İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 11 · 22 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 11

Bölüm 10 /// Sevgiyi Korumak, Onu Tanımak Kadar Değerlidir.

Kayhan'ın boynunu kıran ellere dikkat kesilen Merva, avuçlarını yukarı doğru çevirdi ve kendi ellerine baktı. Uyanınca artık kıpırdamayacak olan Yeşil Rehber için üzülmüştü ama asıl kendisi için endişe etmeliydi. Hayat bitirici bir yola adım atmayı düşünmek dahi aklından geçmezken, hiç farkında olmadan bu yönde ilerliyordu. "Pelerini çıkarman gerek." diyen Aran'ı işitmedi. Kilitlendiği nokta, zihnini tamamen ele geçiren sislerin vantuzlu kollarından kurtulmak, imkân dâhilinde değildi. Apansız gelen sarsıcı bir çift kolun etkisi, sözlerden daha fazla şiddet içeriyordu.

"Yargılamak iyi bir zamanlama gerektirir, saf kız. Zaman ise şu an sahip olman gereken yegâne şey."

Merva ilkin boş gözlerle Aran'a baktı. Neyi yargıladığını düşündü. Neden zamanı olmadığını garipsedi. İçindeki hüznün iğneli batışları tek tek acısını hissettirirken gözleri, yusyuvarlak oldu. Acele etmeliydi. Ona ihtiyacı olan arkadaşları varken, seri bir şekilde harekete geçmesi gerekirken duygularına esir düşmesi affedilemezdi.

Harcadığı her saniye, vücuduna sönmeyen ateşler savurdu. Hemen koşmaya başladı. Lakin adımlarının önüne çekilen set, fazla ileri gitmesine müsaade etmedi. Uzun pelerinin eteklerine takılıp düştü. Peyda olan gürültüyü kimsenin duymamasını dileyerek, bir süre öylece bekledi. Küçük gürültüye binaen üyelerden birinin gelip gelmediğini anlamaya çalıştı. Düşüşünden sonra sessizlik üfüren kimsesiz koridorda yankılanan tek şey, üst katı dolaşan toplu ayaklardı. Tarikat üyeleri kendi pürtelaş patırtıları yüzünden, onun düşüşüne sağır kesilmiş olmalıydılar.

Merva, Veli'nin bıkkın bir şekilde nefes verişini duymazdan gelerek pelerini çıkardı. Temkini elden bırakmadan, olabildiğince hızlı olmalıydı. Pelerinliler neler olduğunu çözmeden önce arkadaşlarına ulaşmalıydı. Böyle bir fırsatın kolay kolay ele geçmeyeceğini biliyordu bilmesine ama damarlarında akan kanın hızı, onu telaşa sürüklerken bazı şeyler zahmetsiz olmuyordu. Sakin ol, diyerek hayali bir yumruk attı cana kastetmiş yüreğine. Cana kastetmişti, çünkü her saniyenin bir yaşama muadil olduğu nadir anların birindeydi ve yüreği, olmaması lazım gelen kargaşanın pençesindeydi.

Telaşın benim gecikme sebebim olacak, sakinleş!

Onun telaşı yüzünden okunurken Veli, dingin hâliyle ortama apayrı bir hava katıyordu. Acele etmesini gerektirecek bir durumda değildi. Görevini nihayet tamamlayabilmenin getirdiği rahatlığın kollarındaydı. Yaptığı işe odaklanmakta sıkıntı yaşayan Merva'nın içinde bulunduğu sakarlıkla hayli eğlenmişti. Ama asıl zevki, ihanetini anlayınca Tolga Canyurt’un yüzünde beliren ifadeyle alacaktı. Adamın yaşayacağı şoku düşünürken bile gülümsemesine engel olamıyor, keyifleniyor ve sabırsızlanıyordu.

Takip ettikleri yolun sonuna vardıklarında Merva, kahverengi dallarla kaplanmış kapının önünde titredi. Tüylerinin dikeldiğini hissediyor, geriye doğru gitmek isteyen ayaklarına zoraki hâkim oluyordu. Bedeni, yaşadığı gerilime isyan ederken gördüğü manzara onu soluksuz bıraktı. Beheri insan kolunu andıran dalların ucundaki eller, benzerleri tarafından hem engelleniyor hem de onları engelliyordu. Ellerden biri geriye, başkası ileriye bükülmüş, bir diğeri parmaklarını çürütmüş ve nicesi, ince dallarla örülmüş kafesin berisinde, kurtuluşu mümkün olmayan çırpınışlar veriyormuş gibiydi. Önlerindeki kafesi görmezden gelerek birbirlerini tüketen güruh, biçare hareketlerinden vazgeçemeyen insanlar misali resmedilmişti. Hem tek kanatlı kapıdan geçmek isteyenlere de geçit vermeyeceklerdi sanki. Cansız bir yığından ibaret dallar, kanlı canlı Merva’yı dehşete düşürmüştü.

Pelerinini çıkarmış olan Aran "Senin ilgilenmen gereken kişiler yok mu!" dedi. Bu, bir sorudan ziyade emirdi. Cümlesi yek, anlamı kesindi.

"Of ya, Tolga Canyurt’un yüzünün alacağı şekli merak etmiştim oysa!" Kalmayı çok isteyen Veli, liderinin sözünü ikiletmedi ama gitmeden önce insan kolunu andıran dalları umursamadan, çok az görünen tahtadan kapıya elini koydu. "Biraz zor olacak ama köklerle temas etmemeye çalışın. Ne de olsa yabancısınız ve onlar ziyadesiyle hassaslar."

Veli kapıyı açtıktan sonra koridordan gerisin geri çıktı. Yalnız kalan iki zindan arkadaşı ise usulca içeri girdi. Ayak vuruşları yeterince sessiz, solukları duyulmayacak kadar dingindi. Fakat Kızıl Vaatçi'nin saklı kalan yüzü, dudak uçuklatacak cinstendi. Tavandan sarkan çarpık kökler ya yere inip düzensiz aralıklarla zemini sarıyor ya tavandan geçerek duvara varıp etrafı kuşatıyor veyahut bombeli bir şekil alarak sarkık hâlde duruyordu. Kan rengini andıran bir zardan oluşan bombeli kısmın etrafı incecik, yeşil şeritlerle sarılmıştı. Üst taraftan başlayıp dönemeçli bir yol izleyerek aşağı inen şeritlerin arasındaki sarımsı damarlar rahatlıkla fark ediliyordu. Onlarcası boş ve zayıf olan bu şişkin kısımların birkaçının ortasında, insana son derece benzeyen ürkütücü karaltılar vardı. Her şey durgun, nefesler suskundu. Merva ise her an dehşete düşmeye hazır hâlde sağ eli kalbinde, gözleri de karşılaşacağı şeyin beklentisiyle olabildiğince açıktı.

Aran tek yanlış adımda tuzla buz olacak narin bir yük taşıyor gibiydi. Adımları temkinli, nefesi kontrollüydü. Ayağını, kuru ya da taze kanla kaplanmış zeminin temiz kısımlarına yerleştirmeye özen gösteriyordu. Aksi takdirde kimisi dar, kimisi geniş, kimisi uzun veya kısa boşlukları tutturamamak işten bile değildi. Köklerle temas ederse olacakları az çok tahmin edebiliyordu. Merva'nın varlığı onu tedirgin ederken el işareti yaparak geride beklemesini rica etti. Koridordaki hâline nazaran sakin olan Merva bekledi. Tolga Canyurt onun ölümünün farklı bir odada ve kansız olacak şekilde yapılmasını söylediyse Aran, bildiği şeyleri es geçmemek gerektiğinin farkındaydı. Tabii, almak istediği cevaplar da vardı. Eski bakanın aylardır güvendiği tek kişi Veli'yken, ona dahi anlatmadığı sırları öğrenmeyi arzuluyordu. Merkez’in, bakanı bulmak için acele etmemesinin bir nedeni olmalıydı.

Sarkan garip kökler yüzünden bulundukları odayı tamamen göremiyordu. İnce yahut kalın kökler, tiksindirici bir renge sahip bombeli olanlar, fikirler kadar olmasa da kaleyi çürütmeye ant içmiş kokular, saf insanlar yani Merva gibiler için kan dondurucu ürkütücülüğe sahip soğuk nefes sesleri... Birçok kişi buraya gelmemek için geçerli bir sebep teşkil edebilirdi. Ancak o devam edecekti. Merva'yı geride bırakmaya ikna etmek zor olmamışken ve burada yaptıkları iş bir sonuca bağlanmak üzereyken ürkütücülüğün hazımsızlığına kapılmayacaktı. Yoksa çocukluğunun karabasanları geri dönerdi.

Bir adım attı.

Jölemsi, kurumaya yüz tutmuş kandan dolayı ayağının kaymasına engel olmak güç değildi.

Yine bir adım attı.

Zar zor işittiği nefes sesleri hâlâ devam ediyordu.

Bir adım daha...

Bombeli kısmın ortasındaki karaltının hareket ettiğini sansa da bu duygudan hemen kurtuldu. Hareket etmediyse ne âlâ! Ama yok, hareket ettiyse gereğini yapmaktan çekinmeyecekti.

Son adım, onu Ahmer Efendi ismine sığınan Tolga Canyurt'a götürdü. Nihayet bazı şeyleri gün yüzüne çıkarmanın vakti gelip çatmıştı.

Elini kan rengi zarlı köke koymuş onu okşayan kızıl pelerinli adam, çevresinin farkında değildi. Yanında duran sarışın kız çocuğunun zorlu nefes alıp verişinin ortama kattığı ürkütücülüğü sezememiş, sadece önündeki yumuşacık zara odaklanmıştı. Bombeli yapıya değil de yavru kediye dokunuyormuş gibi bir his uyandırmaktaydı. Oğlu Selim doğduğunda bile baba olmanın ne demek olduğunu kavrayamamıştı. Çünkü Selim hem insan olarak hem de bileşen, sıradan insanların tabiriyle yeşil insan olarak başarısız doğmuştu. Her iki doğumu da vaktinden erken gerçekleşmişti. Oysa Kızıl Vaatçi’nin köklerinde gelişmeye devam edenler farklıydı. Zarın içinde cenin pozisyonunda duran karaltının birleşimi, üyelerin beynini yıkadığı şekliyle ruh göçü tamamlanacak olursa, onu ilk çocuğu olarak kabul edecekti. Kabına sığamıyor, ona dokundukça daha çok sabırsızlanıyordu. Öyle ki, teması kesmek bir hayli zordu.

"Çok az kaldı." dedi sevgi dolu bir mırıltıyla. Nazikti, şefkatliydi ve ilk çocuğuna bir zarar gelmesin diye ihtiyatlı, dokunuşları yumuşaktı. "Kabından kurtulmana çok az kaldı, bir tanem. Babana kavuşacağın gün yakındır. Acele etme! Ben nasılsa buradayım. Seni, senden sonra doğacak kardeşlerini koruyacağım. Merak etme! Boz'un kıymetli arkadaşının kanıyla birlikte getirdiği vahşet dindi. O kadın şimdiye ölmüştür. Siz evlatlarımı korumak için yapmayacağım şey yoktur. Bu yüzden beni dinle ve doğumunu ağırdan al."

Onu tiksintiyle izleyen Aran, adamın yanında duran küçük kıza baktı. Ayak ve el bileklerinden bağlanmış olan sarı saçlı çocuk, ağzını ve burnunu kapatan kirli bez parçasını gözyaşlarıyla ıslatmaktaydı. Nefes alması zordu. Az önce duyduğu soluk sesleri ona ait olmalıydı. Onun da Sercan'ın grubuna dâhil olduğunu düşündü. Çocuğu o hâlde görünce sert fikirlerinde ne kadar haklı olduğunu bir kez daha kavradı. Aran, güçsüzlerle birlik olmazdı. Yetersiz kişiler insanı felakete sürükler düşüncesi beynine mıh gibi çakılmış, sökülmüyordu.

Geldiği yöne baktı. Verdiği söze rağmen onu takip eden Merva'yı görünce sessiz bir öfke nefesi koyuverdi. Hâlbuki onu ikna edebildiğini sanmıştı. Beklemesi için işaret verdi. Merva yine başıyla onaylayıp bekledi. Aran, onun en azından kısa bir süre bekleyeceğinden emin olduktan sonra tekrar Nebat Halkı'nın liderine döndü. Varlığını yeteri kadar gizlediğine kanaat getirerek bir adım attı ve kendisini saklayan sıralı köklerin ardından çıktı.

Sarışın çocuğun gözyaşları hızlanırken elini kan rengi zardan ayırmayan Tolga Canyurt, başını sağa çevirdi. Pörtleyen gözlerini kapatıp açtı. Gördüğü kişinin bir hayal olmadığından emin olmak istiyordu.

"Sen…" dedi sersem bir hâlde. "Sen... nasıl?"

Nihayet şişkin zarın üzerinden çekilmiş olan el, Aran'ı işaret ediyordu. Tolga Canyurt, genç adamın önündeki boş alana diğer ayağını dikkatli bir şekilde attı. Onun yaklaşmasını dehşetle izledi. Köklere dokunmaması gerektiğini biliyor, yoksa onları uyandırmadan buraya kadar gelemezdi, diye düşündü.

Şaşkındı, öfkeliydi, en çok da endişeliydi. Tolga Canyurt, zamansız çıkan sorunlara küfrederek hırçınlığını dindirmeye çalıştı. Kendini, ani öfkenin alevine kapılıp da tüm çabayı heba edecek aptallardan biri olarak görmüyordu. Dünya Merkezi’nden ayrılmış, kendi hâkimiyetini kurabileceği bir yere gelmişti. Burası onun devletiydi. Ayak bastıkları yer onun toprakları, üzerinde yaşayanlarsa insanlarıydı. Halkı kalenin her tarafını sarmışken Sekiz Og'un lideri kim olabilirdi ki? Hafif bükülü olan sırtını dikleştirdi ve meydan okuyan bir sakinlikle konuştu.

"Burada hiçbir hükmün yok, Bilgi Satıcısı."

Aran anlık bir gülüş sundu endişesini saklamakta usta olan adama. Tabii ki bu konuda usta olacaktı. Kızıl pelerinli adamın bir bakanken yaptığı iş, sırlar içeriyordu. Milletine, ailesine sunduğu bakış, doğallık ve sempatiyi harmanlamalıydı. İnsanları olduğu gibi kabullendiğini herkese hissettirmeli, yalanın yüze yansıyan tekinsiz emaresini maskeleyebilmeliydi. Sonuçta toprağa ve bitkiye yapılanların ardında o ve onun gibi liderliğe oynayan kişiler vardı, ki bunda muvaffakiyete de ermişlerdi. Bu uğurda nice yaşam sönmekten kurtulamamış, nicesi ise helak olmuştu.

"Her hükmün hududu bellidir, Bakan Bey. Belki bilmezsiniz ama onlar dahi satılıktır."

Kızıl başlığını takmamış olan adamın yüzüne bir korku zerresi düşerken kendini hemen toparladı. Satılık hükümler, diye düşündü. Bunun tek anlamı vardı; o da halkından birinin ihanet etme durumuydu. Lakin bunu yapabilecek kapasitede kimse yoktu. Sadece Veli, bu Nebat Halkı işinin ardında yatan birtakım gerçekleri biliyordu. Yine de onun ihanet ettiği düşüncesi, adamın aklını kurcalamaya yetmedi. Sonra Kayhan’ın ihanet ihtimalini kendince tarttı. Tolga Canyurt, onun hırsını her daim güvensiz bulmuştu. Belki de Melike'dir, diye düşündü. İlayda tarikat lideriyken ona ilk ihanet edenlerden biri, yaşlı Yeşil Rehberdi ve listesindeki işe yarar meşum kişilerden biriydi.

"Satan tek kişiyse ne kadar ileri gidebilirsin? Ben kendime ait bir halka sahibim, Bilgi Satıcısı. Sen kimsin?"

Adamın küçük gören bakışları Aran'ı yıpratmaya yetmedi, bilakis eğlendirdi. Genç adam, sinir bozucu gülümsemesinden bir tutam daha bahşetti ve böylesine ucuz sözlerin kendi üzerinde tesiri olmadığını kavrattı. Akıllıydı. İhtiyaç duyduğu desteği almadan harekete geçmezdi. Kararlıydı. Ona lazım olan tüm adımı atmaya niyetliydi ve vazgeçemezdi. Etmediği bir yemini, sükûneti deşmek isteyen ruhu vardı.

"Tam da dediğin kişiyim, Bakan Bey. Ben bir bilgi satıcısıyım ve Boz'un yerini öğrenmeye geldim.”

Tolga Canyurt'un ifadesiz yüzü, aklındaki düşünce kalabalığına odaklanmıştı. Sakin kalbi, mesleğinin getirdiği tecrübeler sayesinde her daim monotonluğunu koruyordu. Ama dimağı, reddettiği akışın taşkın varlığında özünden vazgeçmiyordu. Nereden biliyor sorusu kafasında uçuşup dururken yanıtı da ardında dolanıyordu:

O bilgiyi arar, bulur ve satar, Kaçak Bakan. Bunu nasıl öğrendiği önemli mi?

"Önemli değil!" dedi kızıl adam artık ölmüş olduğunu düşündüğü sapkın kadına lanetler okuyarak. Onun gelişi planlarını ertelemesine neden olmuş, aklına mukayyet olmasını da zorlaştırmıştı. Çünkü sadece onun yanında Boz kelimesini ağzından kaçırmıştı. Bir tek Merva, orta yaşlı adamın sabırsız davranmasına sebebiyet vermiş; ağırdan aldığı her şey, kör bir aceleciliğe bürünmüştü. Ağızdan çıkanları geri alamazdı ve bazı sırların ehemmiyeti zamanla azalırdı. "Artık önemli değil. Ne sapkın kadının kendisi ne de Bilgi Satıcısı'nın öğrendikleri."

Aran'a meydan okuyan nazarını yöneltirken kalbinde korkunun ve endişenin tek izi dahi yoktu. Ağız köşelerinde hırlayan bir yırtıcı hayvanın salyaları mevcuttu. Diş bileyecek kişiler arıyor gibiydi. Gereğinden fazla saklandığını hissetti. Dur, demek istiyordu kalbindeki benliğine ama ona engel olacak güçten yoksundu, duramıyordu. Öyle ki, öldü zannettiği Merva'nın şaşkın bir hâlde onu izlediğinden habersizdi. Aran ise onun daha da yaklaştığını fark etmişti. Bu defa uyarmamış, hatta Tolga Canyurt'un kendinden geçmiş hâlini fırsat bilerek sinsice yaklaştığı için sevinmişti. Bir yandan Boz'un yerini öğrenmeye can atarken öte yandan Merva'nın bulunduğu ortama uyum sağlamaya başladığını gözlemliyordu. Herhangi bir sakarlık yapmamış, duygularının ivecenliğine kapılmamıştı. Ne de olsa önlerine çıkan her durumu değerlendirmek, Aran'ın yapısında vardı. Acele etmeleri gerekiyordu. Zira etrafı saran huzursuzluk nöbeti anbean yoğunlaşıyordu. Az evvel eski bakanın dokunduğu şişkin zardaki karaltı, artık cenin pozisyonunda değildi. Dik bir şekilde durmaktaydı.

Tolga Canyurt, öfkesinin getirdiği huzursuzluk yüzünden için için yanıyordu. "Ben kimlere meydan okudum, kimleri gözden çıkardım, bilemezsin Bilgi Satıcısı. İçinden çıkıp geldiğim karmaşayı düzene sokmaya en yakın kişi bendim ama anlamadılar. Gözlerine perde indiren hırs ve bencillik kavramları, güç arzusuyla birleşince harekete geçmekte zorluk yaşadılar. Tek birleştikleri nokta, fazlalık olarak gördüklerinden kurtulma düşüncesiydi. Sence ben buna izin verir miydim? Sence ben, her şeyimi onların çürümeye yüz tutmuş planlarına vermişken beni de çürütmelerine razı olur muydum? Hayır, hayır, hayır! Sandıkları kadar sakin biri değildim. Ancak alıklar kaderini bir başkasının eline bırakır!”

İşittiği sözleri hayretle dinleyen Merva, adamın arkasında bağlı bir şekilde ayakta duran kızı görünce neredeyse küçük dilini yutacaktı. "Nehir!" diye mırıldandı ve elleriyle dudaklarını mühürledi. Sesine hâkim olmayı başarabilse de aynı şeyi, gözyaşları için söyleyemezdi. Gözlerinden akan tuzlu yaşlar, eline ulaştıktan sonra yanlara doğru süzüldü. Yükselmekte olan hıçkırığını boğazına gömdü ve yanaklarını sildi. Sırası değil, dedi içinden. Buraya gelene değin birçok hata yapmış ve kaçışını, arkadaşlarına gidebilecek yardımı her seferinde tehlikeye atmıştı. Şimdiyse duygusal davranarak küçük dostunu ölüme daha çok yaklaştıramazdı. Çünkü Nehir, Tolga Canyurt’a daha yakındı. Zindan arkadaşı kabiliyetli biri olsa da kızıl pelerinli adamın neler yapabileceğini hesaba katması lazımdı.

Merva köklerin arasında sinsice ilerlemeye başladı. Her adımı temkin yüklüydü. Her mesafe, o daha küçük bir çocuk, bunu ona nasıl yapar sorularını aklına kazıyordu. İnsanların değiştiğini yaşlı kişilerden hep duyardı fakat merhametsizliğin bu boyutu insancıl değildi, olmamalıydı.

"Mer-va!"

Ürpertici sesin soluğunu ensesinde hissederken ani bir hareketle arkasına baktı. Kimsecikler yoktu. Yalnızca sarkık kökler, zayıf ve şişkin zarlar vardı. Aran'a baktı, o da susmak bilmeyen adamın sözlerine kulak kesilmişti. Adını anan kişiyi göremeyince, durmanın sırası değil, diye söylendi içinden. Planı, Aran'a dikkat kesilen kızıl adamın arkasına doğru ilerlemekti. Köklere dokunmamaya çalışmak, yeterince gayret sarf etmesine sebebiyet veriyordu. Buna bir de gerginliğin getirdiği külfet eklenince nefes almak dahi düşünerek gerçekleştirdiği bir iş hâline geliverdi. En azından onu saklayan kökler ve bombeli yapılar vardı. Tüylerini diken diken eden bu şeylerin varlığına şükretmek tuhaf geliyordu.

Ummadığı bir anda açık kan rengi zarın ortasındaki karaltının kıpırdadığını sandı. Korku, telaşı da beraberinde getirince kendi kendini telkin etmeye başladı.

Mümkün değil! Kıpırdaması mümkün değil! Baskı altındaki aklımın lanet bir oyunu sadece. Nehir'e odaklan. Onu kurtar. Onu koru. Sana ihtiyacı var.

Kulaklarını Tolga Canyurt’a kilitleyerek yaptığı işe devam etti. Adamı dinlemeli, ruh hâlini yansıttığı sözlerini es geçmemeliydi. Onun sakinleştiği anı fark etmezse yakalanabilir ve Nehir'i kurtarma şansı yine tehlikeye girebilirdi.

"Ben onların küflenmiş planlarını harekete geçiren tek kişiyim." diyordu ruhu, giydiği pelerinin rengini soğuran adam. "Şimdi ne kadar pişman olduklarını görmek işten bile değil. Ama çok geç! Ben kendi devletimi kurmak üzereyim. Halkım yeryüzüne adım atacak. Ben, evrenin daha önce tanımaya vâkıf olmadığı kişilerin babası olacak adam, sence tekrar onların emrine amade olur muyum?"

"Boz nerede?" diyerek sorusunu yineledi Aran. Dişlerinin arasında sıkışan dili yüzünden sesi tıslarcasına çıkmıştı. Avını öldürmeye cesareti olmayan bir yılan gibiydi. Sonunda kayda değer birinin zayıf anına denk gelmişken kesif hislerinden ötürü elde edebileceği bilgiden vazgeçemezdi.

Merva da nihayet Nehir'in yanına varmışken Aran'ın sınırına dayanan sabırsızlığını duymazdan gelmek için direniyordu. Küçük kızın yüzünü saran ve yaşlarla ıslanmış olan kirli beze dokundu. Hemen açmaya cesaret edemedi. Parmağını dudaklarına götürdü. Gözyaşları ve çırpınışları hızlanmaya başlayan Nehir’den sakin kalmasını istedi. Nihayetinde Tolga Canyurt ile arasında duvar vazifesi görecek hiçbir şey kalmamıştı. Kızıl giyinen adam, Nehir'in sesini duyup arkasına dönse Merva'yı tam karşısında bulacaktı.

"Boz en nihayetinde sıradan bir insandı. Ben burada yeni bir türe öncülük yapıyorum. O kimin umurunda!"

Aran kati şekilde konuştu. "Onu umursayanlar var ki senden bu bilgiyi istiyorum. Nerede o?"

"Ulaşamayacağın bir yerde. Ulaşıp da göremeyeceğin dehlizlerde saklı. Duymak sana kalmış, onun açığa çıkmasını sağlamak ise Merkez’e." Karşısındaki adamın sabırsızlığını ve ikilemini fark edince ele geçirdiği fırsatı değerlendirmek istedi. "Neden bana katılmıyorsun, Bilgi Satıcısı? Veli bana akıl hocalığı yaptı. Sen de ajanım olursun. Kimse senin benim için çalıştığını anlamaz. Veli'nin sözleri, senin bildiklerin ve benim itaatkâr halkım. Biz bir araya geldik mi, virüs gibi yayılırız. Merkez’in ruhu dahi duymadan baş edemeyecekleri bir güce ulaşmış oluruz. Ortaya çıktığımızda vakit, onlar için iş işten geçmiş olur." Bu esnada eliyle görünmez bir cismi hızla kavrarmış gibi bir hareket yapmıştı. Sanki pusuda bekleyen hayvanın avına saldırdığı anı yaşıyordu.

Dişlerini sıkan Aran "İtaatkâr halk demek! Doğru ya, sen oğlunu da bu uğurda harcamıştın." dedi.

"Ah, sadece Selim'den değil, eşim Hande'den de bana eşlik etmesini istemiştim." İsterik bir gülüş savururken yüzünde seğiren kas, adamın sinirinin gölgesiydi. O günleri hatırladıkça duyduğu hayal kırıklığını tekrar yaşamıştı. Nasıl da muzdarip bir hâlde etrafta dolanıp durmuştu. "Hande, benim tek aşkım." Karısından bahseden dudakları, öfkenin ve sevginin kaynağının tadını taşıyordu. "İlk aşkımdı, sevgilimdi ve halkımın da ilki olması için yalvarmıştım."

Tekrar karısının ismini andı. Gözleri yumuluydu. Hafif aralık kalan dudakları, hayalet bir temasın izlerini anımsamaya çalışıyordu. Heyhat, anıları çürümenin müstekreh kokusuyla bulandırılmışken bunu nasıl yapabilirdi ki?

"Oğlumuza dokunmamam için benden söz alan Hande'nin tek yapabildiği içten içe çürümek oldu. Hemen ölmediği için sevinmiştim. Merkez'deyken yapılan çalışmalarda insan vücudu dayanmaz, anında ölüme kucak açardı. Bu yüzden başarılı olduğumu sanmış ve mutlu olmuştum. Biz yeni ve güçlü bir hayata birlikte başlayacaktık. Önce yaralar çıkmaya başladı pürüzsüz vücudunda. Biri iyileşiyor, diğeri açılıyordu. Sonra hiçbiri kapanmadı, gittikçe tüm vücuda yayıldı. İşte, en kötüsü de buydu! İyileşmeyen yaralardan çürümüş etlerin kokusu yayılınca ondan vazgeçmem gerektiğini anlamıştım. O bana ihanet etmiş, hemen pes etmişti. Yürüdüğüm yolda beni yalnız bırakmıştı. Ben de ceza olarak ona verdiğim sözde durmadım ve Selim'i de onun gözleri önünde halkım arasına kattım. Hande ölürken oğlum beni şaşırtarak sağladığı uyumu göstermiş ve Kızıl Vaatçi'nin rahminde birleşimini sürdürmeye devam etmişti." Merva'nın kendisine tiksintiyle baktığından bihaber, Aran'a bakarak konuşmasını sürdürmeye devam etti. "Tıpkı sevgili çocuğum gibi!" derken elini yan tarafında bulunan kızıl zarın üzerine tekrar koydu.

Tam bu sırada iki kişinin sessiz mücadelesi, dikkatini çekti. Biraz daha dönünce Nehir'in ziyadesiyle öfkeli birini zapt etmeye çalıştığını ama bu konuda başarısız olduğunu gördü. Öfkesi titremesine neden olan Merva'nın yumruğu, orta yaşlı adamın yüzünde ömrünü tamamladı.

Merva hâlâ titriyor, kendine hâkim olmakta zorluk çekiyordu. Öyle ki, incinen elini dahi hissetmiyordu. "Onlar senin ailendi."

Kederi gözyaşlarına karışırken Nehir'in "Beni babama götür, Merva. Lütfen! Lütfen, beni babama götür." yakarışları onu durdurdu. Sarı saçları kirin yağlı rengini taşırken Merva'nın beline sarılmakta sakınca görmedi. "Babamı istiyorum ben."

Sarsılsa da ayakta durmakta zorlanmayan Tolga Canyurt'un yediği yumruk yüzünden dişleri, yanaklarının iç kısmını kesmişti. Ağzında biriken kanı tükürdü. Kanın üzerine denk geldiği kök hafifçe oynaştı, sonra yine hareketsiz kaldı. Kızıl sıvı, akışkan özelliğini kaybetmeye başladı ve rengi artık daha koyuydu.

"Senin ölmüş olman gerekirdi." dedi sinirle. Tolga Canyurt, umutları bir kez daha sönmeye başlarken diri tutmak için verdiği sayısız uğraşları hatırladı. Dünya Merkezi'nden kaçmak öyle basit bir şey değildi. Üstelik yanında Hande ile Selim'in yanı sıra bileşen tohumları da vardı. Umutsuzdu. Merkez'in bulunduğu şehir neredeyse tüm insanlardan temizlenmişti. Bu yüzden hayatta kalmaya çalışmak yalnızca liderlerden kaçmaktan ibaretti. Lakin farklı şehirlere denk gelince asıl yırtıcıların inine girdiğini kavraması uzun sürmemişti. Karşılaştığı her insan, yaşamak uğruna farklı mücadeleler verirken iyiye veyahut kötüye denk gelmek şans işiydi ve o, şansını Dünya Merkezi'nden kaçarken tüketmişti. "Neden hâlâ hayattasın?" diye sordu. Ona göre Merva, bilmediği bir şansın refahını sürüyordu. Boz'un refakatçisi olmak, herkesin bahtına düşmezdi.

"Neden ailene karşı bu kadar kördün?" dedi gözleri kurumaya fırsat bulamayan Merva. "Aileler, insanlar böyle yabancılaşmamalı. Bu kadar katı yürekli olmamalıydın."

Aran, onun taşan kederini işitirken gözlerini eski bakandan ayırmadı. Adamın bir sular gibi taşkınlaşan, bir toprağın dinginliğine ulaşan duyguları tehlike çanları gibiydi. Aniden patlak vereceğini biliyordu fakat zamanını kestirebilmek için dikkatli olmalıydı. Tolga Canyurt, düşünce yetisini kaybetmeden her şey hallolmalıydı. Aksi takdirde bir delinin savruk hareketlerini öngörmek neredeyse imkânsızdı.

"Ailemi sen öldürdün, Boz'un refakatçisi. Erzurum'a adım attığın gün, Selim de seni öldürmek için Kızıl Vaatçi'nin rahminden ayrıldı. O da annesi gibi halkımdan biri olamadan öldü. Selim'i sen öldürdün."

Merva'nın avucunda Nehir'in eli, aklında ise gün batımının rengini çalan ağaçta yaşayan küçük çocuk vardı. Turuncu gül ağacındaki tek goncayı kendine mesken edinmişti Selim. Etrafında açılmış güller varken bile soyutlanmış gibiydi. Her birinden büyüktü. Her birinden ayrı ve çok daha güzeldi. Yine de yalnızdı. Onu kuşatan tüm o haşmetli güzelliğe rağmen çaresizdi. İnsan olmanın özünü yitirmiş, evlat olmanın bedelini ağır ödemişti. Selim, kendini bir avuç istek uğruna yitirmişti. Merva, böylesi zulme sebebiyet veren adama acıyarak baktı. Ailesine ilk halkı olmalarını isteyecek kadar değer vermesine rağmen, onların yokluğuyla rast geldiği yalnızlığı hâlâ sezememişti.

Merva "O, Selim değildi." dedi sarsak adımlı çocuğa üzülerek. Onun yaşadığı dehşeti hayal dahi edemezdi. “Kendine ait bir bilinci yoktu."

Keyifli bir kahkaha atan Tolga Canyurt "Aptal kadın, tabii ki kendi bilinci olmayacaktı!" dedi. "Amaç da oydu zaten. Benim düşüncelerime karşıt bir görüş olmamalı."

Nehir'in kendisini çekiştirip durmasına direnen Merva, midesinin bulandığını fark etti. Ama etraftaki çürümüşlük kokusu değildi buna neden olan. Ne de yoğun kan kokusu onu iğrendiriyordu. Kalenin içinde bulunan belki de en temiz insandı bu bulantıya sebep olan. Çürük bir ruhun bu denli somut bir kokuya sahip olacağını bilmezdi. Kızıl pelerinli adamın müstekreh karakteri, onu sonu gelmez bir yok oluşun girdabında çırpınmaya zorluyordu.

"Bunun için bileşen dediğin şeye ihtiyaç yoktu, Bakan Bey. Elinin altında onlarca insan var zaten; beyinleri sende, kalpleri bile sana emanet." dedi Aran eğreti bir hitapla.

Tolga Canyurt gibi insanların varlığı, onun hayatında fazlasıyla yer kaplamıştı. Onları tanıyor, ekseriyetle içinde bulundukları vehmi görebiliyordu. İşin vahameti ise istedikleri şeye neredeyse yaklaşmışlardı. Gözden çıkarılmış bakan bile bir şehrin ölümüne ortam hazırlayabildiyse Dünya Merkezi'ndekiler, kim bilir ne denli ilerlemişlerdi!

"Neden sana Bilgi Satıcısı diye hitap ettiğimi biliyor musun?"

Sinsi bir gülüş bahşeden Aran, Merva'nın gitmesini istiyordu. Çünkü karaltı, kızılımsı zara iyice yaklaşmış; elini, sarı damarlı iç yüzeye dokundurmuştu. İşaret vermeyi düşünüyordu ama onun tiksinti dolu bakışları, orta yaşlı adamdan başkasına kaymıyordu.

"Merkez’dekiler bana böyle diyor." Tolga Canyurt'un çehresinin değişmesiyle tahmininin doğru çıktığını anladı. "Aksi nasıl mümkün olabilir ki! Senin de emrindeki insanlardan bir farkın yokken..."

Eski bakan, artık duygularını saklayamıyordu. Aran'ın alaylı konuşması, üstelik bunda haklılık payının da olması onu derinden sarstı. "Ben kuklacıyım." dedi etrafına tükürükler saçarak. "İdare edilen değilim idare edenim. Sen kimsin ki beni bir pislik olarak görürsün, ha?”

"Seni tanıyabilmek için kimliğe gerek yok. Ne kadar ifadesiz durmaya çalışırsan çalış, fayda etmez! Şeffaf bir insansın. Özünü, karakterini gizleyemezsin. Çünkü halkın gibi sen de sahip olduğun beyni kullanmaktan acizsin. Yapmak istediğin şeyleri beceremiyorsun. Yalnızca sana söylenen emirleri yapmaya muktedirsin. Görünen o ki, bu dahi büyük bir külfet hâline gelmiş."

Bu sırada Nehir, çığlık atarak Merva’nın arkasına geçti ve ona sıkı sıkı sarıldı. Merva kendisine doğru gelen çift uçlu mızrağın ölümcül alanından son anda çıkabildi. Yeşil Rehber Melike'nin taşımakta zorlandığı mızrak, onun kolunu sıyırıp geçince yere düştü. Yaşlı bir kadın tarafından uzun süre saldırı amaçlı kullanılamayacak kadar ağırdı.

Kolundan aşağı doğru akmaya başlayan kan, zemine dökülürken Merva gayriihtiyari adımlarla geri geri yürüdü. Ancak köklerin kol kola salındığı bu mekânda adım atmak dikkat gerektiriyordu ve hem o hem de Nehir dikkatsizliklerinin bedelini, hareketlenmeye başlayan kökler yüzünden düşmekle ödediler.

Sadece onların değil, Tolga Canyurt'un da dikkati dağılmıştı. Bunu fırsat bilen Aran, saldırıya geçti. Ama bakan da en az onun kadar yetenekliydi. Boynuna doğru gelen saldırıyı titiz bir hareketle önledi.

Nehir’in ikinci çığlığı, yeni bir tehlikenin habercisiydi. İncecik kan rengi zar, iki elin sağlam olmayan hareketleri yüzünden yırtıldı. Yırtık gitgide genişledi. Tolga Canyurt, tanıklık ettiği olay yüzünden şoka girdi.

"Hayır, hayır, hayır! Çıkamazsın! Henüz değil!" Açılan kısımdan önce yarı akışkan ve renksiz bir sıvı döküldü, sonra derisinin bir kısmı yeşil olan delikanlı çıktı. "İçeri gir, daha hazır değilsin."

Tolga Canyurt, az önce yavrusu gibi davrandığı karaltının elinden çıkan, kahve ve yeşilin karmaşasına sahip dokunaç tarafından omuzundan yaralanarak geriye doğru savruldu. Yaralıydı ancak hâlâ Aran'ı durdurabilecek güçteydi. Ön kısmındaki bir tutam saçı bembeyaz olan Aran’ın önüne kendi bedeniyle set çekti.

"Ona dokunamazsın!"

"Sola git!" sesi onlara ulaşınca, yeşil delikanlı da sağ tarafından gelen gürültüye yöneldi. Ensesinde kahverengi, yeşil ve kırmızının harmanlanarak yeni renk kattığı damarlı yapıya sahip kök, yırtık zarın tepesiyle bağlantılıydı.

ww

Kahverenginin koyu kırmızıyla sentezlendiği odadaki hareketli kökler, Yeşil Gardiyanlardan çok daha yavaştı. Merva, onların Gardiyanlar kadar merhametli olmadıklarını hissediyordu. Belki etrafını saran nahoş kokudandı, belki de son bir haftadır yaşadığı kayıpların artmasındandı; uğursuzluğun kızıl gölgesinin üzerine çöktüğünü açıkça görebiliyordu. Bir yandan ayağa kalkmaya çalışıyor, öte yandan da Nehir'i sakinleştirmek için çaba harcıyordu.

"Babam, Merva, beni babama götür."

"Tamam, götüreceğim." dedi Nehir’in isteğini gayriiradi yanıtlayarak.

Yeşil Rehber Melike de bu esnada yere düşmüş ama onlardan önce kalkmıştı. Onun düşen mızrağa tekrar sarılmak istediğini anlayan Merva, daha erken davranmaya çalıştı. Tam mızrağa uzanmışken Nehir'in çekişleri hızlanarak onu hedefinden alıkoydu.

"Sakin ol!" dedi gözlerini mızrağı ele geçiren yaşlı kadından ayırmadan.

"Ama... ama..."

Merva ikinci mızrak saldırısından kurtulmak için hem kendisini hem Nehir'i yana attı. Tekrar yerle buluşunca kökler onları yavaşça sarmaya başladı. Bu yavaş hareketlerden kurtulmak işten bile değildi. Asıl sorun, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde atik davranan Melike'ydi. Başarısız olma endişesi taşıyan yaşlı kadın gayrete gelmişti. Tutuşları artık titrek değildi; her silahı taşıyabileceğinden emindi. Seri hareketler sergiliyor, Merva’ya saldırıyordu.

"Nehir, sola kaç!" dedi Merva fısıldarcasına ayağa kalkarken. Küçük kız onu dinlemeyince tekrar etti. "Sola git!" Bu kez sesi daha yüksekti ve onu sadece Melike değil, odadaki herkes duymuştu.

"Korkuyorum."

Ağlayan Nehir, kollarını Merva'ya sıkı sıkıya sardı. Değil onu başka yere yönlendirmek, kollarından kurtulabilmek dahi şu an için imkânsızdı. Ne yapabileceğini düşünürken ölümcül mızrak yükseldi. Aran onu dikkat etmesi için uyardı, Nehir ise çekiştirip durdu. Merva, mızrağın hayli az bir gürültüyle yere düştüğünü izledi. Melike'nin göz kürelerinin her ikisinin de aynı anda yuvasından çıkıp tekrar yuvaya girmesiyle genç kız kendine geldi. Başını beline gömen Nehir'i arkasında tutmak için "Gözlerini kapat ve ben söyleyene dek başını belimden ayırma!" dedi.

Başını daha çok gömen Nehir, sesini kesebilse de gözyaşlarını durduramıyordu. Onun sarsılan vücudunu hisseden Merva, elinden bir şey gelememenin verdiği burukluğu taşımaktaydı. Yaşlı kadının cansız bedeni yere düşerken artık arkasındaki yaratığı gizlemiyordu.

Derisi kısmi olarak yeşilin korkunç karanlık tonunu taşıyan Eymen, ruhsuz bedeniyle ayakta duruyor ve yaşlı kadının gözlerini çıkaran dokunaçlarını geri çekiyordu. Delikanlının göz küreleri tamamen kırmızı, bakışları boştu. Islak bedeni jölemsi ve renksiz bir maddeyle kaplıydı. Bütün vücudunu kaplayan bu madde, Eymen'e yeni doğmuş bir bebek görünümü kazandırmıştı. Malikâneye yapılan baskın zamanı giydiği krem pantolon ve indigo tişört, hâlâ üzerindeydi.

Elini yumruk yapıp ağzına tıkan Merva, Nehir'i korkutmamak adına çığlığını kontrol etmek zorunda kaldı. Gözyaşları istem dışı akıyor, ağzından firar eden birkaç zayıf ses, kederini ele veriyordu. Sahne, onun en kötü kâbuslarına dahi konu olmamıştı. Yirmi üç yaşında olmasına rağmen izlemek istemeyeceği bu görüntüden, on yaşındaki bir kız çocuğunun ne denli etkileneceğini düşünemiyordu bile. Hem acısına engel olmaya çalışmak hem de Nehir'in yaşayacağı travmayı düşünmek, onu inanılmaz müşkül bir duruma sokmuştu.

"Eymen?" diye seslendi cılız sesiyle. "Benim, Merva." Küçük de olsa Eymen'in onu hatırlama ihtimalini yadsıyamazdı. Birlikte haftalar geçirmişlerdi. Onun neşesi malikâneye sığamayacak kadar çoktu. Eski neşesini ifadesiz çehresine geri kazandırmadan ondan vazgeçmek istemiyordu.

Yeşile hapsolmuş Eymen, boş bakışlarını yaşlı kadından Merva'ya doğru kaldırınca bedeninde bir sakarlık zuhur etti. Olanlara anlam veremeyen hâli, henüz yirmisinde dahi olmayan delikanlıyı tepeden tırnağa dolaştı. Lakin bu durum tek saniyeyle kısıtlı kaldı ve tekrar ifadesizliğine döndü. Ellerini kaldırdı. Avucundan sarkan dokunaçlar kıpırtısız kalmış, sahibinden gelen emri dinlemiyordu. Eymen’in benliği emir vermekte diretmiş olacak ki, bu kez iki kolunun her tarafından çok daha ince dokunaçlar, derisini deşerek çıktı. Ancak aniden meydana gelen bir gürültü ile yere yığıldı. Ona olan dikkatler ise başka yöne çekildi. Sercan, elinde kara kılıcıyla genç çocuğun zarla olan bağını kesmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.