"Ayrılık birliktelikten gelir, Merva. Birliktelik ise bir doğrunun özüdür. Doğru, noktaların bir araya gelmesiyle oluşur. Ne başlangıcı vardır ne de sonu. Ayrıldık zannederiz, ama aslında uzaklaşmışızdır. Aynı doğruda olduğumuzu bildiğimiz sürece, biz hep birlikteyizdir."
Hastanedeki odasından sıkıldığı için kaçınca Umut ile karşılaşan küçük Merva, onun ne demek istediğini anlamadı.
"Sen de benim gibi sekiz yaşındasın. Böyle büyük sözlerini söylemeyi nasıl beceriyorsun?"
Umut'un yüzünde beliren gülümsemeyi, Merva ışıltı olarak görüyordu. Kazadan sonra uyandığı boş ve karanlık hayatını aydınlatan yegâne ışık, onun gülümsemesinde ve kendinden emin duruşunda can bulmuştu.
"Babam söylemişti bana bunu. Çevremdeki insanlar hep ne kadar özel olduklarından bahseder, babam da her insanın özel olduğundan..."
Umut'un mütemadiyen gülümseyen yüz ifadesine anlık bir endişe uğradı ve hemen yok oldu.
"Kazadan sonra aynı odada uyandığımızı gerçekten de hatırlamıyor musun?"
Kafası karışan küçük kız, "Tabii ki, uyanmadık. Biz daha bugün tanıştık." dedi.
Tüketilmiş anılarına yeni bir somut halka takan genç Merva sendeledi. Neyi, niçin unuttuğunu bilmiyor, hatırlamak kadar olağan bir şeyden bile yoksun olduğuna üzülüyordu. Hayatının her noktasında bir kırılganlık varken yaşam mücadelesi vermek onun güçsüz hissetmesine neden oluyordu. Çocukluğunda bile Umut'u unutmuştu. Oysa şimdi hastanede gözlerini açtığı esnada gördüğü ilk kişinin o olduğunu anımsıyordu. Sonradan hatırladığı anıların tümü Umut'a çıkarken, onunla neden ayrıldığını bilmek isterdi ve yavaşça mırıldandı.
"Aynı doğruda olduğumuzu bildiğimiz sürece, biz hep birlikteyizdir."
"Efendim?" diye sordu Vuslat. Merva'yı tam olarak duyamamıştı.
Yekta ile yollarını ayırdıktan sonra yönlerini kuzeybatıya çevirmişler ve Sercan'ın bahsettiği yere gelmişlerdi. Barış öncelikle binanın çatısına çıkmak istemişti. Vuslat bunun gereksiz olduğunu ve Sekiz Og'un burayı çoktan kontrol etmiş olabileceğini söyledikten sonra, "Zaten çıkmak için merdivene ihtiyacın olacaktı." diye eklemişti son söz olarak. Şimdi ise pencereleri kırık olan binanın toprağın üstünde kalan en üst katına bakıyorlardı. İçeriye girme konusunda tereddütleri olan Merva binaya boş bakışlarını dikerken, Umut'un hatıralarından biri o anda peyda olmuştu.
"Umut bir gün bana, aynı doğruda olduğumuzu bildiğimiz sürece, biz hep birlikteyizdir, demişti. Acaba aynı doğruda mıyız diye merak ediyorum? Umut ile aynı doğruda mıyız? Ya da Roza ile? Sedat, Nehir, Yekta, Kağan yeniden buluşabileceğimiz hizadalar mı? Peki ya..." Sustu ve başını eğerek toprağın kuru rengine baktı. Herkesin bildiği bir kelimeyi dile getirememek ne de güçtü! "Acaba aynı doğru üzerinde miyiz?"
Vuslat ona sarıldı. Gözünden akan tek damla yaş, Merva'nın tişörtünde kayboldu. Toparlanması gerektiğini düşündü, zira toparlamalıydı. Diğerleriyle olan ayrılık hep onun intikamı yüzünden gerçekleşmişken, grubun sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğinin kanaatindeydi. İddia edemeyeceği kadar zor olan bu yük, varlığını daha şimdiden hissettirmeye başlamıştı. Ancak başka çaresi yoktu. Sercan da öyle kötücül bir grubun üyesiyken, Merva'yı ona emanet edemezdi. Hele ki, Sekiz Og'dan değil de onlardan ayrılmayı daha cazip bulmuşken, ikisinin yan yana gelmesine izin veremezdi.
"Aynı doğru üzerindeysek, bir gün tekrar yan yana geleceğiz demek istiyorsun, değil mi?"
"Ben değil, Umut bunu diyen."
"Her kim söylediyse bu söz artık hayatımın anlamını teşkil edecek. İçeri girelim ve yapmamız gerekeni yapalım. Uzaklaşmayı öğrendiysek tekrar yakınlaştığımızda aramızdaki bağ daha sıkı olacaktır. Buna hazırlıklı olmalıyız!"
Barış coşkun tavrından ödün vermeden, sırt çantasından bir tişört çıkarıp eline sardı. Yer ile arasında bir metreden daha fazla mesafe bulunan pencerenin hâlâ düşmemiş kırık cam parçaları vardı. Sarılı eliyle onları da kırarak orayı temizledi ve geçişi güvenli bir hâle getirdi.
Onun yardım teklifini iki arkadaşı da kabul etmedi. Önce Vuslat çıktı pencereye. Etrafı kontrol etmek istiyordu. Eğer güvenliyse diğerlerinin gelmesine izin verecekti. Uzun boyu sayesinde hiç zorlanmadan çıktı. Etrafa baktı ve dikkatlice odaya indi.
"Tek başına kontrol etmesine izin veremem. Sen burada kal! Biz söyleyince gelirsin." diyen Barış da odaya girdi.
Merva'nın ise kalmaya hiç niyeti yoktu. Zaten bu vakte kadar arkadaşları tarafından hep şımartıldığını hissediyordu. Bunun nedenini kendinde gördü hep. Sürekli zayıf durmasının, gözyaşlarını ve duygularını saklayamamasının diğerlerinin ona yumuşak davranmasına yol açtığını düşünüyordu. Buna artık bir son vermesi gerektiğini bilse de hep eline yüzüne bulaştırmıştı. Ama bu kez kararlıydı. Elinden geleni yapacak, arkadaşları yolu aydınlatırken onları geriden takip etmeyecekti. Bu kez onlarla aynı yerden hayata meydan okuyacaktı.
Arkadaşları gibi uzun değildi ve şimdiye dek hep işin kolay kısımlarını yaptığı için yeterli gücü de yoktu. Birkaç defa başarısız olsa dahi, kararlılığı sayesinde pencereye çıkmayı başarabildi. Atlayarak da indi odanın içine ve ayağını incitmediğine şükretti. Yalnızca hafif birer sızı vardı ayak bileklerinde. Ancak atlayıp da yerle buluştuğu esnada, ellerini yere koymuş, kırık camlar sağ işaret parmağının kesilmesine neden olmuştu. Telaşla tişörtünden yırttığı küçük bir parçayla parmağını sardı. Ahşap zeminle buluşan üç damla kanın üzerine basarak etrafını kontrol etti.
Kimse yoktu. Ama büyük odada on tane çocuk yatağı vardı. Her ranzanın ayak kısmında ise isim tabelaları mevcuttu. Hepsini tek tek okudu, hepsine tek tek dokundu. Dokundukça bir aşinalık, şimşek olup beyninde çaktı. Sonra dolaplara baktı. Sayısı beş olan mavi dolapların üzerinde ise ikişer tane isim tabelası vardı. Üç tanesi öne doğru devrilmişti. Onlara yaklaştığında bir fare, düşen dolapların arasından fırladı. Merva apansız bir çığlık koyuverse de elleriyle ağzını hemen kapattı. Bu ses, Vuslat ile Barış'ın dikkatini çekecekti.
İş işten geçti düşüncesiyle devrilmemiş dolapların içlerini kontrol etti. Tozlanmış ve kemirilmiş çocuk kıyafetleri katlı bir şekilde, ancak düzensizce duruyordu. Toprağın altına girmiş bir bina, diye düşündü. Bu kadar az zarar görmesi bile şaşırtıcı bir durum. İkinci dolabı kontrol edecekken, çatırdayan sesle bir şeyin üzerine bastığını fark etti. Ayağını kaldırınca yerdeki kırık, ahşap tabelayı gördü.
"Sen iyi misin?"
Barış ile Vuslat aynı anda içeri girmiş ve konuşmuşlardı. Her ikisi de telaşlıydı.
"Bir şeyim yok." dedi Merva nefes nefese kalmış arkadaşlarına. "Sadece bir fareydi."
Onların rahat bir soluk verdiğini görünce kıkırdadı. Aslı'yı hatırlayan Vuslat, tam Merva'nın kafasına vuracaktı ki vazgeçti.
"Sana dışarıda beklemeni söylememiş miydim?"
"Evet söyledin." Suçluymuş gibi başını eğdi. Sonra da suçu kabullendiğine kızdı. Hâlbuki daha az evvel onlarla aynı hizada duracağına karar vermişti. Kararından vazgeçemezdi. "Söyledin. Hatta Barış da söyledi. Ama benim ağzımdan bunu onayladığıma dair tek kelime çıkmadı."
Barış kahkaha attı. Vuslat ise, "Tam bir laf cambazı gibi konuştun." diyerek güldü. "Biz onu dinlemediğimizde Sercan da boşa uğraştığını hissediyor muydu acaba?"
Vuslat söylediği şeye inanamayarak sustu. Barış'ın kahkahası yitti, Merva'nın da yüzü düştü. Birkaç saniyelik sessizlik şiddetli bir rüzgârmış gibi aralarında dolaştı. Bunu defeden Vuslat oldu.
"Somurtmanın sırası değil şimdi. Madem kararınız bu yönde, birlikte gidelim o zaman. Zaten bu kat çok büyük. Barış ile birlikte her odayı kontrol edemedik."
Üzerine bastığı tabelayı hatırlayan Merva, zemindeki kırık parçayı aldı. Etrafı kontrol edince de diğer parçayı ve başka bir tabelayı buldu. Öncelikle parçaları yan yana getirerek diğerlerine gösterdi.
"Bakın!"
Her ikisi de tabelayı dikkatlice izledi. Bekir isminin üzerine bir çizik atılmıştı. Vuslat kaşlarını çatarak dikleşti.
"Ne var bunda? Etraf isim tabelalarının olduğu odalarla dolu."
Merva bu kez diğerini gösterdi. Çağrı ismi kazınmıştı ve çiziksizdi. Vuslat ile Barış'ın yüz ifadesinden bir şey anlamadıklarını fark eden Merva gerekli açıklamayı yaptı. İçinden, Roza olsa anlardı, diye geçirmeden edemedi. Devrilmeyen iki dolaba yöneldi. Bir iple asılı hâlde duran tabelaları gösterdi. Her ikisinde de üzeri çizilmiş ve çizilmemiş isimler vardı.
"Buradaki çocuklar sürekli değişmiş olmalı. Yetimhane gibi duruyor ama burada kalanlar neden değişsin ki?"
"Belki de belli bir yaşa gelince odaları değişiyordur."
Barış'ı onaylayan Vuslat, "Boşuna heyecan yapıyorsun." dedi. "Burası çocukların kaldığı yer. Belli bir yaşa gelince muhtemelen ergenlik çağına girenlerin kaldığı odaya alınıyorlardır. Hem burası büyük bir yer değil mi? Tabela değişecek kadar paraları yok mudur sanıyorsun? Bence çocuklar eğlencesine çizmiştir."
Bu açıklamayı oldukça mantıklı bulan Merva, yine de tam olarak ikna olmadı. Kararsız bir ifade sergileyen yalnızca o değildi, Barış da tuhaf bir ruh hâline girmişti. Kafasındaki şeyi söyleyip söylememek arasında gidip gelen delikanlı, "Size bir şey göstermem gerek." dedi ansızın.
"Yine ne oldu?"
"Emin olduğum bir şey yok. Görseniz daha iyi olacak, Vuslat."
Bunu söylerken de kaçamak bakışını Merva'ya yöneltti. Onun bu tavrıyla daha çok meraklanan Vuslat, "Göster!" dedi.
Odadan çıkıp beş altı kişinin yan yana rahatça yürüyebileceği kadar geniş koridora adım attılar. Burada zemin ahşap değil, büyük, beyaz karolarla döşenmişti. Barış onları göz alabildiğine beyaz olan koridorun soluna yönlendirdi. Önünden geçtikleri her kapının üzerinde onlu ahşap tabelalar asılıydı. Merva, her biri farklı ismin taşıyıcısı olan tabelalarda da üzeri çizilmiş isimler olduğunu gördü. Ancak önemsemedi. Barış'ın göstereceği şeyin ne olduğunu öğrenmeliydi.
Önünden geçtikleri üçüncü odanın kapısını itti. Elektrik ya da yedek bir güç kaynağı olmadığı için elektronik kilit devreye girmemişti. Bu nedenle kolayca açıldı. Az evvelki odanın benzeriydi burası. Yine on tane küçük yatak, beş adet dolap ve küçük bir saksı dışında üzeri boş olan uzun bir masa vardı. Yer döşemeleri ahşaptandı ve duvarlar çizgi film karakterlerinin çizimleriyle süslenmişti. Odanın sağ tarafında banyo ve tuvalet de vardı. Buradaki bütün dolaplar devrilmişti. Barış dolapları geçti ve pencereye en yakın yatağın ayak ucunda durarak onlara tabelayı gösterdi.
Vuslat'ın gözleri kocaman olmuş açılırken, Merva ince, gri tabelanın üzerinde parmaklarını gezdirdi. Kalbi çarpıyor, gözleri ferini kaybetmiş, başı dönüyordu. Böyle bir yerde ismini bir tabelanın üzerinde, çizilmemiş hâlde bulacağını hiç düşünememişti.
"Dört yataktaki isimlerin de üzeri çizilmiş. Kalan yataklarda tabela bile yok. Yalnızca senin ismin olduğu gibi kalmış." dedi Barış sıradan bir şey söylüyormuşçasına. "Ayrıca dikkat etmediniz ama kapıdaki ahşap olmayan tabelada isimler yok ve üzerinde yalnızca kırmızı bir çarpı işareti var."
"Dur bir dakika! Türkiye'de kim bilir kaç tane Merva var. Bu yatakta kalanın bizim Merva olduğundan emin olamayız."
Vuslat'ın savunmacı çıkışı, genç kızı ikna etmeye yetmedi. Ankara'ya girerken hissettiği rahatsızlık, diğer odadayken duyduğu aşinalık ve şimdi de isminin bu tabelada bulunması! Elinde somut bir kanıt yoktu, ancak içgüdüsünü dikkate aldığında yatağın kendisine ait olduğunu söyleyebilirdi.
"Ben burada yaşamış olabilirim."
Duyduğu söze inanamayan Vuslat, bunun tam tersini ispatlamak istiyordu. Şimdiye kadar yaşadığı hayatın gerçek olmaması fikrinin ona çok ağır gelebileceğinden endişelendi. Daha bugün, öğlen vakti kendinden geçtiğinde Aslı ile sıradan bir hayat belirmişti zihninde. Kardeşine rağmen başkaldırıdan sonra yaşananların rüya olmasını istememiş ve geri dönmüştü. Kendisinin istemediği bir duruma Merva'nın düşmesini de elbette kabul etmezdi. Bugüne değin mutlu yaşadığını düşünen saf bir kızdı. Eğer çocukluğunu burada geçirdiği ortaya çıkarsa, hayatındaki her şeye şüpheyle bakardı.
"Ne diyorsun sen?" Emin, tok bir sesle konuşmaya çalıştı. Bu şekilde Merva'yı ikna edeceğine inanıyordu. "Sekiz yaşına kadar ailenle yaşadığını söyledin. Bir süre hastanede kalıp, daha sonra yetimhaneye alındın. Burada yalnızca çocuk yatakları var. On yaşından büyüklerin kalamayacağı kadar küçük bunlar."
"Ben... bilemiyorum. Yani aileme dair hatırladığım hiçbir şey yok. Kazayı hatırlıyorum ama araçtakilerin ailem olduğunu bilmemin nedeni, Naz Hanım'ın bana öyle olduğunu söylemesi. Yoksa hatırladığımdan dolayı değil."
"Yetimhanedeki kadından mı bahsediyorsun?" diye sordu Vuslat emin olmak adına. İlk tanıştıkları zamanlar, Merva yetimhanede kaldığından bahsederken bu adı zikretmişti. Bunun dışında pek sık duyduğu bir isim değildi.
"Evet. Umut ondan korkardı. Ama o kadın bana hep iyi davranmıştı."
Güzel bir detay yakaladığını düşünen Vuslat, hemen atağa geçti.
"Sana iyi davranan biri neden yalan söylesin ki? Bu yatağın sahibiyle senin aynı kişi olmadığını da kanıtladığımıza göre çıkalım buradan. Ben acıktım, yiyecek bir şeyler bulalım."
Vuslat, Merva'nın kolundan tutarak onu ayağa kaldırdı.
"Ben biraz burada kalmak istiyorum." dedi Merva. Sesi yalnızca Vuslat'ın duyabileceği kadar kısıktı. "Tek başıma!"
Genç kızın hâli iyi değildi. Gözleri bir şeyi ararcasına etrafına bakıyor, odanın her köşesini inceliyordu. Değerlendirmeye ihtiyacı vardı. Bilmesi, içindeki şüphe tohumlarından arınması gerekiyordu. Aksi hâlde, içinde bulunduğu hâletiruhiye ile bu yerden ayrılamaz, yaşamaya devam edemezdi. Vuslat bunun farkındaydı, ama yine de onun yalnız kalmasına müsaade etme niyetinde değildi.
"Sekiz Og burada. Ayrıca daha başka kimlerin olduğunu da bilmiyoruz. Seni nasıl yalnız bırakırız?"
"Sadece biz yiyecek bir şeyler bulana kadar." diyen Barış orta yolu bulmaya çalıştı. O da arkadaşını yalnız bırakmak istemiyordu. Ancak bazen kişinin kendi kendine konuşmaya ihtiyaç duyduğu anlar oluyordu. Merva'nın da tam bu dönemden geçtiği kanaatindeydi. "Düşünmek istediğini anlıyorum, haklısın. Kim olsa geçmişini çözmeye çalışırdı. Sadece bilmeni istediğim bir şey var: Hatırladıkların yahut unuttukların yalan da olsa gerçek de olsa burada, bu zamanda arkadaşların var. Geçmişin yalanı, şu anın gerçeğini silmeye muktedir değildir. Bunu aklına kazı, lütfen!”
Gözleri dolan Merva konuşmamak için alt dudağını ısırdı. Derin bir şükran duygusu, her hücresini sarsmıştı. Başını hafifçe aşağı yukarı sallayarak, Barış'ı onayladığını belirtti.
Barış ise Vuslat'ın kolundan tuttu ve onu neredeyse sürükleyerek odadan çıkardı. Uzun koridoru arşınlamaya başladıklarında zorla götürülen kadın, kolunu hızla çekti. Hem yürüyen Barış'ı takip etti hem de öfkeyle soludu.
"Tehlikenin farkındasın, değil mi?"
"Ben tehlikenin farkındayım, ama sen Merva'nın ruh hâlinin farkında değil gibisin."
"Sekiz Og burada, bu binanın alt katlarında."
"Battal denen adamın dediği doğruysa, Sercan da burada. Sence o, Merva'ya bir şey olmasına izin verir mi?"
Onun adını duyunca daha da öfkelenen Vuslat, "Bize yalan söyleyen birine güvenmemi bekleme benden." dedi.
Barış durdu ve arkasına dönerek Vuslat'a baktı. Ciddiyeti onu da durdurmuş, genç kadının susmasına neden olmuştu. "Sercan her şeyi anlatmamış olabilir. Ama bu, yalan söylediği anlamına gelmez. Zannımca onunla ciddi anlamda konuşmadan bir yargıya varmamalısın!"
"Ben-"
"Beni dinler misin?" diye sesini yükseltti. Sonra da daha düşük bir tonla ekledi. "Özür dilerim! Lütfen!"
Vuslat, Barış'ın daha önce hiç şahit olmadığı baskın tavrına denk gelmişti. Daha çok şaşkınlıktan, ama biraz da o an için yapması gerekenin bu olduğunu düşündüğünden sustu. Tek söz söylemeden, ta ki Barış susana dek onu dinleyecekti.
"Sercan ile ilk karşılaşan kişi benim. Aynı gün içerisinde Sedat ve Nehir ile tanıştık. Sedat kızını, tabii o zamanlar onu bize yeğeni olarak tanıtmıştı, sopalı ve tüfekli bir grup serseriden korumak için dövüşüyordu. Ona yardım ettik. Yiyeceklerini almak için saldırdıklarını sanmıştım, lakin yanılmışım. Amaçları farklıymış. Onları devirdikten sonra, bana uygun bir tabanca bulmak ümidiyle üzerlerini aradım. Ceplerinde ne işe yaradığını bilmediğim haplar vardı. O sıra grup kurma fikrini ortaya atan kişi Sedat oldu. Sercan ilkin kabul etmek istemese de, Sedat Nehir'i yalnız başına koruyamayacağını söyleyince grup fikrine sıcak baktı. Bir arkadaşı daha olduğunu söyledi. Kağan'dan bahsediyordu."
Vuslat onun konuşmasının daha ne kadar süreceğini merak etti. Kollarını göğsünde bağladı. Vücudunun tüm ağırlığını sol tarafına aktarırken sağ ayağının ucuyla da yeri dövdü. Bir yandan da 'Ne demek istiyorsun, sadede gel!' dememek için büyük bir gayret sarf etti. Onun çatık kaşları ve keskin bakışları sayesinde söylemek istediği şeyi Barış gayet net anladı.
"Erzurum'a geldiğiniz zaman Merva ile kaç aydır tanışıyordunuz? Belki de kardeşin kaç ay önce ölmüştü diye sormalıyım."
"Yaklaşık beş aydır." dedi Vuslat solgun bir suratla. "Zaten kardeşim öldükten sonra Merva'nın grubuyla tanıştım. Beni onlar kurtardı."
"Siz geldiğinizde bizim grup yedi ay kadar önce kurulmuştu ve o zamandan bu yana hiç ayrılmadık. Sercan ile Kağan hep bizimleydi."
"Ama Veli sizinle değildi. Ya da Sekiz Og'un diğer üyeleri... Yoksa onlara da mı kefil olacaksın?"
"Ya Sekiz Og senin sandığın şeyi yapmadıysa? Ya sana bu bilgiyi veren doğruyu söylemediyse?"
Ne diyeceğini şaşıran Vuslat bir müddet konuşmadı. Her ne kadar istemese de, Aslı'yı öldüren adamın sözleri kulağında çağıldadı.
"Eğer bir hesap soracaksan Sekiz Og denen gruba sor. Açlıktan kırılmamıza rağmen başka bir insanı hiç yememiştik. Ama bu denli leziz olduklarını bilseydim, aç kalmayı beklemezdim."
Yüzü sarardı, midesi bulandı ve öğürse de kusma dürtüsünü bastırabildi. Iğdır'daki ilk hastalıklı adam böyle konuşmuştu. Tekrar iğrendi, tekrar öğürdü, bu kez kendisine hâkim olamadı. Hemen yanındaki kapıyı açarak odadaki tuvalete girdi. Zihnini bulandıran tüm iğrençlikten şu an için kurtulmuştu. Çıktıktan sonra Barış ona iyi olup olmadığını sordu.
"Bir şeyi ne kadar çok tekrarlarsan ona alışırsın derler. Ben ilk hastalıklının sözlerini zihnimde ne kadar canlandırsam da fark etmiyor. Verdiğim tepki hep aynı."
"Her şeyin bir karşılığı vardır, Vuslat. Böyle bir şeye alışmak için insanlığını harcaman gerek."
"Haklısın." dedi saçlarını elleriyle düzelterek. "Ama bu konu şimdilik kalsın. Yiyecek bulup Merva'nın olduğu odaya dönmeliyiz. Onu daha fazla yalnız bırakmak istemiyorum."
"Pekâlâ, umarım bu katta mutfak vardır. Ayrıca silah da bulsak hiç fena olmayacak."
İkilinin sesi bir müddet sonra yiterken, koridorun diğer ucundaki kara silüet harekete geçti. O kadar sessizdi ki, adım sesleri boş koridor boyunca neredeyse hiç yankı yapmadı. Yavaşça ilerliyor, etrafı dikkatlice dinleyerek tedbiri elden bırakmıyordu. Aralık olan kapıdan içeri girdi.
Merva pencere kenarındaki yatakta sırtüstü uzanmıştı. Ayakları küçük yatağın dışına taşarken gözlerini kapatmış düşünüyordu. Kara silüet oturdu, Merva ise onun geldiğinin farkında olmadan düşündü. Naz Hanım ile Umut'un yüzleri zihninde dönüp duruyor; kimi, hangi kefeye koyacağını bilemiyordu. Umut'un Naz Hanım'a bakışları korku dolu olmasa, her ikisini de kendisi için özel sayacaktı. Ama şimdi o kadından şüpheleniyordu.
Nedenini düşünmek onu kaygılanırdı. Umut'un onun gibi yumuşak başlı bir kadından ne sebeple korktuğunu anlayamıyor, bunu ona hiç sormadığı için pişmanlık duyuyordu. Tam bu esnada zihnine dolan bir soruyla kaşları çatıldı.
Ya her şeyi unutmamın nedeni, Naz Hanım ise?
Kendisine her daim iyi davranmış bir kadındı o. Sekiz yaşından on sekiz yaşına kadar Iğdır'daki yetimhanede kalmıştı. Bu zaman zarfında yanında hep Naz Hanım vardı. Bir kez bile bağırmamış, onu görünce yüzünü buruşturmamıştı. Yeri geldiğinde hikâyeler bile anlattığı olmuştu. Merva böylesine iyi kalpli bir kadından şüphelendiği için kendisine kızdı. Alnına dayadığı sağ kolunu sertçe indirdi ve yatağı yumrukladı.
Sadakatsiz biriyim, diye düşündü. Kabullenemeyeceğim bir karakterim var.
O sırada alnına değen yumuşak şey yüzünden tüm vücudu titredi. Bu kadar hafif olmasa, birinin onu öptüğüne yemin edebilirdi. Hemen gözlerini açtı ve onu izleyen Sercan'ı gördü. Bir kez daha!
"Gelmişsin."
Yatakta dizlerinin üstüne kalktı ve ona sarıldı. Sercan da kollarıyla onu sıkarken, "Özür dilerim, daha önce söylemeliydim." dedi.
"Sanırım bunu söylemen gereken kişi ben değilim."
Merva'nın kokusunu içine çeken Sercan, yatağa oturdu. Sarılmaya son verse de, onun yakıcı ellerini bırakmadı.
"Vuslat'ın şu an için beni dinleyeceğini sanmıyorum." Elini genç kızın alnında gezdirdi. "Rüya mı görüyordun? Az önce çok gergindin. Yoksa ben Sekiz Og'un bir üyesi olduğum için mi?"
Merva telâşla başını iki yana salladı. "Tabii ki, hayır! Aylardır birlikteyiz. Senin neler yapıp yapmayacağını az çok biliyorum."
Duyduğu cevap Sercan'ı oldukça rahatlattı. Buna rağmen onun canının neye sıkıldığını bilmek istiyordu. Elini Merva'nın saçlarından geçirdi ve sol kulağının üzerinde durdurdu.
"O zaman bu huzursuzluğun sebebi ne?"
Cevabı söylemek istemiyordu. Kabullenemediği için değildi bu isteksizliği. Sercan'ın elinin saçlarında olmasını ve bu anın uzun bir süre devam etmesini istiyordu. Nedenini öğrenirse, Sercan'ın yataktan kalkacağından emindi. Bu nedenledir ki, konuyu saptırdı.
"Burası neresi?"
Merva'nın saçlarında gezinen el o an durdu. Sercan, grup arkadaşlarının hiçbir şey bilmediğini hatırladı.
"Dünya Merkezi'nin ilk kurulduğu yer. Şimdi sıra sende! Neden bu kadar gergindin?"
Merva'nın hayreti duyduğu cevaba değil, buna şaşırmamasına olmuştu. Bir zamanlar kaldığı bu yer, sıradan bir yetimhaneye benzemiyordu.
"Bu yatağın isim tabelasında benim adım yazıyor."
Tahmin ettiği gibi oldu. Sercan elini çekerek yataktan kalktı ve tabelada yazılı olan isme baktı.
MERVA
Her harfini dikkatlice incelediği isimden gözlerini bir müddet ayıramadı. En çok korktuğu şeylerden biriydi bu. Bitkilerin Merva'yı koruması normal değildi. Demek onun da üzerinde deneyler yapıldı, diye düşündü.
"Baba!" dedi tıslayarak. Ani bir öfke onu sarmalıyordu. Ancak Merva'nın naif sesi, şaha kalkmak üzere olan öfkesine baskın geldi.
"Baba mı?"
"Önemli değil." Ayağa kalktı ve yanı başında duran kıza sarıldı. "Bu isim senin mi değil mi diye üzülme. Birbirimize sandığımızdan daha yakınmışız, böyle düşün." Çok az geriye çıkıp Merva'nın başını ellerinin arasına aldı. "Ne de olsa ben bu katın diğer yarısında kaldım. Belki de dediğin doğruydu. Daha önce bahsettiğim canlı insanlardan biri de sendin."
Merva suspus oldu. Az önceki endişesi uçup gitmiş, yerini saf bir mutluluğa devretmişti. Elini Sercan’ın yanağına koydu. Adamın hafiften çıkmış sakalını net bir şekilde hissedebiliyordu.
“Geçmişimle şimdimi birbirine bağlayan bir köprü gibisin.” dedi genç kız minnet kokulu kelimelerle. Gözlerini kara gözlerden ayıramıyor, mutluluğunu ifadeye söz bulamıyordu. “Bin parçaya bölünmemi engelleyen, beni tek vücutta toparlayansın. Yüreğimi yüreğine bağlayan yegâne insansın.”
Bir köprü gibi olduğunu Umut’tan sonra ilk kez Merva’dan işiten Sercan ona sımsıkı sarıldı. Bu kez insanları birbirine değil, sevdiği kızı kendisine bağlamış olduğunu duymanın verdiği saadeti yaşıyordu. Onun kalbinde olduğunu bilmek, bazı şeylere göğüs germesini kolaylaştıracaktı.
“Sen benim geleceğimsin, Merva. Kilit vurulmuş hayallerimin anahtarısın.”
Ne yazık ki hiç bitsin istemediği bu an, koridordan gelen ve Vuslat ile Barış'ın geri döndüğünün işaretini taşıyan sesler yüzünden bozuldu. Ruhunu saran sevgi sisi dağılırken, buraya geliş nedenlerinden ikincisini hatırladı. Merva'yı görünce aklındaki diğer şeyleri unutacağını ve onun yanındayken zamanın ne kadar hızlı geçtiğini bildiği için ikinci nedenini bir kâğıda yazmıştı. Onu cebinden çıkardı ve Merva'ya verdi.
"Lütfen burada yazan şeyi hemen yap!" Ayak sesleri yaklaştıkça Sercan daha da telâşlandı. Son bir kez daha Merva'nın ellerini tuttu. "Bana söz ver!" Ancak sözünün geri dönüşünü almadan önce farklı bir detaya takıldı gözleri. "Parmağını mı kestin sen?"
"Evet, istemeden oldu. Yalnız toprağa değil, içeri girdiğimiz odanın zeminine damladı."
Gözleri korkuyla açılan Sercan vaktin tamamen tükendiğini anladı. Vuslat'a yakalanmamak için odadaki banyoya girmek zorunda kaldı. Tam kapıyı kapatmıştı ki, diğerleri odaya girdi.
Barış içeri girer girmez, "Ne cips vardı ne de kola." diye yakındı. "Çikolata bile bulamadık."
"Ah, öyle mi? Yazık olmuş."
Aklı Sercan'ın az önceki korkuyla bakan kara gözlerinde olsa da, diğerlerine bir şey hissettirmemek için gülümsedi. Bir yandan da elindeki kâğıdı pantolonunun arka cebine koymaya çalıştı. O cepte başka bir şey daha vardı. Merakını gidermek istese de, susmak bilmeyen delikanlı yüzünden yapamadı.
"Ama en azından karnımızı doyurabileceğiz. Bir tencere dolusu makarna var." Barış ellerinin arasındaki tencereyi havaya kaldırdı. O da Merva gibi olağan davranmak için çaba sarf ediyordu. Ama Vuslat'ın somurtkan ifadesi, yüzündeki neşeyi silip süpürdü. "Yine ne oldu?"
Vuslat ellerini beline koyup yüzünü Merva'ya iyice yaklaştırdı. Hoşnut olmadığı bir şeyin kokusunu alan avcı gibiydi. "Hâlini hiç sevmedim. Fazla gülümsüyorsun. Kesin sakladığın bir şeyler var."
Bu durum yalnızca Merva'yı değil, Barış'ı da hazırlıksız yakalamıştı. "Bazen seninle boşuna konuştuğumu hissediyorum."
Arkadaşlarının solan neşelerini fark edince geri çekildi ve yüzündeki ifadeyi yumuşattı. Onların üzerine fazla gittiğini anladı ve üzüldü. Zaten aşılması zor bir dönemden geçiyorlardı. Bir de böyle davranarak işleri daha da zorlaştırmanın manası yoktu.
"Özür dilerim. Gereksiz bir histi sadece."
"O zaman yemeğimizi soğutmayalım. Vuslat, tabakları masaya bırakır mısın?"
Banyodaki Sercan'ı unutmayan Merva, aklındaki çıkış yolunu sundu. "Ben bu odada daha fazla kalmak istemiyorum. Başka yerde yiyebilir miyiz?"
"Peki." diyen Barış yönünü değiştirip kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile. Merva’yı iyi gördüğü için seviniyordu.
Arkadaşının elindeki tencerenin kapağını açan Merva, "Hem neden makarna yerine nohut ya da fasulye pişirmediniz?" diye sordu esefle. Makarna yüzünden Sercan ile yeterince konuşamamıştı.
"Çünkü onların pişmesi zaman alıyor."
"Ben de onu diyorum ya!"
Kapıdan çıkmışlar, koridorda ilerliyorlardı. Sercan'ın kulağına gelen son ses Vuslat'a aitti.
"Fazla zahmetlisin, ye gitsin işte! Neden şikâyet ediyorsun ki?"
