Zamanın dişli çarkına takılıp kalmıştı Sercan. Hayatında nadiren yaşadığı, geçmek bilmeyen, aktığı her an ruhunda derince izler bırakan zamandı son günlerde yaşadığı.
Roza'nın geri dönmediği haberini verdiği günden bu yana bir hafta geçmişti. Herkesin üzüldüğü, buna rağmen olgunlukla karşıladığı haber, Merva'nın üzerinde sindirici bir etki bırakmaya başlamıştı. İlk duyduğu anda uyuyacağını söyleyerek bir kenara çekilmişti. Zaman geçtikçe de herkesten daha çok uzaklaşır ve daha az konuşur oldu. Geceleri erkenden uyuyor, kendisine yöneltilen sorulara kısa cevaplar veriyor ve yürürken sürekli geride kalıyordu. Birlikte yürüseler dahi bir arada değil gibiydiler. Zira bozulmuş yollarda da sık sık düşmesi, çevresine pek dikkat etmediğinin göstergesiydi.
Sercan ne kadar uyarırsa uyarsın dinlemiyor, Vuslat'ın onu sakinleştirmeye yönelik her konuşması, genç kadının bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Onu yakalayan girdap o denli güçlüydü ki, bir türlü çekip çıkaramıyorlardı.
"Keşke ağlasaydı." dedi Vuslat uyumaya hazırlanırken. Ayrılıklarının yedinci gününün akşamıydı. Merva yine yemekten hemen sonra uyumuş ve herkesten biraz daha uzak durmaya özen göstermişti. Vuslat yaklaştıkça yavaşça ondan uzaklaşıyor, Yekta'nın esprileri kâr etmiyor, Barış'ın yatıştırıcı konuşmasına baş sallasa da onu dikkate almadığı değişmeyen durumundan belli oluyordu.
"Ağlasa daha kötü olmaz mı?" diyen Kağan, oturduğu yerden Merva'ya bakarak iç çekti.
"Ne o, sen bile üzülüyor musun?"
Kağan, Vuslat’a anlamsız bir soru sormuşçasına baktı. "Tabii ki üzülüyorum! Alaycı konuşmana tepki vermeyen birini görsen sen de üzülmez misin?"
"Ben de neden seni ciddiye alıyorsam artık!"
Kağan güldü. Aslında onun da anlam veremediği bir sebepten dolayı kafası karışıktı. Uyuyacağı toprak zemine uzandı ve Merva'ya tekrar baktı. "Hatanın kendisinde olduğunu düşünüyor olmalı."
Sesi her ne kadar fısıltı düzeyinde çıkmış olsa da, onun karşı tarafında uyumakta zorlanan Sercan, her şeyi duymuştu. Kayıpların pençesi ruhuna nakış gibi işlerken gece boyunca onun son cümlesini kafasında tartıp durdu. Hiç uyumamasına rağmen Kağan'ın ne demek istediğini anlayamadı. Sonuçta ortada bir hata yoktu, yalnızca verilmiş bireysel kararlar vardı. Hangi açıdan bakmaya çalışırsa çalışsın, kimsenin tek hata bulamayacağı bir durumdu.
Sercan, güneş ışıkları uzaktan belirmeye başladığında yeni uyanmış gibi davranarak yattığı yerden kalktı. Yekta'dan sonraki nöbeti devralan Barış, gülümseyerek ona baktı.
"Uyumadığını biliyorum."
Beklemediği bir söz karşısında bozulan Sercan, yüzünü buruşturdu. "Yani?"
"Neden bu kez farklı bir şey denemiyorsun?"
Tüm sözler anlamsız gibiydi. Kafasının neden bulandığını kavrayamıyordu. Hâlbuki uykusuz kaldığı nice zamanlar olmuştu ama hiçbirinde böylesine zor anlar yaşamamıştı. Bazı şeyleri anlamlandıramadığı çocukluk zamanlarında dahi olanlara kayıtsız kalan biriydi. Şimdi ise gece de dâhil tüm vaktini bir kadını eski canlılığına döndürmenin yollarını düşünmeye adıyordu. Zamanın sırlı simi kendi üzerinde parıldıyor olmalıydı. Zira hareketlerinin bu denli değişimine bir mana yükleyemiyordu.
"Anlamadım." dedi nihayet.
Kendisini daha iyi açıklamanın en kısa yanıtıydı bu. Gayesi, zamanı bir an evvel olağan akışına döndürmekti. Çünkü böyle devam ederse bir noktadan sonra hepten duracağını hissediyordu.
"Herkes Merva'nın suskunluğunu bozmak için çaba harcadı durdu. Kağan bile! Ama sen sürekli yaptığın şeyi yaptın, yani uyardın. Aklının başka yerde olduğunu söyleyerek nöbet tutturmadın, önümüzde daha uzun bir yol olduğunu, bu yüzden de vücudunun bitap düşmemesi için yemeklerine dikkat etmesi gerektiğini söyledin. Hatta düşerken bile önüne iyice bakmasını istedin. Neden? Çünkü yaralanacaktı ve bu da senin istemediğin başka bir durumdu." Barış durdu. Sözlerini bağlamak istediği cümle için derin bir nefes aldı. Bu kısacık anda Sercan hayli meraklanmış, keskin bakışlarıyla onu konuşmaya devam etmeye zorluyordu. "İstemediğin şeyleri kızın kafasına vura vura söyledin. Bir kez de istediğin şeylerden bahsetsen nasıl olur?"
Sözlerini tamamlamanın verdiği rahatlıkla omuzları düştü. Sercan'ın bu sözlerini ciddiyetle düşündüğünü gördüğünde, nihayet bir sonuca varacaklarını sezdi. Son bir gayretle onu şevke getirmeye çalıştı.
"Zor zamanlar geçiriyoruz. Ama biz her daim birlikte hareket ettik. Ölenler olsa da, birlikteliği bozup aramızdan ayrılığı seçenler çıksa da sayısı yarıdan daha aza inmiş bu grup hâlâ bir arada. Eğer düşüncelerimizle bile savaş halindeysek yine birlik olmamız gerekmez mi? Yoksa yeni bir ayrılığa mı razı olursun?”
Bunu duymak dahi Sercan'ın yüreğine ağır bir tokmak gibi indi. Ayrılmak mı? Merva'dan mı? "Yalnız bırakan ben, yani biz değiliz. O bize açık kapı bırakmıyor."
"Belki de o kapıyı bulamayan biziz. Neden silah değişikliğine gitmeyelim?"
Barış'ın heyecanla kaynayan kahverengi gözleri, etrafı kolaçan etmeye geri döndü. Sercan ise bir kez daha yüzünü buruşturdu. Derin bir kuyunun içine atılmış gibi hissediyordu. Merva ile ne konuşacağını hayal etti. Hayalindeki o konuşma anına nispetle Erzincan'daki Yeşil Gardiyanı tırmanmak daha kolaydı.
Etrafına bakındı. Vuslat'ın uyuyor numarası yapmasına minnettar olsa da, aynı şeyi Kağan için düşünemiyordu. Yattığı yerden oturma pozisyonuna geçmiş, meraklı gözlerini ona dikmişti.
ww
Gün ağardı. Gece ilk nöbeti tutmuş Yekta ile hâlâ uyumakta olan Merva'yı uyandırdılar. Önceki gün yolda karşılaştıkları ellili yaşlardaki bir adam ve kadının ikram ettiği peynir ile ekmeği kahvaltıda yediler. Onlara karşılık olarak meyve yemenin ve Erzincan'dan uzak durmanın bilgisini verseler de minnettarlardı. Ne de olsa bazen yemek, bilgiden daha değerli olurdu.
Ankara'ya yalnızca birkaç günlük mesafe kalmıştı. Ancak bu bile Sercan'ın aklını çelmeye yetmedi. Odağını tümüyle yitiren genç adam, Barış'ın önerisini yapmaya, yani silahını değiştirmeye karar verdi. Kağan'ı kimsenin onları duyamayacağı bir kenara çekerek ona, aklına takılan suali sordu.
"Dün gece Merva'nın hatayı kendisinde bulduğunu söyledin. Bu kanıya nereden vardın?"
"Ben de bunu ne zaman soracaksın diye düşünüyordum. Yine de bu kadar çabuk gerçekleşeceğini ummamıştım." Sercan'ın tehdit edici bakışlarının farkına varınca yüzündeki sinsi eda silindi ve yerini daha yumuşak bir ifadeye bıraktı. "Tamam, tamam, uzatmayacağım.” Bazı şeyleri itiraf etmek Kağan için hâlâ zordu. Neyse ki konuştuğu kişi, liderden de öte, değer verdiği bir dosttu. Derin bir nefes aldı ve dün geceki sözünü açıklamaya koyuldu. “Benimkisi sadece bir tahmindi. Bilirsin, pek sevilen bir çocuk değildim. Ne ailem tarafından sevildim ne de çevremdeki insanlar bana hoş davranırdı. Çocuklar bile futbol oynarken sayıca eksik de olsalar, beni aralarına almazlardı. Ben de hep sorunun bende olduğunu düşünürdüm. Herkes bana karşı aynı tepkiyi veriyorsa bir yerde mutlaka hata yapmış olmalıyım, derdim. Bunun ne olduğunu düşünerek yıllarımı harcadım. İki yıl önce sizinle karşılaşmamış olsaydım tüm bunları hak ettim düşüncesiyle ömür tüketirdim."
Kağan'ın içten cevabı Sercan'ı bir yandan rahatlatırken öte yandan korkutuyordu. "Merva'nın da öyle bir hayatı olduğunu mu düşünüyorsun?"
"Yok, yetimhanede büyüdüğünü ve çok iyi arkadaşlarının olduğunu anlatmıştı. Bahsettiğine göre güzel bir hayatı varmış. Ama eski arkadaşlarının isimlerinden hiç bahsetmedi. Muhtemelen onlarla ilişkisi devam etmedi. Buna binaen hatanın kendisinde olduğunu düşündüğü fikrine kapıldım. İlişkiler noktalanıyorsa bir yerde sorun var demektir. Kopan kişi de belli ki hep o olmuş."
Sercan ne diyeceğini bilemez hâlde öylece yürüdü. Grubun en arkasındakiler bu kez onlardı. Vuslat ile kol kola yürümek zorunda kalan Merva'ya baktı. Yüreğinde hissettiği ağırlığın üzerine bir yenisi daha binerken adımları yavaşladı. Barış'ın haklı olmasını diledi. Açık kapıyı göremeyen kendisi olmalıydı, Merva hiçbir şeyi tamamen kapatmadıysa belki o vakit içeri sızabilirdi.
Öte yandan Kağan ile bu kadar şeyi paylaşan kıza karşı kırgınlık hissediyordu. Yanındaki delikanlı için de kıskançlık... Bu duyguları hissetmeyi hak etmediğinin farkında idi. Çünkü hep bir mesafe bırakmıştı. Bir şeyleri açıklığa kavuşturmuş olsaydı şu an Merva bu durumda olmazdı. Roza'nın dediği gibi, artık bir yerden başlaması gerekiyordu. Bu nedenle daha çok şey bilmeli, ona göre hareketlerine yön vermeliydi.
"Onun hakkında başka ne biliyorsun?"
Yüzüne bir sinsi sırıtış daha ekleyen Kağan, bu kez tehditkâr bakışların hedefinde olmayacağından emindi. Zira Sercan'ın aklı bütünüyle başka birindeydi.
"Sadece Umut diye biri var. Onu da sekiz yaşından sonra görmemiş zaten. Ayrıca o çocukla alakalı hatırlayamadığı bazı anıları var. Zaten Erzurum'a gelmeden önce onu hiç hatırlamamış. Malikânemize geldiği gün, bir şeyler anılarını su yüzüne çıkarmaya başlamış. Şu sapkın bakan da ne tür otlar verdiyse artık, ara sıra kâbus bile gördüğü oluyor. Bunların eski hatıralar mı yoksa sadece rüya mı olduğundan emin olamıyor. Kafası darmaduman. Anlayacağın sıyırmak üzere!"
"Dikkatli ol da aynı duruma düşme!" diyen Sercan, arkadaşının omuzuna sertçe vurdu.
Akşam nöbet tuttuğunda, Umut ismi zamk gibi yapışmıştı kulaklarına. İlk duyduğunda pek önemsememişti. Ancak aklını yoran bir sual hasıl oldu.
Ya aynı kişiyi arıyorsak?
Bu ihtimali mümkün bulmadı. Belki ismi Merva olanların sayısı azdı fakat Umut, bu ülkede kim bilir kaç kişinin adıydı!
İhtimaller cana batan toz zerrecikleri gibiydi. Bir kez akla düştü mü gözleri kör eder, kişiyi gerçeği görmekten uzaklaştırırdı. Buna mahal vermemek adına başını iki yana salladı. Umut'u unutsa da farklı bir düşünce onu nöbetini yapmaktan alıkoydu.
Ne yana baksa gözleri küçük tepelerden, ağaçlardan ve uzayıp giden yoldan habersizmişçesine yalnızca Merva'ya takılıyordu. Geç kalıp kalmadığını bilememenin verdiği endişe, hücrelerini yakadursun, kulakları çın çın öten sesten muzdaripti. Sinsi bakışları göze almak pahasına da olsa Kağan'ı uyandırdı. Nöbetini ona devrederek uyumaya çalıştı. Tüm çabası nafileydi. Beyninde Roza'nın mıh gibi çakılmış sözleri tekrarlanıp duruyor, Sercan'a ayrıldıkları geceyi tekrar yaşatıyordu.
"Sana söylemem gereken bir şey var."
Genç kadının mühim bir meseleden bahsedeceğini sezen Sedat, onları yalnız bırakarak çocukların yanına gitmişti.
"Nedir?" diye sormuştu Secan.
"Merva ile alakalı. Onu seviyor musun?"
Roza’nın konuya direkt girişi, afallamasına sebep olmuştu. Böyle bir soruyu bekliyordu lakin üstü kapalı bir şekilde. Böylesine açık seçik değil. Bu yüzden cevabından emin olsa bile nasıl ifade etmesi gerektiğinde kararsız kalmıştı.
Sabırsızlanan Roza, sorusunu yinelemişti. "Söylesene, seviyor musun sevmiyor musun?"
"Biliyor musun, bazen Kağan'ı hiç aratmıyorsun!"
"Bana ondan bahsedip de gecemi mahvetme!"
Sercan, duygularını çekinmeden ifade eden kadına baktı. Onun yolları ayırmasının Merva'yı ne kadar üzeceğini tahmin dahi edemiyordu. Tarafsız olmaya çalışsa da az biraz sitem ekli sesiyle konuştu.
"Sen de Merva'nın gecesini mahvedeceksin."
Acı bir tebessümü buyur eden Roza, "Bu kararı vermek benim için çok zordu." dedi. "Ben hiçbir zaman kaçan biri olmadım. Hep sorunlarımla yüzleştim. Hayatım bir mücadelenin yüzgecinde geçti, sallandım durdum. Yanlış zaman seçtim farkındayım ama bir kez olsun kaçmak ve uzaklaşmak istiyorum."
"Nejat'tan mı?"
"Sadece o değil."
Suskunluğu, bu konuyu bir daha gündeme getirmemenin kilidiydi. Sercan da bu nedenden dolayı konuyu deşmemiş ve yanıt vermişti.
"Sevsem de hayatımızda değişen hiçbir şey olmayacak."
Roza'nın gözleri umutla ışıldamış, heyecandan ayağa kalkma isteğini zor bastırmıştı. Tahmini, Sercan'ın da onu sevdiği yönündeydi. Yine de bunu ondan direkt duymak, tahminden daha kesin yargı taşıyordu.
"Yanılıyorsun, değişen o kadar güçlü bir şey olacak ki!"
"Ne demek istiyorsun?"
"Merva değişecek, Sercan. Onu kapana kısan duyguları değişecek. Mutlu ve olağan bir hayat geçirdiğini söylüyor. Ama anlattığı şeylerde ben hep yalnızlığı gördüm. Etrafında çok fazla insan varken hiçbirine ismini anmayacak kadar değer vermemesi sence de yalnızlık değil mi? Bitkilerle konuşması, sürekli arkadaş niyetine onlardan bahsetmesi, üniversitedeki herkesle iyi geçinse de kimseyle özel bir anı paylaşmaması, okul bitince ya da yetimhanede kalabilme yaşını doldurunca herkesle yollarının ayrılması... Mutlu olduğunu düşünüyor ancak bunun yalnızlık olduğunu göremeyecek kadar cahil. Kimseyle uzun süreli ilişkisi olmadı. Bunların hepsi şartların öne sürdüğü basit ve kısa ilişkilerdi. Şartlar tükenince getirdikleri de tükendi ve Merva hep yalnız kaldı. Bu yüzden neyin ne olduğunu bilmiyor, herkese bir gün gidecek arkadaş gözüyle bakıyor. Ne hissederse hissetsin, onun kafasındaki tek tanım bu. Tek duygular da mutluluk ve üzüntü. Sana âşık olduğunu herkes biliyor ama ona sorsan ne olduğunu bilmez. En fazla senin yerinin ayrı olduğunu söyler. Sebebini sorsan, tıkanır kalır."
Hızlıca konuşan Roza soluk soluğa kalmış, derin nefesler alıp vermişti. Habersiz ayrılığının Merva'nın canını yakacağını ve onun kapanına yeni bir kilit vuracağını biliyordu. Bu yüzden Sercan'la konuşmuştu. O an yalnızca arkadaşının kurtarılmasını dilemişti.
Sercan, onun niyetini sezmişti. "Merva'ya açık açık söylememi istiyorsun."
"Aynen öyle! Onunla konuş ve duygularını en açık hâliyle anlat. Yoksa ne senin duygularına bir isim koyar ne de kendininkilere."
Roza ile bir hafta kadar önce yaptığı sohbetin anısından sıyrılan Sercan, çıkmaz dehlizlerde yönünü yitirmiş, bulamıyordu. Söylemem gerekir mi, diye düşünürken iç sesinden de yanıt geldi.
"Bunun geri dönüşü yok!"
Allak bullak olan kafasını taşa vurmak istedi. Böylelikle hissettiği acı nedeniyle, girdiği düşünce karmaşasından çıkabilirdi. Aşk, otuz yaşına değin aklına bir kez dahi gelmemişti. Bir kızı sevip sevmemek hakkında hiç düşünmemiş, bunun bir gün hayatına uğrayacağıyla alakadar olmamıştı. Farklı mücadeleleri vardı Sercan'ın. Hayatında farklı sevgiler ve bitmesini ümit ettiği sessiz savaşlar vardı. Şimdi kalkıp hiç ummadığı ve planlamadığı bir duyguya yer açabilir miydi, aklı almıyordu.
Yerinden sessizce kalktı. Düzenli bir şekilde alınan nefesleri dinledi. Kolunu ısıran karıncayı parmak ucuyla toprağa fırlattı. Oturmuş vaziyette etrafı gözleyen Kağan'ın sırtı ona dönüktü. Bir daire çizmiş gibi uyuyan grubun ortasındaki sırt çantalarından birini mümkün olduğunca ses çıkarmadan aldı ve nihayet sevdiğini kabullendiği kadının yanına gitti. Onun uyumadığını anlamak kolaydı. Nefes almayı bırakmış olan Merva'da hiçbir hareketlilik yoktu. Çöktü ve omzundan hafifçe sarstı.
Gözlerini açmadı.
Bir kez daha sarstı.
Bu defa uyandırılmış birinin rolüne bürünerek gözlerini ovuşturdu. "Ne oldu?"
Sercan onun beceriksizliğine gülmek istese de bunun sırası olmadığının bilincindeydi.
"Benimle yemek yemeğe gelir misin?"
Sesini sadece hâlâ uzanmış şekilde bekleyen kadının duyabileceği tonda tutmuştu. Ama onun aksine, Merva gayet normal konuştu.
"Ben tokum."
"Olsun, yine de gelmeni istiyorum." Kağan'dan yana baktı. Kulağını kapatacağına uzaklaşsaydın ya, diye düşünerek sinirini içine gömdü. Merva'nın hâlâ cevap vermemesi üzerine ekledi. "Benimle birlikte bir lokma da olsa yiyemez misin?"
Son günlerde hep bir düşünce gardiyanının eşliğinde olan Merva, Sercan'ın garip davranışına bir anlam veremedi. Hatta bu konuda düşündüğü de söylenemezdi. Beynini her ne kadar dış etkenlere kapatsa da, önündeki adamın son sözüne karşı direnemedi. Ayağa kalktı ve etrafına baktı. "Uyuyorlar." Sesi bu kez fısıltıyla çıkmıştı.
"Onlara ihtiyacımız yok."
Ansızın tutulan elinin sıcaklığını hisseden Merva, her şeyi unuttuğunun farkında değildi. Gözlerini çekiştirilen eline odaklamış, hızlanan kalbini dinliyordu. Yaşam şu an bu iki organda, kendi elinde ve avucunun içindeki diğer elde vücut bulmuş gibiydi. Eli dışındaki bütün bedeni iflas etmişe benziyordu.
Onun elini, yüreğine karşı büyük bir gayret vererek tutan Sercan ise gözden ırak bir yere gitmek istedi. Ancak sevdiği kadının yerinden kımıldamayışı, kalbinin korkuyla sarsılmasına neden oldu. Kendinden o kadar emindi ki, ilk kez Merva'nın onu sevip sevmediğinden şüphelendi. Bu tek an, yüzünün bembeyaz kesilmesine yetti.
"İstemiyor musun?"
"Ö-özür dilerim! Sadece... yani... elimi tutman biraz... nasıl desem?"
Lacivert gecenin loş ışığında Merva'nın kıpkırmızı kesilen yüzünü görünce rahatladı. "Elin mi ısındı?" diye sordu çenesinden tuttuğu kızın başını hafifçe kaldırarak. Bunu yaparken kalbi daha çok çarpıyor ve eli titriyordu ama devam etmeliydi. Kararsız değildi, sadece yeni bir şey fark etmişti: Onu sandığından fazla seviyordu.
Gözlerini ondan kaçırmaya çalışan Merva, "E-evet." yanıtını verdi ve ayağa kalktı.
“Benimki de öyle. Tek üflemelik ateşi birlikte tutuyor olmalıyız.”
Merva yürüyemedi. Belki naçiz kalbinin kaldıramayacağı heyecanı yüklendiğinden dolayıydı, belki de hareket ederken ortaya çıkabilecek minik esintinin avuçlarının arasından sızıp tek üflemelik ateşi söndürme ihtimaline karşı duyduğu korkudandı. Bir türlü kımıldayamadı. Avucu dolu olan elini sıktı. Ateşi korumak, hislerini açığa çıkarmak istedi. Ama ince dudaklarını aralayamadı.
Sercan, alnını onun alnına dayadı ve gözlerini titrek yeşillere dikti. O da bir şey diyemedi. Gözlerini kapattı. Bu kez başlarının çakıştığı yerde biten yeni ateşe odaklandı. Kavuran lakin yakmayan sıcaklığı özümsedi. Canhıraş çarpan kalbi öylesine bir telaşeyi yük edinmişti ki, ağırlığı altında ezileceğini sandı. Hiçbir şeyi erteleyemezdi. Merva’nın kapısını tıklamıştı bir kere. Açık kapının önünden çekip gidemezdi, keza bunu istemiyordu.
"Sana aşığım."
Nihayet dile getirmiş, beklenmedik bir hayale adımını atmıştı. Aralarındaki temas, onu yakıyordu. Alacağı cevabın katettiği zaman, onu titretiyordu. Gelgelelim Merva’nın da kendisini sevdiğine dair duyduğu umut, onu ayakta tutuyordu. Yüreği çarpıp çarpmamakta kararsız, alacağı tepkiyi bekledi.
Merva, kulağında yankılanan garip sesi çözmeye uğraştı. Bir ses ki, ne tanıdık duygular barındırıyordu içinde ne de riyakârlık. Sadece özlemin kıyısına vuran engin dalgaların musikisindeki aşinalığı hissettiriyordu. Ilıktı. Tuhaf bir serinlik bahşediyordu. Sonu gelmez bir huzurun nefesiydi. Dokunmaya korkan elleriyle onu kavrıyordu ve hiç bırakmamacasına sarmalıyordu. Güven veriyordu. Vaatleri ise kırgın kuşların yaralı kanatlarına merhem gibiydi.
Bir kez daha çağıldadı aynı garip ses. Hasretle yumak olmuş, tek yönden geliyordu Merva'ya. Gözlerini kırpıştırdı. Nedense göz kapakları ağırlaşmıştı, zira aralanmamakta ayak diriyordu. Ancak ismini anan kişiyi daha fazla bekletemezdi; kaçırmak, gözden yitmesine izin vermek istemediği duygular vardı. Peki, kalbini tamamıyla açabilir miydi?
Ani kalp çarpıntısı ile gayriihtiyari sendeledi. Yine de dengesini korumayı başardı.
"Özür dilerim."
Sercan endişelendi. "İyi misin?"
"E-evet." dedi daha çok kızararak. Sağ yanındaki adama dönüp bakma yürekliliğini, geçen her saniyeyle birlikte yitirdiğini hissetti. "Ben... Sadece biraz ani oldu. Beklemiyordum."
"Haklısın, ani oldu."
Gruptan biraz uzaklaştılar. Sercan durgundu. Kayıplarını, kararlarını düşündü. Dile getiremediği istekleri ve pişmanlıkları vardı. Doğumundan bu yana hep yitik bir mücadelenin doygunluğunda sancılı anlar yaşamıştı da pek bir şey hissetmemişti. Farklı eller tarafından tutulan hayatını hep dışarıdan seyretmişti. Sonra da tam kurtuluş yolu açılacakken...
'Bir köprü gibisin, Sercan. Bizi birbirimize bağlamaya çalışmak, senin için zor olmalı.'
Duymak istemedi. Kulaklarını elleriyle kapattı ve başını sertçe iki yana salladı. Yüzü, acıyla gerildi. Vücudu kaskatı kesilirken gözlerini sımsıkı yumdu. Ağzından dökülen inleme sesi, Merva'nın yüreğindeki korkuyu körükledi.
"Pişman mısın?"
Bulunduğu ana geri dönen Sercan, tam da sırasıydı, diye düşünürken buldu kendini. Hatırlaması acı verici kişilerin hayalet sesleriyle boğuşamazdı. Hâlbuki Kağan onu daha yeni uyarmıştı. Titrediğini hissetti. Merva, ansızın gelen acıyı üzerine almış olmalıydı.
Sağ elini sevdiği kadının saçlarında gezdirdi ve gülümsedi. "Benim hislerim, pişmanlık duyacak bir hevesten ibaret değil." Anlaşılan birkaç dakika evvelki itirafı, tekerrür gerektiriyordu. Bunu yapmak, Sercan için de zordu. Hele ki onun saçlarını karıştırmak için epey güç sarf etmişti. Sözleri onu sevdiğini tekrarlamaya yeter miydi, emin değildi. Bu yüzden hislerini kelimelerinin içine saklayarak konuştu. "Gerilmemin nedeni sana âşık olduğum gerçeği değil. Sadece geçmişten bir anıydı."
Merva ilkin ne yapacağını bilemedi. Duyguları çarpıyor, başı dönüyordu. Saçlarını okşayan elin zarafeti, onu içten içe eritiyordu.
Aklını alan bu müşahhas durumda yalnızca bir eksiklik vardı: Sercan her ne kadar onu sevdiğini söylese de, kendisi hep sessiz kalmıştı. Merva, dudaklarını araladı. Sevgiyi kelimelere dökmenin ne denli zor olduğuna hayret ederek kapattı. Tek kelime dahi söyleyememişti. Zayıflığına yandı. O an yeni bir şey hatırladı. Arkadaşları da dâhil daha önce hiç kimseye sevgisini dile getirmemişti.
Sercan'ın eli durdu, Merva’nın yüreği korkuyla buruldu. Çok geç kalmanın verdiği yıkıcı duyguyu tadıyordu. Ancak ardından gelen hareket, zamanın silkemediği elemi dağıtmaya yetti. Saçlarının arasına konan bir öpücük, geç kaldığını sandığı zamanı yıktı geçti.
"Sen bekle beni! Ben her yolu sana bağlamasını da bilirim."
Başını çeviren Merva, hiç tereddüt duymadan Sercan'a baktı. Gözlerini onun gözlerine, ta derinlere dikti. Birinin ruhunu, kalbini açıp okumak bu kadar basit olabilir miydi? Gözlerinden çenesine süzülen yaşlarla ona sarıldı ve başını, adamın göğsüne dayadı. Yüreğindeki kelimeleri art arda dizmekten aciz olsa da mutluydu. Bu kez kırmak, uzaklaşmak istemeyecek kadar umutluydu. Bedenine sarılan kolların açılmamasına mâni olacak kadar da huzur dolu!
Sercan ise bir kere içindekileri tamamen açığa çıkarmaya karar vermişti. Güç de olsa yılmayacaktı. Zira seviyordu. Sevgisi, yeni zorluklara değerdi. "Sen acele etme, hele endişe hiç duyma! Birliktelikler sadece yan yana durmakla olmuyor. Roza'nın gidişi geri dönmeyeceği anlamına gelmediği gibi, bizim de hiç ayrılmayacağımız kesin değil. Buna rağmen inancını yitirme ve bana, gurubumuzdaki herkese güven. Sakın pes etme!"
Yüzü onun göğsüne bastırılmış hâlde aldığı nefesle ferahlık, vücudunu baştan aşağı dolaştı durdu. Sesi onu yalnız bıraksa da Merva bu kez önemsemedi. Başıyla onaylaması yeterliydi. Sercan bilirdi. Hızlanan kalp atışlarını duyduğu adam anlardı. Ona güveniyordu. Artık sendelemeyecekti.
Ancak fazla zamanları yoktu. Yerinde sayamayacakları bir devrin kollarında dolanıp dururken beklemek, çözüm getirmeyen bir süreçti.
ww
Artık çok az dinleniyor, günün çoğu kısmında yürüyorlardı. Hayatta kalma gayesiyle geçen çabalarına bir mücadele daha eklenmişti: Isınan hava yüzünden bedenlerini vuran mayışma hissi, onları özellikle öğlen saatlerinde bulurken yollarına devam etmek zor oluyordu. Yine de yapmaya mecburlardı. Nihayetinde en küçük bir dikkatsizlik, rüzgârdaki kum taneleri gibi savrulmalarına neden olabilirdi.
Her şeye rağmen oturup konuşacak zaman bulabiliyorlardı. Grubun isteklerine bir nebze de olsa boyun eğen Sercan, sayıca az olmanın eksikliğini böyle anlarda daha çok hissediyordu. Özellikle Nehir'in canlılık taşıyan ve bilgiçlik taslayan hâllerinin yoksunluğu, grubun sessizliğinin en büyük sebebiydi. Erzurum'dan bu yana her şey istenmeyen bir çizgide ilerliyordu. Hayatlarını darmadağın eden bu önemli kişiyi, yani Tolga Canyurt'u daha yakından tanımak istiyorlardı.
"Tolga, Dünya Merkezi’nin kuklalarından biriydi."
Roza ile Sedat'ın ayrıldığı gece yarım kalan açıklamasına, arkadaşlarının isteğiyle devam etti. Sercan, bu konuşmayı elinden geldiğince hemen bitirmek istiyordu. Bir köprü gibisin, diyen geçmişin hayaletini zihninden tekrar silmeye çalışırken sır taşımanın zorluğunu tadıyordu. Üzerine oturduğu beton blok, içinden geçtikleri kasabadaki yıkılan binalardan kopan parçalardan yalnızca biriydi. Tıpkı öncekiler gibi keşmekeşe bulanmış yerler, artık alıştıkları yeni düzenin halkalarını oluşturuyordu.
"Nasıl yaptı bilmiyorum ama Merkez'den kaçmayı başardı ve Erzurum'a geldi. Saklanmak için yeterince uzak bir yerdi. Yine de o şehri seçmesindeki tek amaç bu değildi. Kaledeki kızıl ağacı görmüştü."
"Ben de ona hayret ediyorum." dedi Barış kaşlarını çatarak. "Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir ağacın nasıl olur da toprağa ve suya ihtiyaç duymadan büyüyebileceğini anlayamıyorum."
"Sıradan bir ağaç değil zaten. Merkez'in yıllardan beri süregelen deney ürünlerinden yalnızca biri. Belki de bu yüzden Yeşil Gardiyanlardan farklı olarak toprağın hükmünü uygulamıyor."
Grubun çoğunluğunun ona anlamsızca bakmasıyla gerildiğini hissetti. Hiçbir şey bilmeyen arkadaşlarının her şeyden bihaber hâlleriyle kalmalarını isterdi. Ancak herkes onun sözlerine dikkat kesilmişken geri adım atamazdı. Yekta bir şey soracakken Vuslat'ın onu susturmaya çalışması ise dönüşün olamayacağının apaçık örneğiydi. Sercan, bu noktada susamazdı.
"Ağacın Erzurum'a nasıl götürüldüğünü bilmesem de, Tolga’nın onun ne olduğunu ilk gördüğü an anladığından eminim. Merkez'i taklit etmesi de bunun en büyük göstergesi."
"Taklit derken?" diye sordu Merva.
"Yahu, bıraksanıza rahat rahat konuşsun Sercan!" diye alevlendi Vuslat. "Lafını bitirince istediğinizi sorarsınız."
Arkadaşının hoplayan sinirine karşılık Merva, ağzının görünmez fermuarını çekti ve bir daha konuşmayacağının güvencesini vermiş oldu.
Gülümseyen Sercan, "Endişem boşuna! Siz hiç değişmeyeceksiniz." dedi. Nefesini tazeledi ve bu kez daha kararlı bir edayla konuştu. "Tolga Canyurt, deneylerinde yalnızca yetişkin olmayan bireylerin kullanılması gerektiğini çözmüştü. Bu da iki önemli sorunu beraberinde getiriyordu. İlki, ağacın tohumunu yerleştireceği kişi sayısının büyük oranda düşmesi demekti. Ne de olsa günümüz ailelerde çocuk sayısı fazla değil. İkincisi ise,"
Bu defa konuşan Vuslat'tı. "Elinde kalan ve ona sadık olmayan yetişkinleri ne yapacağı." Merva ile Yekta hesap sorarcasına on baktı. Onları susmaya zorlayan kişi oyken şimdi kendisinin konuşması, alınmalarına neden olmuştu. Ancak Vuslat, iki arkadaşının bakışlarını görmezden geldi. Merakı önemliydi. "Sahi, ne oldu insanlara?"
"Aslında yetişkinlerle çocuklar aynı kaçınılmaz sonun parçaları oldular; her biri Tolga için birer deney malzemesiydi. Kimi kızıl ağaca yem oldu, kimi tabiata. Size meyvenin bilgisini vermiştim, öyle değil mi?"
İfadesiz duran ve etrafı kolaçan eden Kağan dışındakiler düşündüler ve düşündükçe gözleri büyüdü, ağızları şaşkınlığın elem kokan şeklini alarak açıldı.
"Onları yem olarak kullanmış olamaz!" diyen Merva'nın gözlerindeki dehşet ayan beyan ortaya serilmişti. Barış ile Yekta küfürler savurdu. Onlara nazaran Vuslat, sükûnetini koruyabilmişti.
Sercan, onların tepkilerine hak veriyordu. "Tam olarak öyle, Merva. Tolga, sadık olanları yanında tuttu. Kalan yetişkinleri daha sonra kullanmak üzere hapsetti. Ancak yetişkinler çoğunluktaydı. Ne itaat ediyorlardı ne de yaşları onları önemli kılıyordu. Birini hapsetmek, onu beslemek demektir. İnsana bağlı üretimin iyice düştüğü bu devirde, yüzlerce kişiyi besleyemezdi. Serbest de bırakamazdı. Çünkü çocukları hâlâ esirdi ve bir kısmının ailesi, Tolga yüzünden ölmüştü. Bırakıldıkları takdirde silahlanıp ona saldırmaları an meselesiydi. Hele ki Sekiz Og'un Erzurum'da olduğuna dair duyumlar almışken."
"Birbirini aratmayan iki grup."
Vuslat'ın sözüne acıyla gülümseyen Sercan, bir an önce bu konuya nokta koymayı isteyerek onu duymazdan geldi.
"Bilgiye ihtiyacı olan Tolga, yetişkinleri deney malzemesi olarak kullanmaya karar verdi. Başka çaresi olmayan insanlar, onun dediklerini yapmak zorunda kaldılar. Olgunlaşmayan meyveyi koparanlar, bitkiler tarafından öldürüldü. Olgunlaşanı koparıp hükümden kurtulanların ise kanı süzüldü. Kızıl ağacın suya ihtiyacı yoktu ancak bu, beslenmediği anlamına gelmiyordu. Toplanan kanlar, ağacı sulamak için kullanıldı."
Çok konuşmaktan dolayı boğazı kuruyan Sercan, girdikleri evlerde buldukları mataralardan birini aldı ve içindeki sıcak sudan birkaç yudum içti. Arkadaşlarını, onların durgunluğunu anlıyordu. Nahoş olsa da bazen gerçekleri bilmek, yaşamanın mühim bir kuralıydı. Onları bundan mahrum bırakamazdı. Ayrıca anlattıkça üzerindeki yük azalıyordu. Yine de tamamen kurtulamamıştı.
"Hayvanlar için de deney yapmak istediğini duydum. Anladığım kadarıyla etrafta pek hayvan bulamamış. Olanlar da bilinmeyen bir nedenden dolayı vahşileşmiş."
"Açlıktandır."
Barış'ın kendinden emin konuşması, Sercan'da buruk bir etkiden başka iz bırakamadı. Sesinin garip tınısı, bunun ihtimal dâhilinde olmadığını söylüyordu.
"Umarım dediğin gibidir, Barış. Çünkü doğanın vahşi tutumu yalnızca insanlara yöneliktir. Hayvanların bu durumdan etkilenmediğine şahit oldum."
"Ben de." Sağ elini havaya kaldıran Merva heyecanla atıldı. "Ben de Iğdır'dayken şahit oldum. Avlanmadan önce bir tavşanın bitkilerle ve ağaçlarla oynadığını gördüm." Sonra Vuslat'a baktı ve kendinden emin bir edayla konuştu. "O zaman bana çok kızmıştın, Vuslat Abla. Ama tüm bunlar normalmiş. Bitkilerin düşmanlığı yalnızca bizeymiş."
Vuslat, Merva'nın sözlerine gözlerini devirirken Sercan da hayatı kuralsız olarak yaşayan kadına endişeyle baktı.
"Merva?"
Kalbi hızlanınca yutkundu. "E-efendim?"
"Senin bahsettiğin olay, sandığın gibi normal değil."
Vuslat, "Bak, gördün mü? Sinirlenmekte haklıymışım." diyerek göğsünü kabarttı ve oturduğu molozun üzerinde sırtını daha da dikleştirdi.
Sercan müşfik bir edayla açıkladı. "Benim kastettiğim normallik, başkaldırı öncesinden kalma şartlardan ibaret. Bitkilerle hayvanların oynaması, günümüz şartlarında bile anormal."
Oturduğu yerde iyice büzülen Merva, "Anlıyorum." dedi.
"Anladığına göre artık bu tür hayvanları avlamazsın umarım." dedi Vuslat sinsice. Sonra da işaret parmağı ile arkadaşının kafasını dürtü. "Ben sana anlatmaya çalıştığımda kafan bir türlü basmamıştı."
"Özür dilerim, bir daha olmaz!"
Barış, onları neşeyle izlerken Yekta'nın kasılan yüzünü sonradan fark etti. "Ne oldu?"
"Bunları kabullenmek benim için çok zor." dedi Yekta olanca açık sözlülüğü ile. "Başkaldırıdan önce deneylerin falan yapıldığını bilirdik. Sonuçta teknolojinin her alana sızdığı çağdaydık. Cansız varlıkların ışınlanması, test edilmemiş ilaçların her şeyden bihaber insanlar üzerinde denenmesi, uzaya gönderilerek kaderine terkedilen hayvanlar, kafası yeni bir bedene dikilen insanlar... Ama bunların hiçbiri dünyayı avucuna alacak çapta olmamıştı. Tolga Canyurt'un Merkez denen bir teşkilatı taklit ettiğini söylemiştin, değil mi? Oradaki insanlar nasıl bir deney yaptılar ki her şey tepetaklak oldu? Hadi bizi geçtim, onların da aileleri var. Yaptıkları şey onları bile etkilerken ne sebeple böyle bir işe girişirler?"
Cevapsız kalan Sercan, "Bunu ben de bilmiyorum." dedi ve o gece söylenen son söz bu oldu.
Yekta'nın bunu, kendisini hedef alarak sormadığını biliyordu. Yine de bir cevap bulmak mecburiyetinde hissediyordu. Onları sarsan olayın dehşetini o da merak ediyor, her şeyin bir anlam kazanmasını çok istiyordu. Öte yandan zamanın şu anki akışında savrulmayı diliyordu. Çünkü hayattaki arkadaşlarını ve sevdiği kadını bu akışta tanıyabilmişti.
