İçeriğe geç

Nefes Alabilmek İçin

Bölüm 3 · 8 dk okuma

Nefes Alabilmek İçin

Bölüm 3

2. Bölüm: Kağıt ve Anahtar

Bölüm şarkısı: Ne Jupiter, Kararsız

*

2. Bölüm: Kağıt ve Anahtar

"Artık o yok, biz varız..."

Şaşkınlıkla Ayaz'a baktım. Ne diyordu? O... O ne diyordu?

Söyledikleri kulağımda çınlıyordu. Ayaklarıma baktım. Bu toprağın altında ne vardı? Duyduklarım gerçek olamazdı. Olmamalıydı... Bu nasıl olurdu?

O sırada sabah okulu incelerken aklıma takılan soru geldi. Neden yurt binasının arka kısmı topraktı?

Şimdi anlaşılmıştı.

Sonunda diğerlerine baktım. Nehir şaşkınlıkla bir toprağa, bir Ayaz'ın elindeki kağıda bakıyordu. Oğuz ve Sarp kaşlarını çatmıştı, Ayaz ise eli yerde, kutuya bakıyordu.

Sonunda hepsi başını kaldırdı ve birbirimize baktık. Yağmurun sesi bana hep rahatlatıcı bir melodi gibi gelmiştir. Fakat o sırada yağan yağmur, bana o hissi asla vermiyordu. Hatta bir korku filmi sahnesi ile tek farkımız, arkadan çalan gerilim dolu bir müziğin olmamasıydı. Halbuki ben o müziği kafamın derinliklerinde bir yerlerde duyuyordum.

"Abi... Sen, sen ciddi misin? Y-yani, yani böyle bir şey olamaz!"

Oğuz'un şaşkınlık ve korku karışımı sesiyle Ayaz cevap verdi. "Ciddiyim... Burada öyle yazıyor."

Sesi kısık çıkmıştı. Oğuz aldığı cevap karşısında çaresiz bir iç çekti.

Biz nereye düşmüştük?

Yağmurun altında ıslanıyorduk, hırkamın kapüşonunu kafama geçirdim ve kolumu Nehir'in beline doladım.

"Tamam... Tamam, ilk önce sakin olalım."

Sarp'a baktım, sesindeki soğukkanlılığa hayret ettim.

"İlk olarak, kutudan çıkan her şeyi ve o..." Durdu, yutkundu ve devam etti. "Kemiği kutuya koyalım."

"Yurda mı götüreceğiz?" Ayaz'ın sorusuna Sarp başını sallamakla yetindi. Ardından Ayaz ve Sarp, az önce toprağın altından çıkan her şeyi kutuya doldurdu.

"Tamam, şimdi hepimiz odalarımıza gidiyoruz ve hiçbir şey olmamış gibi uyuyoruz."

Nehir şaşkınlıkla konuştu. "Ne yani, bu gördüklerimizi unutacak mıyız?"

"Hayır, sadece hepimizin kafasını biraz toplamaya ihtiyacı var. Yarın sabah konuşuruz, saat 06.00 gibi bahçede buluşalım."

Onu onayladık ve odalarımızın yolunu tuttuk.

Çünkü yapabileceğimiz başka bir şey yoktu.

***

Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu.

Derin bir nefes aldım. Dünkü yağmurdan eser kalmamıştı. Hava tam olarak aydınlanmamış, yanımda Nehir, Ayaz, Oğuz ve Sarp'la bahçede, bir masanın çevresinde oturuyoruz. Kimseden ses çıkmıyor. Okulun başlamasına daha iki saat var ve uyanık birilerinin olduğunu sanmıyorum.

"Dün gece bir kabus muydu?" diye soran Oğuz'a baktım. Hepimiz şaşkınlık içindeydik ve ne yapacağımızı bilmiyorduk. "Keşke bir kabus olsaydı. Ama, dün gece yaşananlar ve o kutunun içinden çıkanlar..." dedi Nehir, yutkundu ve devam etti. "Hepsi gerçekti."

Oğuz kabullenircesine başını salladı. "Doğru... Gerçekti."

"Peki şimdi ne yapacağız?"

Nehir'i yanıtlayan Ayaz oldu. "Ne yapacağımızı bilmiyorum ama olaya bir de mantık açısından bakmalıyız."

Kaşlarımı çattım. "Yani?"

"Yani, dün gece kutunun içinden çıkanlar... Onlar arasında bir anahtar ve kağıt vardı. Kağıttaki çizili yerin neresi olduğunu bilmiyoruz ve bence, ilk adımımız bu olmalı."

Nehir şaşkınlıkla konuştu. "Daha dün gece yaşananların ardından kaç saat geçti de biz başka bir yeri araştıracağız?" Sessiz bir şekilde kucağımdaki ellerime bakarak onları dinliyordum.

"Doğru ama bize bunu yapan biri ya da birileri var ve bunun nedenini hala daha öğrenemedik."

"Haklısın," dedim, "Ama bence biraz daha sakinleşmemiz ve kafamızı toplamamız gerekiyor."

Sessizce onaylamalarının ardından devam ettim. "Artık kuşkusuz, beraberiz. Bundan bir şüphe duymuyorum."

"Evet," dedi Ayaz, "Belki de bunu yapan kişi veya kişiler, Burcu'nun çantasına yurt binasının çizili olduğu o kağıdı koyarak onu hedeflemişlerdi ama artık o yok, biz varız."

"Evet, kesinlikle öyle," dedi Nehir,

"Katılıyorum," dedi Sarp,

"Haklısın," dedi Oğuz. Ve içimdeki güven hissinin gülümsediğini hissettim.

***

Kolumdaki saatime baktım, 20.33. Akşam yemeğinden sonra hepimiz biraz odalarımıza çekilmiştik ve dinlenmiştik, ardından bahçede buluşmuştuk, yaklaşık üç dakika önce. Etrafta tek tük insanlar vardı, sanırım herkes uyumaya hazırlanıyordu. Bizse ne yapacağımızı konuşmak için buraya gelmiştik.

"Buraya mı otursak? Sabahki yerimize," dedi Oğuz, sabah oturduğumuz masayı işaret ederek.

"Olur," dedim ve oturdum.

5 dakika sonra

"Tamam o zaman," dedim ve kısık sesle ekledim, "Yarın yine aynı saatte, okulun önünde buluşuyoruz."

"Evet," dedi Sarp. "Sanırım böylesi daha iyi olacak."

Kutudan çıkan kağıdı inceleyip çözmemiz sadece beş dakikamızı almıştı çünkü çizim gayet açıktı; bu sefer de okulumuz resmedilmişti. Neden çevremizdeki binalar sürekli çiziliyordu? Bunu bir türlü anlayamıyordum, anlayamıyorduk.

Oğuz, "Bu masa bizim masamız olsun," dedi birden, sesinde sanki konuyu değiştirmeye çalışıyormuş gibi bir ton vardı. "Her buluştuğumuzda burada toplanalım. 'Bahçede buluşalım,' dediğimizde ilk olarak burası gelsin aklımıza ve buraya gelelim. Bize özel bir şey olur, tamam mı?" Hevesle konuşmuştu, bunun üstüne gülümsedim ve, "Tamam, olsun," dedim.

Oğuz düşünceli bir sesle tekrardan konuştu. "Artık bir grup olduğumuza göre, bence bir adımız da olmalı."

"Oğuz, neden böyle şeyler düşünüyorsun? Şu durumdayken bile aklın nasıl bunlara çalışıyor?" dedi Sarp. Ardından Oğuz, güldü ve, "Her arkadaş grubunda ortamı ısıtabilen biri vardır Sarpcığım," dedi. Bunun üzerine Sarp güldü.

O sırada Oğuz, birden yerinden zıplayıp, "BULDUM!" diye bağırdı. Bahçede dolaşan, nöbetçi olduğunu tahmin ettiğim öğretmen şaşkınlık, öfke ve uyarıcı bir ifadeyle bize doğru baktı. Oğuz, "Özür dileriz," dedi, öğretmen ise başını sallayıp uzaklaştı.

Ayaz, "Seni bu kadar heyecanlandıracak ne buldun acaba?" diye sordu. Oğuz ise ona yandan bir bakış attı. " 'Kendi Yalnızlığında Boğulanlar' ."

Ayaz, şaşkınca, "Ne?" dedi.

"İsmi... Grubumuzun ismi," dedi Oğuz, Ayaz'ın tepkisini ölçmeye çalışır gibi.

Ayaz'ın dudaklarında burukça bir gülümseme belirdi.

***

"Günaydın!" dedim gülümseyerek.

"Günaydın," dedi Ayaz ve Nehir'le onların yanına gittik.

"İyi uyudunuz mu?" Oğuz'un sorusuyla istemeden bir güldüm. Enerjisini, pozitifliğini seviyordum. "Evet, ama düşünmekten biraz zor oldu açıkçası."

Hepsi başını salladı, sanırım onlar da aynı şeyleri yaşamışlardı.

"Günaydın çocuklar."

Sınıfa giren matematik öğretmenimizin sesiyle hemen masalarımıza geçtik.

"İyi dersler, oturun." demesiyle oturduk, "Nasılsınız bakalım bugün?"

Oğuz, "İyiyiz hocam, hem de çok iyiyiz," dedi ve Nehir'le bana bakıp göz kırptı. Bunun üzerine kıkırdadık, gerçekten iyi rol yapıyordu. Açıkçası ben öğrendiklerimizden sonra hiçbir öğretmene güvenemiyordum, çünkü onlar da bir şeyler biliyor olabilirlerdi.

"Peki o zaman, derse başlayalım. En son nerede kalmıştık?"

Aynı günün akşamı

Nehir'le odamızda oturuyorduk. Hava bulutluydu, biraz da rüzgarlıydı ama yağmur yağmıyordu. Böyle havalar genellikle insanın içinde bir huzursuzluk, kasvet bırakırdı ama bende böyle bir şey olmuyordu. Oldum olası kış mevsimini sevmiştim; kalın giyinmeyi, yağmurda yürümeyi ve yağmur yağarken sesini dinlemeyi... Bu yüzden annem için çocukluğum biraz zor geçmiş çünkü sürekli yağmurda oynayıp hasta oluyormuşum. Aklıma gelen anılarla gülümsedim.

"Nehir," dedim, "Bana biraz çocukluğunu anlatsana."

Şaşkınlıkla bana baktı, sanırım böyle bir soruyu beklemiyordu.

"Çocukluğum..." dedi kısık sesle, "Ben... Pek bir şey hatırlamıyorum."

"Herhalde hatırlamayacaksın," dedim ve güldüm. "Annen ve babanın anlattığı kadarını soruyorum."

Dişlerini sıkarak konuştu. "Öyle bir şey yok."

"Anlamadım," dedim, sebepsiz yere dişlerini sıkmasına şaşırmıştım.

"Annem ve babam, bana hiç..." dedi ve birden durdu, ardından ayağa kalktı. "Neyse, bu konuyu kapatalım, zaten az sonra aşağı ineceğiz," dedi ve pencere kenarına gidip dışarıyı izlemeye başladı. Ne olduğunu anlamamıştım fakat anne ve babasıyla ilgili bir sorun olduğunu düşünüyordum. Daha da üstelemek istemedim, sonuçta istese anlatırdı.

Yanına gittim ve sağ elimi beline doladım. "Ne zaman istersen anlatabilirsin, ben hep buradayım," dedim. Bunun üzerine bana baktı ve, "Teşekkür ederim," deyip sarıldı. Gülümsedim ve ona karşılık verdim.

Ardından, "Sanırım artık gitmeliyiz," dedi. Üstüme yine aynı hırkayı giydim ve sessizce ayakkabımı giydim. Cebime odanın anahtarını attım ve çıktık.

Sessiz koridorda sessiz olmaya çalışarak yavaşça yürümeye başladık. O an içim titremeye başladı, başımı salladım anlamsızca. Merdivenleri de indik ve sonunca bahçeye çıktık. Hızlı olmaya çalışarak birkaç dakikanın sonunda okulun girişindeydik. Oğuz, Sarp ve Ayaz gelene kadar bekledik, bu da çok sürmedi.

"Hazırsak," dedi Sarp ve cebinden kağıdı çıkardı, "gidelim."

"Hazırız," dedim ve kağıdı incelemeye başladık, çizimde alt kat vardı, fakat ikinci kat dışında tüm katlar sadece karalanmıştı. İkinci katta ise müdür odası ile kimya laboratuvarı arasındaki geniş duvar küçük bir çarpı işareti ile işaretlenmişti.

Nehir, "Sanırım ikinci kata gideceğiz," dedi.

Sarp, "Evet," diyerek Nehir'i onayladı. Biz de merdivenlere yöneldik ve ikinci kata geldik.

Evet, gerçekten de kimya laboratuvarı ile müdür odasının arasında geniş bir duvar vardı. Sarp önden ilerliyordu, şaşkınlıkla bize döndü. "Burada hiçbir şey yok." dedi.

"O zaman neden işaretlenmiş?" diye sordu Ayaz.

"Evet," dedim, " işaretlendiğine göre bir şeyler olmalı!"

Sessizce konuşmaya çalışmamızın gülünçlüğünü hissediyordum ama buna zıt olarak yüzümde milim kas oynamıyordu.

"Sanırım bu sefer gerçekten de bir şakaydı," dedi Sarp kararsız bir sesle. "Hatta belki de yurdumuz arka bahçesinde bir mezarlık olduğu da şakay-"

"Sen ciddi misin Sarp?! Yaşananların gerçek olmadığını mı söylüyorsun?" dedim, sesim istemsizce öfkeli çıkmıştı.

"Bak Burcu, olabilir..."

Güldüm ve, "Öyle mi?" dedim, "Okulun arka bahçesinin beton olmasına karşıt yurdun arka bahçesinin toprakla kaplı olmasına ne diyorsun?" Yüzüm buruştu. "Ya da toprağın altından çıkan o kemiğe?"

"Haklısın," dedi Sarp, sakin görünüyordu. "Özür dilerim... Bunca kanıt varken öyle konuşmam aptalcaydı."

"Tamam," dedi Ayaz, "Kavgayla bir yere varamayız. Bir şey bulamadığımıza göre sanırım odalarımıza geri dönmeliyiz, yarın tekrardan geliriz."

İçimde bir yerlerde gitmememiz gerektiğine dair kıpırtılar vardı, buna rağmen, "Peki, öyle yapalım." dedim ve ekledim, "Fakat bence duvarı bir kez daha incelemeliyiz," diyerek elimi duvarın üstüne koydum ve sürterek yürümeye başladım.

O sırada elime duvar kağıdının küçük bir parçası geldi, merak ve korkuyla, yavaşça kaldırdım.

Diğerleri yanıma geldiler ve bir kapı kolu ile karşı karşıya kaldık.

"Bu da ne?" diye sordum şaşkınlıkla, böyle bir şey beklemiyordum.

"Burcu..." dedi Oğuz, "Sanırım buldun!"

"Ne? Neyi buldum?"

"Bizden istenen şeyi." dedi ve yavaşça duvar kağıdını kapının sonuna kadar yırttı. Ardından Sarp'a döndü, "Kutudan çıkan anahtar yanında mı?" diye sordu. Sarp başını salladı ve cebinden anahtarı çıkarıp Oğuz'a uzattı. Biz onu şaşkınlıkla izlerken anahtarı yavaşça deliğe soktu ve çevirdi. Ardından kapının kolunu yavaşça aşağı indirdi ve açtı.

İğrenç bir koku geliyordu odadan, merakla ileri atıldık.

Ve gördüğümüz şey karşısında dehşete uğrayıp birbirimize baktık.

2 gün önce, çantamda bulduğum kağıt ile yurdumun arkasındaki mezarlığı keşfettiğimizde bundan daha beteri olamaz diye düşünmüştüm, ne de olsa en beterini yaşamıştık. Fakat şu anda aynı duyguyu tekrardan yaşıyordum. Çünkü, iğrenç kokunun sahibi, yerde cansız bir şekilde yatıyordu...

Burada bir ceset vardı!

Bölüm sonu

1 yorum