Hena Atay
10 Mayıs, saat 17:06
Duygularımın kendi içerisinde verdiği savaşın bitmesini istiyordum. Hiçbir zaman böyle bir çelişkiye düşmemiştim. Baran'la böylesine büyük bir atışmamız hiç olmamıştı. Normalde evden ayrılacak kadar da ona kırgın olmazdım.
Devin, işleri tek bir gecede değiştirdiği için ona sinirlenmiştim. Belki de o an mantıklı düşünemediğim için zihnimdeki suçluyu o ilan etmiştim. Belki de gerçekten bunların suçlusu oydu.
Akın'ın evinden çıktığımda daha sabah saatleri olmasına rağmen dışarıda kendime düşünmek adına biraz vakit ayırmıştım. Bir kafeye gidip birkaç saat orada kaldıktan sonra tek gerçeğim zihnimde yer etmişti.
Ne olursa olsun Baran benim tutunmak istediğim tek insandı. Ne yaşanırsa yaşansın günün sonunda tekrar onun yanında olacağımı biliyordum.
Daha fazla dayanamayıp evin yolunu tuttum. İsterse yüz kez özür dilerdim ondan, tek istediğim tekrar birlikte olmaktı. Aceleci adımlarım bir an önce eve varmak istediğim içindi.
Şimdi ise ikimizin anılarıyla dolu olan evimizin önünde duruyordum. Babam öldükten bir süre sonra bütün emeklerimizle bu evi almış ve yeniden tasarlamıştık. Evin her köşesinde farklı güzel anılar yatıyordu.
Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım. Bir süre bekledikten sonra yandaki pencerenin perdesi hafif aralandı ve ardından kapı açıldı. Muhtemelen kapıda kimin olduğunu kontrol etmek amacıyla pencereden bakmıştı.
Karşımda Devin'i görünce kaşlarımı çattım. O da bana zıt şekilde kaşlarını kaldırdı. Gözleri burnumda takılı kalırken ağzı aralandı. "İyi misin?" dedi endişeyle. Benim için mi endişeleniyordu?
Yanından geçerek içeri girdikten sonra etrafa bakındım. Baran buralarda görünmüyordu. Odasına ilerleyip kapısını açtığımda boş bir odayla karşılaşmayı beklemiyordum. Banyosuna baktığımda oranın da boş olduğunu gördüm. Neredeydi o zaman? Odasından çıkıp etrafa bakındım ancak Devin ve ben dışında evde kimse yoktu.
"Baran nerede?" dedim şüpheyle. İlk önce yutkunduğunu ve elleriyle oynadığını gördüm. Ben ne kadar netsem Devin de o kadar kararsızdı.
"Şey..." bir süre mırıldandıktan sonra yüzüme baktı. Tek kaşımı kaldırıp ondan bir cevap beklediğimi belli etmeye çalışıyordum. Bakışlarını kaçırıp "Gitti" dedi.
"Nereye gitti, Devin?" gerilmesine sebep olan kişi ben miydim? Sadece birkaç yanıt arıyordum.
"Dışarı çıkacağını söyledi." birkaç kelimeyi kekeleyerek söylemişti. Beni aramak için çıkmamış olmasını diledim.
Devin'e daha kibar olabileceğimi düşündüm. Bana kaba davranmıyordu. "Nereye gittiğini söyledi mi Devin?" yutkundu ve kaçırdığı gözlerini tekrar yüzüme sabitledi. Bu hareketi gözlerimi kısmama neden olsa da genel olarak bu kadar gergin bir insan olup olmadığını bilmediğim için bir şey demedim.
"Söylemedi..." bana arkasını dönüp koltuğa oturduktan sonra ellerini önünde birleştirdi. "İyi olduğuna emin misin?"
Cevap vermek yerine halıda, oturduğu koltuğun karşısında bir yere yerleşip bağdaş kurdum. Bakışları bandajlı burnumda oyalanırken "Anlat hadi." dedim dikkatini dağıtarak. Gözleri gözlerime tırmandı ve başını yana yatırdı. "Neyi anlatacağım?"
"Boğulduğun gün," diye cümleye başladığımda derin bir nefes almıştı. "Bunu bilerek mi yaptın?"
"Ne?" dedi anlamayarak. "Neden bilerek kendimi boğmak isteyeyim?"
"O zaman neden fırtınanın çıkacağını bile bile suya girdin?"
Bu sefer sessiz kaldı. Uzun saniyeler sonunda sarı saçlarını kulaklarının arkasına attı ve konuştu. "Dediğim gibi, bilerek olmadı. Sadece biraz suya girmek istedim."
Ayağa kalkıp salonla birleşik olan mutfağa ilerledim. Burnumdaki bandajı yenilemem gerekiyordu. Yerini bildiğim ilk yardım kitinin bulunduğu dolabı açıp kutuyu dolaptan çıkardım. Gerekli malzemeleri içinden alıp tezgaha koydum. Bir şeylerin ters olduğunu hissediyordum. Sadece bununla ibaret olamazdı. Dayanamayıp asıl sormak istediğim şeyi sordum. "Baran'la önceden tanışıyordunuz, değil mi?" onu böylesine korumasının sebebi sadece dövmesinden kaynaklı olamazdı.
"Sahilde üzerine viski döktüğün adamı hatırlıyor musun?" söylediği şeyle birlikte başımı kaldırıp ona baktım. Cevabını almış gibi devam etti. "O benim amcam." ellerimden başlayıp bütün vücuduma yayılan üşüme hissi beni komple sarmıştı. "Tam olarak amcam sayılmıyor. Üvey babamın kardeşi." diyerek devam etti. "Onun arkasında duran siyah saçlı kadını hatırladın mı?" onunla olan göz temasımızı kesmeden başımı salladım. Her bir cümlesi kasılmama neden oluyor, bütün parçaları yerine oturtmama yarıyordu. "O kadın da benim." dedi tereddüt etmeden. Dudaklarımın aralanmasına engel olamadım. Zihnimde her şey kendini toplamaya başlarken kalp ritimlerim hızlanmıştı. Hayır o olamazdı. Biliyordum, yalan söylüyordu.
"Beni bu şekilde kendine inandıramazsın." her ne kadar inkâr etsem de nedense zihnim başka şeyler söylüyordu. Başımı devamlı iki yana sallamaya başladım. "Saçların aynı değil." o kadının saçları siyahtı ve hafif dalgalıydı. Devin'in saçları sarı ve düzdü. "Gözlerinin rengi farklı." dedim gözlerine odaklanırken. Kadının gözleri siyahtı. Devin'in gözleri ise açık mavi tonlarındaydı, parlıyorlardı. Bakışlarım boynuna kaydığında başımı iki yana salladım. "O gün o dövmeden eser yoktu." Başımı kaldırıp ona doğru yürüdüm. "Söylediklerin doğru olamaz." o gün ona dönüp o adamın karısı olduğunu söylediğimde bunu sessizliğiyle onaylamıştı. Yanında bir kız çocuğu da vardı.
"Seni daha akıllı sanıyordum." dedi bana bakmadan. Devin'e olan güvensizliğimin yanında bir de buna inanmıyor olmam onu şaşırtmamıştı. "Saçlarım boyalıydı. Gözlerimde lens vardı. Dövmemi ise makyajla kapatmıştım. O gün beni size çeken bir şeyler hissettim. Yedi yıl sonra ilk kez bir şeyler doğru geldi. Bir hafta sonra tekrar geldiğimde ben sizi bulamadan kuzenin beni buldu. Onunla ilk başta konuşmak istemesem de o beni bir şekilde buna zorladı." burnumun üzerindeki bandajı çıkartıp telefonumun kamerasından burnuma baktım. Birkaç morluk dışında dışarıdan bakıldığında başka bir şey görünmüyordu. Devin bana bakıp dudaklarını birbirine bastırdı. Ona göre kötü görünüyordu ancak birkaç günde düzelecekti.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar lafa girdi. "İzlendiğimi tahmin etmiş olmalı ki normal bir garson gibi her seferinde yanıma gelip benimle kısa süreli konuşmalar yaptı." Baran'ın garson olarak çalıştığı gün Devin neredeyse boğuluyordu. Ona inanmak istemesem de anlattıkları bütün eksik parçaları karşılıyordu.
"Bana ertesi gün de plaja gelmemi söyledi. Ancak sadece birkaç dakika sonra bir korumadan mesaj aldığımda bunun olmayacağını biliyordum." çantadan çıkardığım kremleri burnumun çevresine sürdükten sonra çantadaki bandajları çıkardım. En uygun olanını burnumun üzerine yapıştırdım ve çantayı kapatıp geri yerine koydum.
Devin'in yanına gittim ve koltuğa oturdum. O bana dönük otururken ben ise şömineye karşı oturuyordum. "Ne mesajı?" dedim yüzümü ifadesiz tutmaya çalışarak.
"Adnan'la tam yedi senedir aynı çöplükte yaşıyoruz. Tabii buna yaşamak denseydi." elleriyle oynarken gözlerini kaçırdı. "Beni orada tutsak gibi tutarken dışarıya yansıttığı imajı kusursuzdu. Kimseye bu oyunun arkasında bir yanlış aratmayacak kadar." hiçbir şey anlamıyordum. Bunları neden bana anlatıyordu?
"Oraya ilk gittiğimde varlığından bihaber olduğum bir çocukla karşılaştım. Gerçi daha bir yaşında bile değildi." aklına bir şey gelmiş gibi duraksayıp iç çekti ve devam etti. "Ona bir isim bile vermemişti. Onunla yıllarca ben ilgilendim, daha kendime bakamazken ve eğitimimi bile bitirmemişken küçük bir çocuğa baktım." sesi titrerken ona baktım ve onu devam etmeye zorladım. "Adnan'dan hiç görmediğim kadar kötü bir muamele görmeme rağmen onun yanındayken bana dokunmuyordu. Bu yüzden sürekli onun yanında olmaya çalışıyordum. Ona Asena diye seslenmeye başladım. Çünkü onun bir gün Adnan'a başkaldıracak güce sahip olacağından emindim." Asena güzel ve aynı zamanda cesur demekti.
Boğazını temizleyip tekrar konuşmaya başladı. "O gün, kasırganın geleceğini bile bile denize girmemin sebebi, beni mesajla Asena'ya zarar vermek hakkında tehdit etmeleriydi. Adnan, herhangi bir yere gitmeme izin verir ancak her zaman korumalarını ardıma dikerdi. Benim fark etmediğimi sanıyordu. O gün ise Baran'ın sürekli yanıma gelmesinden bir şeylerin ters olduğunu anlamış olmalılardı." eliyle yanağındaki yaşı sildi. "Birden her şey üzerime geliyor gibi hissettim. Kendimi denize bıraktığımda kasırga umurumda bile değildi. Soğuk suyun beni arındıracağını düşündüm. Büyük dalgalara hazırlıksız yakalanınca panik oldum, ne yapacağımı bilemedim. Yüzmeye çalıştıkça daha çok dibe battığımı hissediyordum." son söylediğiyle titredim. Bedenimde tanıdık bir his gezinmeye başladı. "Yardım için bağırdım ancak kimse duymayınca zihnim beni kötü düşüncelere itti. Denizin ortasında panik atak geçirebileceğimi ve bolca su yutacağımı bilseydim suya değmezdim bile." cümlelerini bitirmekte zorlanıyordu çünkü sesi titriyordu.
Ortama kısa bir sessizlik hâkim oldu. Nefes seslerimiz ortamdaki tek ses olurken başını yere çevirdi. Dirseklerini dizlerine yerleştirip yüzünü ellerinin arasına aldıktan sonra yüzünü ovuşturdu. Bunu yaşadıktan sonra bir de anlatması zor olmalıydı. Hepimizin iğrenç travmaları vardı ve hiçbirimiz bunları anlatacak kadar iyileşememiştik.
"O gün saçımdaki boya geçici sprey boyalardandı. Dövmemin üzerini de makyajla kapatmıştım. Her yaz sahile gittiğimizde böyle yapıyordum. Suya bile giremiyordum ve yıllar sonra denize girdiğimde ikisi de soğuk suda dağıldı." kısa süreliğine bana baktığında benim de ona baktığımı görünce hızla başını çevirdi. "Annem, üvey babamla evlendikten sonra neredeyse bütün istediklerine boyun eğmeye başladı. Üvey babamın kardeşi Adnan'ın isteği üzerine beni on altı yaşında onunla yaşamaya zorunlu kıldılar."
"Neden onlara karşı çıkmadın?"
"Ben... bilmiyorum." bu soruyu daha önce kendisine hiç sormamış gibiydi. Dudakları titredi ve cümle kurarken sesi boğuklaştı. "Sanki benim onunla yıllarca mahkum hayatı yaşamamdan daha kötü bir şey varmış gibi korktum."
Uzun dakikalar sonrasında aklımdan bile geçirmediğim bir şey yaşandı. Devin, hızla ayağa kalktı ve gitmeye yeltenecekken bileğini sıkıca kavradım. Ondan destek alarak ayağa kalktığımda bileğini kendime çektim ve bedeninin bedenimle birleşmesini sağladım. Bileğini kendime çektiğimden ötürü kolu bedenime dolandı ve ben de sırtını kollarımla sardım. İlk tereddüt edip elini uzaklaştırsa da benim hareket etmediğimi görünce bu sefer iki kolunu da bedenime sardı.
Hıçkırık sesleri bütün odayı sararken ağlamaya başladı. "Amcam o benim... Evlenmeye çalıştı benimle." üzerime büyük bir ağırlık çökmüş gibi hissediyordum. Onun yaşamak zorunda bırakıldığı şeyler çok ağırdı. En kötüsü de bu hayatı kendisinin seçmemiş olmasıydı. Birden ağırlığını üzerimde hissettiğimde geri çekildim. Onu kollarının altından tuttuğumda ayakları onu taşımayı bırakmıştı. Ağlaması durduğunda nefes nefese kalmış ve soluklanmaya başlamıştı.
"Sakin ol, iyi misin?" onun koltuğa uzanmasına yardım ettiğimde elini ensesine, ardından boynuna götürüp orayı ovuşturdu. Devin dövmesine baskı yaparken neyin yanlış olduğunu çözmeye çalışıyordum. Belki de sadece fenalaşmıştı.
"Biraz uzanmalısın." masada duran suyu ona uzattığımda elimden aldı ve su dolu bardağı kafasına dikti. Bardağı elinden aldıktan sonra onun başını geriye atmasını izledim. Zihnim bana bir şeylerin doğru olmadığını fısıldıyordu.
Yaşadığı şeyler ona fazla gelmiş ve vücudu bu yüzden zayıf düşmüş olabilirdi. Onu anlayabiliyordum. Babam öldüğünde ben de bedenim beni taşıyamıyormuş gibi hissediyordum.
"O gün ikiniz de benim hayatımı kurtardınız. İlk kez sizin yanınızda nefes alabiliyormuş gibi hissettim." söyledikleri daha fazla kötü hissetmeme neden oluyordu. Bize hiçbir zararı dokunmamışken o adam ona nasıl davranıyorsa ben de öyle davranmıştım. Baran'ın bana karşı neden bu kadar Devin'i savunduğunu şimdi anlayabiliyordum. "İlk defa birilerinin beni kabullenmiş olabileceğini düşünüp mutlu olmuştum."
Gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken yere diz çöktüm ve onun hizasına geldim. "Devin, bana bak." uzandığı yerden başını bana çevirdiğinde avuç içlerimi yanaklarına yerleştirerek parmaklarımla yanaklarındaki yaşları sildim. "Başkalarının sana zorla yaşattığı şeyler için ağlamayacaksın. Hele Adnan gibi tek gücü güçsüz sandığı kadınlara yeten birisi için asla." önce yutkundu ve bir süre bana baktıktan sonra başını salladı.
Yattığı yere bakıp başımı iki yana salladım. "Burada uyuma. Seni Baran'ın yatağına götüreyim." o kalkmaya yeltense de onu durdurdum. Bana anlamayan gözlerle baksa da ellerimi bacaklarının ve başının arkasına yerleştirdikten sonra onu havaya kaldırdım. Gözlerini büyütüp bana baktı ve "Sen daha demin beni kucağına mı aldın?" dedi şaşırarak. Onu Baran'ın odasına götürürken güldüm ve omuz silktim. "Niye bu kadar şaşırdın?" belki vücudum çelimsiz görünüyordu ancak işler aslında öyle değildi.
Devin bana sıkıca tutunurken gülerek onu Baran'ın yatağına bıraktım. "Merak etme, düşürmem."
O da gülümsedikten sonra yatağa yerleşti ve bana baktı. "Teşekkür ederim."
"Teşekkürünü sonra edersin, bu odadan hemen çıkmam lazım. Bu erkek kokusunun arasında nasıl uykuya dalıyorsun aklım almıyor." Devin arkamdan güldü ve ben burnumu tutarak odadan çıktım. Baran böyle kokmuyorsa neden odası ondan farklı kokuyordu?
Odadan çıkıp Devin'e uyuması için izin verdiğimde ben de salona geçip uzandım. Baran hâlâ gelmemişti. Evin içinde gözüm sürekli onu arıyordu. Sadece bir gün uzak kalmış olsak da onu çok özlemiştim ve bir an önce eski hayatımıza geri dönmek istiyordum.
Yanlış bir şey yapmamış olsam da Baran özür dilememi istese dilerdim. Bana bağırsa bile bunu kabul ederdim çünkü onu çok seviyordum. Her şeyin eskisi gibi olması için bazı şeylere göz yumabilirdim.
Koltukta uzanıyor olsam da bu fikirden vazgeçip halıya oturdum. Sırtımı koltuğa yaslarken yerde bağdaş kurdum ve televizyondan en sevdiğim sit-com programını açtım. Saat sekiz olmuştu. Zaman çok hızlı geçiyordu.
Başımı çevirip dış kapıya baktım. Hâlâ Baran'dan ses yoktu. Televizyona odaklanıp ellerimi saçlarıma attım. O yoksa kendim yapacaktım.
Arkadaki saçlarımı öne aldım ve beyaz tutamları teker teker üçe ayırdım. Her birini sırayla örerken masaya bıraktığım salatadan birkaç çatal almayı unutmadım.
Rengi griye kaçan tutamların hepsini küçük örgüler olarak ördükten sonra bütün saçımı arkaya atıp kulak arkası yaptım. Halimden hiç memnun değildim.
Televizyona yeterince dikkatimi veremiyordum. Aklıma babamın bu kadar uzun süre eve gelmediğinde başına ne geldiğini düşünmeden edemedim.
Üçümüzün olduğu, basit ve sade ama bir o kadar huzurlu bir eve taşındıktan kısa süre sonrasında ölmüştü. Yaklaşık iki gün boyunca eve gelmemişti. Bu iki günün sonunda hastane Baran'ın telefonuna ulaşmıştı. Babamın sadece yoğun bakımda olduğunu öğrendiğimizde bile dehşete düşmüştük. Bize hâlâ umut var dediklerinde içimizde korku tohumları yeşermeye başlamıştı bile.
Durumu iyiye gidiyordu ve bir anda bize onun öldüğünü söylediler. Babama şok verirlerken camdan bakıyordum ona. Ben onu görüyordum ama o bana bakmıyordu. Öleceğini bilseydim son kez vedalaşırdım onunla. Hayat bir vedaya bile izin vermemişti. Hayat bize onu bile çok görmüştü.
Eski parıltımı sonsuza kadar kaybettiğime emindim. Hayat benden sevdiğim iki kişiden birini almıştı. Zaten kimsem yokken daha fazla kimsesizliğin içine düşüvermiştim.
Eğer hayat benden Baran'ı da alırsa dayanabileceğim ve inanabileceğim kimsem kalmayacaktı. Bu bir daha olmamalıydı. Baran'ı bu yüzden çok seviyordum. Onu hep çok seviyordum ki o da benden babam gibi haber vermeden gitmesin.
Babama yaptığım gibi Baran için de içimde endişe tohumları biriktirmek istemiyordum. Devin geleceğini söylemişti ve ben de ona inanıyordum. Gelecekti.
İki buçuk saat sonra
10 Mayıs, saat 22:35
Baran sadece beş dakika önce kapıdan girmişti. Yüzü dahil her yerinde kimin olduğunu bilmediğim kan lekeleri vardı. Onun kanı olmamasını diledim. Ama başkasının kanının da onun üzerinde olması kötüye işaret olabilirdi.
Şimdi ise ben yere çömelmiş, Baran'ın başının altına elimle destek olurken Devin'e bakıyordum. "Devin! Panik yapmanın sırası değil! Buraya gelip yardım etmelisin."
Yaklaşık bir dakika sonra kendi içinde bir şeyleri yenerek yanıma geldi ve dizlerinin üzerine çömeldi. Baran'ın kandan görünmeyen kıyafetlerine baktı ardından bakışları yüzüme tırmandı. Onunla bakışmayı kesmeli ve Baran'a daha geç olmadan yardım etmeliydim.
Daha geç olmadan.
"Babanız için hâlâ bir umut var, efendim. Yoğun bakımda onunla ilgileniyoruz."
Derin bir nefes aldım ve aklımı kurcalayan kötü anılardan uzaklaşmaya çalıştım. Tekrar Baran'a yöneldim ve yere düştüğünde başını çarptığını hatırladım. Aldığı hasarın yanına bir de bu eklenmişti. Dudağımı dişleyerek yaralarının nerede olduğunu saptamaya çalışıyordum.
"Devin, üzerindeki kazağı çıkarmama yardım etmen lazım." Başını salladı ve kazağın uç kısımlarından tuttu. "Bunu yaparken çok dikkatli olacağız. İçeride kurşun varsa veya açık yarası bulunuyorsa daha çok zarar gelebilir." Sesimi oldukça sakin tutmaya çalışıyordum çünkü Devin stres olursa yapacaklarımız aksayabilirdi.
Üçten geriye saydım ve aynı anda yavaşça Baranın üzerindeki kazağı çıkardık. Kol kısımları en zorlandığımız nokta olmuştu çünkü kazağı kollarından çıkarırken kollarını yukarı kaldırmamız gerekmişti.
İlk önce göğsünden başlayarak karnına, kasıklarına ardından kollarına baktım. Morluklar karnının her bir tarafındaydı. Dövmesinin hemen kenarında büyük bir yanık izi vardı. Göğsünde ve kollarında gördüklerim ise bütün bedenime korkuyu yaymıştı.
Göğsünde büyük bir bıçak yarası vardı. Çok derin olmamasına rağmen uzunlamasına olan bu yara beni fazlasıyla ürkütüyordu.
Kollarının çeşitli bölgelerinde sargılar vardı. Her bir sargı kandan ötürü ıslanmış ve kendi beyaz rengini kaybederek koyu kırmızı olmuştu. Hepsi özensiz yapılmış sargılardı ve kanama yeterince durdurulmamış olsa gerek sargılar sarıldıktan sonra bile yara kanamaya devam etmişti.
Sargıları teker teker açtıktan sonra kollarına elimi sürmemeye özen gösterdim. Gördüklerimle dudaklarım daha fazla aralanırken nefes alamadığımı hissettim.
Devin hızla kalkıp yanımızda olduğunu unuttuğum kız çocuğunu başka odaya götürdü ve kısa bir süre sonra yanıma geldi. "Ona ne yapmışlar böyle?" o da nefes alamıyordu. Baran sadece birkaç saat içerisinde hayatında almadığı kadar yara almış olabilirdi.
Kollarında tam sekiz tane bıçak yarası vardı. Hem de her biri birbirinden derindi. Omuzlarında ise göğsünde olduğu gibi derin olmayan bıçak yaraları vardı.
Kollarındaki yaralar hala kanıyordu. Hemen müdahale edilmezse kan kaybından ölecekti. Ölecekti.
"Devin!" yanımda olmasına rağmen yüksek sesle ona seslendiğimde ne istediğimi anlamış olacak ki ayağa kalkıp uzaklaştı. O gittiği gibi gözlerimdeki yaşlara engel olamadan gözlerimden boşalmaya başladılar.
Elim Baran'ın saçlarına gitti. Parmaklarımı saçlarından geçirdiğimde gözlerimden akan yaşlar onun yanağına düştü. "Söz verdin." Dedim sesim titrerken. "Hiçbir yere gitmiyorsun. Özellikle bana veda etmeden, asla." Başına ensesinden tutarak destek oluyordum ve ara sıra kanayan yaralarını kontrol ediyordum. "Böyle olmaz. Bu şekilde olmaz. Beni duyduğunu biliyorum. Savaşmaya devam et. Çünkü sen hep bunu yaptın."
Daha fazla ağlamamak adına kendimi susturdum ve gözyaşlarımı sildim. Sadece birkaç saniye sonra Devin yanıma geldiğinde ilk yardım çantasını açtı.
Çantadaki birkaç malzemeyi tarif ettim ardından ellerimi sterilize ettik. Çantanın içindeki eldivenleri çıkartıp ellerime taktı. Steril olmayan bir ortamda enfeksiyon kapma olasılığı her zaman yüksekti.
Önce en derin yaralardan, yani kollarındakilerden başlayacaktım. Devin'in verdiği büyük gazlı bezi ilk yarasının üzerine bastırdım. Devin de ellerine eldiven taktığında diğer kolundaki yaralarla da o ilgilendi.
"Kenarları çok açılmış. Bıçaklandıktan sonra kollarını fazla oynatmış olmalı. Önce bütün yaraları temizleyeceğiz. Ardından dikiş atacağım ve iyice yaraları saracağız."
Devin, "Dikiş mi atacaksın?" dedi şaşırarak.
"Yaralar çok derin ve dediğim gibi kenarları çok açık. Dikiş atmazsak hepsi tekrar kanamaya başlayacak." Devin iki eliyle iki yaraya birden müdahale ederken ben teker teker gidiyordum. Bir yarayı kısmen temizledikten sonra başka bir gazlı bez yardımıyla diğer bıçak yarasını temizlemeye koyuldum.
"Kolunu tamamen bitirdiğin zaman kolunu yukarı kaldır. Bu kan akışını yavaşlatacak ve kanamanın durmasına yardımcı olacak." Dediklerimi kelime kelimesine uyguluyor oluşu bana daha fazla umut verdi. Baran savaşacak ve bu kadar kan kaybetmesine rağmen başaracaktı.
Benim temizlemeye çalıştığım kolunda tam tamına beş tane bıçak yarası vardı. Her biri derin ve kötü görünüyordu. Devin'in temizlediği kolunda üç tane olduğundan dolayı o neredeyse bitirmek üzereydi.
"Bitirdim. Sen benim yerime tekrar kontrol et, belki tam temizleyemediğim yerler olmuştur." Başımla onayladım ve ona benim yerimi işaret ettim. "Sen benim tarafımdakileri temizlemeye başla. Ben senin bitirdiklerine dikiş atacağım."
Devin ilk başta ürperse de sonra benim yerime geçti ve yer değiştirdik. Onun temizlediği yaraları kontrol ettiğimde kanamayı büyük miktarda durdurduğunu fark ettim. Geri kalanını ben halledecektim.
Yaraların etrafında kalan kurumuş kan lekelerini temizledikten sonra çantadan dikiş için gerekli malzemeleri aldım. Eldivenlerimi tekrar değiştirdim ve Baran'ın kolunu kendime çektim. "Bu biraz acıtacak, sevgili kuzen. Saatlerce ortadan kaybolup kendini merak ettirdiğine say bunu. Eh, gerçi ben de saatlerce ortadan kayboldum. Sanırım ödeştik." Devin başlamam için bana bakarken iğneyi geçirdim ve devamını bana öğretildiği gibi yaptım. Defalarca kez dikiş attığım için yaparken hiç tereddüt etmiyordum. Öğreten kişi de Baran'dı gerçi, ona dikiş atacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
"Eldivenlerini değiştirmeyi ihmal etme Devin, bu çocuk kan kaybından ölmeyecek. Ölmesine izin vermeyeceğiz."
Baran'ın sessiz inlemeleri kulağıma dolarken onun artık yarı uyanık olduğunu anladım. Uyanmasındı! Uyuşturucu iğne vurmamıştım ve şu an yarayı uyuşturmadan diktiğim için uyansaydı acıdan kıvranabilirdi. Onun da böyle bir yaraya uyuşturucu iğne vurulmayacağını bildiğini biliyordum. Eğer uyansaydı en azından bir bahanem olacaktı.
Üçüncü dikişi bitiriyorken Baran aniden hareketlendi ve elim titredi. Dikişlerden bir tanesinin altından kan süzülmeye başladığında gözlerimi sonuna kadar açtım. "Olamaz, olamaz, olamaz..."
"Bir sorun mu var?" Devin dikişlere baktığı anda kaşlarını çattı. "Bunun olması mı gerekiyordu?"
"Olamaz dediğime göre olması gerekiyordu, evet Devin!" sinirimi ondan çıkarmaya çalıştığımı fark ettiğimde kendime geldim ve süzülen kana baktım. "O hareket ettiğinde elim titredi. Dikişe bir şey olmuş olmalı." Neyse ki sadece bir dikişe zarar gelmişti. Sadece birkaç damla kan akıyordu.
Son dikişi de bitirdiğimde bu kol tamamen bitmişti. "Devin, diğer kola geçeceğim. Sen de kanayan yere bir bezle baskı yap, yine yarayı kaldır. Böylece kanama hızla durabilir." Tekrar yer değişirken yerlerin tamamen kana bulandığını, biz de yere çöktüğümüzden dolayı kıyafetlerimizin Baran'ın kıyafetleri gibi kan olduğunu fark ettim. Çok fazla kan kaybetmişti ve ona kan bile vermemiştik ancak hâlâ mücadele ediyordu.
Bu sefer dikişlere yukarıdan başlamak yerine eline yakın olan kısımdan başladım. Omuz kısımlarının acı değerinin daha düşük olacağına inanıyordum ve eğer Baran bitirmeme yakın uyanırsa canı daha az yanardı.
Derin bir nefes alıp dikişe geri döndüm. Beş riskli dikiş...
"Senin yapabileceğine inanıyorum Hena. Sadece sakin kal. Baran uyanırsa onu sabit tutmaya çalışacağım. Sen sadece dikişlere odaklan." Kolay olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ona, Baran gelmeden önce söylediğim acımasız laflardan sonra hâlâ bize yardım etmek istiyordu. Sanırsam onun hakkında fazlasıyla yanılmıştım.
İkinci dikişe geçtiğimde Baran hafifçe kıpırdandı. İnlemeleri daha da artmıştı. "Buradaki kanama durdu." Dedi Devin ardından bir gazlı bez daha alıp göğsündeki derin olmayan yaranın üzerine koydu. Ter döktüğüm stresli dakikaların sonunda üç dikiş bitirmiştim. Geriye sadece iki tane kalmıştı.
"Defalarca kez böyle bıçaklanmış olmasına inanamıyorum. Kim yaptıysa ölümü benim ellerimden olacak." Net bir sesle söylediklerimden sonra Devin duraksadı. Gazlı bezle göğsüne baskı yapmayı bıraksa da birkaç saniye sonra devam etti.
O da benim gibi soluklanma ihtiyacı duymuştu.
"Hena?" Baran yorgun olduğu belli olan sesiyle bana seslendiğinde duraksayıp ona baktım. Gözleri yarı açıktı ve dişlerini acıdan olsa gerek birbirine bastırıyordu.
"Uyu Baran, uyanma Baran. Uyu başımın belası. Uyan dediğimde uyanmaz, şimdi uyanası tuttu." Böyle ciddi bir ortamda kendi halimde söylenirken Baran başını kaldırmaya zorlayıp bana baktı.
"Burnuna ne oldu? İyi misin?"
"Ah, hiç sormayacaksın sandım. Biraz morardı ama yok bir- Sana dikiş atıyorum ve sen bunu mu soruyorsun aptal..." hemen kendimi düzelttim. "Sevgili, düşünceli kuzen?"
Baran kalkmaya yeltendiğinde Devin onu omuzlarından bastırarak tekrar yere uzanmasını sağladı. Ciddileşip tekrar yarım kalan dikişe döndüm.
"Son bir dikişin kaldı Baran. Sonra sargıyla saracağız ve sen kımıldamadan serum eşliğinde iki hafta boyunca yatacaksın."
"Ne kımıldamaması ya yok bir şey... Ah!" Baran yerinde kıvranırken Devin onu tutmakta zorlanıyordu. Acele edip hızla dikişleri bitirebilirdim. Ancak bu canını çok yakardı. Yavaş olursam da Baran yerinde fazla kıvranacaktı ve acısı daha uzun sürecek, yine bir dikişi kanatacaktı. Tekrar ikilemde kalmıştım.
Dördüncü dikişi bitirdikten sonra son dikişe geçtim. Daha ilk hamlemde Baran acıyla inlediğinde beni durdurmayı başarmıştı. Hırıltılı nefesleri havaya ihtiyacı olduğunu gösterirken ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum.
"Böyle olmaz Baran. Seçmek zorundasın. Ya hızlı dikeceğim ya da yavaş. Seçtiğinde nelere katlanacağını biliyorsun."
Bir süre sessiz kaldıktan sonra "Hızlı dik. Dayanmaya çalışacağım." Dedi. Yaranın neredeyse dikiş kabul etmeyecek kadar çok açıldığının o da farkındaydı ve eğer yavaş dikersem o sürede yaranın daha çok açılacağını benden önce anlamıştı.
Son kez Baran'a baktım. Devin de endişeli gözlerle Baran'a bakıyordu. Benim bunu stresten yapamayacağımı düşündüğü için değil, onun canının acıyacağını bildiği için öyle bakıyordu. Daha bir hafta önce tanıştığı birisinin yaralarını sarıyor ve onun için endişeleniyordu.
Derin bir nefes aldıktan sonra son dikişe başladım. Önce iğneyi iki taraftan da geçirdim ardından çekerek iğneye bağlı ipin geçmesini sağladım. Baran'ın acı içindeki bağırışları yeterince dikkatimi dağıtıyordu. Bu işlemi evde yapmamız onun için ekstra acı değeri katarken aynı zamanda benim için de zor oluyordu. Ancak bunu hastaneye taşıyamayacak kadar gecikmiştik zaten. İlk geldiğinde müdahale etmeseydik kan kaybından ölecekti.
Devin, Baran'ın kemerini çıkartıp verdiğinde onu ısırmasını istemişti. Baran'ın inlemeleri boğuklaşırken son birkaç dikiş kaldığı için sevinmiştim. Acıdan kolu titrese de Devin onu tutuyordu. Son kez iğneyi geçirdim. "Bu son dikiş." Diye haberdar etmek istedim. İpliği geçirirken Baran'ın titreyen kolu durdu ve ağzındaki kemer de düştü. Dikişi bitirdiğim an Devin'e baktım. Baran sıkıca Devin'in elini tutuyordu ve Devin'in bir eli de Baran'ın yanağındaydı.
Baran'a baktığımda yeri yumruklamak ve bağırmak istedim. Bayılmıştı! Hem de acıdan! "Lan!"
Devin de ağzı açık bir şekilde ona bakarken elim Baran'ın yanağına ulaştı. Peş peşe sert olmayan üç tokat attım. "Uyansana!"
Acıdan bayılmıştı. Gözlerimi devirdim ardından bakışlarım Devin'e kaydı. "Sen mi dedin Bir de bayıl istersen Feriha diye?"
"Ne? Hayır!" beni ciddiye almasına mı yoksa Baran'ın bayılmasına mı sinirlensem bilemedim. İkisine de sinirleneyim de eşit olsunlar bari.
"Tamam hadi koltuğa taşıyalım." Baran'ın ayak bileklerini ben tutarken Devin de kollarının altından tutuyordu. "Yalnız dikkatli tut. Orası dikişe yakın yerler. Patlarsa yemin ederim sana diktiririm." Korkuyla başını salladığında aynı anda dikkatlice Baran'ı kaldırdık. Sanki Baran'ın dikişinin patlaması değil de dikiş atmak onun korkutuyormuşcasına temkinli davranıyordu. Ben önümü görürken Devin geri geri gidiyordu. Koltuğa yaklaştığımızda tam Baran'ı bırakacaktık ki "Dur!" dedim. Aniden durdu ve bana baktı. "Koltuk kan olur, çıkmaz sonra lekesi. Biz temizliyoruz sonuçta."
"Nereye yatırmayı planlıyorsun peki?" bir süre düşündükten sonra aydınlanmış gibi gözlerimi araladım ve "Masaya!" dedim. Oturma odasındaki masaya yöneldik. "Dikkat et halı var." O geri geri gittiği için onu yönlendirmezsem ve düşerse ben de düşerdim.
Masaya ulaştık ve onu biraz yukarı kaldırıp masaya bırakacaktık ama Devin, "Dur!" dememle durdu. İç çekerek, "Yine ne oldu?" dedi.
Dudaklarımı birbirine bastırarak "Masada çok rahatsız olur. Çocuk o kadar yerde dikiş atmamıza izin verdi, bari baygınken rahat uyusun."
Devin alayla sırıttı. "Ölmüş gibi konuşuyorsun."
"Hadi, oyalanma!"
"Tamam! Baran baygınken bize küfrederse şaşırmam." Gözlerimi devirdim ve tekrar Baran'ı koltuğa taşıdık. "Dursana bir."
"Ya gözünü yiyeyim tamam, ben temizlerim. Kanları ben temizleyeceğim ama daha fazla dur deyip beni sinirlendirme ve Baran'ı olduğu yere bırakıp gitmeme izin verme." homurdanarak durdu ve bana baktı. "En iyisi yatağına taşıyalım. Oradaki yorgan kan olursa en azından değiştirme şansımız olur."
"Tamam. Öyle olsun." İkimiz de merdivenlere yöneldik ve dikkatlice çıktık. Soldaki ilk odaya girdik ve yatağa yaklaştık. "Dur!" dedim panikle.
"Hena!" tam Baran'ı bırakacakken, "Şakaydı, tamam cidden, dur!" oflayarak benimle aynı anda Baran'ı yatağına bıraktı. "Seni döveceğim."
"Açıldın bakıyorum sen Devincim? Gidip aşağıdan ilk yardım çantasını getirmeye ne dersin?" ellerini iki yana açarak, "Öyle olsun." Dedi.
Odadan çıktığında daha deminki telaşlı halimden eser kalmamıştı. Şimdi mutluydum. "Her ne kadar sonunda bayılsan ve beni sinirlendirsen de başardın. Savaştın, bizim için." Alnına düşen saç tutamlarını elimle geriye attım. Benim kimsem olmadığı kadar onun da yoktu. Onun da elini tutup kalkmasına yardım eden tek kişiydim. Hayatına fazla insan almayı o da reddediyordu.
"Aptal kuzen." Sürekli beni sinirlendirmeyi başarıyordu ama kızamıyordum da.
"Geldim!" çantayı yatağın yanına bıraktığında çantanın hemen yanına oturdum. "İlk önce, bu yapacağımız riskli olacak, beni anladın mı?" diyerek Devin'i uyardım. Bu kadar ciddi olmamı beklemiyormuş gibi başını salladı.
Yavaşça ayağa kalktım ve çantadan bir sprey aldım. Devin bütün hareketlerimi teker teker izliyorken derin bir nefes aldım ve spreyin ağzını açtım.
Odaya spreyi neredeyse bitene kadar sıkarken, "Erkek kokusuna görüşürüz, temiz, ferah oda kokusuna merhaba." Dedim. Devin bana delirmişim gibi bakarken odanın her köşesinde gezip spreyi bütün odaya sıktım. Sıktığım koku ağır bir koku olmadığı için sadece odadaki kokuyu almakla yetiniyordu.
Oda kokusunu bir kenara koyup tekrar Baran'ın yanına oturdum. Devin hala bana delirmişim gibi bakıyordu. "Öyleyse, bir sorum var." Dediğinde sargıyı ve diğer ihtiyacım olan malzemeleri çıkarmakla meşguldüm.
"Gönder gelsin." Önce göğsündeki neredeyse kapanmış olan yaraya pansuman yaptım. Ardından oraya büyük bantlardan yapıştırdım. Beş dikiş bulunan kolundan başlayarak sargıyı her bir dikişin üzerine dikkatlice sararken Devin dudaklarını araladı. "Öncelikle... Niye hastaneye gitmedik? Neden uyuşturucu iğne yapmadın? Nasıl bu kadar iyi dikiş atmayı biliyorsun? Kan kaybından nasıl ölmedi?" bir çırpıda sorduğu sorularla derin bir nefes verdim.
"Evet, ben de izin verirsen öncelikle diyeceğim. Öncelikle... hastaneye gitseydik de uyuşturucu iğne vurmayacaklardı. Ben ne yaptıysam aynısını yapacaklardı. Hastanelerden hoşlanmadığım için bunu evde kendim yapabiliyorken neden Baran'ı hastaneye götüreyim ki? Ayrıca oraya gidene kadar Baran kan kaybından ölmüş olurdu." sorduklarını tane tane açıklarken bir yandan sargıları sarıyordum. "Bu kadar derin bir yaraya iğne yapamazdım. Baran tıp fakültesi mezunu. Her şeyi o bana öğretti. Kendi öğrettiği şeylerle onun hayatını kurtardım." Son sorusuna gelince ne söyleyeceğimi bilemedim. "Neden kan kaybından ölmediğini bilmiyorum. Yaşama ihtimali böyle bir durumda %5'ten bile azken buna ben de yanıt veremiyorum. Çünkü gerçekten fazla kan kaybetmişti."
Devin derin düşüncelere dalmış gibiydi. Baran'ın karnındaki morluklara bakıyor ve sessiz kalmayı tercih ediyordu.
Baran'ın yüzüne doğru eğilip kaşının kenarına ve dudağına baktım. Dikişe gerek kalmadan kan pıhtılaşmış ve kanamayı kendi bedeni durdurmuştu. Herhangi bir darbeyle tekrar kanamaya başlamaması adına iki yere de yara bandı yapıştırdım. Burnu da kanamış ancak o buraya gelmeden kanama durmuştu. Bunlar gerçekten şaşırtıcı şeylerdi. Vücudunun başka yerlerinde bu kadar kanama varken kanın pıhtılaşma işlemini gerçekleştirmesi zordu.
Burnunun altından dudağına yol almış olan kurumuş kanı mendil yardımıyla temizledim. Boynundaki su damlacıklarına bakılırsa epey acı çekmişti.
Bütün sargıları bittiğinde Devin ayağa kalktı. "Ben Asena'ya bakacağım, çok korkmuş görünüyordu." Başımı salladım. Tam gidecekken bileğini yakaladım ve onu kendime çevirdim.
İlk önce o eve geldiğinde ona insan değilmiş gibi davranmıştım. Baran'ın onu savunmasının arkasındaki nedeni merak bile etmemiştim. Yanlış yaptığımı anladığımda onunla konuşsam da sadece birkaç saat sonra odamdan çıktı diye onu yalancı olmakla suçlamış ve ona hak etmediği sözler söylemiştim. Bir başkası olsaydı belki de Baran bu kadar ağır yaralanmışken bana yardım etmeyi düşünmeden çekip gidebilirdi. Ama Devin söylediklerime rağmen kalmıştı. O olmasaydı Baran şu an nefes almıyor bile olabilirdi.
"Özür dilerim." dedim birden. Bunu beklemiyormuş gibi kaşları yukarıya kalktı. "Sana hak ettiğin gibi davranmadım. Buna rağmen bana yardım ettin. Teşekkür ederim." İlk önce gözlerini kaçırsa da ardından bana baktı ve burukça gülümsedi. "Eğer kız... Yani Asena, gelmek isterse buraya getir. Onun da yarası var mı diye bakarım." ben de ona gülümsedikten sonra bileğini bıraktım ve odadan çıkmasına izin verdim.
Kapı kapandıktan sonra tekrar Baran'a döndüm. Karnındaki morluklara baktıkça içim acıyordu. Yüzümü buruşturarak parmaklarımı karnında gezdirdim. Morluğun olduğu bir kısma parmağım değdiğinde kasıldı. İç çekip ayağa kalktım ve çantanın içindeki serumu yatağın kenarına bağladım. İğnesini de takıp Baran'ın damar yolunu açtıktan sonra serumu doğru ayarladığımdan emin oldum. Bu yaralarının daha hızlı kapanmasına yardımcı olacak ve ona enerjisini geri verecekti.
Bunu ona nasıl bir cani yapmış olabilirdi? Bir düşmanımız dahi yoktu. Kim bunu ona yapmışsa acı çekmesini istemiş olmalıydı. Direkt öldürmek isteyen birisi koluna sekiz bıçak darbesi indirmezdi. Bunu her kim yaptıysa cezasını çekmeliydi.
Tekrar yanına oturup çantadan iki tane krem çıkardım. Bir elime eldiven taktıktan sonra kremlerden bir tanesini açtım. "Hena," duyduğum sesle başımı kaldırıp Baran'a baktım. O da bana bakıyordu. Kaşlarını çatmıştı. "Uyu sen daha, uyuyan güzel."
"Bana ne yaşandığını anlatacak mısın?" güldüm ve nasıl anlatacağımı düşündüm. Düşününce komikti.
Kremi eldivene sıkıp morluklara yaydırırken üşüyormuş gibi bir ses çıkardı. "Soğukmuş."
"Şimdi sen önce ağır çekimde kapıdan girdin, her yerin kan. Ölüyorsun sandım. Ardından bayıldın." Elini başının arkasına götürdü ve yüzünü ekşitti. "Bayılınca başını yere çarptın. Olmayan beynin de parçalara ayrıldı." Kolunu kaldırmaya yeltendiğinde onu durdurdum. "Çok zor koşullarda diktim yaralarını. Sakın hareket edeyim deme." Kolunu tekrar indirdim ve heykel gibi bedenine yapıştırdım. "Sonra Devinle yaralarını temizledik, dikerken ise güzellik uykundan uyandın." Orayı hatırlarmış gibi başını salladı. "Sonra acıdan tekrar bayıldın. Dikişlerden sonra seni masaya ve koltuğa taşımak arasında kaldık. Sonra yatağına getirdik." Kremi yayarken konuşuyordum ve o sessiz inlemelerle morlukların acıdığını belirtiyordu. "Bandajla sardık dikişlerin üzerini. Son olarak serum da taktım ve işte, buradasın bebeğim." Kendimle gurur duyarmış gibi anlatırken onun derdi sadece sürdüğüm kremdi. "Sekiz tane dikiş atlatıp morluklara krem sürerken canının acıdığını söyleme bana."
Gözlerini devirdi ancak bundan pişman olurmuş gibi eli tekrar başının arkasına gitti. Sessizce güldüm.
"Teşekkür ederim." Baran bana her zaman yaralandığımda yaramı iyileştirene kadar sağlık dışında bir şey düşünmememi tembihlerdi. Şimdi ise aynen öyle yapmıştım. Baran iyileştiğine göre sıra sorgudaydı.
"Neredeydin Baran? Nasıl bu hale geldin?" ilk önce çenesi kasıldı ve kaşları çatıldı. Gözlerini kaçırdı. "Bu konuda neden ağzını bıçak açmıyor?"
"Bıçak falan demesek hani?" başıyla olduğu durumu gösterdi. Gülsem de artık neler döndüğünü bilmek istiyordum.
Kapı açıldığında içeriye önce Devin girdi. Başımı eğerek daha aşağıya baktığımda bana anlattığı o kız çocuğunu gördüm. Saatler geçmesine rağmen gözlerindeki korku hâlâ silinmemişti. Bakışları bana kendi çocukluğumu hatırlatmıştı.
Devin'e gülümsediğimde o da karşılık verdi. Asena'nın elini tutarak yanımıza getirdi ve yatağa oturmasına yardım etti. Baran'a bakıp onu uyanık gördüğünde dudakları aralandı ve benim üzerimden geçerek Baran'a atladı. Şaşkınlıkla onlara dönerken Baran'ın canı acısa da bunu belli etmemek için neredeyse kırk takla attığını gördüm. Devin de bunu beklemiyor olacaktı ki dudaklarını dişledi. Baran'ın canının yanmasından ziyade Asena'nın gözlerindeki korkunun anında silinmesi ve hiç tereddüt etmeden ona sarılması daha çok dikkatimi çekmişti. Bunlar bir ara kaynaşmıştı da benim mi haberim yoktu?
Asena Baran'ın boynuna sarılırken Baran kollarını oynatmamaya söz verdiği için öylece bekliyordu. Yüzünü acı içinde ekşitse de bundan memnunmuş gibi gülümsüyordu da.
"Sözünü tuttun!" Asena Baran'a sarılıp mutlu olduğunu göstermekle meşgul olduğu için bizim gördüğümüz manzarayı görmüyordu. Baran hakkında endişelensem de sekiz bıçak yarasından sağ çıkan bir insan olduğunu hatırlayıp bunu görmezden gelmek için bir bahane bulduğum için sırıttım. "Beni ablama getirdin!" bu üçü kesinlikle beni dışlıyordu ve bunun hesabını soracaktım. Ben neden neler döndüğünü bilmiyordum?
"Sözümü tutacağımı söylemiştim." dedi Baran gülümseyerek.
"Ablacığım, Baran abinin biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Sonra sarılırsınız olur mu?" Asena biraz mızmızlansa da sonra sustu. Büyüğünün sözünden çıkıp inatçılık yapan huysuz çocuklara benzemiyordu, öylelerini hiç sevmiyordum zaten, olmasındı.
Devin Asena'yı Baran'ın kucağından aldıktan sonra kendi kucağına oturttu ve bize baktı. "Bir şey anlatmak istiyormuş, Baran'la ilgili olduğunu söyleyince buraya getirdim."
Söyledikleriyle kaşlarımı kaldırdım. "Ne anlatabilir ki? Asena altı yaşında değil mi?"
"Ben altı buşuk yaşındayım!" dudaklarımı birbirine bastırarak ellerimi havaya kaldırdım. "Ah, öyle mi? Kusura bakmayın hanımefendi. Ben yedi yaşında olmayanlarla muhatap olmuyorum."
Devin ve Asena aynı anda dudak büzüp kaşlarını çattılar. İkisinin de aynı ifadeyi yapmaları gözlerimi devirmeme neden oldu. "İlkokulda doymadın mı laf sokmaya kızım? Bari yirmi yaşında yapma." Baran üçümüze birden gülerken birden nefesi kesildi ve birkaç kez öksürdü. "Al, çarpıldın işte."
"Her neyse," Devin konuyu kapatmak için ilk aday oldu. "Asena'yı hafife almayın. O evde olduğum süreçte o da benim yanımdaydı." Benim de bunu ciddiye almam gerekirdi. Artık oturup düzgünce konuşma zamanıydı. O da ablasının yaşadıklarını yaşamış olmalıydı.
"Baran," dedi Devin bakışlarını ona çevirirken. "Asena çatışmadan bir şey hatırlayıp hatırlamadığını merak etti. Olayın tamamını bize anlatman gerekiyor."
Kaşlarımı çatıp aralarına girdim. "Siz bir şeyler biliyorsunuz ve bana hiçbir şey anlatmadınız. Kim anlatacaksa çabuk olsun." Neredeyse Baran'ın canına mâl olacak olayı bilmek hakkımdı.
Kimse konuşmazken ben sırayla bakışlarımı hepsine yöneltiyordum. Baran yattığı yerden derin bir nefes aldı ve dudaklarını araladı. Anlatmak istemiyormuş gibi dudakları bir açılıyor bir kapanıyordu.
"Asena'yı Adnan'ın elinden kurtarmak için onun evine gittim." Devin sesli bir şekilde nefes alırken Baran'a kızgın olduğunu düşündüm. Neden kızmış olsun ki?
"Sen ne?" gözlerim büyürken Baran direkt Devin'e bakıyordu. "Oraya gittiğimde önce evde olmadığını düşündüm. Ancak oradaymış, bir şekilde geleceğimi biliyordu."
"Bundan emin olmadan oraya gittiğini ve canını tehlikeye attığını mı söylüyorsun?"
"Evet. Zorundaydım. Emin olmasam da Asena'yı oradan çıkarmalıydım. Sen ister miydin küçük bir çocuğu öyle bir evde yalnız bırakmak?" benimle konuşmasına rağmen bakışlarını Devin'den ayırmıyor, sanki söylediklerini ona söylemek istermiş gibi anlamasını bekliyordu.
"Sonra onun oradan çıkmasına yardım ettim. Adnan ve adamı beni kovaladı ve yakaladıklarında kısa bir çatışma döndü. Bilincim kapandığında bile bana zarar vermeye devam etmişlerdi. Bunu kolumdaki bıçak yaralarına bakarak söyleyebilirim. Çünkü bilincim açıkken beni defalarca bıçaklamamışlardı. Çatışmanın çoğu kısmını hatırlamıyorum. Tek bildiğim şey beni yakalayıp defalarca kez bıçakladıkları. Ama gördüğün gibi hâlâ hayattayım. Nefes alıyorum ve asıl önemli olan Asena'nın artık burada, bizimle olması. Ben zamanla iyileşeceğim." Devin başını çevirip Baran'la göz teması kurduğunda aralarında sözsüz bir iletişim geçti. Bunu ben bile anlamıştım.
"Ardından bilincim kısa süreliğine tekrar açıldı. Adnan hala başımda dikiliyordu. Vücudumun tek bir hücresini hissetmesem de gözlerim görüyordu. Bir yere baktılar, ardından ters yöne kaçmaya başladılar. Kısa bir süre sonra Asena geldi yanıma, sonrası tekrar büyük bir karanlık." Baran olanları hatırlamak ister gibi her defasında gözlerini kapatıyor ve hafızasını zorluyordu.
Devin ve ben kaşlarımızı çattık. "Kaçtılar mı?" Devin de en az benim kadar şaşırmıştı.
"Hiçbir şey net değildi. Yanılıyor da olabilirim." Kısa bir sessizlik oldu. Herkes bu sessizlikte düşünmeye çekilmişti.
"Yanılmıyorsun." Asena konuştuğunda herkes ona baktı. Tabii ya! O bütün olay süresince oradaydı. Aklının bir şeylere bastığı yaşa geleli çok olmuştu.
"Sen bir şey gördün mü ablacığım?" Devin'in de bu olayı çözmek istediği çok belliydi. Asena başını yukarı aşağı salladığında Baran bile yerinde doğrulmaya çalıştı. "Birisi vardı orada. Motosikletten indiği gibi Adnan ve diğer adam bana çarpıp kaçtılar." Motosikleti duyduğumda yutkundum. Baran bana bakıp kaşlarını kaldırdı. O da aynı şeyi hatırlamıştı.
"Tanıdık mıydı? Şu eve gelip Adnan'la kavga edenlerden birine benziyor muydu?" Asena bir süre düşündükten sonra başını iki yana salladı. "Onlar gibi değildi ki."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Devin. Daha fazla üstü kapalı konuşsaydı delirecektim.
"O Baran'a yardım etti. Kollarını sardı. Senin söylediğin kötü adamlar Baran abiye yardım etmezdi."
"Doğru söylüyor. Uyandığımda kollarımda sargılar vardı. Dört saate yakın bir süre araba sürdüm. İki kere kaza yapmaktan dönsem de eğer kanamayı azaltmasaydı araba sürerken bile ölebilirdim."
Anlamıyordum. Baran'ın kollarını kendi sardığını düşünüyordum. Neden ona birisi yardım etmek istesin ki? Ayrıca Adnan gücü ve parasına bakılırsa kolay kolay korkacak bir adama benzemiyordu.
"Peki yüzü? Yüzünü gördün mü?" Baran dirseklerinin üzerinde doğrulduğunda ilk önce yüzünü buruşturdu ardından acı yok olmaya başlayınca Asena'ya tekrar döndü.
"Motosikletten indiğinde kaskını çıkarmadı."
Kaskını çıkarmadı.
Kask.
"Sadece gözleri görünüyordu. Göz bebekleri yoktu. Hayır, gözleri kırmızıydı. Bilmiyorum. Çok karışıktı." Hepimiz kaşlarımızı çattığımızda Devin'e yaklaştım. "Renk körü olmadığına emin miyiz? Baktırmak gerekir." Devin işaret parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı ve gözlerini devirdi. Neden göz devirmişti ki şimdi? Gayet mantıklı bir şey söylemiştim.
Gözleri kırmızı olan birisi var mıydı ki? Veya göz bebekleri olmayan birisi?
"Lanet bilincim birkaç saniye daha açık kalmadı diye onun kim olduğunu öğrenemiyoruz, ne güzel!"
Anlamayarak kaşlarımı çattım. "Bir dakika, neden o kişiyi bu kadar öğrenmek istiyorsunuz ki? Altı üstü sana yardım etti. Arayıp teşekkür etmek için mi bu çaban? Onun yerine bana teşekkür edebilirsin istersen." Eh, sonuçta onun hayatını ben kurtarmıştım.
"On yıl daha övünür durursun şimdi bununla." dedi Baran gözlerini devirerek. Gözlerini devirmekten göz yuvarları yerinden çıkacaktı. "O beni kurtardı diye değil, Adnan ondan korktuğu için onu bulmaya çalışıyoruz, Hena. Eğer bulursak bunun nedenini öğrenebiliriz."
"Belki de sadece Adnan'ın anlaşamadığı insanlardandır. Düşmanıdır ya da." bu ikisi olayı çözmüştü de bir ben mi aptaldım burada?
"Öyle birisi olmasının imkânı yok. Adnan düşmanlarını anlaşamadığı zaman ya çekip vurur ya da karşısında dikilip onları korkutur." Devin'e bu konuda güvenebilirdik. Onu düşündüğümüzden daha iyi tanıyor olabilirdi.
"Bunun bir çaresine bakacağım. Bugün olanlardan sonra dikkatli olun. Adnan peşinize düşebilir ve eli kolu istediği yere uzanan türden bir adam. En azından şimdilik yerinizi fazla belli edecek aktivitelerde bulunmayın." Devin ve Asena'yı uyarırken arada bana da bakıyordu. "Asena sürekli üçümüzden birinin yanında olacak. Belki onu istemeyebilir ancak seni almak için Asena'yı sana karşı bir koz olarak kullanabilir."
"Yani Adnan, Devin'i almasın diye günün belirli saatlerinde altı yaşındaki bir çocuğa mı bakacağız?"
"Altı buşuk!" Asena yeni uzamaya başlayan ön dişiyle ç harfini ş olarak telaffuz ediyordu.
"Her neyse!" kollarımı önümde bağladığımda o da aynısını yaptı. Nefesim kesilir gibi yaparken elimi göğsüme koydum ve diğer elimin işaret parmağını ona doğrulttum. "O benim hareketim!"
"Hani yedi yaşında olmayanlarla muhatap olmuyordun?"
"Üzgünüm ama altı yaşındaki çocuk daha demin sana ağzının payını verdi kuzen." Kaşlarımı çatarak homurdandım.
"Laf sokma yarışınız bittiyse biz alt kata gidiyoruz." Devin tam ayağa kalkacakken araya girdim. "Bir dakika."
Hepsi bana döndüğünde meraklı gözlerle söyleyeceklerimi bekliyorlardı. "O pislik bu yaptıklarını ödemeyecek mi? Polise gitmeliyiz. Bu yaptığı büyük suç."
Devin lafa girmeden önce Baran konuşmaya başladı. "Beni de hapse göndermek istiyorsan bu planı uygulayabiliriz. Ondan kaçarken bacağına ateş ettiğimi hatırlıyorum. Ben de ona karşı savaştım."
"İyi ama bu öz savunma olarak geçmez mi?"
Onun cümlesini Devin devam ettirdi. "Adnan'ın güçlü bağlantıları var. Öz savunma kelimesini kolaylıkla ilk o saldırdı savunmasına çevirebilir. Baran'ın ona verdiği küçük bir zararı koz olarak kullanır. Ayrıca teknik olarak Asena onun öz kızı. Baran onun evine izinsiz girdi. Haneye tecavüz ve çocuk kaçırma da işlemiş olduğu suçların içine giriyor."
"Yok ebesinin-" cümlemi tamamlayamadan Baran elini ağzıma kapattı ve boğazını temizledi. Asena'nın burada olduğunu belirtircesine beni uyardı.
"Asena'nın dinlenmeye ihtiyacı var. Bu gün de bitsin burada. İyi geceler." Devin Asena'yı kucağına aldığında Baran başını yatak başlığına yaslayarak "Devin," dedi.
Devin duraksadı ve başını kaldırdı. Arkasını dönüp direkt Baran'a baktığında bir şey demeden onun söyleyeceği şeyi beklemeye başladı. "Dikkatli olun."
Devin birkaç saniye boyunca ona baktı ve arkasını dönüp kapıdan çıkmadan hemen önce, "Olacağız. Umarım sen de bu sefer kendi söylediklerini uygularsın." dedi. Sesi oldukça mesafeliydi.
Devin kapıyı kapatırken Asena, "Ablacığım, burada da balık var mı?" diye sordu.
Devin ise başını iki yana salladı. Kapıdan çıktıklarında bile sesleri geliyordu. "Ablasının bir tanesi sen istersin de olmaz mı balık?"
"Yiyelim, yiyelim!"
"Onlar yemek için değil, beslemek için hayatım."
Sesleri giderek uzaklaşıp bu odanın sessizliğe gömülmesini sağladıklarında Baran'a dönüp kaşlarımı kaldırdım. "Hayatımda çok az kadın tanımış olabilirim ancak bu mesafeli ses tonunu nerede duysam tanırım." Baran'a yaklaşıp yüzünün tam karşısında durdum. "Ne yaptın da bu sempatik, hoş ve güzel kadını üzdün?" yerin dibine girmek istermiş gibi yatağına geri uzanıp yorganı boynuna kadar çektiğinde Baran'ın baygın bakışları tavanı buldu.
Gözlerimi kısıp onu sorguya çekmiş gibi hissettirmek için telefonumun flaşını açıp gözüne tuttum. Bir anda ikimiz de bir sorgu odasında belirdik. Ben etrafta yavaş adımlar atarken birden Baran'a yaklaşıp yukarıdaki lambayı daha çok onun yüzüne tuttum. "Burada gerçekleri konuşacağız Baran Bey."
"Ne gerçeği Hena-"
"Yukarı kalkan kaşlar, mesafeli ses tonu, uzun bakışmalar ve en önemlisi..." nefesim kesilir gibi yaparken elimi kalbime koydum. "Bol göndermeli cümleler!"
Fenerin ışığını ona daha çok yaklaştırdım. "Bir kadının trip attığını anlamak, erkekler için uzun gözlemlere dayanır. Kadın, "BEN SANA TRİP ATIYORUM, SALAK" demediği sürece erkekler anlamaz. Ancak kadın, erkeği aldığı nefesten anlar." İç çekerek kolumu omzuna koydum. "Ah, sevgili kuzen... Kadınlara bu kadar yabancı mısın gerçekten?"
"Hayır! Yani... Bunun konumuzla ne alakası var? Sen kazandın, şimdi şu lanet flaşı gözümden çek ve sana neler olduğunu anlatayım." Gerçek dünyaya geri döndüğümde telefonumu gözleri kapalı bir şekilde yüzünün önünden çekmeye çalışıyordu. Flaşı kapatıp gözlerini ovuşturan Baran'a baktım.
Birkaç saniye sonra beni belimden tutup yanına çekti. "Yavaş ol! Serumun çıkacak." Gülümseyip yanağımdan makas aldı ve kolunu omzuma attı. "Doktorum mu oldun sen benim?"
"Sapma konudan, ne olduğunu anlatacaksın." Ellerini kaldırıp teslim oluyormuş gibi yaptı. "Tamam, tamam." Dizlerimi kırarak kendime çektim ve kollarımla onları sardım.
İç çekti ve anlatmaya başladı. "Sen gittikten sonra saatlerce aradım seni dışarıda. Bulamadığımda bir süre sonra eve geldim ve telefonunu aramak istedim. Defalarca kez aradım ve mesaj attım ancak umudumu kaybedince ona bağırdığından beri yerde sabit bir şekilde oturan Devin'in yanına gittim. Hiç kımıldamamıştı." Serumun ipini çekiştirirken eline vurdum ve anında bıraktı. "Bir süre konuştuk. Anlatmıştı zaten her şeyi. Plajda olanlar ve ondan çok öncesini. Sonra birden aklına bir şey geldi. Düşündüğü şeyden tetiklenmiş olacak ki panik atak geçirdi. Yarım saat sürdü Hena, düşünebiliyor musun?" Yaralarını sardığımızdan beri tişört giymesine izin vermemiştik ve çıplak teninin titrediğini hissedebiliyordum. Yaşanan şeyler onu fazlasıyla etkilemişti.
"Sonra bana Asena'dan bahsetti. Asena oradayken rahat bir nefes alamayacaktı. Bu yüzden onu birazcık kandırmış olabilirim." Kaşlarımı çatarak ona döndüm ve "Ne demek birazcık kandırmış olabilirim?" dedim.
Bir süre söylemeyip oyalandığı için Devin'in sinirlendiği ve kırıldığı konunun bu olduğuna artık emin olmuştum. "Şimdi şöyle, sevgili kuzen... Ondan adresi bir kâğıda yazmasını istedim. Tanıdığım ve oraya yakın olan güvenlik kameralarına erişebileceğini, böylece evde olmadığı bir zaman içerisinde Asena'yı alıp gelebileceğimizi söyledim."
"İyi de senin tanıdığın ve güvenlik kameralarına erişimi olan bir arkadaşın yok!" bana sinirlenmemem için sırıtarak bakıyordu ancak ben Devin adına sinirlenmiştim. Baş parmağımı karnına bastırıp geri çektim. "Ah?!" neden yaptığıma anlam verememişti ancak ben Devin'in yapmak istediğini yapmıştım.
"Kadınlara yalan söylememelisin. Kız sana o kadar güvenip evinin adresini vermiş."
"Sence keyfimden mi istedim adresini? Ayrıca orası onun evi değil. Öyle bir yer kimsenin evi olamaz." Elimi havaya doğru sallayarak onu geçiştirdim ve "Devam et." dedim.
"Her neyse. Başka odaya geçip arkadaşımı aramış gibi yaptım ve Devin'e birkaç gün önce çıkıp bir daha gelmediğini söyledim. Heyecan yaptığında ne diyeceğimi bilemedim. Bugün dinlen yarın gideriz dedim."
"Cık cık cık," ondan biraz uzaklaştım ve kollarımı önümde bağladım. "Heyecan yaptığını söylüyor bide."
"Ertesi gün sodasına uyku ilacı koydum ve en azından ben evden çıkana kadar uyumasını sağladım. Sonrasını biliyorsun zaten. Kısacası bana sinirlenmesinin ve kırılmasının nedeni oraya tek başıma haber vermeden gitmem ve ona uyku ilacı vermem."
"Az bile yapmış. Uyku ilacı vermek ne oğlum? Her yanında dikiş olmasaydı ve ileride çocuk sahibi olmak istemeseydin bir yerlerine vururdum." Gözlerimde o potansiyeli görmüş olmalı ki bir adım yana kaydı. İkimiz de birbirimize temkinli bakışlar atarken elleriyle kollarını tuttu. "Vurmamanı umarak tekrar sana yaklaşacağım." Bana yaklaşıp beni kolunun altına alarak sıkıştırdı. O saçlarımı karıştırırken homurdanmadan edemedim.
"Bu sefer dikiş falan tanımam bak, yerinde dur." Bunu dememle birlikte saçımı bıraktı. "Ehe."
Ona döndüğümde dudaklarım aralandı. "O ses senden mi çıktı?" kendimi gülmemek için zor tutarken "Yoo." dedi. O ses kesinlikle ondan çıkmıştı.
Ellerimi birbirine çarptım. "Her neyse, konumuz Devin ve sen." Dediğimde yutkundu ve üzerine yattığım göğsü hareketlendi. "Lütfen konudan sapmaya falan çalışma."
Alaya almaya çalışması beni güldürdü "Konudan sapmak? Ben mi? Saçmalama."
"Yalanlarını kendine sakla. Neyse, ben Devin'in yerinde olsam seni affetmek için ne yapmanı isterdim onu düşünüyorum." Elimi çeneme koyup parmaklarımı düşünüyormuş gibi çenemde gezdirdim. "Hmm..."
Parmaklarımı şıklatıp tekrar elimi çırptım. Aniden Baran'ın göğsünde hareketlenmem onun canını yakmış olmalı ki boğazından gelen boğuk bir ses çıkarmıştı. "Pardon ama... Buldum!"
"Neymiş?" o da benim gibi heyecanlanınca gülümsedim. "Fazla hevesli gördüm seni." Kaşlarını çatıp eliyle beni geçiştirdi. "Ya söylesene sen."
"Şimdi şöyle..." heyecan yaptıkça o da benimle heyecanlanıyordu. "Onu dışarıya çıkar. Birlikte dışarıda vakit geçirin." Söylediklerimle eski keyifsiz surat ifadesine geri döndü. "Bu muydu gerçekten?"
"Bence Devin küçük sürprizlerle bile mutlu olabilecek bir kadın. Kendisi söyledi, yıllarca Asena varmış yanında. Yıllar sonra eğlenmek onun da hakkı bence. İki yetişkin olarak yemeğe falan çıksanız bence düşündüğünden daha çok mutlu olur." Dudak büzerek "Yemek mi?" dedi.
Koluna vurdum. "Evet, aptal. Otuz yaşındaki insanlar yemeğe çıkar ve orada iyi vakit geçirirler."
"Otuz mu dedin sen? Ben otuz yaşında falan değilim! Yaşlı da değilim. Sadece yirmi beş yaşındayım ve hâlâ genç bir çıtırım." Henüz otuz olmamış olsa bile ona otuz olduğu hakkında şaka yapmak çok eğlenceliydi. Yaşlandığını düşünüyor ve bana sinirleniyordu.
"Sen beni dinle. Onunla dışarıya çık. Eğlenceli olur." Gözlerini tavana dikip bir süre düşünüyormuş gibi yaptığında işaret parmağımı kaldırıp karnına yaklaştırdım.
"Pekâlâ, pekâlâ. Ona soracağım. Resmen tehdit ediyorsun beni kızım." Güldüm ve kolumu ona doladım. "Ancak bir sorum var," dediğinde ona baktım. "Madem Asena olmadan zaman geçirmesini istiyorsun, Asena'yı nereye bırakacak? Kızı tek başına hayatta bırakmaz."
Bu sefer haklıydı. Gözünün arkada kalmaması gerekiyordu ve bunun için sadece tek bir çözüm vardı. Homurdandım ve nefes verdim. "Sen Devin'e dışarı çıkmayı teklif et, ben bakarım o altı buçuk yaşındaki velede."
"Evi ateşe vermeyeceğinizden emin misin?"
"Şaka yapma saatinde falan mısın?" güldü ve saçlarımdan öptü. Başını yana eğerek saçlarımın alt kısmındaki tutamları eline aldı. "Kendin mi ördün?"
"Sen olmayınca ben yapmak istedim."
Sesini inceltti ve "Ah, abisini mi özlemiş bu kız?" dedi.
"Herhalde öyle oldu."
"Ben de seni özledim." Önüme düşen saçlarımı eliyle toparlayıp arkaya attı ve yanağımdan öptü.
Gözlerimi kapatıp anın güzelliğinin keyfini çıkardım. Sadece bir günde bile hayatımdaki kaos dozunu yeterince almıştım. Sessizliği sevmezdim ancak bu olanlar bana onu da sevdirmişti.
Bana kendini sevdiren sessizlik çok uzun sürmedi. Komodine bıraktığım telefonum gün içinde ilk kez titrediğinde elime alıp gelen tanıtım epostasını silmek için kendimi hazırladım. Ancak bu sefer eposta falan yoktu. Mesaj kutucuğum 1 işaretiyle kendini belli ederken uygulamayı açtım.
*bilinmeyen numara*
Yarım saat boyunca koluma tahta kalemiyle yazdığın numaranı silmeye çalıştım. Önce telefonuma kaydettiğimden emin oldum tabii ki :)
Tabii ya! Akın'ı bu kargaşanın içerisinde tamamen unutmuştum. Ancak o beni unutmuş gibi görünmüyordu. Evinden çıkmadan hemen önce koluna tahta kalemiyle numaramı yazdığımı hatırlamıştım. O çevrimiçiyken hemen mesaj yazmaya koyuldum.
Siz:
Çıktı mı bari?
Burnumun altına değen parmakla başımı kaldırıp parmağın sahibine baktım. Baran iki parmağını burnumun üzerine koymuş, parmaklarıyla kendince burnumu kontrol ediyordu. "Artık iyi olduğuma göre sorabilirim, burnuna ne oldu? Acıyor mu? Kırık var mı? Yarayı nasıl kapattın?" aklına geldikçe bana sorular sıralıyordu.
"Bu haldeyken iyiyim mi diyorsun?" baygın bakışlarını bana yönelttikten sonra "Cevap ver, lütfen." dedi.
"Cevabım biraz da olsa içini rahatlatacaksa iyiyim. Gittiğim gece hava yağmurlu olduğundan dolayı kayıp düştüm." Ona Akın benimle konuşmak istemiş ancak ona yaklaştığımda heyecanlanmış ve kaçıracakmış gibi beni tuttuğunda boğuşma sırasında yanlışlıkla yere düşmeme sebep oldu diyemezdim.
"Artık kavga etmek yok, anladın mı beni? Bu bir sürü kötü şey doğuruyor." Sıkıntıyla nefes verdiğinde başımı salladım. Onu bir daha üzmek istemiyordum.
"Acıyor mu bari?" dedi çaresizce. "Zamanında müdahale ettiğimiz için bir şey olmadı. Acısı çoktan geçti."
"Müdahale ettiğiniz derken? Başka kim vardı?" eninde sonunda Akın'ı ona söyleyecektim ve şimdi tam zamanı diye düşündüm.
"Düştüğümde Akın diye bir çocuk bana yardım etti. İstediğim şeyleri marketten aldı. Tanıştığımızda beni evine davet etti ve ben de bir sakınca görmediğim için kabul ettim." Gözlerini sonuna kadar açtı ve bana ciddi misin der gibi baktı.
"Birkaç saat önce tanıştığın birinin evine girdin ve bunu bana günlük hayatta yaptığın bir şeymiş gibi mi söylüyorsun şu an? Sen büyümedin mi hâlâ?" bir nevi haklıydı. Ancak o gün gidecek başka yerim yoktu. Böyle saçma hareketlerde bulunmazdım ama zorundaydım.
"Biliyorum saçma geliyor. Ama başka seçeneğim yoktu."
"Eve gelebilirdin? Ben de diyorum bu kız sokakta mı uyudu, bir arkadaşına mı gitti, soğukta donuyor mu!"
"Tamam sakin ol, haklısın. Yanlış yaptım. O anlık bir şeydi yoksa biliyorsun böyle saçma şeyler yapmam." Kahkaha attığında kaşlarımı çattım.
"Hena Atay ve saçma şeyler yapmamak. Bir cümleye sığdırırken bile zorlandım." Ona karşı çıkacaktım ki haklı olduğu bir konuyu konuştuğumuzdan dolayı sustum. "Yanlış yaptın küçük hanım, başına bir şey gelebilirdi. Dersini almışsındır diye konuyu kapatıyorum. Orada ne yaptınız? Sana iyi davrandı mı?"
Ah, evet. Kendimi her zamanki gibi ana kaptırdım ve onun beni öpmesine izin verdim. Biraz kontrolden çıktığında bozuştuk ancak benden özür diledi. Olmayan aşk hayatım birkaç saatte mağarasından kaçtı. Ertesi sabah çocuğa numaramı verdim ve onu tekrar öptüm. Hoş çocuk aslında ama onu tanımıyorum. İşin komik yanı ise iyice tanıyıp öptüğüm çocukların toplamından daha çok öpüşmüş olabiliriz.
"İyi bir çocuktu. Bana ihtiyacım olan malzemeleri ikiletmeden verdi. Onun sayesinde burnumun iyileşme süresi bir aydan bir haftaya düşmüş bile olabilir." Ancak burnumun da bu hale gelmesinin sebebi oydu.
*bilinmeyen numara*
Hayır, çıkmadı. Ben de uğraşmayı bıraktım.
Siz:
:))
"Kiminle yazışıyorsun? Gülücükler falan?" Baran'ın telefonuma bakıyor olma ihtimaliyle ürktüm ve telefonu kapatıp başımı ona çevirdim. "Ne gülücüğü ya?"
"Aşk hayatını anlatmayacak mısın bir tanecik abine?"
"Öyle bir şey yok Baran!" gözlerimi devirip önüme döndüğümde "Zaten bir kız arkadaşımla yazışıyordum. Sahile geldiğinde sohbet etmiştik."
"Kız da olur." ağzım sonuna kadar açılırken telefonu yatağa fırlattım.
"Kız falan yok!"
"Yani erkek var?" ağzını kapattığımda gülmeye başladı ve elimi ağzından çekip elinin içine hapsetti.
"Ben de sana bahsetmem o zaman. Öyle olsun. Sormuyorum da Devin'e bir şey." Söyledikleriyle dudaklarım iki yana kıvrılırken, "Yo, yoo ben öyle-"
Galibiyet hissiyle kollarımı önümde birleştirdim. "Ben Devin'e arkadaşça bir teklifte bulunmanı istemiştim. Arkasında herhangi bir anlam yatmamasına rağmen bakıyorum da sen böyle anlamışsın."
"Hayır ya. Ben de o anlamda demedim."
"Öyle olsun." Ben Devin'e kısmen alışmışken onlar belli ki şimdiden anlaşıyorlardı. Bu duruma da hâlâ tam olarak alışamamıştım.
"Doğruyu söylüyorum Hena. Devin'i daha tam olarak tanımıyorum bile. Onu korumak istemem onunla aramda bir şey olduğu anlamına gelmiyor." ben de Akın'ı tam olarak tanımıyordum ama onu öpmüştüm. Yüz ifadesi tekrar ciddi bir hâl aldı. "Belki o dövme hakkında bir şeyler biliyordur. Şansımızı denemeliyiz."
Gerçekten bir şeyler bildiğini mi düşünüyordu? "Bu olayı çözmek istediğinin farkındayım Baran. Ancak Devin... ona birilerinin bir şeyler anlattığını sanmıyorum. Yıllarca özgürlüğün ne demek olduğunu bile unutmuş. Ona kızdığım zamanlarda bana karşı bile çıkmıyor, sadece susuyordu. Onu buna alıştırmışlar."
Baran kısa bir an gülümsedi ve gözleri açıldı. "Sana anlattı mı? Siz konuştunuz mu?" bunu sanki başından beri istiyormuş gibi sormuştu. Başımı salladım.
"Peki anladın mı neden onu o gün savunduğumu?" tekrar başımı salladım. Devin sahile tekrar gelmiş ve Baran'a kendini anlatmaya çalışmıştı. Kimsesi yoktu. Çaresizdi. O kadar çaresizdi ki sadece bir kez gördüğü bir yabancıya kendini açmıştı. Oradaki kişi Baran değil de farklı birisi de olabilirdi. Ona yardım etmeyebilirdi. Devin tekrar eski tutsak hayatına devam edebilirdi. Her akşamı ufak bir hata yapınca sonucunun ne olduğunu düşünerek geçirmeye devam edebilirdi. Baran'la birlikte bir şansı olmuştu. Ben de bir aptal gibi onun evden gitmesini istemiştim. Bana kötü bile davranmıyor, aksine yaralandığımı görünce benim adıma endişeleniyordu. Filmlerde izlediğim iyi anneler gibiydi. Çocukları onlara ne kadar kötü davranırsa davransın onlara ufacık bir şey olduğunda endişelenen anneler gibi.
"Saat çok geç oldu, uyumamız gerek." Baran'ın yanağından öptükten sonra yan dönüp ışığı açtım ve yastığı yatık hale getirdim. Baran'ın yavaşça uzanmasına yardım ettikten sonra yanına yattım. Elini sırtıma koyduğunda "İyi geceler abisinin gülü."
Güldüm ve gözlerim kapalıyken sanki mümkünmüş gibi gözlerimi devirdim. Dudaklarını saçlarıma değdirdikten sonra yanağını oraya yasladı.
Son iki günde yaşananlardan sonra bu iyi gelmişti. Gün sonunda tekrar en sevdiğim insanla -her ne kadar yıpranmış olsak da- uykuya dalmak bana bütün bu karmaşayı yok saydırabiliyordu.
Birkaç kez Baran'ın yanımdan kalktığını ve aşağıdan iki kişinin sesinin geldiğini duymuştum. Merak edip kalkmaya mecalim yoktu ancak konuştuğu kişinin Devin olduğunu anlamamak mümkün değildi. Kolundaki serumu dahi çıkarmıştı. Bir seferinde yukarı çıkarken Devin'in de onunla çıktığını hayal meyal görmüştüm. Muhtemelen merdivenlerden çıkmasına yardım etmişti.
Belki de hayatımıza başka birisini almak o kadar da kötü bir fikir değildi. Artık babam yoktu. Üç kişilik dünyamda iki kişi kalmıştık ve kötü insanlara hayatımda yer vermektense dünyamın kapılarını tamamen kapatmayı tercih etmiştim. Ancak kilitli kapılarımı zorlayan bir belki de iki kişi vardı artık.
Ve benim o kapıları açma vaktimin geldiğini hissediyordum.