İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 10 · 17 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 10

Bölüm 9 /// Vakitsiz Sükûnet, Ölçüsüz Bir Zararla Mükelleftir!

Ham bir duygunun sınırlarını zorlayarak çaba sarf ettiği anın etkisinde yaşıyormuş gibiydi Merva. Ahmer Efendi'nin onu sözde yargılamasından beri en azından bir gün geçtiğinden emindi. Aran'ın dün verdiği kuru meyve barı anında bitmişti ama açlığı bir türlü yatışmak bilmiyordu. Açlık ve susuzluk zehirli salyalarını akıtadursun, arkadaşları için de endişelenmekten kendini alamıyordu. Geride kalanların geleceklerine inancı tamdı. Yine de huzursuzdu. Bu konuda mahzen arkadaşının hiç desteği de olmuyordu. Ondaki rahatlık, Merva'yı daha çok karamsarlığa itmekteydi. "Nerede kaldınız?" deyip dururken bir yandan da tutsak arkadaşları için çok geç olmamasını umuyordu. Nihayetinde can sıkıcı sükûnete dayanamadı ve sordu.

"Söylesene, yakaladıkları kişileri hemen sorguya çekiyorlar mı ya da Kızıl Vaatçi'ye götürüyorlar mı?"

Oturduğu yerden sıkılmışçasına gözlerini kapatan Aran, gelen soruya kulağını tıkadı. Merva'nın, Sercan'ın grubuna dâhil olması mühim değildi. Şayet bir insanla muhabbet kuracaksa onun hakkında kendi hükmünü vermek isterdi. Onu henüz tanımıyordu. Hem dün yeterince şey söylemişti. Satır aralarını okuyamayıp da her detayı soran ve vaktini çalanlardan hoşlanmazdı. Susmak denen istidattan yoksun olan Merva'dan tek kurtuluş yolu vardı.

"Böyle bir bilgiye hiç ihtiyacım olmadı." dedi üç saatlik suskunluğun ardından. Onun yüzündeki korkuyu görünce ekledi. "Ben olsam herkesi aynı anda sorguya almazdım. Kızıl Vaatçi’nin hayatlarına anlam kattığına inanıyorlar. Düşünsene, toprağa ve suya ihtiyaç duymayan bir ağaç var ve çağımızın insanı, her şeyi tekelinde bulunduran topraktan korkmuş bir vaziyette. Ağaçtaki aykırılık, korkmaktan başka bir şey yapamayan insanlara bir nevi merhem gibi geliyor. Ahmer Efendi diye geçinen Tolga Canyurt da bu durumu iyi bildiği için tüm ipleri eline aldı. Korkakların aklını bulandırdı, onları yavaş yavaş zehirledi ve her birini kuklaya dönüştürdü. Bunu yaparken ağacın kendisinden de faydalandı. O kırmızıya çalan yapraklar bir tür zehir barındırıyor. Yakıldıkları vakit solunan duman, insanların aklını bulandırıyor.”

Merva'nın gözleri kocaman açıldı. Sorgulandığı zamanki mahmurluğunu anımsadı. Kendi aklını kurcaladı. Elleri gayriiradi başına gitti. Sanki aklına dokunabilecekmiş gibi saçlarını karıştırdı. Zira kendi olamama düşüncesi ona korkunç gelmişti.

Aran, genç kızdaki korkunun kaynağını sezdi. Bir yanı, çocukluğunun meşum günlerini anımsarken nice zamandır kalbinde gömülü kalan merhametin tınısını hissetti. Hayal meyal! Ansızın gelen tınıyı defedip konuşmasını sürdürdü.

“Yine de yaprakların hükmü bir yere kadardır. Eğer Tolga Canyurt tutsaklarını hemen öldürüp aceleci bir imaj sergilemiş olsaydı, müritler korkup kaçardı. Boğulacaklar mı, yanacaklar mı yoksa karanlık dehlizlerde aç susuz mu bırakılacaklar? Tüm bunlar öyle ağır gerçekleşmeli ki, sapkınlarla beraber halkı de sarmalı ve bulundukları gaflete daha çok gömebilmeli. Bununla alakalı tartışmalı bir deney var, muhakkak duymuşsundur: Bir kurbağayı kaynar suya direkt bıraktığında zıplar ve oradan kurtulur. Ama normal suya bırakıp yavaş yavaş ısıttığında kurbağa, daha ne olduğunu fark edemeden haşlanır. Sen geldiğinden bu yana dört gün geçti. Bir ya da iki arkadaşın için çok geç kalmış olsan da hepsi ölmemiştir."

Garip bir sevkitabii ile ayağa kalkan Merva, son güç kırıntısına dek kilitli kapıyı sarstı. Gözlerinde yaşlar, kulakları zaten her daim var olan sessizliğe alışkın hâlde, öylece yere yığılana dek tuttuğu parmaklıkları itti. Açılıp açılmamasına ehemmiyet vermiyordu. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Ancak bunun ne olduğunu bulamıyordu. Onulmaz bir hâlde Aran'a baktı. Az evvel su döktüğü başını sallayarak ıslak saçlarındaki damlalardan kurtulmaya çalışan genç adam, otuzunda olmasına rağmen yaşının üzerinde bir sakinlikle hapsolduğu odadaki tek duvara sırtını yasladı.

"Bir şeyler yapmam gerek." dedi oturan adama koca gözlerini çaresizce dikerek. "Dışarıda da arkadaşlarım var. Onlar gelene kadar bir şeyler yapmalıyım."

Aran oralı olmadı. Merva diretti.

"Güçlü olduğunu biliyorum. Neden yardım etmeyesin ki?"

Ağzını açıp da tek kelime etmeyen adam, sadece güçlü olmanın yetmediğini öğrenmişti. Her insanda bu kudretten muhakkak bulunduğuna inanırdı, yeter ki nerede ve nasıl kullanacağını bilsindi. Zamanı gelince elbet boş durmayacaktı. Ancak henüz vakti değildi. Merva'nın, tırnaklarını dişleyerek içi tez adımlarla bir ileri bir geri yürümeye başlaması, girdiği çözüm arayışında tıkandığını gösteriyordu. Ben de zamanında böyle miydim acaba, diye düşünürken onun keskin bir dönüş yaparak kendisine baktığını fark etti. Sordu.

"Ne istiyorsun?"

"Bunu açıklamam vakit kaybı olmaz mı? Sonuçta cevabımdan haberin var." Aran'ın tebessümüyle sustu.

"Ben bilgi toplarım, saf kız ve onları en iyi fiyata satarım. Sen bana ne verebilirsin?"

Merva’nın düşünmesine gerek yoktu. Bir zamanlar Mavi Gezegen diye anılan ama artık nefes alan bir hapishaneden ibaret kalan bu dünyada yaşarken olabilecek en nafi bilgiye sahipti. "Sadece bilgi kırıntılarına sahip olsam bile mi?"

"O kırıntılardan kimlerin beslendiğini bir bilsen!"

Aran ilgilenmiş gibi gözükse de gözlerindeki merak ışıltısından yoksundu. Merva o sıra, elindekinin yeterli olmayacağını anladı. "Biliyorsun." dedi uysal bir kuzu gibi kıvrılarak. Her şeyi bilen birine açıklama yapmak, o an manasız geldi. Bu yüzden susmak daha cazipti. Lakin vakitsiz sükûnet de ölçüsüz bir zararla mükellefti. Düşündü. Hapisteki bir adama neden günlerce dokunmamışlardı. Oysa kendisi kaç defa sorgulanmıştı. Arkadaşlarının başına kim bilir neler gelmişti. Ancak Aran, ucuz bir oteldeymiş gibi rahattı. Merva, "O kadar şey biliyorsun ki, korkudan sana dokunamıyorlar bile." dedi sonunda.

"Nihayet muhakeme etmeye başladın. Evet, haklısın, senin gelişinle yeşil insanların ortaya çıktığını biliyorum." Merva'nın karşılık vermeyeceğinden emindi. Son sözüyle onun öğrenmeye duyacağı açlığı fark etmişti. "Çağ değişince değerli şeyler de değişir derler ya, bence bu büyük bir kandırmacadan ibaret. İnsanoğlu bilgi sahibi olmadığı şeylerin değerini anlayamaz. Altın değerlidir, çünkü az bulunur; para değerlidir, çünkü elinde ne kadar çok bulundurursan, piramidin tepesine o denli yakın olursun; silah değerlidir, çünkü kolay ve hızlı bir ölümü vadeder ki bu da korkuya direkt bir temel sunar. Lakin bunlara sahip olmak, tek mühim şey değil. Her birinin ardında yatan kadim sırra, yani nasıl yapıldığına nail olmak gerek. Bilgi yoksa değer de yoktur ve insan olarak varlığımızın ne ehemmiyeti olur!"

Bir an Merva'ya baktı. Gözlerindeki yeşil renkteki pırıltıların oynaşmasını görmek, loş mahzen ortamında dahi mümkündü. "Ben insanlara bilgiyi sunarım, saf kız. Onlara insanlığın özelliklerini fısıldarım. Ne fazlası ne de azı!"

Zoraki bir yutkunmayla kendine gelmeye çalışan Merva, olduğu yere mıhlanmış gibiydi. Bedeni üzerindeki tüm kontrol ellerinden kayıp gitmiş, aldığı saydam darbenin kaçınılmaz etkisiyle sarsılıyordu. Öyle ki, onu almaya gelen Nebat Halkı'nın üyelerini dahi fark edememişti.

"Ben Yeşil Rehber Veli. İnfaz zamanı geldi."

Arkasında çift dişli mızrakları ile Başlıklılar duruyordu. Açılan parmaklığın sinir bozucu gıcırtısı, tüm mahzen boyunca yaralı bir vahşi hayvanmışçasına inildedi. Tepkisiz kalan Merva, Başlıklıların onu her iki kolundan tutup kaldırmasına engel olmadı. Aklında tek şey vardı: Umut, insanlara ne denli güvendiyse; Aran da insanlardan ümidini bir o kadar kesmişti. Birbirlerinden farklıydılar. Ama söz konusu değerleri olunca tıpatıp aynıydılar. İkisi de kendi değeri doğrultusunda ilerliyordu.

Mahzenden çıkarılırken bile geride kalan adama bakmaya devam etti. Söylemek istiyordu. Umut'un tekrar edip durduğu insanlar iyileşir sözünü Aran'a iletmek istiyordu. Fakat üzüntüden tıkanan boğazı, ağızdan çıkabilecek her kelimeye karşıydı. Binnetice hiçbir şey diyemeden üst kata çıkarıldı. Camsız pencereler yine gündüzün haberciliğini yapıyordu. Bir kat daha çıktılar ve koridor boyunca ilerlediler. Geniş aralıklarla dizili olan tahta kapıları geçtiler. Boş gibi görünen duvarlarda yer yer yakılmamış meşaleler vardı. "Neden bunu yapıyorsunuz?" diye sordu. Bir yanıt almayı beklemiyordu. Refahla infazı aynı kefeye yerleştiren zihniyette belirli bir mantığın sesini işitmenin, ihtimal dâhilinde olmadığını varsaydı.

Yine en üst kata getirilmişti. Bu kez Kızıl Vaatçi'nin bulunduğu odanın tam tersi istikametine, yani kalenin kuzey kanadına götürülüyordu. Hasarsız tahta kapı, Başlıklılardan biri tarafından açıldı.

"İnfaza şahitlik etmek için yeterli inana sahip değilsiniz."

Yeşil Rehber Veli'nin sözleriyle kapının dışında beklemeyi vazife edinen Başlıklılar, her daim olduğu gibi bu emre de sorgusuz bir şekilde itaat etmiş oldular.

Ahmer Efendi ve yanan bir meşale dışında tamamen boş olan odada pencere dahi yoktu. Kapanan kapının ardından kızıl pelerin giyen adamın koyu gölgesi, Merva'yı daha çok karanlığa gömer oldu. Korktu. Korkunun getirdiği içgüdüsel cesaretle kaçmak istedi. Odadaki iki adamın yanı sıra dışarıda bekleyen silahlı üyeler de olunca yapabileceği bir şey yoktu. Ama denemeliydi. Nasıl olsa elleri ya da ayakları bağlı değildi. Belki bir şansı olurdu. En azından zaman kazanmalıydı. Her saniyenin değeri vardı. Tereddütsüz hislerle sol ayağını yana çevirdi. Vücudu da dönmek üzereydi ki Yeşil Rehber Veli, hızlı bir hareketle kızın kolunu kıvırdı. Ahmer Efendi'nin "Kan dökemezsin!" diye uyarlamasıyla onu taş zemine yapıştırmaktan vazgeçti.

"Yaptığım tüm planların altüst olmasına izin veremem."

Yeşil Rehber Veli de en az Merva kadar şaşırmıştı. "Tüm kanını buraya saçsak bile mühim değil. Kapalı alandayız. Ne bitkiler dokunur ona ne de toprak hisseder."

"Bu kız farklı." dedi kapüşonunu çıkaran Ahmer Efendi. Bir bakan olarak yakışıklı bir yüze sahipti. Elli iki yaşın temsilcisi olan kırışıklıklar dahi yüzünde yoktu. Kalın kara kaşları, esmer teninde muhteşem bir uyumla gerilmiş, kara gözleri meşalenin sıradan parlaklığını abartarak yansıtıyordu. Sempatik yüzü, insana güven veren bir çekiciliğe sahipti. "Boz'un belki de en değer verdiği kişi o."

Yeşil Rehber Veli, konuyu daha fazla irdelemedi. Bakan Tolga Canyurt'un bu durumdan memnun kalmadığını biliyordu. Özellikle böyle önemli bir zamanda ters bir davranışta bulunmak istemedi. "İnfaz için biraz fazla sade bir oda değil mi?" diyen Merva ise hiç yardımcı olacağa benzemiyordu.

"Hiçbir getirin olmadı, götürün de olmayacak."

"Getirim, varlığımdan gelen zarar değil mi size? Güya bir kısmınızı saptırmışım!"

Merva korkuyordu. Aklı ona susması yönünde uyarılar verirken ruhu, ezikliğin mal olduğu ağırlıktan kurtulmak için haykırma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Sözde yargı zamanında boza bulanacağı söylenmişti. "Beni yakmayı planlıyorsunuz."

"Şimdi değil!" dedi Tolga Canyurt melunca. "Kanın kuruyup çekildikten sonra."

Tebessümün mesken tuttuğu yüze hiç yakışmayan ses tonuyla konuşan adama cesurca baktı. Mademki ölecekti, o vakit korkunun lüzumu neydi? Nefesini her zamanki sıradanlığıyla alıp verdi. Arkadaşlarını düşünürken daha hızlı çarpmaya başlayan kalbinin sükût bulması gerekiyordu. En çok da Nehir için üzülüyordu. Henüz on yaşında olmasına karşın düzensiz bir hayatı vardı. Bitkilerin ve toprağın yaptıklarının arkasında haklı bir neden arayabiliyordu. Lakin akıl sahibi olan insanların yaptıklarında herhangi bir mantıklı çıkarımda bulunamıyordu ve Nehir, bu saçmalığa şahitlik edecekti. Belki de etmişti. Onun Kızıl Vaatçi'nin bulunduğu odaya götürülmediğini ummaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

"Arkadaşlarım yaşıyor mu?"

Tolga Canyurt, gözlerinde korku emaresine rastlamadığı kızdan ürperdi. "Ölmek üzeresin."

"Biliyorum. Bu yüzden onları merak ediyorum ya!"

Tereddütsüz verdiği cevap, kızıl pelerinli adamı daha çok gerdi. Tüm umutsuzluğu yüklenip de şu an insanları çepeçevre saran bedele sebebiyet verenlerden kaçalı aylar olmuştu. Ailesinden vazgeçmiş, bilgiyi kendine kalkan edinmiş ve haberci kuşların olmadığı ücra bir şehirde etrafını istekli koruyucularla donatmıştı. Veli olmasaydı bu noktaya değin gelemeyecekti. Ama onun sayesinde harcamayı öğrenmiş, üstelik kazandıklarıyla ne kadar ileri gidebileceğini keşfetmişti. Merva'nın üzerinden çekmediği bakışlarıyla düşüncelerine odaklandı. Karşısında dimdik duran kadın gibi kendinden emin bir insan görmeyeli nice zaman olmuştu. Etrafı hep zayıflarla çevriliydi. Gerçi bu yüzden Nebat Halkı'nın önceki lideri İlayda'yı devirebilmişti ya! Kimilerinin akılsızlığı, Tolga Canyurt’a güç olmuştu.

"Arkadaşlarının hepsi hâlâ nefes alıyor."

Halkının gelişmesini engelleyen kızdan artık kurtulmanın vaktiydi. O burada olduğu sürece, Kızıl Vaatçi görevini tamamlayamayacak, tüm deneysel çalışmalar heba olacaktı. Veli’ye döndü. "Temiz bir ölüm olacak ve sen kapıyı kilitledikten sonra kimse içeri girmeyecek." Sonra da zemini süpüren kızıl peleriniyle gözden kayboldu. Merva, onun kapıdan çıkmadan önce başlığını tekrar taktığını gördü.

"Ölümüm sizin kurtuluşunuz değil, mahvınız olacak."

Cesurmuş gibi rol yaparak konuşması, Veli'yi gülümsetti. Hayran olunası bir karaktere sahip olduğunu görebiliyordu. Bir süre öylece beklerken Merva'nın ikinci kaçma girişimini de engelledi. Sonra meşaleyi söndürerek sessizce çıktı ve ardından kapıyı kapattı.

Çaresizce ölümü bekleyen Merva ise dizlerinin üstüne çökerek kaçınılmaz anı kolladı. Dakikalar geçiyor ama bahsi geçen temiz ölüm gelmek bilmiyordu.

"Garip!"

İçinde yeşeren şüpheyle ayağa kalktı ve olabildiğince sessiz adımlarla kapıya yaklaştı. Kapının kırık sürgülü kısmını el yordamıyla bulup çekti. Kilitlenmemişti. Kısacık anda, Merva’nın aklında yığınla soru peyda oldu. Niçin öldürülmediğini, kapının neden kilitlemediğini anlamaya çalışıyor, neler döndüğüne dair mantıklı bir cevap bulamıyordu.

Hafifçe aralanan kapıdan içeri sızan mat ışık hüzmeleri, Merva'nın üzerinde boydan boya ince bir çizgi oluşturdu. Yüz hatları sersemleşmeye ve kalbi gümbürdemeye fırsat bulamamışken uzun boylu bir Yeşil Başlıklı tarafından fark edildi. Her ne kadar görünmese de pelerinin altına sokuşturulmuş yüz, şaşkındı. Ruh göçüne zorlanan yeşil insanların haftalar önce kendilerini Kızıl Vaatçi'den koparıp bu sapkın kızın peşine düşmelerinden bu yana garip bir olayla karşılaşmamıştı. Şimdi ise tüm sapkınlığın kökeni olan ve beklenen çağın kabul etmediği kişi, olması gerekenin aksine yaşıyordu. Buna müdahale etmesi icap ederdi.

Düşünmeye dahi fırsat bulamayan Merva, hemen kapıyı kapattı ve artık yanmayan, karşı duvardaki meşaleye doğru koştu. Neyse ki, kapı tam zamanında açıldı da karanlıkta duvara toslamaktan son anda kurtuldu. İki Yeşil Başlıklı ellerinde mızraklarıyla içeri koşarken Merva, meşaleyi almaya çalıştı. Parmak uçları değse de daha fazla uzanamıyordu. Bu yüzden zıplamak zorunda kaldı. Meşale yukarı doğru hareketlendi ama onu duvara tutturan paslı halkadan kurtulamadı.

Silah olarak kullanmak istediği şeye ulaşmakta başarısız olunca can havliyle arkasına baktı. Yeşil Başlıklılar çift dişli mızraklarını kaldırdılar. Gayeleri, aynı anda ona saplamaktı. Merva insiyaki bir hareketle dizlerinin üstüne çöktü. Başının birkaç santim yukarısında çakışarak duvara değen mızrakların iç gıcıklayıcı sesi, kulakları sağır edecek cinstendi. İleri atıldı ve ona saldıranlardan birini kalçasından itti. Sırtüstü yere düşen kişi, genç ve zayıf bir kadındı. Başı taş zemine değince görüşü kararır gibi oldu. Bu da tepki vermesini geciktirdi.

Fırsattan istifade eden Merva, diğer kişinin saldırısını savuşturduktan sonra sahipsiz kalan mızrağı aldı ve bir sonraki saldırıya mızrakla karşılık verdi. Göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Daha önce hiç böyle dikkat kesilmemişti. Tüm duyuları, karşısındaki insanın hareketlerine odaklanmıştı. Ellerinde tuttuğu ağır silah, düşmanından gelecek en küçük harekete amadeydi. Onu taşımak dahi zorken, istediği her hareketi yapamazdı. Dolayısıyla dikkat dağıtacak bir şeye ihtiyacı vardı. Göz ucuyla sağ tarafında duran ve kıpırdanan Yeşil Başlıklıyı görebiliyordu. Yavaş adımlarla, yan yan ona doğru yürümeye başladı. Katettiği her mesafeyle birlikte ayaktaki Yeşil Başlıklı da aynı hızda yol aldı. Sol dirseği üzerine kalkan yerdeki üye, sağ eliyle Merva'nın ayaklarına doğru hareketlendi. Ancak baş dönmesi yüzünden kolu havada kaldı. Merva onun karnına sert bir şekilde bastı. Darbenin etkisiyle acıyla haykıran üye aniden kımıldadı. Bu, yoldaşının dikkatini dağıtmadı. Yine de çekilmekte yavaş kalan Merva'nın yere düşmesine sebebiyet verdi. Sırtüstü yere devrilen Merva, yoldaşının karnına basarak bir zebani gibi elinde mızrakla başında dikilen başlıklıya baktı.

Her şeyin nihayete erdiğini düşündü. Elinden bir şey gelmeyeceğini kabullenmişti bir kere. Buna karşın böyle bir son istemiyordu. Sol kolunu, yaşlarla dolan gözlerinin önüne getirdi. Aklına gelen son şeyin özlediği yüzler olmasını umdu. Belli bir sıralama düşünmese de karanlıkta kalan gözlerinde şekillenen ilk silüete şaşırdı.

Neden aklıma ilk olarak Sercan düştü ki şimdi?

Dolunayın olduğu gece burnuna dolan toz kokusunu tekrar duyuyordu. Kalbi hızlandı, yaşama arzusu şiddetlendi. İnanılmaz bir duyguydu. Şu an ölümle burun burunaydı. Ama o hiç istemediği ölümü kabullenmişti ve mücadele etmek dururken kalp çarpıntısını dinleyerek aklına gelen kişiyi tanıyabildiği için tebessüm ediyordu. "Ölmek istemiyorum." dedi. Odaya yeni giren kişiden bihaber, korkusunu yenmeye uğraştı. Hayattan yeni yeni aldığı lezzetleri doyasıya tatmadan ölme fikri zihnini, hislerini altüst etti.

Yere düşen bir kütleyle birlikte hareketleriyle zıtlaşan düşünceleri dağıldı. Kalbi, anın etkisiyle yavaşlamış gibiydi. Karşılaşacağı manzarayı görmeye hazırlıklı mıydı, bilmiyordu. Sadece güzel insanlardan sıyrılıp da gerçek zaman akışına dönmek biraz zor geliyordu.

"Tebrik ederim, hâlâ nefes alıyorsun."

Son günlerde en çok duyduğu sesti bu. En çok onu duysa da pek muhabbetşinas bir insan olduğunu söyleyemezdi. Hatta öleceğini kabullendiği sırada aklına gelen son isim dahi değildi. Yine de buradaydı. Merva onun nasıl yaptığını bilmiyordu fakat Aran, bir silaha dahi ihtiyaç duymadan mızraklı başlıklıyı devirebilmişti. Karanlıkta kalan yüzü ifadesizken dahi alay etmesini kolaylıkla becerebiliyordu.

"Te-teşekkür ederim." dedi Merva içtenlikle. Ayağa kalkmaya çalışırken sağ elinin kavradığı, unutulmuş mızrağın ağırlığıyla çöktü. Onu bırakarak tekrar kalktı. Yalnız titrek bacakları üzerindeki hâkimiyeti oldukça azdı. "Ben... anlayamıyorum."

Aran, ayakta güç bela duran kıza yardım etmek için hiçbir şey yapmadı. Sadece ufak bir açıklamayla yetindi. "Korkmuşsun. O kadar çok korkmuşsun ki, tehlike anı geçtiğinde vücudun isyan çığlıkları atmaya başladı. Merak etme, birazdan adapte olursun demek isterdim ama buradan çıkmamız gerek ve seni bekleyecek vakit yok." Bu sırada baygın olan başlıklıların pelerinlerini çıkardı ve yırtarak onların ağızlarını, ellerini ve ayaklarını bağladı.

Boğazı öylesine kurumuştu ki Merva, konuşursa yırtılacakmış gibi hissediyordu. Ayrıca acıkmıştı. Ancak sırası değildi. Bir adım attı. İkinci adımında, Aran'ın desteği sayesinde yüzüstü düşmekten son anda kurtuldu. Kapıyı baygın olan iki başlıklının üzerine kilitlediler ve kimsenin olmadığı koridora çıktılar.

Merva "Veli’yi tanıyor musun?" diye sordu sonunda.

"Biraz sessiz olsan iyi olur. Kaçışımızın hemen belli olmasını istemiyorum."

Bu kez Aran gibi fısıltıyla konuşmayı denedi. "Beni öldürmedi ve senin de kaçışına yardım etti."

"Biz zaten birlikte çalışırız."

Kolunu tutan adamın eli, dikkatini çekti; eldiven giymişti. Erzurum serin olabilirdi ama bu mevsimde eldiven giymek pek mantıklı değildi. "Neden giydin onu? Dövmen yüzünden mi?"

"Alışkanlık."

"Dövmen neyi ifade ediyor?"

Kapalı kapılara sahiplik yapan koridor boyunca ilerleyen Aran, ardı ardına gelen sorulardan dolayı yüzünü buruşturdu. "Ölüm korkusu sana yaramış, saf kız. Zihnin açılmış. Bu taraflarda kimse yok ama dikkati elden bırakmayı sevmem. Her ihtimale karşı hazırlıklı olmalıyız."

Aklında hâlâ bir sürü soru işareti bulunduran Merva, susmayı yeğledi. Aran haklıydı. Ellerine mükemmel bir fırsat geçmişti ve bunu yitirmeye niyeti yoktu. Kimden yardım aldığı önemliydi. Oysa asıl mühim olan diğerlerinin kurtuluşuydu. Harcadıkları her saniye, düşmanının hanesinde aktif olarak toplanırken vakit kaybetme lüksü yoktu. Siyah deri renkli eldiven giyen eli iterek kolunu ondan kurtardı.

"Artık sakinim, yardımına ihtiyacım yok."

Titremesi geçmişti ve rahatlıkla yürüyebiliyordu. Susmuş olsa da sessizliğin soğuk sesi, koridor boyunca uğuldayıp durdu. Bir fırtınanın tiz fısıltısı yüreğini telaşa vermiş, tez vakitte gümbürdemesine neden olmuştu. Bu hayata alıştığını sanmıştı. Bitkiler yeryüzünde gardiyan olmuş, insanları gözlemlerken toprak yargılıyordu. Birbirinin musibeti olmaya yeminli insanlarsa yollarını tıkayan yasaların teke inmesiyle ortalıkta cirit atıyordu. Hayatta kalmak için grubuyla birlikte ne yardım etmiş ne de yardım almış, tüm bunlara sadece şahitlik etmekle yetinmişti. İstikrarlı sayılabilecek yaşam kavgasına tutuşmuştu. Sayısız defa insanların çaresizliğine, öfkesine, kudurmuşluğuna ve nezaketine denk gelmişti. Tüm bunlar arasında elbette ölümle de karşı karşıya kalmıştı. Ancak bu kadarı kâfi olmalıydı. Bugün bana göz kırpan ölümse eğer daha öncekiler neydi, diye sordu devre dışı kalan aklına.

Bazı şeyler değişiyordu. Yeni bir sürece, daha önce hiç duymadığı olayların içine girdiğini hissedebiliyordu. Yalnızca kalbi değil, beyni de farkına vardığı sürecin dozu yüzünden gümbürtülü bir dönemece girmişti. Aklına mukayyet olmak için elleriyle her iki yanağını tokatladı. Çıkan şak sesi, sessiz ortama bomba etkisiyle düştü.

Aran, isyan bayrağını çıkarttı. “Sessiz ol sözünün nesini anlamadın?"

"Özür dilerim. İstemeden oldu."

Sinirlenen adam karşılık vermek yerine, Merva'yı kolundan tutarak sert bir şekilde kenara çekti. Az önce durduğu yere havayı yaran bir kılıç indi. İkinci darbe bu kez onlara inmeye başlarken Aran, Yeşil Rehberin karnına bir tekme savurdu. Rehber, az evvel çıktığı merdivenleri bu kez düşerek indi.

"Hızlı ve sessiz ol!"

Merva, eli tutulup koşmaya zorlanırken Aran kadar sessiz olamıyordu. Her adım atışı, davula vuran tokmak gibiydi. Düşerken boğazına saplanan kılıç yüzünden hırıldayarak son nefesini veren Yeşil Rehberin başı, bir kan gölcüğü içinde kalmıştı. Daha görmek zorunda kaldığı manzarayı idrak edemeden cesedin yanından hışımla geçtiler. Güney kanadından, Kızıl Vaatçi'nin saklı tutulan yüzünün olduğu yerden ve alt katlardan tez ayak seslerinin katı vuruşları duyuluyordu.

"Ne yapacağız?"

Cevap vermeyen Aran, kuzeye doğru yol aldı. Kendilerine doğru gelen iki Yeşil Başlıklıyı etkisiz hâle getirdi. Pençeyi andıran ellerinin hareketleri, vahşi hayvanların seri vuruşlarını barındırıyordu. Onun atikliğine, sıradan insanların yetişmesi mümkün değildi. Bu yüzden kolay lokma olmaktan ileri gidemediler. Her ikisini de yere bir elbise yığını gibi çöktürmek, genç adamın on saniyesini almıştı.

"Yardım et!" diyen Aran, iri olanı en yakın kapıya çekti. Boş olan odaya girdiler. Etrafında iki sandalye bulunan tahta bir masanın üzerinde açık kalmış iki Vaat Sahifesi vardı. Merva merakla el yazısıyla yazılmış sayfalara göz gezdirdi. Anlaşılan o ki, başlıklılardan biri 7. bildiriyi ezberlerken diğeri 10. bildiriye kadar gelmişti. Burada geçirdiği süre boyunca dikkatini bir şey celp etmişti. Ahmer Efendi bu bildirilerin tekini dahi ezberden okumazken onun emri altındakiler, unutmamak için sürekli ezber tekrarı yapıyordu.

"Şu saçmalıkları okuyacağına diğer pelerini çıkartıp giy!"

Arkasına bakıp da yeşil pelerin giymiş Aran'ı görünce yüreği hop etti. "Bir an seni başlıklılardan biri sandım."

Genç adam, ikinci pelerini çıkarmış ve onun üzerine fırlatmıştı bile. Ayak sesleri bir süre susmuş, sonra tekrar duyulmaya başlamıştı. Kendi pelerinini giyerken Aran da günlük kıyafetleriyle kalan ve yerde yatan baygın başlıklıları, kapının arkasına çekti. Sonra da kapıyı açarak telaşlı adımlarla odadan çıktı. Merva, uzun pelerinin eteğini yanlardan toplayarak onu takip etti. Kendilerine doğru gelen üç Yeşil Rehber ve önlerinde on kadar Yeşil Başlıklı vardı. Rol yapmakta oldukça başarılı olan Aran, onları yanlış yönlendirmekte gecikmedi.

"Araştırdık, bu kanatta beklenmeyen kimse yok. Diğer yönlere gitmiş olmalılar."

Arkada kalmış Rehberlerden birinden, Veli'nin sesi işitildi. "Gidebilecekleri tek yön kaldı. Hemen üst kata çıkın."

Başlıklılar ile bir Yeşil Rehber onu dinlerken Kayhan, olduğu yerde duraksadı. Bir anlığına dönüp gidecek gibi olsa da dikkatini çeken şey, düşüncelerini ele geçirmişti. Onun bakışları, Merva'nın giydiği pelerinin etek kısmındaydı. Yutkunarak ayaklarına bakan Merva, yerde iki kat toplanmış uzun pelerine baktı ve başını kaldırmaya çekindi. Pelerinin kendisine ait olmadığı hemen ortaya çıkmıştı.

Arkasına bakan Veli, diğer üyelerin yeteri kadar uzaklaşmadığını görünce Kayhan'ı etkisiz hâle getirmekten vazgeçti. Şimdi görülmemeliydi. Aksi takdirde tüm tarikatı buraya toplar ve ölüme davetiye çıkarmış olurdu.

"Sen başlıklılardan biri değilsin."

Kayhan'ın dikkati hâlâ Merva'nın üzerindeyken Aran, Veli'ye işaret verdi. Grubun liderinden, Sekiz’in Ak Og'undan gelen bir emri yok sayamayan Veli, ansızın harekete geçti ve önündeki adamın boynunu kırdı.

"Ayakta tut!"

Gelen ikinci emirle bir pelte gibi yere yığılmaya meyilli olan adamı dik tutmaya çalıştı. Nebat Halkı'nın diğer üyeleri üst kata çıkınca Kayhan'ı açık odaya götürdü.

Olaylar o denli hızlı gelişiyordu ki, Merva takip etmekte zorlanıyordu. "O da öldü." dedi ama onun için üzülemiyordu. Malikâneye yapılan saldırıda Naim Baba ile Hamit öldürülmüşken ve daha onların yasını tutamamışken yüreği, katil bir halkın mensubu için üzülmeyi reddediyordu.

"İnan bana, ani bir ölüm eğlenceli değildir." dedi Veli işini halledip odanın kapısını kapatarak. "Kayhan ölmedi, felç oldu."

Diyecek söz bulamayan Merva yalnızca o an için Kayhan adına üzüldüğünü hissetti. Böylesine sert bir çağda felç olmak, ölmeyi isteyecek denli zordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.