Bahçe kapısından içeri girdiğimde gördüğüm şey kesinlikle yalnızca bir evden ibaret değildi, resmen bir saraydı. Devasa bir yapıydı, zarif mi zarif bir ihtişama sahipti. Hayatım boyunca bu kadar büyük, bu kadar gösterişli bir yer görmüş müydüm, hatırlamıyorum. Hatta televizyonda bile bu kadarına denk gelmedim. İçimden "Yok artık Feraye, sen nereye geldin böyle?" diye geçirmeden edemedim. Burası çocukken hayalini kurduğum masallardaki şatolardan fırlamış gibiydi.
Üç katlıydı, her katı devasa olacak ki ev çok genişti. Ve burası ablamın yeni eviydi. Bakışlarımı gezdirmeye devam ederken bavulumu çekmeye devam ettim. Bahçesi görünen kadarıyla bile çok büyüktü. Aşırı bakımlı fakat son derece sadeydi, tam anlamıyla bir peyzaj harikasıydı. Üstelik bahçe ışıklandırmaları akşam vakti daha da güzel göstermişti etrafı.
Eve giden yollar beyaz taşlarla döşeliydi. Bir yalı olduğunu söylemişti ablam, arka taraf denize bakıyordur muhtemelen. Bu tarafsa inanılmaz bir bahçeye sahip. Yan tarafta eve açılan otopark var, oradan son model bir araba çıktığını görmüştüm. Dış cephesi beyaz, görünüşü biraz tarihi gibi. Panjurlarının kenarlarındaki otantik aydınlatmalar başka bir hava katıyor eve; on dokuzuncu yüzyılın zarif yapılarına benziyor, çok güzel.
Ben şimdi niye evi anlatıyorsam... Ağzınıkapat Feraye, suyu aktı diyen iç sesime göz devirip yürümeye devam ediyorum. Çok normal bu şaşkınlık, daha önce böyle bir şey görmedim çünkü. Görmemiş lafı hakaret değil hakikat olur yanisi.
Sarı saçlarımı geriye doğru savurup taşlara takılan bavulumun tekerleğini düzeltmeye çalıştım. Hareket ettiremiyordum, iki döşemenin arasına sıkışmıştı. Bavulun tutacağını sertçe çekerken tekerleğin bir anda yerinden çıkmasıyla geriye doğru yalpalamış olabilirim, sonra bir anda yakışıklı bir adamın kollarına düştüm. Göz göze geldi- Şaka şaka. Yere düştüm bildiğin, koca kıçımın üstüne. Ayağa kalkıp giysime bulaşan tozu temizlemeye yeltendim ama kıyafetim zaten tertemizdi. Ben yere düşüp yeri kirletmiş olabilirim, o derece. Uzanıp yeri sildim, kıçımla kirlettiğim yeri.
Neyse, toparlanıp kapıya ulaştığımda derin bir nefes alarak zile bastım. İçimde bir heyecan, bir gerilim. Hem uzun zaman sonra ablamı göreceğim hem de bu yeni, acayip lüks dünyaya ilk adımımı atacağım. Başka şansım olmadığı için kabul ettim, ablamın zorlamaları da cabası. Eziyetten bahsediyorum sanki.Bir yalıya yerleşiyorum ayol.
Kapıyı genç bir kadın açtı. Üzerinde dizilerden fırlamış gibi, klasik bir hizmetçi kıyafeti vardı. Bunların yalnızca dizilerde giyildiğini sanırdım, yanılmışım. "Buyurun?" dedi beni dikkatle inceleyip. Sonra konuşmama fırsat veremeden sordu. "Temizlikçi ilanı için mi geldiniz? Gündüz gelmeniz daha uygun olurdu."
Buyur buradan yak. Gülmemek için dudağımı ısırdım. Olabilir, temizlikçiler de insan sonuçta. Temizlikçilik yapmışlığım da var bu arada. Bu evde yaşayan tiplerin nasıl kokoş takıldıkları ihtimalini göz önünde bulundurulacak olursa asıl normal giyinen benimdir ama bu yeni dünyanın normali biraz farklı anlaşılan. "Hayır." dedim hiç bozulmadan. "Ben Feraye, Feraye Sever."
"Ah, afedersiniz Feraye Hanım." dedi mahcubiyetle, bir iki adım gerileyip kapıyı geçmem için daha fazla açarak buyur etti. "Nurdan Hanım haber vermişti, kusura bakmayın lütfen. Siz içeri geçin, bavulu Salih getirir."
"Çok iyi olur valla." Normalde işimi başkasına yaptırmak hoşuma gitmez ama kolum kopmuştu, ne yapayım? Bavulu bırakıp içeri geçtim, bu sefer bambaşka bir dünyaya girmiş gibi oldum. Gerçekten çok... Çok abartılıydı. Hoşuma gittiği söylenemez. Ama Zerenoğlu yalısı dediğin böyle olacak tabi. O Hamdiye Hanım varaklamıştır kesin her yeri. Ablamın dediğine göre lüks hastası bir kadın, sonradan görme işte. Sen doğuştan görmesin sankidiyen iç sesimi duymazdan geldim. Evet, ben sonradan bile göremedim.
"Buyurun." dedi az önceki hizmetçi kız. Bana salonu işaret ediyordu. "Ablanız Nurdan Hanım, Hamdiye Hanım, Nisa Hanım ve Zuhal Hanım içerideler."
Biraz utana sıkıla içeri girdim. Sayılan isimlerin kimler olduklarını biliyorum ne yazık ki, ablam her birini telefonda teker teker anlatmıştı. Hamdiye Hanım kayınvalide oluyor, Nisa Hanım görümce, Zuhal Hanım da eltisi. Ne güzel üçlü değil mi?
Benim bu hâlimi küçük görmezler umarım. Ablamın ısrarla düzgün giyin uyarılarıyla en güzel giysilerimi giymiştim. Ben her zaman düzgün giyiniyorum bu arada, sadece çok sade ve sport olduğu için buradakilerin tarzına pek uyacağını sanmıyorum. Bugün dolabımdaki en şık şeyi giymiştim. Düz siyah bir elbisem vardı, altına da beyaz bir spor ayakkabı. Kimse kusura bakmasın ama son paramla stiletto falan alamam.
Ben içeri girince gözler hep birden bana çevrildi, kahve içiyorlardı. Ablam hemen ayağa kalkıp yanıma geldi. Önce şöyle bir süzdü beni, memnun kaldığından emin değilim ama suratı da asılmamıştı. Bu arada o da kokoş olmuş, insan evinde otururken on santim topuklu mu giyer Allah aşkına? Giydiği elbise düğünde giyilir, o kadar abartılı geldi bana. Aslında hepsi öyle giyinmiş ama neyse.
"Hoş geldin bir tanem." dedi bana sıkıca sarılıp, ondan önce bedenimi pahalı parfüm kokusu kuşatmıştı. Ben de ona sıkıca sarıldım. "Hoş buldum." dedim samimiyetle. Özlemiştim, gerçekten çok özlemiştim.
"Seni hanımlarla tanıştırayım." dedi. Göz ucuyla oturmakta olan hanımlara baktım. Ablamla hiç benzemiyoruz, bunu fark ettikleri her hallerinden belliydi. O uzun boylu, esmer güzeli ve model fiziğindeyken ben sarışın ve minyon bir insanım.
Gözler üzerimdeydi. Temassız öpüşmelerimizi tamamladıktan sonra ablamın yanına oturdum. Üzerimde inceleyici, ölçüp biçen bakışlar dolaşıyordu. O bakışların altında kalın duvarlı bir zırh giydiğimi hayal ederek dik oturmaya çalıştım, artık her şeye hazırım.
"Sen ne okumuştun tatlım?" diye sordu Hamdiye Hanım, en yaşlıları olduğu için o olduğunu tahmin edebilmiştim. Gerçi milyon ton botoks yapıp bunu gizlemeye çalışmıştı ve muhtemelen bu tahminimi anlatsam kalp krizi falan geçirirdi.
"Tıp okuyordum."
"Okuryordun? Bitirdin mi yani?" diye sordu Zuhal ya da Nisa olması muhtemel kadın. Yeşil gözleri üzerimde merakla geziniyordu, hafif bir fesatlık sinyali alıyorum. Umarım günahını almıyorumdur ama pek tekin bir tip değil gibi.
"Hayır, dondurdum."
"Aa, neden ki?" diye sordu Zuhal ya da Nisa olması muhtemel diğer kadın. Bu kahverengi çekik gözleri, beyaz teni ve soft tarzıyla biraz Kuzey Kore'den kaçmış gibi duran bir kızdı. Güney değil çünkü biraz öfkeli görünüyordu, kocanı mı aldım ellerinden canım benim?
"Şartlar elvermedi." demekle yetindim. O şartları birazdan size anlatırım, onların bilmesine gerek yok. Şimdi sorguyla mücadele ediyorum.
"Kaç yaşındaydın?"
"Yirmi bir." dedim ufak bir gülümseme sunarak. İki ay sonra yirmi iki oluyorum ama ne fark eder? Sonra dayanamadım ve ben de sordum. "Ya siz?" Böyle zamanlarda yalnızca sorulara cevap verilir, elli yaşından büyük kadınlara da yaşları sorulmaz üstelik. Ben heyecandan yapmış bulundum bu hatayı, siz yapmayın sakın.
Kadın, ablamla kısa ve gergin bir bakışma yaşayıp bana baktı yeniden. Sonra bu münasebetsiz soruyu ustalıkla yok saydı, umarım affetmiştir yoksa bir merdiven dibinde işimi bitirebilecek bir tip var. Konuyu değiştiren ise Kuzey Koreli bacımız oldu. "Saçlarını nerede yaptırıyorsun tatlım?"
"Doğal." dedim küçük ve gururlu bir gülümseme sunarak. Evet, mükemmel saçlarım var. Son derece farkındayım, mütevazi olamayacağım bu konuda. Bana dair en güzel şeyin saçlarım olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafını çekip kuaföre aynısından yapması için gösteren bile olmuştu, kuaför yüklü bir miktar karşılığı aynısını yaptı bu arada ama arkadaşıma yakışmadı.
"Çok hoş." dedi gülümseyerek. Samimiydi, Kuzey Kore'den Güney Kore'ye terfi etti gözümde. Ben de aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdim.
"Teşekkür ederim."
Birkaç soru daha yönelttiler bana. Malum, tanışma faslında kim olduğumu, ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı iyice kazımak istiyorlar akıllarına. Neyse ki ablam sorgu memurluğunu kısa kesti de bir noktada araya girip gülümsedi. "Feraye çok yorgun, odasına geçip dinlensin. Uzun yoldan geldi."
Uzun yoldan geldiğim doğrudur, anca akşama varmamın sebebi de bu oldu ne yazık ki. Ablam yemeğe yetişmemi çok istemişti ama taksi bulmam aşırı zaman aldı. Neredeyse Arap taklidi yapacaktım da sarı saçlarım ve mavi gözlerimle o iş biraz zor.
Kapıya kadar eşlik etmedi kimse. Zaten etmelerine gerek yoktu, hizmetçi kız odama kadar tarif etmişti. Bir de aç olup olmadığımı sordu sağ olsun, ben simit ve ayran yediğimden toktum. Fakirliğin gözü kör olsun. Derin bir nefesle kapıyı açtım ve içeriye girdim. İçeri girer girmez istemsizce ağzım açık kaldı.
Burası asla bir oda değildi. Bildiğin daire gibi bir şeydi. Yerler krem tonlarında döşemelerle kaplı, kalın siyah kadife perdeler büyük pencereleri kusursuzca örtüyor, tavan neredeyse bir apartman katı kadar yüksekte. Yatak dev gibi, ne kadar konforlu olduğunu dokunmadan hissettim. İçimi kıskançlık değil ama tuhaf bir yabancılık kapladı. "Ben burada ne yapıyorum ya?" dedim kendi kendime. Ama sonra o büyük kapıyı yavaşça kapatıp sırtımı üstüne yasladım. "Kısmet işte." dedim. "Nasipte bunu yaşamak varmış."
Ayakkabılarımı çıkarıp üstümdeki elbiseyi alelacele sıyırdıktan sonra banyoya geçtim. Banyoymuş. Burası banyo değil, resmen bir spa merkezi. Küvet demeye bin şahit ister, havuz gibi neredeyse. Her köşede başka bir bakım ürünü, hepsi özenle dizilmiş. Cilt bakımından saç maskesine, aromatik yağlardan vücut peelinglerine kadar her şey vardı. Çoğu da açılmamış. Açsam günah mı olur? dedim. Hem burada kalacaksam ben de yalı halkından sayılırım, değil mi?
İçlerinden bir tanesini aldım elime, vanilya kokulu olanı. İki yıl önce raflarda görüp iç geçirerek bıraktığım o pahalı vücut kremi. Parama kıyamayıp alamamıştım. Şimdi karşımda duruyordu, kokusu mis gibi. Bunu fırsat bilip bolca aldım elime; bedenime sürdüm, biraz fazla kaçırmış olabilirim ama ne yapayım, iki yılın acısını çıkarıyorum.
Küveti sıcak suyla doldurdum, içine birkaç damla köpürtücü damlatıp izlemeye koyuldum. Köpükler kabardıkça içimdeki yorgunluk da kabarcıklarla birlikte suya karışıyor gibiydi. Yavaşça içine girdim ve su beni sardıkça kaslarımın gevşediğini, bütün gerginliğin dağıldığını hissettim. Sıcak su öyle rahatlatıcıydı ki göz kapaklarım ağırlaşmıştı içinde. Neredeyse uyuyacaktım ama sonra iç sesim devreye girdi. "Kendine gel Feraye, suyun içinde büzüşeceksin!" Doğru dedim.
Küvetten çıkıp köpükleri güzelce arındırmak için duşakabine geçtim. Su cildimden köpüğü süpürürken kendimi tertemiz, hafiflemiş hissettim. O pahalı şampuanlardan biriyle saçlarımı da güzelce yıkayıp sonra efendime söyleyeyim kremledikten sonra çıktım.
Havluyu vücuduma sarıp banyodan çıkarken içimden "Bir günlüğüne de olsa prenses hayatı yaşıyorum galiba." demeden edememiştim. Fakirin de yüzü gülüyor demek ki.
Artık uyumam şarttı. Gözlerim kapanmak üzereydi. Ama önce kıyafet lazım. Bavulum neredeydi? Etrafa bakındım, yok. Salih Bey sağ olsun, sanırım yanlış bir yere bırakmıştı. Aşağıya inip sormaya hâlim yoktu. Gözlerim yanıyor, başım zonkluyordu. "İki saat kestirip sonra giyinirim." dedim. Havlumu biraz daha sıkı sarıp kendimi yumuşacık yatağın üstüne bıraktım. Gözlerim hemen kapandı, rüyamda Michelle Morrone ile cilveleşiyordum.
Ama işte bazen kaderin ne getireceğini tahmin edemezsin. Mesela ben sadece biraz uyumak istemiştim. Bilmeden tanımadığım bir adamın yatağında hem de üzerimde yalnızca bir havluyla uyuyakalmıştım.
Fikirlerinizi belirtirseniz çok iyi olur.
Ona göre devam edeceğim.
♥︎ OY VERMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN ♥︎
Hoşça kalın.

