Sercan, onlar odadan çıktıktan sonra bir süre bekledi. Geri dönmeyeceklerinden emin olunca saklandığı banyodan çıktı. Merva'nın az önce uzandığı yatağın isim tabelasına tekrar baktı. İki Merva'nın da aynı kişi olmaması için neler vermezdi! Ancak bu ismin yaygın olmaması ve genç kız ile ilgili henüz çözemediği durumlar, Sercan'ın dileğini es geçiyordu. Diğer tabelalara baktı. Merva’nınkinin aksine onların yüzeyi çizilmişti. Yalnızca ölenlerin isimleri çizilirdi Merkez'de. Onun yaşadığını biliyorlardı demek, diye düşündü. Ama sonuçta Merva burada yaşamadı. Neden ismi hâlâ duruyor?
Başka bir ipucu bulmak amacıyla öne doğru devrilen dolaplara yöneldi. Onları yan yatırarak tabelalarını görmeye çalıştı. Bunu yaparken mümkün olduğunca sessiz olmak ve Vuslat'ın dikkatini çekmemek için uğraştı. İki tanesinin tabelası yoktu, birinin içi oyuncaklarla doldurulmuştu. Diğerlerinin üzeri çizilmiş olsa da son baktığı dolabın dolu olduğunu gördü. Küçük bir kıza ait renk renk etekler, elbiseler, pantolon ve tişörtler vardı. Kışlık kıyafet bulunmazdı, zira hiç ihtiyaç duyulmamıştı. Çatı katında kalan hiçbir çocuğun dışarıya çıkma izni yoktu.
Dolabın her rafını aradı. Zaten altüst olmuş kıyafetleri biraz da o karıştırdı. Sıra en alt rafa gelince, beyaz renkli kartondan yapılmış alelade bir kutu buldu. Her yanı farklı renklerde çiçek resimleriyle bezenmiş, çok az da ezilmiş kutunun kapağında yeşil kalemle HAZİNEM yazıyordu.
"Tam da ondan beklenecek bir kelime!" diye mırıldanan Sercan gülümsedi.
Kutuyu alarak Merva'nın yatağına oturdu. Kaldırdığı kapağın iç tarafında kırmızı kalemle yazılmış bir yazı daha vardı.
Merva'dan başkası elini süremez!
Bu kez bir gülüş koptu ağzından ve özür dileyerek kutudakileri karıştırdı. Amacı yön değiştirmişti. Artık bir ipucu aramıyor, sevdiği kızla ilgili daha fazla şey öğrenmek istiyordu. Onun bir zamanlar burada kaldığını kabullendiğinin farkında bile değildi.
Kartonları acemice yapıştıran Merva, her yana yapıştırıcı bulaştırmıştı. İç tarafı ikiye ayrılan kutunun sol bölmesinde kurumuş çiçekler ve yapraklar vardı. Sercan sapsız bir gülü alınca, yaprakları elinden kutuya aktı. Diğerlerine dokunmadı. Onun hazinesini mahvetmek istemiyordu.
Sağdaki bölmede ise katlanmış, küçük bir resim defteri duruyordu. Defteri eline aldı ve kapağını açtı. Kutuyu süsleyen dört yapraklı çiçek resimleri burada da vardı. Sağ alt köşede minik bir kız çocuğu duruyordu. Tıpkı Merva gibiydi; saçları kahve, gözleri yeşildi. Sayfayı çevirdi. Resmin arkası da doluydu, ama insan yoktu. İkinci sayfanın ön yüzünde de çiçekler ve bulutlar vardı. Sağ alt köşede yine yalnız bir kız çocuğu... Üçüncü sayfada sokaktan gelip geçen insanlar resmedilmişti. Mevsim kıştı ve insanlar mont giymiş, bere takmışlardı. Sağ alt köşede manzara aynıydı. Üzerinde etek ve kısa kollu bir badi olan Merva duruyordu. Sayfaları hızla çevirdi. Artık resimlere dikkat etmiyor, direkt Merva'nın olduğu kısımlara bakıyordu. Yedinci sayfada yanına üç küçük oğlan ve bir kız çocuğu eklenmişti.
Defteri tamamen kapattı ve sağ alt köşeyi iki parmağının arasında kıvırdı. Sayfaları tek tek, hızlıca bıraktı. Görseller bir çizgi film oluşturuyordu. Yalnız bir kız çocuğunun yanına başka çocuklar da birer birer eklendi. Çocuk sayısı beşi bulunca beraber oynamaya başladılar. Sonradan eklenen çocukların dördü de aynı karede, aniden ortadan yok oldu ve Merva tekrar yalnız kaldı. Ama yalnızlığı bu kez uzun süreliydi.
Roza ile Kağan'ın Merva için yaptığı yorumları artık daha iyi anlıyordu. Sercan, kendi etrafında hep belirli kişiler olduğunu düşündü. Önce Aran ile Adile, daha sonra Umut katılmıştı. Tabii ölenler de olmuştu, intihar edenler de. Ancak bu dört kişilik grup hep vardı. Merva'nın durumu ise farklıydı. Kiminle tanışırsa tanışsın, çevresi hep değişiyordu. Birileri geliyor, onun yalnızlığını kesip atıyor ve ona güzellikler sunuyordu. Bir süre sonra çevresindeki her şey, bütün gelenler ölüyordu. İlkbaharın yazı ve sonbaharı atlayıp aniden kışa dönmesi gibiydi.
"Mervalar çatı katının diğer tarafına doğru gidiyor. Sen neden hâlâ buradasın?"
Başını kaldıran Sercan, kapının kenarına omzunu dayamış olan Aran'ı gördü. Saçının ön kısmındaki bir tutam beyaz telleri gördükçe, Umut'u son gördüğü günü yeniden hatırladı. İstenmeyen bu ayrılık, Aran'ın üzerinde çok fazla hasar bırakmıştı.
Beyaz saç tellerini iki parmağının arasına alan Aran, "Boyasam mı?" diye sordu. Gözleri saçındaydı. Öne sürdüğü bu fikir onu kararsız bırakmış olmalıydı.
"Değişen bir şey olacak mı?"
Dikkatini tekrar Sercan'a verdi. "Kim bilir? Her neyse, zaten sırası değil. Sen benim soruma cevap ver önce. İşimizin acil olduğunu biliyorsun. Neden hâlâ buradasın?"
"Sanırım Merva da çocukluğunu burada geçirmiş. Yatakta ismi var. Onun dışında, bu odadaki herkesin ismi çizilmiş."
Duyduklarına bir anlam veremeyen Aran, aklındakileri dile getirdi. "Denek grubundan yalnızca Zübeyr'in hayatta kaldığını sanıyordum. Bir tuhaflık var. O ikisi neden başkaldırı günü birbirlerini göremedi acaba?"
"Başkaldırıdan uzun yıllar önce kaçmış." Sesi kaygısızca çıkan Sercan, arkadaşını aydınlatmak istiyordu. Çünkü kendisi ne kadar düşünürse düşünsün, kesin bir çıkarıma varamıyordu.
"Bak bu ilginç. Ankara'dayken Merkez'den kaçanlar yalnızca Umut'un ailesiydi. Beraberlerinde Merva'yı da mı götürdüler dersin?"
"Sekiz yaşındayken ailesini bir kazada kaybettiğini söylemişti. Ama denek grubundaki hiçbir çocuğun ailesi yok. Aklıma Umut'un ailesinden başka kimse gelmiyor."
Belli bir süre düşünen Aran, kabullenmesi güç sözü ağzından dökmek zorunda kaldı. "Umut ondan bahsetmedi."
Aran'daki kırgınlık Sercan'ın gözünden kaçmadı. Bir köprü gibisin, demişti Umut. Belki de haklıydı. Nihayetinde Umut onların kaldığı tarafa, İlkler grubuna ilk getirildiğinde, Aran onunla yakınlaşma niyetinde değildi. İlkler'de kalan her çocuk, doğar doğmaz buraya konmuş ve cam kapılar ardında aileleriyle görüşmüştü. Umut ise ailesiyle mutlu bir hayat yaşayan ışıl ışıl bir çocuktu. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, Aran onu kıskanıyordu. Bu kıskançlığı ondan bile önce fark eden Sercan, onu dize getiren tek kişiydi. İkisini birbirine bağlayan Sercan olsa da, Umut'u kabullenen Aran, bu kez ona en çok bağlanan kişi olmuştu. Aramayı hiç bırakmadığı arkadaşının sır saklıyor olma düşüncesi, ister istemez onu kırmış olmalıydı.
"Hatırlarsan bizim yanımıza getirilmeden evvel ailesiyle kaçtığını yıllar sonra anca anlatabilmişti. Ne de olsa yerleşmiş bir korkuyu yenmek zaman alır. Ayrıca Merva'nın hatıraları karmakarışık. Bazı şeyleri unutmuş, bazılarını da görünüşe göre yanlış hatırlıyor. Bence onun bu durumunun Merkez ile alakası var. Ona her ne yaptılarsa, aynı şeyi Umut'a da yapmış olabilirler."
Sercan ile her konuşmasında olduğu gibi bir kez daha rahatladı Aran. Ömürlük arkadaşlıkları vardı onların; doğumları ve yaşamları birdi. Büyük bir yangının kül edemeyeceği, dağlar yıkılsa da ezemeyeceği bir arkadaşlıktı bu. Sekiz Og'u yeni baştan kurduğunda bile Sercan hoşlanmasa dahi ona karşı çıkmamıştı. Katılmak zorunda değilsin, demişti. Lakin Sercan inatla katılmış, ben olmasam kim bilir neler yaparsın, demeyi de ihmal etmemişti. Haklıydı. Onun yolunu değiştiren tek kişi Sercan olmuştu. Ona minnet duyuyor, her daim yanında olduğu için de şükrediyordu.
Arkadaşının elindeki kutuyu fark etse de ne olduğunu sormadı. Öğrenmesi gereken bir şey olsaydı Sercan'ın ona izah edeceğinden emindi. Geriye birkaç adım attı ve açık kapının koridora bakan yüzünü kontrol etti. İsimsiz tabelada kırmızıyla çizilmiş çarpı işaretini görünce kaşlarını çattı.
"Sanırım Zübeyr'in bahsettiği Yasak Oda burası."
Elindeki kutuyu yatağa bırakan Sercan hemen koridora çıktı. Tabela diğerleri gibi çıkarılabilir bir şekilde yerleştirilmemiş, sabitlenmişti. İsim değişikliğinin burada ehemmiyeti yoktu, zaten bir şey yazılmıyordu. Diğerlerinden saklanan bu odanın gizemini merak etti. Zübeyr'den duyduğu kadarıyla kapısı bir kez dahi açılmayan odaydı burası ve diğerlerinin açması kesinkes yasaktı. Ki burada yaşayan ilk ve son çocuk Merva idiyse, kapının açılmaması normaldi.
"Merkez'in onu sağ bırakmaması gerekirdi." dedi Aran düşünceli bir tavırla. "Yasak Oda olsun ya da olmasın, denek grubunun hepsi başkaldırıdan saatler evvel götürülmüştü. Merkez onları sağ bırakmamaya kararlıyken, Merva neden hayatta?"
"Bitkilerin ona dokunmayacağını bildikleri için olabilir mi?"
"Bilemiyorum. Ne isminin üzeri çizilmiş ne de ismi kaldırılmış. Onu geri getirmeye niyetleri varmış gibi. Peki, ama niçin?" Aran gözlerini tabeladan ayırmadı. Çözmesi zor bir soruydu ve hiçbir şey bilmeden buna kafa yormak, ona mantıksız geldi. "Sanırım Merva'yı çözme işine bu odadan başlamalıyız. Kayıtlı herhangi bir bilgi varsa eminim veri deposundadır." Salona doğru dönen Aran, dövme taşıyan elini Sercan'ın omzuna koydu. "Gitmemiz gerek."
"Biliyorum."
Kutuyu yanına almak niyetindeydi Sercan. Merva'ya onun çocukluğundan kalma bir anı hediye etmek istiyordu. Şu an bu düşüncesinin ne kadar aptalca olduğunun fark etti. Hayatını mevsimler gibi tekrar ve tekrar yaşayan sevdiğine, bu durumu hatırlatacak bir anı kalıntısı vermek istemedi.
Mervaların gittiği yönün tersine doğru yürüdüler. İsim tabelası taşıyan kapıları ve kapısız duvarları arşınladılar. Açık kapılar sayesinde koridor az da olsa aydınlanmıştı. Sağa sapan koridorda döndüklerinde, Aran arka cebindeki el fenerini çıkardı. Zira karanlık yürümelerine müsaade etmiyordu.
"Feneri daha erken kullanırsın diyordum."
"Ömrümün sonuna dek karanlıktan korkacak değilim ya!" dedi Aran. "Önümdeki her engeli kaldırmam gerek."
"Bunun için çok uğraşmış olmalısın."
Sercan'ın sözünü sükûnetle karşılayan genç adam, etrafına odaklandı. Bu kez muayene odaları karşılarına çıktı, en son da mutfak. Denk geldikleri asansörleri es geçtiler ve merdivenlerden aşağı indiler.
"Yapmak istediğin şeyden emin misin?"
Kendisine yöneltilen soruya hemen cevap vermeyen Aran bir dakika boyunca sadece merdivenleri indi. Merkez'in geride asker bırakmadığını biliyordu. Battal ile Zübeyr burayı her daim uzaktan gözlemişlerdi. Merkez'in tek adamı dahi gelmemişti. İnsanlar ise çorak araziye aldanıp, Ankara'da yiyecek olmayacağını düşünüyordu. Üstelik başkaldırı zamanı şehrin tamamen yeraltına gömülmesi, görenlerin yahut işitenlerin ruhunda en az toprak ve bitki kadar korkuya sebep oluyordu. Küçük bir ihtimal de olsa Merkez'in yeraltı kalıntısına ulaşanlara ne olduğu ise bilinmiyordu. Battal ile Zübeyr'in verdiği rapora göre çok az sivil insan buraya giriş yapmış, çıkan hiç olmamıştı. Kirli bulaşıklar bulmuşlardı. Ancak başkaldırı zamanı ölenler haricinde, ne ölü ne diri tek kişiye dahi rastlamamışlardı.
"Bunu ben de yapmak istemiyorum, ama aramızdaki haini bulmam gerek."
"Hayatımıza mal olsa da mı?"
Diğerlerinin bulunduğu kata, hiçbir zarar görmeyen merdivenlerden inmeye çalışan Aran durdu. Sercan'ın niçin endişelendiğini anlıyordu.
"Onu buraya getirmemeliydin."
Bu söz Sercan'ın korkusunu depreştirmeye yetti. Gözlerinin feri matlaşmış, vicdan azabı onu yiyip bitiriyordu.
"Bir hain olduğunu bana daha evvel iletseydin, buraya getirir miydim sanıyorsun! Sekiz Og'un toplanmasının pek hayra alamet olmadığını biliyordum. Bu yüzden gelirken hep tereddüt ettim. Tereddüdümden kaçınmak için de durmadan yol aldım, zihnimi meşgul ettim. Ne de olsa yapacağımız şeyden Merkez hemen haber almayacaktı. Onlar gelene kadar da ben çoktan Mervalarla buradan ayrılmış olacaktım. Ama eğer aramızda bir hain varsa..."
Sustu. Kırışmış alnında terler birikiyor, dişleri birbirini eziyordu. Vicdan azabıyla kaynaşmış öfkesi yüzünden yumruk yaptığı elleri titredi. Bir hainin verdiği bilgiler yüzünden kim bilir neler olacaktı!
Aran da endişeliydi, ayrıca pişmandı da. Hain olduğunu anladığı ilk andan beri hep Veli'den şüphelenmişti. Sürekli onunla birlikteyken, Sercan'a bu konuyla alakalı herhangi bir mesaj iletememişti. Tek şansı Erzincan'dı, ancak bölgenin lideri Ayhan'ın öne sürdüğü şartlar neticesinde alışveriş merkezine inen kişi Veli olmuştu. Yol üzerinde belirli yerlere mesaj bıraksa da, görünen o ki Sercan hiçbirine denk gelmemişti. Ama arkadaşının diğer gruba bu kadar bağlandığını bilse, Erzincan'a o mesajı da bırakmazdı. Böylece onu bu işlere dâhil etmemiş olurdu.
"Onlarla bir aile gibiydik. Adım attığımız her yer bizim evimizdi."
Sercan'ın belli belirsiz çıkan sözleriyle pişmanlığı daha da depreşen Aran bir kat daha indi. Nihayet diğerlerinin bulunduğu yere varmışlardı.
Büyük fenerlerle aydınlatılan loş mekânda yüzünü buruşturarak oturan Taylan dışında herkesin keyfi yerindeydi. Merkez'in bilim insanlarının kaldığı beşinci kattı burası. Bodur adamın söylediğine göre hiçbirinin buradan ayrılmasına izin verilmezdi. Bekârken çalışmaya başlayanların evlenmeleri yasaktı, evliyken çalışanların da ailesi buraya getirilirdi. Böylece iş dışındaki meşguliyetleri ve dışarıya bilgi sızma ihtimali en aza indirgenmiş oluyordu.
Burası koca bir dikdörtgen şeklindeydi ve koridoru yoktu. Büyük bir salona açılan katın etrafını çevreleyen onlarca kapı bilim insanlarının odalarına açılıyordu. Askerlerine temizlettikten sonra salona giren Taylan, farklı renkteki deri koltukların beyaz olanına oturmuştu. Üzerinde hiçbir kir kalmadığından emindi. Masalara geçip kart oynayan adamlarını umursamıyordu. Onlara katılma niyetinde de değildi. Veli ise Yekta ve Kağan ile bir köşede fısır fısır konuşuyordu. İçeri giren iki kişiyi, Taylan dışında kimse fark etmemişti. Eline aldığı sıkıcı bir kitabı yere atan adam, bıkkınlıkla söylendi.
"Buradan hoşlanmadım. Her tarafta yemeklerimin tadını bile bozan bir havasızlık kokusu var."
"Otoparktaki çürümüş insan kokusundan iyidir bence." Aran yere atılmış kitabı aldı ve en yakın masaya yöneldi. "Zaten burada kalmayacağız. Grubumuz tamamlandı. Benden çalmamı istediğin şeyi hâlâ istiyorsan, bir an önce işe koyulsak iyi olur."
Gözleri arzuyla açılan Taylan aniden ayaklandı. Nihayet zamanı gelmişti!
ww
Yaşamı çividen taşları olan bir kuyuya benzetirdi Aran. Verdiği kararlar sayesinde takılacağı yeri belirleyebilir, varacağı noktayı değiştirmese de alacağı zararı arttırıp azaltabilirdi. Durmanın mümkün bir olasılık olmadığının elbette farkındaydı. Her hatanın muhakkak bir bedelinin olduğunu da öğrenmişti. Etraf kararsa da, yağmur sel olup kuyuyu taşırsa da, korkusuna rağmen hiçbiri onun için mühim değildi. Bundan dolayıdır ki, Merkez'in dikkatini planladığından daha erken çekmeyi göze alarak Taylan'ın sunduğu teklifi kabul etmişti. Zira nihai hedef belliydi: Merkez'in Boz adını verdiği Umut'a ulaşabilmek!
Grubun sekiz üyesi, Veli ile konuştuktan sonra Kaya'yı bulma ümidi artan Yekta, Taylan ve onun bir avuç askeri. Her biri gece görüşü gözlüğünü takmış, çoğu silahını şimdiden kuşanmıştı. Askerlerin aksine, Sekiz Og'un bazı üyeleri yanlarında kılıç da taşıyordu. Alınan nefeslere toz kokusu eşlik ediyor, neyle karşılaşacaklarını merak edenler temkinli adımlarla merdivenleri iniyordu. Çılgın bir farenin peşine takılmış kedi gibiydiler. Avlarının kokusu mükemmeldi. Üstelik peşlerinde kimse yoktu. Yine de çıkışlarının, girişleri kadar kolay olmayacağının farkındaydılar. Aşağıda onları ne tür bir düşmanın beklediğinden emin değillerdi. Bildikleri tek şey, Dünya Merkezi'nin burayı savunmasız bırakmayacağıydı.
İndikleri her katla birlikte artan ceset kokuları genizlerini yaktı. Bir müddet durup, bilim insanlarının kaldıkları katta buldukları beyaz maskeleri taktılar. Taylan zaten harekete geçmeye karar verdikleri an kendi maskesini takmıştı.
"Lanet olsun, hiçbir işe yaramıyor, hâlâ kokuyu alabiliyorum." diye söylendi. "Sırf bu koku yüzünden geri dönebilirim."
Tıpkı Aran, Battal ve Baycan gibi maskeye gerek duymayan Sercan'ın alnı kırışmış, yüzünde güvensiz bir ifade belirmişti. İsteklerinden kolayca vazgeçebilen bir adam yüzünden arkadaşlarını tehlikeye attığına inanamıyordu.
"Senin için bu kadar mı basit?"
Taylan kayıtsızca cevap verdi. "İşte bu yüzden Erzurum'dayken seninle görüşmedim. Teklifimi asla kabul etmeyeceğini biliyordum. Baban sürekli senin en onurlu komutan olacağını söylüyor ve bununla gurur duyuyordu. Ama benim işime yaramazdın.”
Daha bu sabah Vuslat'ı hayal kırıklığına uğratmışken aynı gün içinde babasını ikinci kez hatırlamak, Sercan için fazlasıyla ağır bir yük oldu. Hâlbuki ne güzel başlamıştık, diye düşündü hasretle. Böyle bir sabahı tekrar yaşamak için neler yapmazdı ki!
Bir elini önünde yürüyen arkadaşının gergin omzuna koyan Aran, onu sakinleştirmeye çalıştı. Sercan'ı en iyi o tanırdı ve bu işin onun için zor olduğunun farkındaydı. Özellikle ilk kez hayaller kurmasına şahit olmuşken, onun ev tanımını duymuşken, böyle bir riske girmeleri Aran'ı dahi çaresiz bırakmıştı. Ancak bu saatten sonra kararı yeniden sorgulamakta bir fayda göremedi.
"Şimdi her şeyi bırakıp kaçsak bile bize yararı dokunmaz. Hamlemizi öngörmüşlerdir."
"Biliyorum." dedi Sercan kati bir dille. "Merva'dan hiç vazgeçmediklerini de öğrenmişken hayatta kaçmam."
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Kağan, Yekta ile aynı anda. Gözlük yüzünden her tarafı yeşil görmekten gına gelmiş, onu çıkarıp atmamak için epey çaba sarf etmesi gerekmişti.
"Sohbetlerinizi sonraya erteleyin, beyler! Geldik sayılır ve dikkatinizin dağınık olmasından hiç hazzetmem."
Aran'ın uyarısı ile meraklarını gidermek ileri bir zamana ertelendi. Vardıkları yer, gündüz vakti diğer gruptan ayrılırken girdikleri geçidin sonu, bir yeraltı otoparkıydı. Buradan ilk geçişinde Yekta çok şaşırmıştı. Bütün bina yerin altına çökmüşken, otoparkın dışarıyla bağlantısını sağlayan yolun yeni yapılmış bir görünüm sergilemesine hayret etmişti. Sekiz Og'a soracağı sorulardan biriydi bu, ancak Veli ile karşılaşınca aklındaki her şey silinmiş, sadece Kaya ile alakalı sorularını dile getirmişti.
Merkez'in aktif olarak kullanıldığı dönemlerde bile yerin altında olan otoparka binanın dört bir yanından inen asansörler vardı. İki tanesi yük taşımak maksatlıydı ve yalnızca bilim insanları ile yetkin kişilerin biyolojik verileriyle açılırdı. Sadece bu iki asansör, otoparktan daha aşağılarda bulunan katlara inerdi.
Kuzey tarafındaki yük asansörünün yanındaki geniş merdivenlerden inen gruplar, otoparkın bulunduğu kata varınca durmak zorunda kalmıştı. Çünkü merdivenler burada bitiyordu. Maskesini çıkararak kolayca açtıkları asansör kapısından aşağı bakan Veli, neşeli mizacından ödün vermeden konuştu.
"İyi haber, asansör paramparça olmuş, yani yol açık. En iyi haber ise, bunu yapan şey hâlâ yaşıyor olabilir. Tabii benim ümidim bu yönde. Sizi yanlış yönlendirmek istemem."
Gidebilecekleri tek yolu zihninde canlandıran Taylan tiksinti duyan bakışlarla karşılık verdi. "Kıyafetlerim toza bulanacak."
Aran ifadesiz kalsa da Sercan elini istemsizce kılıcının kabzasına götürdü. Battal ise şampiyonluğu kazanmışçasına elini yumruk yaptı ve Veli'nin omzuna vurdu.
"Koçum benim, bana böyle güzel haberler vermeye devam et sen!”
Onun insanüstü gücü yüzünden geriye iki adım atmak zorunda kalan Veli istemeden de olsa Kağan'ın ayağına bastı. Bu kez onun tarafından, sırtından sertçe itildi ve öfkeli solumasına maruz kaldı.
"Dikkatli olsana!"
"Kazayla olduğunu biliyorsun." dedi Veli bedeninin kontrolünü eline alarak. Yumruk yiyen sol omzuna elini koydu, acıyordu. "Ben de müjde verdiğimi sanıyordum!"
Tüm maskeler çıkarıldı. Aran'dan gelecek bir emri dahi beklemeye niyeti olmayan Battal, tüfeğini omzuna astı. İnmesini zora sokacak tüm engeller ortadan kalkınca, asansörün çelik halatına sıçradı ve kayarak indi. Giydiği tişörtten dolayı açıkta kalan kolları, oluşan sürtünmenin etkisiyle yanmaya başlamıştı ki, kısa süre sonra durdu. Asansörün tepesine gelmişti bile. Ayağıyla olanca gücüyle vurdu ve tavanı oluşturan metal parçaların düşmesiyle o da kendini iç kısımda buldu. İçe göçen asansör kapısı ile uğraşmak zorunda kalmadı. Nihayet Merkez'in laboratuvar kısmına iniş yapmış oldu. Kırık asansörden çıktığı anda etraf aydınlandı. Battal hemen tüfeğini eline aldı, ateş etmeye hazır hâlde etrafına bakındı. Hareket ettikçe, ayağının altından toz tanecikleri yukarı doğru süzülüyordu.
Hiç kimse yoktu. Koridorun her iki tarafı da boştu ve bulunduğu yer dışında her taraf karanlıktı. Aran bir sorun olup olmadığını sorarken, Battal başını kaldırıp yukarıya baktı. Tavana birer metre aralıklarla gömülmüş olan ışıklardan yalnızca başının üzerindeki yanıyordu.
Başını asansörün içine sokup yukarı doğru seslendi. Hiçbir sıkıntının olmadığının ve onların da inebileceklerinin haberini verdi. Bu esnada asansörü incelemekten kendini alamadı. Yalnızca tavanında ve kapısında hasarlar bulunan asansöre bunu neyin yaptığını merak etti. Dışardan, güçlü bir metal çubuk kapıyı delerek içeriye göçertmişti. Bu şekilde asansöre girebilen her kimse, aynı metodu tavanı delmekte de kullanmış olmalıydı. Hasarlar bir Yeşil Gardiyana ait olamayacak kadar küçük çaplıydı. Silah izine de rastlamamıştı. Bunu yapanın insan olma ihtimalini ister istemez eledi. Ona göre bilim insanları fiziksel güçten yoksundu. Tabii bunu, onun hemen ardından inen Aran'a söylemedi. Og'un liderinin tek cümleyle onun fikrini çürüttüğü anlar daha evvel de olmuştu.
Aran'ın ardından askerler inmeye başladı. Herkesten aynı şaşkın ses tonunu içeren kelimeler çıkıyordu.
"Burada elektrik mi var?"
Takmış oldukları ve artık hiçbir işlevselliği kalmamış gözlükleri çıkardılar, çantalarına yahut ceplerine tıktılar. Test etme amaçlı biraz uzaklaştılar. Yarım metre yaklaştıkları her gömülü lamba yanmaya başlıyordu.
"Neye şaşırıyorsunuz?" diye kızdı Taylan toza bulanmış siyah takım elbisesinin ceketini çıkararak. Bir kenara attığı cekete yüzünü buruşturarak baktı ve adamlarına döndü. "Yeni Merkez'de de elektrik vardı. Ne çabuk unuttunuz? Burada her olağan şey karşısında apışıp kalırsanız, sizi seçmekle hata ettiğimi düşünmeye başlayacağım."
"Emredersiniz efendim!"
"Görünüşte burası Merkez'in korumaya dahi tenezzül etmediği eski bir yapı. Ama yanan ışıklar, durumun sanıldığı gibi olmadığını söylüyor. Askerlerinin tepkisine şaşmamak gerek!"
Aran'ın lafı üzerine homurdandı. Askerlerine gerekli uyarıyı zaten vermişti. Durumu daha fazla uzatmamak adına susmayı yeğledi. Girdikleri ortama göz atmak gerektiğini biliyordu. Yine de Aran susmadı.
"Her şeye rağmen devam edecek misin? Düşündüklerinden daha fazla şey bildiğini öğrenirlerse, onlar için açık hedef hâline geleceksin."
Bir homurtu daha yükseldi, yeni bir sessizlik nüksetti. Geri adım atmayı düşünmeyen Taylan, on metre genişliğindeki beyaz koridorun tam ortasından geçen, bir metre çapındaki çelikten bir boruya dikkat kesildi. Babasının üst düzey bir yetkili olmasına rağmen ona buradan bahsetmemesine şaşırmadı. Araları hiç iyi olmamıştı.
"İçinde ne olduğuna baksak mı?"
Battal koridorun her iki tarafı boyunca uzayıp giden boru hattına ilgiyle baktı. Onun önerisiyle Aran boruya dokundu. Tek çıkıntıya dahi sahip olmayan hatta açabilecekleri bir yer yoktu. Kolay kolay kırılmayacak kadar da sağlam görünüyordu. Battal'a içine bakma fikrinin manasız olduğunu söylemeye gerek duymadı. Lakin onu endişelendiren farklı bir durum vardı; elektrik. Battal ile Zübeyr'in iki yıldır buradan ayrılmadığını biliyordu. Verdikleri raporu göz önünde bulundurunca, aralarındaki hainin onlardan biri olup olmadığı aklından çıkmıyordu.
"Hey, Aran!"
Battal'ın seslenmesiyle kendine gelen genç adam, kuşkularını bir kenara itti. Beynini belirsiz ihtimallerle yoracak zamanda değildi. Yönlendirmesi gereken bir grup vardı. Nasıl olsa Merkez ile karşı karşıya geldiklerinde hain de ortaya çıkmış olacaktı. En azından umudu bu yöndeydi.
"Bu noktada ikiye ayrılalım derim. Böylece daha hızlı hareket edebiliriz. Sen askerlerinle birlikte sağ tarafa git. Sercan ile Adile de size eşlik edecek."
Verdiği talimat üzerine gruplar ikiye bölündü. Sercan ile Adile, askerlerle birlikte sağa yöneldi. Ancak önüne geçemedikleri bir pürüz, Aran'ın peşine takıldı.
"Senin diğer tarafa gitmen gerekirdi."
"Avam takımıyla gitmeye niyetim yok." dedi Taylan omuz silkerek. Aydınlanan koridorun beyaz rengini ilgiyle süzdü. Kirleri açığa çıkaran renkleri severdi. Ancak Baycan'ın onu onaylamayan sözü, son zamanlarda sık sık yaptığı gibi yüzünü tekrar buruşturmasına neden oldu.
"Avam takımdan biri varsa o da benim, Adile değildir."
Bir şarkı mırıldanarak koridor boyunca yürümeye devam etti bodur adam. "Merak etme, seni umursadığım yok. Merkez'den çıktıysam, üzerime toz konmasını göze almışım demektir." Sonra da durdu ve Aran'a yan gözle baktı. "Beni başından savamazsın."
Amacının ortaya çıkmasını sorun etmeyen lider, sinsi bir ses tonuyla yanıtladı. "O vakit kendini kanıtla ve sırlarını ortaya dök!"
Birbirlerine karşı duydukları güvenin arkasında Merkez'e besledikleri kin vardı. Ancak tam da bu yüzden, sıfırlayamadıkları bir güvensizlik onları apansız yakalıyordu. Kalplerindeki ikilemin parmakları onları kavradıkça, her iki lider de hesapsız bir yorgunluğun avı olmuştu. Bunu fark ederek söz dalaşına hemen son verdiler. Çünkü şu an ihtiyaçları olan şeyi, temiz zihinlerini lekeleyerek Merkez'in ekmeğine yağ sürmek ikisinin de işine gelmiyordu.
Kapısız koridor boyunca ilerlediler. Yürüdükçe yeni lambalar yanıyor, eskileri ise sönüyordu. Işıklar sayesinde, düz bir hat doğrultusunda gitmediklerini anladılar. Koridor hafif bir açıyla sağa meylediyordu. Battal ıslık çalarak, buranın ne denli büyük olduğuna şaşırdığını söyledi. Zübeyr de şaşkındı. Merkez'e ait yurdun denekler kısmında yaşamıştı hep. Bazen gece uyuduktan sonra gözlerini farklı bir odada açtığı oluyordu. Ancak hayal meyal hatırladığı anılarında götürüldüğü odayı dahi, parlak bir ışık ve mavi maskeli insanlar dışında, tam olarak hatırlamıyordu. Dakikalardır yürümelerine karşın bir kapıya denk gelmemişlerdi. Yalnızca onlara eşlik eden boru hattı vardı.
On dakikalık bir yürüyüş sonrası sağ tarafta çift kanatlı bir kapı beliriverdi. Koridorla aynı renge sahip kapıyı açmaya çalıştılar, ancak kilitliydi. Orada bulunan herkes kapının yanındaki siyah renkli biyometrik aygıta baktı. Taylan'ı bir umutsuzluk sardı.
"İris tarama sistemi."
"Elektriğin bu kadar can sıkıcı olabileceğini tahmin etmemiştim." diyen Zübeyr, arkasındaki Aran tarafından çekiştirilerek geriye alındı.
"Bunu bilmediğini söyleme bana!"
Aran'ın öfke dolu ifadesi, arkadaşlarının birkaç geri adım atmasına sebep oldu. Taylan ise onun kendisine ne kadar benzediğini düşünmekle meşguldü; sakin ama umulmadık anda celallenen biriydi. Sükûnetini korumak şu an herkes için daha hayırlıydı.
"Bilseydim eğer, Tolga Canyurt'u kendi ellerimle İstanbul'a göndermezdim. En azından gözleri işimize yarayabilirdi."
"Bu fikir de senden çıkmıştı zaten! Ben bunu istemiyordum."
Aran kolay kolay yatışacak gibi durmuyordu. Taylan'ın yakasına yapıştı ve onu kapıya doğru itti. Çıkan gürültü, bodur adamın acıyla inlemesini bastıramamıştı.
"Onu başka devletlere vereceğimi düşünüp buraya gerekenden daha fazla asker yollamasınlar diye gönderdim. Sen de kabul ettin. Her ikimiz de hata ettik. Şimdi dövünmenin fayda-sı y-ok!"
Aran'ın yumruğunu gırtlağına bastırması yüzünden son cümlesini güçlükle tamamlayan Taylan, bu oyunun fazla sürdüğünü düşündü. Onun yumruklarını tutup boğazından çekmeye çalışsa da, gücü Aran'a mâni olmaya yetmedi. Liderlerinin yaptığı bu hareketi itaatle karşılayan Sekiz Og üyelerinden yalnızca Baycan araya girmeye yeltendi.
"O haklı, Aran. Tolga Canyurt'u geri getiremeyeceğimize göre burada vakit kaybetmenin bir anlamı yok. Araştırmaya devam edelim."
Derin bir nefes alıp veren Aran, kendisini biraz sakinleşmiş hissedince onu onayladı.
"Doğru diyorsun, burada vakit kaybedemeyiz. Şu aptal onların konuşmayacağını ileri sürse de, Tolga ve onunla giden askerler sayesinde Merkez yaptığımız şeyi öğrenmiş ve peşimize takılmıştır. Zaten elektrik varsa bütün kapılar da kilitlidir. Kimse gelmeden buradan çıksak iyi olur."
"Buraya kadar gelmişken mi? Tüm yaptıklarımız boşa gidecek."
"Baycan'a hak veriyorum." dedi Battal kollarını iki yana açarak. Geri dönme fikrinden o da en az arkadaşı kadar hoşlanmamıştı. Kara gözleri parladı ve devam etmesi için liderini ikna etmeye çabaladı. "Belki manuel açabileceğimiz bir kapı vardır ya da bunları kırmaya yarayacak bir silah bulabiliriz."
Kağan ile Zübeyr, Aran'a tabiydi. Veli ise neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Gruba katıldığından beri hep Aran ile birlikte seyahat etmişti. Onun böyle fevri davranmasını mantıksız buldu. Aklına gelen tek ihtimal, Aran'ın bildiği bir şeyler olduğu yönündeydi.
"Ben dünyanın en temiz yerini ardımda bırakarak birini bulma arzusuyla buralara kadar geldim, sense bilgi ve intikam için. Olan oldu, önüne bak ve ilerle! Belki bu sayede hedefine ulaşırsın." diyen Taylan kimseyi beklemeden yoluna devam etti.
Neredeyse bir saatlik uzun kontrollerin ardından, bir kapı ile biten koridorun sonuna ulaştılar. Son bir umutla onun açık olup olmadığını kontrol edeceklerdi ki, kapının diğer tarafından gelen darbe sesiyle kısa bir süre durakladılar. Silahlar zaten hazırdı. Diğerlerinin onayını da alan Aran, kapıyı temkini elden bırakmadan itti. Açılıyordu.
