İçeriğe geç

Nefretin Prensesi

Bölüm 1 · 15 dk okuma

Nefretin Prensesi

Bölüm 1

1.Bölüm: Mutluluktaki Mutsuzluk

Üzerime tam oturmuş siyah elbiseme baktım aynadan. Bu özel gün için siyah, uzun, küçük hilal şeklindeki dövmemi gözler önüne seren straplez bir elbisem vardı. Dümdüz kahverengi saçlarım, gümüş renginde seçtiğim takılarım, kırmızı rujumla parlayan makyajım ve elimde tuttuğum siyah, gümüş rengi detayları olan çantamla artık hazırdım. Kendime gülümsedim. Bugün en mutlu günlerimizde birinci sırada yer alacaktı. Bugün ne suçlu kovalayacaktık ne de birini hapse atacaktık. "Ekibimizin düğünü var! Gözümün nuru, Ceren'im, candan kardeşim evleniyor!" diye dağlara dağlara taşlara haykırasım vardı.

Ben kim miyim? Ben Başkomiser Selin Özdemir. İstanbul Asayiş Şube'nin ekibindeyim. Yani İstanbul'un en başarılı ekiplerinden birindeyim. Bulduğumuz izlerle, çözdüğümüz davalar ve yakaladığımız suçlularla her gün haberlere konu oluyoruz. Binbir türlü pislikle uğraşıp, yardıma ihtiyacı olana el uzatıyoruz. Ama şu an her şeyi kenara bırakıp eğlenme vaktimizdi. Birlikte büyüdüğüm Ceren ve yıllardır ekip arkadaşı olduğum Bora'nın düğünü vardı. İçimi kaplayan heyecan her saniye daha da büyüyordu. Odamdan çıktım, kapıya doğru ilerlemeye başladım. Dolaptan siyah topuklu ayakkabılarımı elime aldım ve dışarı çıkardım. Ayakkabılarımı giydim. Kapıyı kilitledim. Anahtarları çantama attım ve yoluma devam ettim. Asansörden inip sokağa çıktım. Sokakta beni bekleyen üç kişi vardı; Selen'im, Kerem ve Kerim. Ekipteki herkesi elbette çok seviyorum fakat en iyi anlaştığım kişiler vardı. Kerem, Kerim, Sıla, Selen, Ceren ve ben. Bizim altılımız en iyi anlaştıklarımdı. Kerem ve Kerim ekibin biricik ikizleriydi. İkisi de smokin birer takım giymişlerdi. Her zaman çok yakışıklılardı ama ayrı bir havaları vardı bu akşam. Bu durumları çok doğaldı çünkü biz kırk yılda bir mutlu olabiliyorduk, doyasıya eğlenebiliyorduk. Selen'in üzerinde ise mavi bir elbise vardı mavi keskin gözleriyle uyuşan. Beyaz ile krem rengi arasında topuklu ayakkabıları, çantası, makyajıyla ve takılarıyla kombini tamamdı.

"Bu ne be! Selin Abla bugün bile siyah giyilir mi ama ya? Ceren seni çekip vurursa haklı hiç sesini çıkarma!" dedi mavi gözleriyle bana bakarken. Aslında bakarsanız haklıydı bir yandan. Siyah uzun bir elbisem, siyah topuklularım vardı. Ama bence bana en çok yakışan renk gücün rengi siyahtı.

"Selen haklı ama. Çok güzelsin her halinle zaten, siyahla da ayrı bir güzel olmuşsun ama içim kararıyor benim. Seni beyaz boya kutusuna mı batırıp çıkarsak? Nasıl fikir?" diye atladı Kerem. Yakında da anlarsınız zaten Kerem'in şakamatik tavırlarını. O hep böyleydi. Biz de onu böyle olduğu için sevmiştik.

"Düğüne gelme Kerem için karardıysa. Nasıl fikir?"

"Ben anne karnından beri bugünü bekliyorum! Tabi ki geliyorum." dedi. Ardından elini bana uzattı, hafifçe öne doğru eğildi.

"İzninizle size eşlik edebilir miyim bu gecenin en güzel kızı, dünyanın en iyi ablası?" Elini tuttum, tam lafımı sokacaktım ki Kerim diyeceklerimi dedi.

"Manyak lan bu! Oğlum neye eşlik ediyorsun geri zekalı? Arabaya binecekler alt tarafı!" Kahkahalar atmaya başladık Selen'le. Kerem ise biraz sinirlenmiş gibiydi.

"Niye bozuyorsun şimdi ya?" Ortamı yumuşatma görevini Selen üstlendi.

"Tamam, bir şey yok. Hadi arabaya. Geç kalırsak Ceren tarafından öldürülme riskimiz yüzde kaç?"

"Yüz!"

"Yüz!"

"Yüz!" diye bağırdık üçümüzde aynı anda. Çünkü üç ihtimal vardı. Ya Arzu Abla tarafından, ya Sıla tarafından, ya da Ceren tarafından yüzde yüz öldürülürdük. Yani sadece öldüren kişi değişiyordu. Geç kaldığımız takdirde kesin ölürdük.

"İşte o yüzden şimdi arabaya biniyoruz. Hadi!" Mavi gözlüm en önde, ben onun yanındaydım. Birkaç adım arkamızdan ise Kerem ve Kerim geliyordu. Sohbet ederek yola çıktık ve bir süre sonra düğün yerine varmıştık. Açık bir kır düğünü olacaktı. Saçlarımı ve elbisemi biraz düzelttim ve salona girdik. Girişte büyük bir kartona yazılmış "Ceren & Bora" yazısı ve yazının çevresinde bir sürü desen vardı. Bu yazıyı görmek bile içime neşe serpiştirmeye yetmişti. Salona daha misafirler gelmemişti. Bizim ekip ve Bora'nın ailesi buradaydı. Ceren'in ailesi ise zaten bizdik. Arzu Abla dediğim kişi aslında Arzu Müdür. Bizim ekibin müdürüydü. Biz ekipten çok bir aile olduğumuz için ve beni büyüten Arzu Müdür olduğundan ona Arzu Abla diye sesleniyordum. Anne kelimesini kullanmama asla müsaade etmemişti. Bir gün en yakın arkadaşının, annemin, geleceğine inanıyordu. Benim o kadar bilinmezliklerle dolu bir geçmişim vardı ki, ailemden kimseye ulaşamamıştım bugüne kadar. Benim kahramanım olan Arzu Abla ise Ceren ve Sıla'nın annesiydi. Bir de babaları Yiğit Abi vardı. O da doktordu. Bize en lazım meslek gruplarındandı. Onun dışında kimsecikler yoktu. Sol tarafta dünürler, sağ kenarda Saye, Ceren, Bora, Sıla konuşuyorlardı. Sağ tarafa, Sayelerin yanına doğru ilerledik.

"Leyla ne zaman geliyor aşkım?" dedim Selen'e. Leyla, Selen'in kardeşiydi. Leyla da Yiğit Abi gibi doktordu. Selen'le çok benziyorlardı. Kahverengi saçlar, mavi gözler... Bir tek Leyla'nın bakışları daha masumdu ve ses tonu Selen'e göre daha yumuşaktı. Selen'in bakışları ise keskindi genelde. Ya da o keskin bakışları sadece başımıza bela olan tiplere özeldi. Sesi ise çok kalın ve sert değildi ama bazı durumlarda korkutucu çıkabilirdi.

"Yaklaşık yarım saat sonra gelir. İzin alamamış hastaneden. O yüzden birazcık geç gelir." Başımla onu onayladım ve konuşmaları dinlemeye başladım.

"Aga sen şaka maka evleniyorsun!"

"Öyle kardeşim, dünyanın en güzel kızını gördüm ve şimdi onunla evleniyorum. Ceren'e öyle bir aşkla baktı ki. Yıllardır onlarla aynı ekipteyim ve en çok yakışan iki çiftin olduğunu düşünüyorum. Birincisi bu akşam dünya evine girecek olan Ceren ve Bora çiftiydi. Diğeri ise henüz aralarında bir şey görmediğim ama inandığım Kerem ve Sıla'ydı. Bakmaları bile farklıydı birbirlerine ve bence çok yakışıyorlardı. Kerim ve Selen zaten sevgili olma yolundalardı. Aynı zamanda çok da güzel bir arkadaşlıkları da vardı.

"Bekârlar listesinden bir kızı daha sildik kaç kişi kaldık biz şimdi?" dedi Sıloşum.

"Ben evlenmedim, evlenmeyeceğim arkadaşlar. Hepinizin adının listeden silinmesini izleyeceğim. O boş erkek milletini çekemem ben." diye söze girdim. Selen bu sırada çantasından pembeli kırmızılı küçük not defterini çıkardı. Bu bizim bekârlar listemizi yazdığımız defterdi. Neden böyle bir şey yaptığımızı sormayın. Çünkü biz deliler hastanesinde yatmayan ama deli olan kişileriz. Böyle boş işler peşindeyiz.

"Boş derken günahımızı alıyorsun Sekin Abla. Bu sözünü sana evlenince hatırlatacağım. Yaz bir kenara." Kerem, Kerim'in sözünü başını sallayarak onayladı.

"Üzgünüm Kerim, böyle bir gün gelmeyecek. Boşa hayal kuruyorsun!"

"Öyle bir günün gelip gelmeyeceğini kader gösterecek bize. Abla çabuk ayakkabını çıkar!" Heyecanla Ceren'in kolunu çekiştirdi. Ceren beyaz sade bir gelinlikleydi. Dalgalı kahverengi saçları ise gelinliğinin önüne doğru süzülüyordu. Saçına tutturulmuş uzun bir duvağı vardı. Açık renk bir makyajıyla kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Sıla'da ise kayık yaka, fuşya pembesi bir elbise vardı. Saten elbisesi zayıf ve narin vücuduna öyle güzel yakışmıştı ki. Gümüş renkli topuklu ayakkabılarını söylemeden geçemezdim kesinlikle. Boynundan kalpli gümüş bir kolye sarkıyordu tüm zarifliğiyle. Dipleri hafif kahverengi olan sarı saçları sıkı bir şekilde toplanmıştı. Aslında Sıla'nın doğal saç rengi kahverengiydi. Ama sarıya boyatılmış bir halde kullanıyordu. Bu saç modeli Sıla'da o kadar mükemmel duruyordu ki. Sıla'ya bakan biri asla "Bu polistir." demezdi. Çok tatlış bir yüzü, çok kırılgan ve ince bir sesi vardı. Ama o benim güçlü kızımdı.

"Ne yapacaksın ayakkabımı?"

"Ben anladım galiba. Hemen arabanın anahtarını ver bana Kerim!"

"Ne oluyor ya? Birini gebertmezsiniz inşallah!" dedi Kerim ve anahtarı Selen'e uzattı. Selen o topuklu ayakkabılarla ne kadar hızlı koşabiliyorsa o kadar hızlı koştu. Ben ise hâlâ ne olduğunu anlamamıştım. Ceren ise sandalyede oturmuş, Sıla da onun ayakkabısını çıkarıyordu.

"Ne olduğunu anlamayan tek kişi ben miyim?" diye sordu Kerim.

"Yok, kardeşim. Ben de olaya senin gibi Fransız kaldım."

"Oha, sen nasıl anlamadın?"

"Neden anlayım?" dedi Kerim.

"Neden anlamayasın?" Sinir bozuculukta ödül verilecekse bazen bu kişi Kerem oluyordu kesinlikle.

"Bir git oğlum ya!" dedi tatlı bir sinirle ve hafifçe Kerem'i ittirdi.

"Ceren, aşkım cidden ne oluyor?" diye merakla sordu Bora. Şu an durumu anlamamış bir hâlde öyle öküzün trene baktığı gibi bakıyorduk.

"Ben anladım bu delilerin ne yaptığını. Bekleyin görürsünüz." dedi Saye.

"Lan biz gizli operasyonu böle saklamıyoruz. Bu ne böyle amına koyayım?" Kerem'in bu dediğine kahkahalar atarken Selen elinde mavi tükenmez kalemle aramıza katıldı. Kalemi Sıla'ya doğru uzattı, Arzu Abla'nın yanına doğru ilerlemeye başladı.

"Ne yapıyor olabiliriz?" Ayakkabının altına isim yazıyoruz. Kader gösterecek bize kimin evlenip evlenmeyeceğini." dedi bana doğru dönerek. Ceren ve herkes merakla Sıla'yı izlerken sıkıntıyla ofladım.

"Sıla, Selin'in adını ayakkabının en ucuna yaz!" dedi Arzu Abla. Arzu Abla'nın arkasından Yiğit Abi ve Bora'nın anne babası geldi. Şu an toplam 12 kişi Sıla'ya odaklanmıştı.

"Herkes niye bana bulaşıyor bu gece ya? Salın beni! Ne derdiniz var benimle?"

"Evlenmiyorsun." diye rahatça sorumu yanıta kavuşturdu Damat Bey.

"Zorunda mıyım?"

"Selin, kızım, bak seni yıllardır Bora sayesinde ben de tanıyorum. Evlen, yuvanı kur. Elbet bir gün olur ama sen konusu açılınca bile sinirleniyorsun be yavrum!" dedi Nimet Teyze. Bora'nın annesi bile bana taktıysa ben daha ne diyeyim?

Omzumda beni sarsan bir el hissettim oturunca. "Kaldın başımıza, kaldın, hey! Bekâr geberip gideceksin bu gidişle! Zaten her çatışmada silahın önüne atlamaya çok meraklısın! Çoluğa çocuğa karış azıcık!" dedi Kerem bağıra bağıra.

"İyi tamam, yazın bir yere." dedim en sonunda oflayarak. İçimde anlamadığım bir his vardı ve ben o hissi dinlemem gerekiyor gibi hissetmiştim.

"Abla, sen iyi misin?" Kerim elini alıma koymuştu bunu söylerken.

"Ateşi mi var yoksa?" dedi Yiğit Abi.

"Hastane buradan ne kadar uzaklıkta?" Soruyu sorduğu sırada elini alnımdan çekti ve diğerlerine doğru baktı.

"Yaklaşık 900 metre uzaklığında. Kuzeybatı yönünde kalıyor. Gitmeye kalksak çok uzun sürmez."

"Aferin Ayaklı Google." Bu gidişle Saye ve Kerem kavga edecekti ve ben bu gece en ufak bir tatsızlığın çıkmasını bile istemiyordum.

"Ben ciddiyim. Seçin yazın bir yere işte. Ne olabilir ki?" dedim.

"Bizi gebertebilirsin mesela. Sadece bir örnek." Doğru söylüyordu. Sevmediğim bir şeyi yapan kendini mezarında bulabilirdi ama bu akşam böyle bir şey söz konusu değildi.

"Hayır! Gebertmeyeceğim. Bu geceye özel farklı bir tarife uyguluyorum Bora." Yüzüme gülümsememi yerleştirdim ve zafer çığlıkları atan ekibimi izledim. Bu kadar mı nefret ediyorsunuz ya benden? Evlenmemi dört gözle bekliyorsunuz!"

"Ben dayı olmak istiyorum bir kere! Sana aşık olan beyni yarım eniştemle dalga geçmek istiyorum."

"Beyni yarım derken Kerem?"

"Abla seni alanın tam beyninin olmasının imkânı yok! Hangi insan senin gibi bir delini karısı olmasını ister ki. Birini bulduğumuz gibi vereceğiz seni!"

"Allah belanı vermesin Kerem! Yazıklar olsun seninle geçirdiğim yıllara be!" Sıla, Selen, Saye ve Ceren ise derin bir tartışma içerisindelerdi. Dediklerimi duymamış bile olabilirlerdi hatta.

"Abla orası hiç silinir mi ya? Nereye yazacaksın öyle!" İçimde anlamadığım sinirle karışık merakım da vardı. İstesem hepsini parçalayabilirdim. Bunu onlar da biliyorlardı. Ama bir yanım beni durdurmaya çalışıyor ve ben o yanımı dinliyordum. Sessizce kenardan onların keyifli hallerini izliyordum yüzümdeki belirli belirsiz gülümsememle.

"Bence burası iyi. Hem daha kaygan, daha çabuk silinir."

"Selen kayganlıkla bir ilgisi varsa Selin'i yazmadan sabun sürelim. Ne dersiniz?" Saye'nin bu lafına öyle bir güldüler ki. Ortam şaka gibiydi. Hatta bir ara gözlerime inanamadığım, görme yetimi sorguladığım şeyler oldu. Bayağı bayağı dava çözüyor gibi bütün herkes tartışmaya başladı.

"Çocuklar bence sağ köşe olmalı. Baksanıza dümdüz!" dedi Mehmet Amca.

"Diğer yerleri eğimli sanki baba ya? Onu nasıl laf!" diye karşı çıktı Bora. Sıla'nın elinde tuttuğu mavi tükenmez kalemi ve ayakkabıyı Sıla'nın elinden aldı. Tam yazmaya başlıyordu ki Sıla rahat durmadı. Büyük bir çığlık eşliğinde kalemi ve ayakkabıyı kaptı.

"BORA ABİ! Ne yapıyorsun sen? Hem siz erkekler ne anlarsınız bu işerlerden? Gidin işinize bakın hadi!" Cevap hiç beklemeden geldi.

"İşimiz yok." dedi Kerem. Hep böyle tatlı kavgaları, atışmaları vardı bu ikilinin. Bence Kerem'in sevme şekli de buydu zaten. Sevdiği insanlara hep bulaşır, şakalarıyla güldüren cevaplar verirdi. Sinir bozucu olduğu anlar dışında.

"Bulun o zaman!" dedi Sıla. O kalemle ayakkabıya yazı yazarken çığlıklar havada uçuşuyordu. Kulağım patlayacak derecedeydi. Orada olmamayı diledim ama oradaydım. Kafayı yemek üzereydim cidden! Sıla ayakkabıyı bize doğru çevirince çığlığı patlatan kişi ben oldum.

"NE! SILA SEN ŞİMDİ BİTTİN BAK!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Herkes gülmekten bayılacak duruma gelmişti. Ceren'in gözünden neredeyse yaş gelecekti artık! Çünkü ayakkabının her santimetresinde Selin yazıyordu ve ben kafayı sıyıracaktım.

"Yaz dedin, yazdım. Hem böyle fırsatlar bir daha gelmez."

"Sıla, bir yere seçin ve yazın dedim. Her yere değil!"

"Silinmeme ihtimalini yok ettim." dedi keyifle. Keyifli sesinin beraberinde kahkahalar vardı.

"Ben de şimdi seni yok edeceğim Sıla!" Ayakkabıyı elinden çekip aldım. Niye aldığımı da bilmiyordum. Ne yapabilirdim ki?"

"İsmini mi sileceksin yoksa Selin?" Ceren cümlesini kurarken bile gülmesini zar zor durdurmuştu. Bora elimden ayakkabıyı aldı ve nazikçe Ceren'in ayağına geçirdi.

"Giysin bakalım ayakkabısını. Acaba kimin adı silinecek?" Dalga geçen yapmacık sesi kulaklarımı doldurduğunda gözlerimi devirdim. Herkes öyle güzel eğleniyordu ki. Tep sinirleri tepesinde olan kişi bendim. Sinirlenmem de çok normaldi.

"OCOBO KOMON ODO SOLONOCOK?" dedim iki elimi yapmacık bir şekilde tırnak işareti yaparak. "Hiç belli değil çünkü kimin adının silineceği!"

"Hadi, yeter bu kadar eğlence, gülmekten karnıma ağrılar girdi!" dedi Arzu Abla. Bunu söylerken bile ara ara gülüyordu.

"Kızım, oğlum siz de içeri geçin hadi. Selin'e de daha fazla bulaşmayın katliam çıkarır he!"

"Çıkarırım, biliyorsunuz beni!" Sinirle güldüğümde herkes masaya oturuyordu. Masada ben, Kerem, Kerim, Saye, Selen vardı. Sıla, Arzu Abla, Yiğit Abi, Nimet Abla, Mehmet Abi ise Ceren ve Bora'nın yanına, hazırlık odasına, gitmişlerdi.

"Bu gece bile aramızda siyah giyinenler var. Baksanıza!" Yine Kerem, yine bana bulaşmaları...

"Ama ayrı bir yakışıyor doğru ya doğru şimdi."

"Gücün rengini giyerim ben, yakışıyorsa Allah'ın işidir." dedim Saye'ye.

"Lafa bak ya! Gizli yazar falan mısın? O yönün de vardır belki çeşitlilik manyağı." Uzun süre böyle benle uğraştı. Benle uğraşması da hoşuma gitmiyor değildi. Biz konuşurken Leyla katılmıştı aramıza. Onun üzerinde beyaz bir elbise vardı. Dizlerinde bitiyordu ve benim ki gibi straplezdi. Beyaz elbisesinin içinde açık mavi, küçük çiçek detayları bulunuyordu. Çiçekler gözleriyle çok uyuyordu. Misafirler ise artık gelmiş bulunmaktaydı. Misafirlerin arasında polisler, müdürler de vardı. Takı töreni sona eriyordu. Biz ise ekip olarak ilk danstan sonra takacaktık takıyı ve ekipçe fotoğraf çekilecektik.

"Kıymetli Misafirler, şimdi Ceren ve Bora çiftini alkışlarınızla ilk dansları için sahneye davet ediyoruz." Anonsu duymamızla konuşmamıza ara verdik. Kerem ve Kerim telefonlarını kaptılar ve onları çekmeye başladılar alkışlar yükselirken. Ceren'in en sevdiği şarkı duyuldu kulaklarda: Nazende Sevgilim. Sağda birbirine sarılmış Arzu Abla'yı ve Yiğit Abi'yi gördüm. Sıla da yanlarında gözlerinde anılarla ablasını izliyordu. Birlikte büyüdüğüm, bir tek kanımızın farklı aktığı kardeşimin düğün günüydü bugün. Pistin ortasına geldiler. Bora sağ elini Ceren'in beline koyarken, sol eliyle de Ceren'in elini tuttu. Ben de ayağa kalktım, Selen'e arkadan sarıldım. Selen ise elimi tuttu.

"...Sen de tek menim yadıma düştün, nazende sevdiğim yadıma düştün..." Şarkının sesine eşlik eden alkışlar olmadı. Alıştığımız ama bu sefer en çok canımızı yakacak silah sesi oldu. Ardından acı içinde bir çığlık duyuldu kulaklarda. Ceren'in sol omzunun biraz altından kanlar süzülüyordu gelinliğini kırmızıya boyayan. Çığlıklar ve gözyaşlarıyla Bora'nın kolları içindeki Ceren'in kanlı bedenine koştum.

"CEREN!"

"ABLA, BIRAKMA BİZİ, BIRAKMA BENİ!"

"GÜZELİM, AÇ GÖZLERİNİ!"

"KIZIM, ÇEKİLİN!"

Sesler birbirine karışmaya başlamıştı. Bora acı içinde çığlıklar atıyordu. Ceren'in kanlar içindeki bedenini Bora'nın kucağından alıp yere yatırdım. Öldü mü, yaşıyor mu bakmamız lazımdı. Ama biz bunu yapamıyorduk çünkü it gibi korkuyorduk. Hiçbirimiz elini Ceren'in bileğine koyamıyorduk. Hiçbirimizin eli gitmiyordu. Sadece umutla bekliyorduk fakat birimizin bu görevi üstlenmesi gerekiyordu. Bu gerçeği öğrenmeye cesaretimiz yoktu. Dolu gözlerle birbirimize bakıyorduk. Gözlerim, Selen'in bana yalvaran acı içindeki mavi gözleriyle buluştu.

"Ne olursun ölmemiş ol Ceren! Ne olur, bırakma bizi!" dedim çığlıklarla. Herkes bana bakarken elimi bileğine yerleştirdim. O an hissedebileceğim en ufak bir hareket bizi kurtarabilirdi. Ama hissetmedim... Hayır, Ceren ölmemişti... Ölmedi, o bizi bırakıp gidemezdi, böyle bir senaryo gerçekleşemezdi. Kulağımı kalbinin üzerine koydum. Sağ gözümden akan yaş gelinliğine damladı. İşte zaman şu an durmuştu. Dünya dönmeyi bırakmıştı. Yelkovanlar ilerlemiyor, rüzgârlar esmiyordu. O an anladım. Ölüm sadece kalbin durmasıyla değildi. Biz de Ceren'le ölüyorduk. Acıyla çığlığı bastım ve ayağa kalktım. Geri geri yürürken gözyaşlarımı durduramıyordum. Her gözyaşımda acım katlanıyordu. Ellerimi saçlarıma koymuş yolmak istercesine çekeliyordum. Bir yandan ağlıyordum, onları izliyordum. Ceren'in adını haykırdığım çığlıklarım ağzımdan sırayla çıkıyordu. Yiğit Abi kalp masajı yapıyordu. Deniyordu en azından. Ama hayata geri dönmemek üzere veda ettiğini o da biliyordu. Bu fikri kabul edemiyordu. Kelimenin tek anlamıyla mahvolmuştuk. Mahvolmuştuk...

"Şu an beni duyduğunu biliyorum! Her kimsen ve neredeysen... Her nerede isen seni gelip bulacağım! Yerin dibine gir, seni yerin dibinden çıkartıp o intikamı alacağım! Yemin ederim! Herkesin önünde sana yemin ederim! Kim olduğunu öğrendiğim, seni gördüğüm ilk an kafana sıkacağım! Bu geceyi sana hatırlatacağım!" dedim gökyüzüne doğru. Delirmiştim. Önüme gelen ilk masayı ittirdim ve kendime fısıldadım.

"Az önce hayatının en güzel dakikalarını yaşayan o kız artık melek olmuştu!" Yan masada duran sandalyeleri devirdim öfkeyle. Bir cümle daha fısıldadım kendime.

"İçi gülünce parlayan o gülen gözler açılmamak üzere kapandı!" dedim. Diğer masayı da ittirdim ve son cümlemi fısıldadım.

"Ve o kız benim candan kardeşimdi, Ceren'di!" Bazı insanlar vardır, aynı anneden olsanız bu kadar sevmezsiniz. Bazı insanlar vardır, kardeşten de ötedir yerleri. Ceren benim için o kişiydi ve bunu yapan hesap vermeden ölmeyecekti. Ceren'in o güzel ruhunu hayattan koparan şerefsizi bulan da, kafasına sıkan da ben olacaktım! Yemin ederim! Sizlere de yemin ederim onun hayatını kendi ellerimle bitireceğim. Bunu kim yaptıysa benim karanlık tarafımı gün yüzüne çıkarmıştı. Ama o benim karanlık tarafımın nasıl beter bir şey olduğunu bilmiyordu. Gözümü intikam bürüdüyse, alevler sardıysa yüreğimi karşımdaki kişiye acıma duymazdım. Az önce intikam ateşimi en büyük hatalarıyla yakmışlardı ve bunun artık bir geri dönüşü olmayacaktı. Sevdiklerime dokunan, benden alan, hayattan koparan bedeli en ağırıyla ödeyecekti. Ceren ölümü hiçbir zaman hak etmemişti, hak edecek tek bir hareketi bile olmamıştı. Ölümü hak eden tek kişiler, ölümle can yakanlardı. Misafirler hemen kaçmıştı ve kimse kalmamıştı düğünün kapısında bekleyen polisler dışında. Anonslar geçiliyordu telsizlerden, müzik ise hâlâ kendi kendine başa sarıp çalmaya devam ediyordu. Leyla geldi yanıma, kollarımı tuttu. O en acı cümleleri kurdu.

"Öldü, Selin Abla! Öldü... Kurtaramadık... En sevdiği şarkı, öldüğü an çalandı." dedi Leyla. Cümlesi beynimde binlerce kez tekrarlandı bana sarılmış ağlarken. Başını bana yaslamış hüngür hüngür ağlıyordu. Duyguları her bir yaşta daha da büyüyordu benim gibi. En sevdiği şarkı öldüğü an çalandı. Nazende Sevgilim... Bu akşam hepimizde derin yara olmuştu Nazende Sevgilim. Gözlerim ortadaki kanlı gelinlikli meleğime kaydı. Kan gölünün ortasında kapanmış gözleriyle yatıyordu.

"Seni unutmayacağım güzelim. Asla." dedim. Başında kanla birleşmiş fuşya elbisesiyle Sıla vardı. Kan kadar kırmızı gözlerinden intikam duygusuyla yaşlar akıyordu. O güzel gözlerini ablasından ayıramıyordu. Bora... Bora göründü orada. Annesi ve babası kollarından tutmuş sakinleştirmeye çalışıyordu. Karısının kucağında yığılıp kalışını izlemiş bir damattı Bora. Ceren dışında kimse sakinleştiremezdi onu. Ceren'in Bora'yı sakinleştirmesi de imkânsızdı çünkü ölüler konuşamazdı. Çaresizdi, çaresizdik. Selen ile Saye etrafa bakıyordu dolu gözlerle. Kerim ve Kerem, Arzu Abla'yla birlikte ağlıyorlardı. Arzu Abla'nın keskin yüz hatları, gözlerinden akan yaşlarla ıslanmıştı. Kahverengi saçları dağılmıştı. Yiğit Abi biz de dâhil sayamayacağımız kadar çok hastayı hayata döndürmüştü ama kızının hayata veda edişini öylece izlemişti. En büyük çaresizlikte buydu.

Ben Selin Özdemir. Bugün birlikte büyüdüğüm, bir tek kanımızın farklı aktığı kardeşimin ölüm günüydü: 21 Haziran 2024. Tarihte ve bilimde en kısa gecenin bu gece olduğu söylenir. Bizim için ise durum tam tersiydi. En acısı ve en uzunuydu. Herkesi koruyan kollayan biz kardeşimizi koruyamamıştık. Korkuyorum. İyiden korkuyorum. Ben artık kötü günlerden değil, iyi günlerden korkuyorum. Kötü dediğimiz günlerden daha beteri hep iyinin arkasında saklanır. Tam düzeldi dediğin zaman hayat vurur sana en derinden. Umutlandığın zaman yersin en büyük darbeni. İşte bu yüzden artık iyiden korkuyorum. Peşinden kötü geleceğinden... Yani başka bir deyişle mutluluktaki mutsuzluktan... Bu bizim intikam hikâyemiz olacak. Ya mutsuz son ya da mutlu sonsuzluk olacaktı sonumuz.

Bölüm sonu

2 yorum