Ertesi sabah üniversiteye gitmek zorunda kaldım. Yabancı kaybolmuştu, sanki sadece benim zihnimin bir oyunu gibiydi. Ancak boynumda, onun o geceki dokunuşunun bıraktığı ince, sızlayan bir iz vardı.
Kampüs bahçesinde yürürken, en yakın arkadaşım Selin yanıma yaklaştı. Her zamanki gibi neşeliydi ama gözlerinde, daha önce hiç fark etmediğim bir soğukluk vardı.
"Kath, dünden beri ulaşamıyorum sana," dedi koluma girerek.
Ona bakarken, boynunun yan tarafında, ceketinin yakasının altında bir dövme gördüm. Bu, kütüphanede bulduğum o tozlu günlükte çizili olan 'Mystic' tarikatının mührüydü. Kanım dondu.
"Selin..." dedim, geri çekilerek. "Sen... Sen onları tanıyorsun."
Selin bir anda duraksadı. Yüzündeki o samimi ifade, bir maskenin düşmesi gibi silinip gitti. Bakışları sertleşti, dudakları ince bir çizgi halini aldı. "Sana o günlüğü açmamalıydın demiştik, Kath. Yabancı seni koruyabileceğini sanıyor ama o sadece kaçınılmaz olanı erteliyor."
Tam o sırada, kampüsün etrafındaki öğrenciler sanki bir komut almış gibi aynı anda bize doğru dönmeye başladılar. Hepsinin gözlerinde aynı o "vahşi" ışık vardı. Yabancı'nın bahsettiği "kurban" olduğum gerçeği artık sadece bir sayfada yazılı değildi; etrafımı saran onlarca insan, doğrudan bana bakıyordu.
Kaçacak yerim yoktu. Selin elini omzuma koydu, parmakları tenimi yakıyordu. "Tarikat seni çağırıyor, Kath. İstersen kendi isteğinle gel, istersen kanınla sürüklen."
O anda, kampüsün en tepesindeki kulede bir gölge hareket etti. Yabancı oradaydı. Tüm o kalabalığın üzerinde, çatıda dikiliyordu. Aşağıya, doğrudan benim gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki kehribar ışık, tüm kampüsü aydınlatacak kadar güçlenmişti.
Savaş başlıyordu. Ve ben, artık kimin tarafında olduğumu seçmek zorundaydım.