Kilometrelerce uzayıp giden toprağın sert dokusu ile buluşan ayaklar, ne zamandır kalpte biriken planın sabırsızlığını taşıyorlardı. Artık beklemeye dayanamayan eller açılıp kapanıyor, susmak bilmeyen diller anlamsız söylevler veriyordu. Başkente girdiklerinden beri heyecanları katbekat artıyordu. Nihayetinde Merkez'e esaslı bir tokat indireceklerdi. Ama ondan da öte aylardır görmedikleri, liderleri Aran'ın kafasındaki yeni tilkileri tanıyacaklardı.
Neredeyse tepeye varan güneşin yakıcı sıcaklığı yüzünden uzun, siyah saçlarını elleriyle toparladı genç kız. Beyaz pantolonundan bir lastik toka çıkardı. Atkuyruğu yaptığı saçlarını, sağ omzunun önüne aldı.
"Saçlarını toplaman güzelliğini öne çıkardı."
Gözlerini deviren genç kız cevap verme gereği bile duymadı. Birkaç saat sonra grubun kalanıyla görüşeceklerdi. Hem kızgın güneşte yürümek de hayli yorucuydu. Buna ek olarak gereksiz ayrıntıları tartışmak istemiyordu. Dolayısıyla güzelliğini öven adamı duymazdan geldi ve Veli'ye neredeyse her gün tekrarladığı suali sordu.
"Elimize nihayet Merkez'i tanıyan biri geçmişti. Aran, Tolga denen deyyusu neden bıraktı ki?"
"Ben yalnızca onun elçiliğini yapıyorum ve bana ne anlattıysa size de anlattım, Adile. Aynı sözleri bana tekrarlattırma, lütfen. Detayları buluştuğumuz vakit Aran’a sorarsın."
Veli'nin üstünkörü yanıtına bozulan Adile dişlerini sıktı. "Tolga deyyusundan nefret ediyorum."
Nefret gibi habis bir duyguyu Adile'ye yakıştıramayan Baycan ise ciddi bir edayla etrafına bakındı. Aradığını bulamayınca hayal kırıklığıyla söylendi.
"Nefretini sökecek mis gibi bir çiçek dahi yok etrafta. Zarif bir ot kırıntısına da razıydım, ama ne yana baksam toprak ve Battal'ın kabalığını anımsatan gardiyanlar var."
Ayağını toprağa sertçe vuran Adile, "İşte bu yüzden bizden olmayanları Sekiz Og'a almamasını Aran'dan istemiştim. İkiniz de durumu ciddiye almıyorsunuz. Bunun bir oyun olmadığını daha kaç defa söylemem lazım." dedi daha çok celallenerek.
Ona göre Merkez'e yeterince düşman olmayanlar, baş koydukları yoldan sapmaya muktedirdi. Nihayetinde karşılarında güçlü bir düşman bulunuyordu. Her hareketleri titiz bir ciddiyetle yoğrulmalıydı.
"Hadi Veli'yi anlayabiliyorum, el bebek gül bebek yetişen biri o. Ne nefreti bilir ne de savaşı. Peki, sana ne demeli, Baycan? Yetimhanedeki kardeşlerini Merkez'in deneyleri yüzünden kaybetmedin mi sen? Annenle babana kardeşlerini koruyacağına dair verdiğin sözü tutamadın diye canın yanıp da intihara teşebbüs etmedin mi? Lider seni gruba almasaydı intikam alacak şansın dahi olmayacaktı. Neden yaptığımız işi ciddiye almıyorsun?"
Baycan, Veli'ninkinden tamamen farklı bir geçmişin hatıralarını yüklenip gelmişti. Adile'nin dediği gibi nefret etmek için sayısız nedeni, kin alevini canlı tutacak tonla acısı vardı. Unutmak kolay mıydı, bilmiyordu; zira bunun için hiç çaba sarf etmemişti. En büyük acıyı, unuttuğu vakit hissedeceğini seziyor ve bundan daima kaçınıyordu.
"Ben yaptığım her işte ciddi takılırım, güzelim." Dedi her zamanki eksiksiz tebessümü ile. Ortaya çıkan tek gamzesi yakışıklı yüzüne oturunca genç kız yutkundu. Bunu gören Baycan ona göz kırptı. "Ne dersin, yanımızdaki fazlalıktan kurtulup bir randevuya çıkalım mı?"
Adile artık sinirlenecek takati bile kendinde bulamadı. Söylediği her söz, değerini yitiriyordu. Bu yüzden de nefesini tüketmek anlamsız geldi. Yorucu bir soluk verdi ve adımlarını hızlandırdı.
Veli ise genç kızın sorgulayan tutumuna ve Baycan'ın Adile'nin yanında takındığı garip hâllere yine aldırış etmedi. Alışmıştı. Gıpta edilen bir hayattan geldiği o denli sık söyleniyordu ki, artık bu sözleri dikkate almakta zorlanıyordu. Üstelik geçmişi değiştirebilecek gücü yoktu. Ancak tam da olmak istediği yere kendi verdiği kararla gelmenin keyfiyetini yaşıyordu. Ardında mutlu bir aile ve rahat bir yuva bıraksa da önünde uzanan yol engin ve heyecan vericiydi. Hep aynı sıradanlıkla yaşadığı Merkez hayatını, babasıyla arasında on yıl evvel geçen kısa bir sohbeti hatırladı.
"Biz özel insanlarız, Veli. İsmini unutsan dahi bunu unutma!"
İçkisinden bir yudum alan adam dudaklarını yaladı ve sandalyesinde iyice geriye yaslanarak havuzda yüzen kızı ile karısına baktı. Manolyalarla bezeli villanın bahçesinde, yapacak hiçbir işinin olmamasının verdiği huzuru bir nefesmişçesine içine çekti. Büyükbabasının zamanından beri aranan deney ürününe ne denli yakın olduklarını öğrenmenin verdiği şaşkınlığı daha dünmüş gibi hatırlıyordu. Merkez'e getirilen çocuğun yapılan testler sonucu vadedilen tek kişi olduğunu anladıklarında şaşırmamak elde değildi. Heyecanlılardı, gayelerine bir adım daha yaklaşmışlardı ve umutlulardı. Güç, onlara sonunda el sallamıştı. Yılların getirdiği uğraş nihayete ermiş, Vadedilen Gün'ü beklemeye koyulmuşlardı.
Geri planda bekleyerek her an gelecek emre itaat için kulak kabartan iki hizmetçiden biri öne çıktı. Masadaki içki şişesini aldı ve patronunun boş bardağını doldurduktan sonra arkadaşının yanına geri döndü.
"Neden özeliz, baba?"
Kendisiyle aynı masada oturan ve şu an on beş yaşında olan oğluna öfkeyle baktı. Kaşları çatıktı ve yağlı yanağı seğiriyordu. Gözlerini öylesine kısmıştı ki, neredeyse incecik bir çizgi hâline getirmişti. Ancak kendisini kısa sürede toparladı ve sandalyesine tekrar yaslanarak eski huzuruna geri döndü. Bir elini yıllardır ona yoldaşlık eden koca göbeğinin üstüne koydu. Seçkin kişiler böylesine basit bir sebepten dolayı duygu nöbetine girmemeliydi.
"Kanımızdan dolayı, evlat. Biz ilklerin kanını taşıyanlarız."
Babasının açıklamasına dudak büken Veli, "Ama Umut'un babası senin gibi düşünmüyordu." dedi heyecanla. Her ikisi de Merkez'de yaşamasına rağmen, bu iki adamın çatışan fikirlerinin altında yatan nedeni merak ediyordu. "Dediğine göre güç hırsımız yüzünden değil istediğimizi elde etmek, kendi kendimizi bile yok edebilirmişiz!"
Öfkeyle kabaran adam, elindeki cam bardağı hızla masaya koydu. Koyu kırmızı damlalar cam masaya fırladı ve uzun, ince bardak çatladı.
"Veli?"
"Efendim, baba?" dedi genç çocuk gülümseyerek. Babasının siniri onu eğlendiriyordu.
"Şu an yaşayan kim? Arif mi ben mi?"
"Sensin, baba."
"O vakit hangi düşüncenin kimi yok ettiğini anlamışsındır!"
Bir süre düşünüyormuş numarası yapan liseli çocuk, yapmacık bir ciddiyetle konuştu.
"Onu öldüren sizsiniz sanıyordum."
Portakal suyunu bir dikişte bitiren Veli sandalyesine yaslandı. İşin eğlencesi kaçmıştı. Babasının konuşmaları ona kısa heyecanlardan başkasını sunmuyordu. Ara sıra konuştuğu Arif adlı adamın bir kazada öldüğünü duymuş, sürpriz bir şekilde buna üzüldüğünü fark etmişti. Yaşadığı çevrede bir başka papağanın söylediklerini tekrarlamayan yegâne insan oydu. Dinlemekten zevk aldığı ender kişilerdendi. Özellikle onun düşüncelerinin ardındaki mantıklı nedenleri duyduğunda ona hayran kalıyordu. Tabii Arif'in, 'Sen çocuksun, anlamazsın.' dememesi de Veli'nin dikkatini çeken ayrı bir etkendi.
Babasının öfkeli yakınmasını duymazdan gelerek üçüncü kattaki odasına çekildi. İkindi çayına henüz iki saat vardı. Bu esnada ne yapacağına karar veremedi. Video oyunu oynamak canını sıkıyor, kitap okumak uykusunu getiriyordu. Dışarıya çıksa da onu cezbedecek bir şey bulacağından şüpheliydi. Yatağında uzandı ve saate odaklı olmayan bir hayatı düşledi. Günün belirli zamanlarında böyle yapmasa, babasının boğucu huzurunda ruhunu teslim edeceğinden emindi. Apansız gelişen olayların kaba saba dizdiği anlar varken, aynı günleri sil baştan yaşayacağını bildiği hayata bağlı kalmak istemiyordu. Herkesin anlayamadığı delilikte o, huzuru bulacağını seziyordu.
Eski günlerdeki sıkıntısına kıkırdayarak selam veren Veli, şimdi ne kadar güzel bir hayat yaşadığına şükretti. Tepede dolaşan güneşe gözlerini kısarak baktı. Yeniden bir araya gelişimize ne kadar da uygun bir gün, diye düşündü. Ne de olsa Merkez'in tansiyonunu yükselteceklerdi.
"Babam beni görünce ne der acaba?" diye mırıldandı. Kollarını yana açarak uzun bir uykudan yeni uyanmış biri gibi gerindi. O esnada görüş alanına giren beyaz yapıya baktı.
"Varmak üzereyiz."
Onun sözüyle Baycan ile atışmaya son veren Adile, sol elini alnına götürerek güneşin rahatsız edici ışığını kesti. Uzaklardaki bir binanın çatı katını görebiliyordu.
"Sonunda!"
Fısıltısı özlem, bakışları keskin bir nefret taşıyordu; kararlılığı ise hepsinden baskındı. Güneşin dahi çekinerek aydınlattığı yöne doğru koştu. Onun ardından şaşkın bir şekilde bakan iki adam ise kararsız kalmıştı. Terk edilmiş dahi olsa Merkez'in eski üssüydü burası. Grup toplantılarında, pusuda bekleyen askerlerin burada olma ihtimalini hep göz önünde bulundurmuşlardı.
"Belki de Aran bizden önce gelmiş ve buradaki son askerlerin de icabına bakmıştır." diyen Veli, Adile'nin ardından koşmaya başladı.
"Hey, bekle!"
Dakikalar sonra, son katı dışında tamamen toprağa gömülmüş olan binaya ulaştı. Tek kat dahi olsa, oldukça geniş bir araziyi kapsıyordu ve etrafında koşmanın en azından on dakikasını alacağını biliyordu. O kadar sağlamdı ki, kırık pencereleri dışında hiçbir yerinde en ufak bir zarar dahi yoktu.
Adile yaklaşık üç yıl evvel kaçtığı pencereden bu kez içeri girdi. Kalbi heyecanla çarpıyor, sonunda bugünün geldiğine inanamıyordu. Tozpembe örtülere sahip yatağı bozulmuş, ahşap dolabı yere devrilmişti. Masasından yere uçuşan resimler dahi eksiksizdi. Başkaldırıdan sonra buraya uğrayan olmamış demek, diye düşündü eline üzeri karalanmış bir çizimini alarak. Genç bir delikanlının kara kalemle kötü çizilmiş bir portresiydi. Tozlanmış resmi eliyle temizledi ve hasretle baktı.
Nasıl da özlemişti!
Yalnızca birkaç santim uzun olduğu Adile'nin omzunun üzerinden resme bakan Veli, kendini tutamadı.
"Vay, hayatımda bu kadar berbat bir resim görmedim. Sen mi çizdin?"
Kızın cevap vermesine fırsat tanımayan Baycan, Veli'nin sağ omzunu tuttu ve onu geriye çekti.
"Rica etsem düzgün konuşur musun? Adile berbat çizmez!"
Bu söz üzerine gülen Veli ise, "Baksana, kendisi bile beğenmeyip üzerini karalamış." dedi.
Elindekini yatağın üzerine bırakan Adile, asıl amacını bir kez daha hatırladı. Kırılan kalbine belki çözüm bulamazdı, ama en azından olanların hesabını sorabilirdi. Gitmeleri gerektiğini söyleyerek tek başına kaldığı odadan çıktı. Tıpkı binanın dış kısmı gibi beyaza boyanan geniş, uzun bir koridordaydı. Sağ tarafa yöneldi. Üzerinde isim tabelaları bulunan farklı renklerdeki oda kapılarını geçti ve dikdörtgen şeklindeki kapısız salona vardı.
Gördüğü ilk kişi Taylan idi. Krem rengi, deri bir koltuğun üzerinde uzanan adamın gözleri kapalı, dudakları hareket hâlindeydi. Mırıltılı bir şarkı tutturmuştu.
Sol taraftaki bilardo masası, sayısı onu bulmayan askerlerle ve Sekiz Og'un iki üyesiyle çevrelenmişti. Grubun en büyük üyesi askerlerden biriyle oyun oynarken, en küçük üyesi ile kalan askerler onları seyrediyordu. Bir yandan da ellerindeki cips, kola, çubuk kraker ve çikolatalardan oluşan abur cuburlardan atıştırıyorlardı. Sağ tarafa kurulmuş üç masadan birine oturmuş olan Aran ise kitap okuyordu.
Salona giren ayak seslerini işiten Taylan oturma pozisyonuna geçti ve yüzündeki bezgin ifade yerini sinsi bir gülüşe bıraktı.
"Demek Sekiz Og'un diğer üyeleri de geldi."
Taylan'ın sözüyle birlikte salondaki askerler ve Sekiz Og'un üyeleri bilardo oyununa ara verdiler. Aran okuduğu kitaptan gözlerini ayırmadı. Kimlerin geldiğine bakmaya dahi ihtiyacı yoktu.
"Hâlâ tamamlanmadık." dedi ve kitabın sayfasını çevirerek okumaya devam etti.
