarda, gözlerimiz görüntüdeydi.
"İstanbul bugün bir olayla daha çalkalandı! İstanbul Cinayet Şube Müdürünün, Hasan Arslan'ın, bugün yaptığı konferansta ortalık karıştı. Başka bir ekipten olduğu bilinen başkomiser, dehşet saçtı. Hakaret edercesine laflarını havaya savuran başkomiser, bu işi bırakacak gibi durmuyor. Polislerimizin bile can sağlığı tehlikede. En kısa sürede cezasını almasını umarak o görüntüleri gözlerinizin önüne getiriyoruz." Muhabir konuşmasını sonunda bitirebilmişti. Adımı niye yazmamışlardı ki? Birinin parmağı olmalıydı bu işte. Ben birinden korksaydım böyle bir işin yanından bile geçemezdim. Adımı kaba sayıyorlarsa bile kendileri bilir. Umurumda olmaz. Hep kötü yanlarını anlatıp haksızlık etmek istemem. 32 diş sırıtmama neden olan detaylar da vardı. "Bu işi bırakacak gibi durmuyor." dediği an benim için şu anlık yeterliydi. Karşı tarafa hissettirebildiysem ne mutlu bana. Sadece biraz fazla abartmışlardı. Birini gebertince suratlarında ne tepki olacaktı acaba? Bu benim uğraşmamış hâlimdi. Uğraşsam neler olurdu ki?
"Uğraşmamış hâlinin bu olduğunu anlatmak isteyen var mı?" diyen Kerem'in bu sözüne ağızımdan ufak bir kıkırtı çıktı. Düşüncelerime tercüman olmuştu sanki.
"Zamanla anlarlar, gerek yok." Sıla'nın bakışları bana döndü. "Değil mi?" dedi.
"Anlayacaklar. En sert biçimde." Bunun bedelini ödetmek bizim Ceren'e boyun borcumuzdu.
"Ona ne şüphe?" Evet Kerim, hiç şüphen olmasın. Neler yaşatacağım onlara? Hele bir de bu meselede parmakları varsa. Daha doğrusu neler yaşatacağız? Biz bile bilemiyorduk.
Dayanamayıp ayağa fırlayışım yansını ekrana. Sert ama asil duruşum. Laflarımın ağzımdan bıçak kadar keskin çıkışına şâhit oldu bu gözler. Harika. Hasan Arslan denen o itin şu an ne yaptığı merak konusuydu benim için.
Arzu Abla'nın kanına en çok dokunan o kısma geldi sıra. Çobanı olmayan sürü gibi... Bizi bu cümleyle dibe çekmeyi hedeflemişti. Ama bilmediği bir şey vardı. Biz acılarla yıkılan değil ayağa kalkan taraftık. Evet. Çok büyük yıkıma uğradığımızı görmedi mi bu evren? Gördü. Bizlerden daha önce de binlerce kez gördü, daha sonra da binlerce kez görecek. Ama düşüp de yerde yapışıp kaldığımız tek bir saniyeyi görmeyecek işte. Ne yaparsa yapsın bir yapbozun parçaları eninde sonunda kavuşacaktı. Arzu Abla'yı buna ikna eden de o cümleydi. Emindim. Kanına dokunmuştu onun. Çocuklarını başıboş sokağa bırakan anne gibi bir his oluşmuştur. Her ne kadar sert dursa da her insanın içinde hüzün, yatan canlı bir kalp vardır. Bu kalbi kıran, hüznü ortaya çıkaranın canını çok pis yakardım. Sevdiğim tek bir kişinin kanına dokunanın canına çok pis dokunurdum. Neye uğradığını şaşırtırdım. Son noktayı Kerem'in koyuşu verildi ekrana. Kimse bilmese bile benim için en büyük ve en güzel noktayı koyma şekli olmuştu. Şaka makineleri bile bazen mantıklı konuşabiliyormuş demek ki.
Birbirine kenetlediğim ellerimi ayırıp kumandayı aldım. Kanalları sırasıyla gezmeye başladım. Sonra rastgele birinde durdum. Kumandayı önüme geri bıraktım.
"Pişman olduğum bazı noktalar var." dedim. Gerçekten de pişman olduğum kısımlar vardı.
"Birincisi, kırmızı rujunu daha fazla sürmeliydin. İkincisi daha da laf yedirmeliydin. Üçüncüsü o adama ana avrat söverek dövmeliydin. Tam liste." Beni bu kadar fazla tanımaları gözlerimi yaşartıyordu. Maşallah diyeyim. Gülerek Sıla'ya baktım.
"Beni bu kadar iyi tanımanıza hayranım Sıla Hanım. Ama hayır. Bir eksiğin var. Bu ne biçim ışık be! Hiçbir kamera doğru düzgün çekmemiş. Beklediğim performansı gösteren bir tane kamera bile yok!" Gerçekten bu nasıl iş? Duruşumu bozmadan sakince izleyim dedim ama... Sövmemek elde değil cidden. Elimizdekilerle idare edeceğiz artık."
"Klasik Selin Özdemir." diyen Selen'den ufak bir gülüş yayıldı meydana. 7/24 öyle ciddi biri olduğumu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sakinken pamuk gibi biriyimdir. Tabii o anımı görebilirseniz ne mutlu size. Bir de doğru insanların yanında belirirdi neşeli tarafım. Hepimizin öyleydi. İçimizde yatan neşeli çocuk şu anlık beklemeliydi ancak. Bir süreliğine en azından. Gerçi içimde neşeli bir çocuk var mı, çocukluk var mı bilemiyorum. En azından iyi bir abla var. Eğlenen ve eğlendiren. Ama bu Selin Abla yerini kardeşini kaybeden bir ablaya bıraktı. Manevi kardeşlerimdi hepsi. Bir kardeşini kaybeden ama diğerlerini ayakta tutabilmek için ayakta kalabilen bir ablaydım artık. Eğlendirecek tarafım biraz uzak
durmalıydı.
"Peki hepimizin asil duruşuna ne diyorsunuz?" diyen Kerem'e gülerek baktım. Ardından ekledi.
"Çok havalıyız değil mi? Siz söylemeden söyleyeyim, gerçekten çok havalı."
"Kriz anlarında senin beynin niye hep böyle çalışıyor Bay Şaka Makinesi?" Selen'in dediği gerçekten çok doğruydu. Garip bir beyin yapısı vardı. Ama biz de o garip beyni seviyorduk işte.
"Gülü sevdik, dikenine katlanacağız. Kerem'i sevdik, şakasına katlanacağız." dedim ufak bir gülücükle. Televizyonu bir süre daha izledim ve gördüğüm önemli detayları bildirdim.
"Nasıl da rol yapıyor şeytan yüzlü şeytan! Oyuncu ol kardeşim, yanlış meslek seçimi."
"Yaratıcılığını konuşturuyorsun ikizim. Maşallah!" Duruma Kerim el atmıştı.
"O topuklu ayakkabıyı ona yedirmeliydim!" dedim. Sonra ise anlık gelen bir farkındalıkla kendime geldim. Topuklularım, rujum, kıyafetim... Bunlar benim en değerlilerimdi.
"Ya da vazgeçtim. Ayakkabım daha kıymetli. O ayakkabımı bırak ayakkabımın bir santimetresini bile hak etmiyor!"
"Tanımasam ayakkabısına sarılarak uyur derim ama çok şükür seni uzun zamandır tanıyorum!"
"Sanki sen benden farklısın Selen! Hepimiz aynı haltız işte!" dedim.
"Ayıp oluyor yalnız! Hepimiz topuklu ayakkabı giyiyoruz gibi mi duruyor? 'Hepimiz aynı haltız.' derken?" Sıradaki durağımız ne adliye salonu ne de savcılık. Hastane olacak. Hepimizin teker teker Kerem'e beyin bağışında bulunmamız lazım. O beyin anca yeter ona!
"Allah, sana o topuklu ayakkabının topuğunun ucu kadar beyin nasip etsin!" diyen Sıla'ya kahkahalar eşliğinde "Amin!" dedik. Gerçekten inşallah!
"Ya ben hâlâ şok içerisindeyim. Siz nasıl ikizsiniz? Şaka gibi değil mi? Yüz olarak biraz benziyorsunuz ama beyin yapısı asla!"
"Onu ben de anlamadım Sıla. Bu kıt beyinli nasıl kardeşim oluyor diye bu yaşıma kadar her gün hayret ediyorum."
"Övgüleriniz için sağ olun, var olun ya! Allah razı olsun!" Tam o sırada yanında su içen biricik ikizi Kerim'in sırtına sağlam bir tokadı geçirmesiyle bütün suyu Kerim değil önümüzdeki masa ve Selen'in kıyafeti içmiş oldu. Daha da müthiş bir detay vereyim, Selen'in ceketli takımı beyaz renk! Bir böğürme sesiyle bir çığlık sesi birbirine karıştı!
"Kerem!" dedi Kerim.
"Kerim!" dedi Selen.
"Selen!" dedi Sıla.
"Sıla!" dedi Kerem. Ama son noktayı müthiş bir şekilde ben koydum.
"Abo, yandık! Bismillah!" dedim ben. Televizyonu kapattım ve kumandasını bir dolabın üzerine koydum. Sandalyesinden hafifçe kalkan, ayaklanıp kaçma planları kuran Kerem'i gördüğüm an ilk kahkahamı attım. Kavga başlasın! Bir abla kardeşlerinin kavgasından keyif alır mıydı bilmem ama ben o kadar çok keyif alıyorum ki! Didişmelerini izlemek müthiş! Sanırım bu normal değil. Ama zaten bizim neyimiz normaldi ki.
Düşüncelerimden Kerim'in, Kerem'in adını haykırışıyla sıyrıldım. O an ayağımın üzerinde bir baskı hissedince çığlık attım ama bu acısından değildi. Ayağıma basan kişi otomatik olarak topuklu ayakkabıma da basıyordu! Kimdi lan o canına susayan varlık!
"Kerim!" diye adını haykırdım. Masanın altına bakınca ayağımın üzerinde gördüğüm beyaz spor ayakkabılar Kerim'indi.
"Ne var Abla ya? Geberteceğim ben bunu!" Yan tarafına bakınca Kerem'in olmadığının farkındalığıyla etrafına bakındı ve bilgisayarın yanında su içtiğini gördü.
"Lan! Ben kimin ayağına basıyorum?" diyen Kerim'e bağırdım.
"Kerim çek şu koca ayağını!" Kerim ayağını çekince ayakkabıma baktım ve kat izini görünce sinirlendim ama Selen'in halinin benden bin kat beter olduğunu gördüm. Saçlarının uçları bile ıslaktı. Beyaz ceketinin sağ tarafı daha çok ıslanmıştı. Ceketin içine giydiği mavi blüz ise pek ıslanmamıştı. Görebildiğim kadarıyla pantolonunda birkaç damla ıslaklık vardı. Ayağa kalkan Kerim, Selen'in yanına gitti.
"Özür dilerim canım. Kerem'e zaten bunun hesabını soracağım!" Kerem bu gidişle 25 litre suyu içecek akşama kadar ama hadi hayırlısı. Bilmem kaçıncı pet suyu bitirirken bize laf atmaya başladı. Fazla kaşınmaktaydı.
"Aynen, aynen. İnandım tamam!" deyip gülünce onu bir çift kahverengi göz susturdu. Sıla...
"Selen, gel toplantı odasına geçelim. Orada kıyafetim vardı sanırım. Onları giyersin." dedim ayaklanarak.
"Kalkamam." dedi sinirle.
"Neden? Git, üstünü değiştir işte canım." diyen Kerim hayatının hatasını yaptığını az sonra fark edecekti. Selen pantolonuna gelen suyu gösterdi. Yavaşça bacaklarını açıp pantolonuna bir bakış attı. Ardından bir of çekti. Kerim ise şaşkınlıkla bir Selen'e bir pantolona bakıyordu.
"Aşkım, altına mı işedin?" diyen Kerim'e kendimi tutamadım. Bakın gerçekten gülememeyi denedim ama imkansızdı! Sağlam kahkahalar attığımızda salonda duyulan tek ses birbirimize karışan kahkahaydı.
"Aşkom, altona mo işedin? Aynen, zeki ikizim. Kız, düşman saflardan gelen Kerim su dalgalarına karşı korkusundan altına etti! Bir değil bin ömür gülerim oğlum ben buna!" Sıla, ben, Kerem sağlam zorbalıyorduk ama yapacak bir şey yoktu. Kerem'e sus işareti attığımda yeni suyunu açtı. Onun da sığınağı şu an su ve bilgisayardı.
"Kerim!" Bir kelime nasıl etkili söylenebilir? Buyurun, ustasından izleyin.
"Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim! Ben... Bir an boşluğuma geldi. Beyin hücrelerimi sıfırladı çünkü Kerem!"
"B12 eksikliği yengeciğim. Takılma bizimkine!" Kerem, çıkışta umarım kendini sorgu odasında bulmazdı. Çünkü bizim ekipte Selen ve ben o odada güzel şeyler yapmıyoruz, yapamıyoruz.
"Kerem, sen kapa çeneni!" dedi Sıla.
"Koridora bakın Sıla, Selin Abla." Koridoru kolaçan ettim. Gelen giden yoktu. Boş olduğunu kafamla onayladım. Az önce havalı bir şekilde lafımızı soktuktan 10 dakika bile olmadan yaşadıklarımızın şokuna ne demeli? Bir de cidden büyüttüğümüz olayın sadece bir su sıçraması olması... Müthiş bir ekibiz.
Selen ayağa kalktı ve hızlıca toplantı odamıza girdi. Ona arkadaki dolabımdan siyah bir pantolon ve bulduğum beyaz gömleği verdim.
"Gömleğin önünü kapatmazsın. Üstüne giy direkt. Bir altını değiştir. Sonra gelirsin." dedim.
"Tamam, Abla. Sağ ol. Bir de çıkmışken sevgili ekip arkadaşım Kerem Bey'e lütfen sevgilerimi ilet. Kendisini iyi şeyler beklemiyor da!" Kahkaha atarak odadan çıktım. Kapıyı içeriden kilitlediğini duydum.
Salona geçtiğimde ikizlerin kapışmasını izlemek üzere baş köşeye kuruldum. Bu anı kaçıramazdım.
"Gel buraya!" Kerim'in kükreyişlerinin aşağı kata ulaşmaması temennimdi.
"Su içiyorum bir dakika Sevgili İkizim."
"Kerem, Selen'in selamı var. Onu ben baştan söyleyeyim de. Ayrıca o suları sana ödeteceğim. Masrafa soktun durup dururken! Ayrıca çok ciddiyim. " dedim. Kerem gülerken Kerim, Kerem'in elinden suyu aldı, çöpün içine fırlattı. Kerem'in bitişini oynat bakalım.
"Su içerken neden vuruyorsun ya? Rahat bıraksana bir kere!" Başka birine söylesek gözünle görse de inanmazdı. Kavga sebebi: su.
"Su içene yılan dokunmazmış sen niye dokunuyorsun?" Kerim'in savunmasına ölüp bitiyorum. Geleceğin avukatı olacak. Zeka fışkırıyor. Büyüyünce adam olacak.
"Sen kendin bile diyorsun! Su içene yılan dokunmamış! Ben yılan mıyım?" Hayır, gülememem lazım. Ama kulağımı Sıla'nın kahkahası doldururken bu çok zordu!
"Abla bir şey sormam lazım."
"Sor canım."
"Bunların beyin seviyesi mi düşük yoksa komple beyinleri mi yok?" Ben niye gülmüyordum ki zaten. Artık kendimi daha fazla zorlayamadım. Kahkahayı bastım.
"Nakil için önemli bir bilgi. Hangisi eksikse ona göre ilerleyelim." Gülerek yanına yaklaştım ve sarı saçına bir öpücük bıraktım.
