Aşk; nefrete ne yakınsın..
-Athena
Selam.
İkinci kurgum olan Nefret'e hoş geldiniz.
Hayran kurgu yazmayı cidden seviyorum. Diğer kitapta da belirtmiştim, fandom ortalamasına göre yaşı biraz büyük olan bir takipçileriyim. Ama bunu sorun etmiyorum.
Hayat cidden zor, yorucu ve bazen insanlar kendilerine iyi gelen şeyleri yapmaya çekindiği oluyor.
Mesela, salıncakta sallanmak. Bunu kırklı yaşlarında biri yapınca genellikle saçma algılanır.
YouTuber'lara kitap yazmak da bunun gibi duruyor dışarıdan. Ama benim kafamdaki kargaşayı durdurmama yarıyor bu. Kendim uydurduğum karakterlere de yazmayı seviyorum, ama şu an AhFer dikkatimi çekiyor. Belki bir gün kendi karakterlerime de yazarım. Belli olmaz.❤
Şunu sakın unutmayın, size iyi gelen, sağlıklı ve doğru olan şeyleri yaparken, kimseye bir açıklama yapmak zorunda değilsiniz. Siz mutluysanız, kimseye bir zararınız yoksa, devam edin. Kimseye bir zararınızın olmadığı noktada içinizdeki çocuğa yararınız var demektir. 💖
Bunu da yazmak istedim, çünkü burada benim gibi olan bir iki yazara daha rastladım. Belki denk gelirler ve iyi hissederler.🌸
Artık kitaba geçebiliriz.
Başladığınız tarih:
Bölüm emojimiz: 🖤
İyi okumalar...
Hızlıca evden çıktım ve arabama bindim. Yine geç kalmıştım. Arabayı çalıştırdığımda sağımı solumu kontrol edip yola çıktım.
Üniversite bahçesine girdiğimde dersin başlamasına beş dakika kalmıştı. Arabadan çantamı alıp okula girdiğimde saatimi kontrol ettim. Adımlarımı hızlandırıp amfiye girdiğimde arkamdan hoca da gelmişti. Kendimi bulduğum ilk sıraya attığımda nefes nefese kalmıştım.
Gözlüğümü düzelttim ve oturuşumu insana benzettikten sonra tabletimi açtım.
Bu ders çok önemliydi. Hoca derse başladığında dikkatle dinleyerek tabletime gerekli notları almaya başlamıştım.
Tıp fakültesi 2.sınıf öğrencisiyim. Derslerim aşırı yoğundu ve ben başımı kaşıyacak vakti bulamıyordum.
Ders 3 saatin sonunda bittiğinde kafam kazan gibi olmuştu. Gözlüğümü çıkartıp gözlerimi ovuşturduğumda kapıdan Sıla girdi. Bu derse gelemeyeceğini biliyordum. Yanıma geldiğinde, "Selam, iyi misin?" dedi, yüzünde 'İyi değilsin biliyorum, ama adettendir sorayım, nolur bana kızma.' ifadesi vardı.
"Beynim fokurdayarak buharlaştı. İyi değilim, kahve içmem lazım. Mümkünse espresso falan." dediğimde yüzünde mahçup ama eğlenir bir ifade belirdi.
"Tamam hadi toparlan, gidelim kahve alalım." dediğinde dediğini yapmaya başladım.
Sıla benim çocukluk arkadaşımdı. Aynı mahallede büyümüştük. Ben, o ve gıcık abisi bir inat uğruna tıp kazanmıştık.
Abisiyle olduk olası anlaşamazdık. Aynı mahallede büyümüştük ama her fırsatta birbirimize laf sokar, her fırsatta kavga ederdik.
Kendisi bizden 6 yaş büyüktü. Bu sene mezun oluyordu, yani son senesiydi.
Kapıdan çıktığımızda nemrut kapıda dikiliyordu. "Ağaç oldum, nerede kaldınız?" dedi üstten üstten bakarken.
"İçeride manitamla konuşuyordum, kusura bakma, beklettik seni de." dedim iğneleyici ses tonumla.
Tahammül edemediği bir şey varsa o da Sıla ve benim bir erkek arkadaşımızın olmasıydı. Benden nefret ettiğine eminim ama sevgili konusunda kendi kardeşinden ayırmıyordu. Kıskançlık değildi, sadece.. Öyleydi işte.
"Başlatma sevgilinden, yürüyün hadi." dediğinde Sıla koluma girdi. "Sen git abi, biz kahve içmeye gideceğiz." dediğinde yine o uyuz mu uyuz bakışlarını üzerimize dikti.
"Ne kahvesi bu? Durduk yere kahve mi içilir? Yürüyün evde içersiniz." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Pardon sana mı soracağız?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Koridorda bizden bir adım önde yürüyordu. Benim cümlemi tamamlamamla tam önümde durup bana döndü.
"Evet bana soracaksınız. Başka soru?" dediğinde tek ayağımı yere vurdum.
"Başka soru yok. Bundan sonra izin de yok. Hadi Sıla." dedim Sıla'yı kolundan çekip okuldan çıkarttığımda, telefonuma mesaj geldi.
A: "Mahalleye döneceksiniz siz." yazmıştı. Umursamadan arabaya geçtiğimde Sıla da yanıma geçmişti.
"Bu kadar abartacak ne var anlamıyorum. Sırf sana inadına izin vermiyor var ya." dedi Sıla kemerini takarken. Ben de ona katılıyordum. Onun arabasının yanından hızlıca geçtiğimizde tepkisizce arabaya bakmıştı.
Sıla'yla kahvelerimizi aldıktan sonra bir masaya geçtik ve sohbete başladık. Hocanın derste anlattığı konunun notlarını Sıla'ya atarken o da geçen gün abisinin ona yazan çocuğu araştırmasını anlatıyordu.
"Çocuğu bulmak için mahalledekileri seferber etmiş. Çocuk alt mahalleden, ama bana yazdığı hesap fake olduğu için bulamamış. Sonradan öğrendim, çocuk da onu arayanların arasına girmiş." dediğinde kahkahayı patlatmıştım.
"Abim de bu ortaya çıkınca, sen misin hem beni kandıran hem kardeşime yazan diye iki posta dayak atmış işin kötüsü çocuk yakışıklıydı ya." dediğinde yüz ifadesine bakıp güldüm.
"Abinin buldozer dayağından sonra tipi kaymıştır üzülme." dediğimde kahvesinden içerek beni onayladı.
Okuldaki bazı dedikoduları yapıp, geçmiş travmalarımızdan bahsettikten sonra birkaç parça eşya alıp eve geçmek için yola çıkmıştık.
Karnım acıkmıştı ve bir an önce eve gitmek istiyordum. Mahalleye döndüğümüzde Ahmet'in bizim kapının önünde dikildiğini gördüm.
"Heh, bizim gardiyan dikilmiş bak." dediğimde Sıla, "Eyvah, eyvah." dedi. Arabayı ustalıkla park ettikten sonra indim.
Sıla da indiğinde eşyalarımı alıp, kapıyı kilitledim. "Sonunda gelebildiniz, ne kahveymiş bu, bitmek bilmedi." dedi Ahmet yine aynı üslup, aynı ses tonuyla. Göz devirdim ve çantamı koluma attım.
"Dedim ya manitalarımız da geldi. Lafa dalmışız." dediğimde gözlerindeki ateş mahalleyi ateşe verir kıvamdaydı.
Çok eğleniyordum onu böyle sinir ettikçe.
"Ben de manitamla bir kahve içeyim ya. Bu böyle olmaz!" dediğinde içten içe sinir olsam da omuz silktim. "İç, iç. Ama yanında soda da iste. Hazımsızlık yapmasın!" dediğimde ona cevap verme fırsatı bırakmadan Sıla'ya öpücük atıp, onun da omzuna çarpıp eve ilerledim.
Onlar da hemen karşıdaki evlerine geçerken, ben odama ilerledim.
"Feride, geldin mi kızım?" Yok anne yoldayım daha, gelince haber ederim ben sana.
"Geldim, anne." odamın kapısını kapattım ve eşyalarımı yerleştirmeye üşendiğim için hepsini çalışma masama bırakıp yatağa attım kendimi. Telefonumu açtığımda, iki mesaj isteği vardı. Hesapları tanımıyordum.
"Bunlar kim be!" diye söylenerek mesaj isteğine girdim.
"Selam, rahatsız etmiyorumdur umarım. Bugün seni, daha doğrusu sizi gördüm, yanındaki çocuk biraz kabaydı. Seni rahatsız etmiyor umarım?" Mesajı okuduktan sonra profiline girdim. Siması tanıdık geliyordu. Muhtemelen sınıfta görmüştüm.
Sohbetine geri girip, isteği kabul ettim.
"Selam, hayır rahatsız etmiyorsun. Ve o yanımda gördüğün buldozer kılıklı da arkadaşımın abisi. Biraz kontrol manyağı ve abiliğin beden bulmuş hali kendisi. Dışarıdan öyle gözükmüş olabilir ama biz hep öyleyiz. Merak edip yazdığın için teşekkürler."
Yazıp gönderdim. Diğer mesaja girdiğimde ise bir reklam mesajıydı. Umursamadan sildim.
Keşfette dolanırken aynı çocuk yine mesaj attı.
"Buldozer kılıklı mı? Hahaha! Çok iyiydi bu. Anladım, bir sorun olmamasına sevindim. Ben Meriç bu arada." Mesajı okuduğumda amacının tanışmak olduğunu anlamıştım.
"Memnun oldum Meriç, Feride ben de." dediğimde uzun bir sohbet başlamıştı.
Bir saat kadar mesajlaştıktan sonra kalkıp yemek yemek için mutfağa geçmiştim. Annem yemekleri hazırlamıştı, ablam da sofrayı kurmuştu, ben de yemekleri tabaklara koyup yerime geçtim. Ablam öğretmendi. Bu sene işe başlamıştı. Şu an özel bir okulda, edebiyat öğretmenliği yapıyordu.
"Feride, Ahmet'le yine birbirinize mi girdiniz?" Annemin sorusuyla ağzımdaki çorbayı yutarken başımı salladım.
"Hey Allah'ım, kızım neyi paylaşamadınız?" Annemler çocukluğumuzdan beri ettiğimiz bu kavgalardan yılmıştı.
"Sıla'yı." dediğimde babam gülmeye başlamıştı. "Sıla'nın neyini paylaşamadınız acaba?" dediğinde ekmekten ağzıma attım. "Kahve içmeye gideceğiz dedik diye atarlandı, biz de sinirlendik. Sıla'yı da alıp çıktım yanından da, sen nereden biliyorsun anne?" dedim tek kaşım kalkmıştı.
"Akşama kadar kapıda deli dana gibi dolandı da, oradan anladım." dediğinde gülmeye başladım.
Yemek bittikten sonra odama geçip masama oturdum. Ders çalışmam lazımdı. Vizeler yaklaşıyordu.
Patoloji çalışacaktım, eğer Hakk'ın rahmetine kavuşmazsam..
🍋
2 saat sonra...
Yok anlamıyordum, çok zordu bu konu. Sıla'yı aradım, belki o halletmiştir diye. Telefonu açtığında, "Efendim Feride?" dedi. Sesi yorgun, bıkmış, tükenmiş geliyordu.
"Ne yapıyorsun aşkım?" diye sorduğumda derin bir nefes aldı, "Ders çalışmaya çalışıyorum." dediğinde tahminim doğru çıkmıştı. "Sen?" diye sorduğunda, "Aynısından, ne çalışıyorsun?" cevabını bildiğim sorular sormaya bayılırım.
"Patoloji. Sen?" O da bayılır.
"Bende.. Ama hiç bir şey anlamıyorum." dediğimde kafasını salladığına adım kadar emindim.
"Abime mi sorsak, o bilir." dediğinde içten içe başka çaremiz olmadığını biliyordum.
"Of, tamam soralım." dedim. "Okey, hadi kalk. Bize gel." dediğinde başımı salladım ve "Birazdan oradayım." dediğimde telefonu kapattık.
Kalkıp üzerime baktım, pijamalarla oturuyordum, her ne kadar çocukluk arkadaşı olsak da böyle gidemezdim. Daha derli toplu kırmızı ekoseli bir pijama, üstüne siyah ince bir kazak giydim. Saçlarımı dağınık topuz yaptım, gözlüğümü taktım ve üzerime kapüşonlu hırkamı giydim. Sıla mesaj atmıştı.
S: Abim parktaymış, buraya gelin hava güzel, burada anlatayım, diyor.
F: Of! Aman evde durmasın. Günaha falan girer. Tamam, bana fark etmez.
S: Tamam o zaman, ben çıkıyorum.
F: Bende.
Çantama almam gerekenleri de alıp, kol çantamı taktım ve dudaklarım gözüme çok renksiz gelince lip balm sürdüm. Rimel sürmeden bakkala gidemediğim için, rimel de sürdüm ve gözlüğümü taktığımda hazırdım.
"Anne, biz Sıla'yla parka geçiyoruz. Ahmet'e bir dersi soracağız." dediğimde annem salondan, "Tamam, çok geç kalma." diye seslenmişti.
Onu onayladıktan sonra ayakkabılarımı ayağıma geçirip evden çıktım. Sıla kapının önünde beni bekliyordu.
Yanına gidip koluna girdim. "Of, başım ağrıdı." dediğinde ben de ona katılıyordum. Çok haklıydı.
Köşeyi dönüp mahallenin parkına geldiğimizde hava serin olduğu için bir tek Ahmet ve saz arkadaşları vardı.
"Selam." diyerek yanlarına gittiğimizde Ahmet, "Oo, kuzular, ne oldu derslere artistliğiniz sökmedi galiba." dediğinde göz devirdim.
"Yok aslında söküyor da, sen uğraş istedik, ondan hep bunlar." dediğimde bu sefer o göz devirdi. Sıla çoktan karşısındaki yere oturmuştu. Yanına oturduğumda çevremizdeki üç beş çocuğa göz gezdirdim. Biri hariç diğerlerini tanıyordum. Tanımadığıma dikkatli baktığımı fark eden Ahmet, "Çocuğu gözlerinle yedin." dedi, bakışlarım ona dönerken, "Kim bu, tanımıyorum ben." dedim.
Tekrar çocuğa baktığımda, "Kimsin sen?" dedim. "Benim kuzenim." dedi Ahmet'in en yakın arkadaşı Mert.
"He, tanışmıyoruz yani." dediğimde Mert güldü, "Yok aslında tanışıyorsunuz. Hani küçükken senin bebeğinin saçlarını tutkallayan bir çocuk vardı ya. He işte, o bu." dediğinde o sinir bozucu gün gelmişti aklıma.
13 yıl önce..
Sıla'yla beraber kapının önüne serdiğimiz örtünün üstünde bebeklerimizle oynuyorduk.
Dün babam çok güzel bir bebek almıştı. Saçlarını tarayabildiğim bir tarağı, biberonu ve emziği de vardı.
Sıla mutfağı kurarken ben de bebeklerimize beşik yapmıştım. Oyuna başladığımızda mahalleye Ahmet'ler girdi. Sıla'nın abisi olmasa nefret ederdim ondan.
"Naber bücürler?" diyerek yanımıza geldiğinde, "Sensin bücür!" demiştim. "Bu senin bahsettiğin kız mı?" dedi yanında getirdiği tanımadığım, Ahmet'ten biraz kısa esmer çocuk.
"Evet o, demiştim sana çığırtkanlığından tanırsın diye." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Beni insanlara nasıl tanıtıyordu bu?
"Beni insanlara nasıl tanıtıyorsun sen? Çığırtkan ne?" dediğimde gülüp saçlarımı karıştırdı. Bundan nefret ettiğimi biliyordu. Bildiği içinde yapıyordu.
"Ya Ahmet!" dediğimde sinirli halime gülmüştü.
"Sana kaç kere bana 'abi' demen gerektiğini söyleyeceğim?" dediğinde dil çıkarttım, omuzlarımı silkip kollarımı kavuşturdum.
Sıla öz abisi olduğu için abi diyordu, Ahmet aynısını benim de yapmamı istiyordu ama ben söylemiyordum. İnat değil mi? Söylemeyecektim.
"Neyse, hadi beyler maç!" Ahmet ve saz arkadaşları hemen biraz ileride maç yapmaya başlamışlardı.
Sıla'yla biz de oyunumuza dönmüştük. Tatlı tatlı, sözde önümüzde olan tatlıları yerken, bir anda bebeklerimizin olduğu yere bir top geldi.
"Bunu kim attı!" dediğimde o Ahmet'in beni anlattığı çocuk bize gülerek bakıyordu.
"Bücür atsana topu!" dediğinde sinirim tepeme çıkmıştı.
"Birincisi bana bücür deme! İkincisi bu top kimin?" dediğimde çocuk, "Benim işte at." dediğinde, "Al sana top!" dedim ve topu mahallenin sinirli teyzesi olan Hatice teyzenin balkonuna attım. Oraya atılan 15. toptu. Attığımızı geri alamazdık.
Hepsi her bir ağızdan sinirli sesler çıksa da, umursamadım. Oyuna döndüğümde Sıla, "Feride ne yaptın? Abim çok kızacak." dediğinde omuz silktim.
"Kızarsa kızsın! Onlarınki oyun da bizimki ne?" dediğimde bir şey dememişti. Biz annelerimizden para alıp bakkala gitmek için yerimizden ayrıldık.
Döndüğümüzde bebeğimin yüzü, gözü, saçları tutkala bulanmıştı.
"Kim yaptı bunu!" diye bağırdığımda hepsi o yeni gelen çocuğa bakıyordu.
"Şimdi bittin oğlum sen!" dediğimde Ahmet, "Selçuk, kaç! Kaç oğlum! Ben sana yapma demiştim!" dediğinde ben onlara doğru koşmaya başlamıştım bile. Selçuk dediği çocuk kaçmaya başladığında onu ortalama on tur koşturmuştum mahallede.
En sonunda nefes nefese kaldığımda Sıla, "Hadi gel yıkayalım bebeği, belki çıkar." dediğinde onu onayladım.
Ne yaptıysak bebeğin saçlarından tutkalı çıkaramamıştık.
Oyun oynadığumuz örtünün üstüne oturduğumda ayaklarımı kendime çektim ve dolan gözlerimden yaşların akmasına izin verdim. O bebeği çok sevmiştim.
Bir, iki hafta sonra Ahmet, elinde iki kutuyla yanımıza geldiğinde Sıla da ben de ona bakmıştık.
"Hadi açın." dediğinde kutuları açtık. Benim bebeğimin aynısından ve Sıla'ya da aynı bebeğin farklı elbiseli olanından almıştı.
O gün hatta o hafta hiç kavga etmedik.
Günümüz..
Ahmet hep böyleydi işte. Hep bir abiydi. O gün ağladığım için kıyamamıştı.
"Sen o kötü çocuksun." dedim hafızam tazelenirken.
Aklımda öyle kalmıştı, öyle kodlamıştım. "Sen de o çığırtkan kızsın." demişti o da.
"Evet, oyum. Artık çığırtkanın ne demek olduğunu da biliyorum ayrıca." dediğimde Ahmet'in güldüğünü duydum.
Daha sonra anlamadığımız kısımları Ahmet anlatmaya başladı. Ortalama iki saat kadar o anlattı biz dinledik.
Sonunda dinine yandımının konusu bittiğinde Ahmet, "Anlamadığınız bir yer var mı?" diye sordu.
"Hayır yok, teşekkürler." dediğimde Sıla da aynı tepkiyi vermişti.
Mert, "İyi ki tıp falan okumamışım. Bir şey anladıysam ne olayım." dediğinde ona bakıp güldüm. O mühendisti. Onun okulu da üç yıl kadar önce bitmişti. İşinde gayet başarılıydı. İyi bir şirkette çalışıyordu.
"Hadi bir çekirdek kola yapalım o zaman." dediğimde Sıla da, "Çiğdem, çekirdek değil." demişti.
Göz devirdim, "Tamam en İzmir'li sensin kanka." derken güldüm, o sırada telefonuma mesaj gelmişti.
Evde konuştuğum Meriç yazmıştı. Ekranı tekrar kitleyip, çantamı yerleştirdim.
"Kim o?" Ahmet'in sorusuyla bakışlarım ona döndü.
"Manitam(!)" dediğimde sinirle burnundan soludu.
"Feride." siniri sesine yansımıştı ama umursamadım.
"Efendim?" dedim tekrar ona bakarken.
"Rahat dur." dediğinde, "Ben zaten rahat duruyorum. 20 yaşında genç kızım. Konuştuğum birilerinin olması gayet normal." dedim omuz silkerken.
"Hayır efendim, normal falan değil. Daha okulunuz bitmedi sizin! Okul bitene kadar kimseyle konuşamazsınız!" Bana emrivaki yapılmasından hiç hoşlanmazdım. Hoşlanmadığım bir diğer şeyse bana kural konulmasıydı.
"Sen bana karışamazsın!" dediğimde elini masaya vurup ayağa kalktı. "Bal gibi de karışırım! Kim o lavuk!" dediğinde, "Bu seni hiç ilgilendirmez." dedim.
"Feride bak alırım o telefonu." dediğinde, "Alamazsın. Bir sal beni." dedim. Kaşları çatılmıştı. Hala sinirli sinirli bana bakıyordu. Telefonu çantama bıraktım ve Sıla'ya döndüm. "Hadi bize gidelim. Bu dersin üstüne bir kahve gider. Hem anlatacaklarım var." dediğimde Sıla tam onaylayacakken Ahmet, "Çiğdem kola yapacağız, ne anlatacaksan burada anlat. Biz de dinleyelim." dediğinde sabır çekerek gökyüzüne baktım.
"Sevgilimi dinlemek istediğine emin misin?" dediğimde ortalık kovboy filmlerindeki gibi gerilmişti. Sıla'nın yutkunma sesini duydum, ama bakışlarımı Ahmet'ten çekmedim.
Masanın üzerinden çalı geçse şaşırmazdım şu an. "Bir kere daha, manitam, sevgilim dersen, soluğu, babanın dükkanında alırsın. Ya da ben o lavuğun ağzını burnunu kıracağım için karakolda. Duydun mu beni?" dediğinde göz devirdim.
"Birincisi babam duysa bir şey demez, ikincisi sen benim manitamın ağzını burnunu kıramazsın." dedim yerimden kalkarken.
"Öyle bir kırarım ki, tanıyamazsın." dediğinde yine ve yine göz devirip ofladım.
"Sıla ben gidiyorum." dediğimde Sıla da kalktı. "Beni bunların arasında bırakma, ben de geliyorum." dediğinde eşyalarımızı alıp parktan ayrılmıştık.
"Cidden biri mi var?" diye sordu Sıla. Meriç'ten bahsetmeli miydim? Tabii ki evet.
"Eve geldiğimde okuldan bir çocuk yazdı. Yersen o var." dedim gülerek. O da hafif güldü, "Abim duymasın, kırmızı gören boğaya dönüştü." dediğinde omuz silktim. "Duyarsa duysun. Çok da umrumdaydı." dedim evin kapısını açarken. Evdekilere selam verip mutfağa geçtik.
"Ee, kimmiş bu çocuk?" dedi Sıla mutfak masasına otururken.
"Meriçmiş adı. Bizi amfiden çıkarken görmüş. Abinle birbirimize dalaştığımızı fark edince o bahaneyle yazdı. Bir saat kadar konuştuk. Tatlı çocuk sohbeti sarıyor." dediğimde Sıla gülümsedi. "Merak ettim, telefonun nerede?" dediğinde çantamı işaret ettim.
Telefonumu çıkarıp parmağını okuttu. Konuşmaya, oradan da profiline girip inceledi. "Tipi de fena değil aslında, yazık olmasa mı çocuğa?" dediğinde cezvedeki kahveyi fincanlara boşaltıyordum. Kaşlarım çatıldı, "Neden yazık olacakmış?" dediğimde derim bir nefes alıp, "Abim üzerinden geçince garibimi tanıyamayabiliriz. Ondan.." dediğinde bugün kaçıncıya yaptığımı bilmediğim omuz silkme hareketini yaptım.
"Cidden Sıla, tamam abi, tamam elinde büyüdük ama sence de fazla abartmıyor mu? Lisede resmen başımızda nöbet tutuyordu. Okuldaki herkes bacım diyordu bize ya. Abin yüzünden ergenlik yaşayamadık." dedim kahvemden içerken.
"Haklısın, hadi ben öz kardeşiyim de senin için ben bir yerden sonra pes eder demiştim. Etmedi." dediğinde güldüm. "Arada kardeş olmadığımızı unutuyor bence." dedim. Sıla, tıkanmış gibi olup öksürmeye başladı, "Nasıl aklımıza gelmez!" dediğinde o anın telaşıyla ona baktım. "Ne gelmez?" dediğimde taşları yerine oturtmuş bakışıyla bana bakıyordu.
"Siz abi kardeş gibi büyüdünüz evet, ama artık büyüdünüz. Belki sana hala bu kadar baskı yapmasının altındaki sebep o değildir. Başka bir şeydir.." dediğinde doğru mu anladım acaba diye, hala kuşkuyla ona bakıyordum.
"Mesela?" dediğimde, "Abi deme lazım olur, derler." dedi imalı bir bakışla.
"Ay Sıla, saçmalama sen de. Ahmet kim ben kim, boğazlarız kızım biz birbirimizi. Koskoca mahallede bula bula beni mi buldun sende?" dedim gülerken.
"Büyük aşklar kavgayla başlarmış." dediğinde kahve boğazıma kaçmıştı. O kahkahalarla gülerken ben su içip kendime gelmeye çalışıyordum.

