Üçü bir aradayken Seok-hoon, Do-hee'ye yaklaşıp saçındaki küçük bir yaprağı nazikçe temizledi. Bunu gören Gu-won’un içini daha önce hiç bilmediği, yabancı bir his kapladı. Göğsünde garip bir sıkışma vardı. Hızla araya girip Seok-hoon’un elini itti:
"CEO Do’ya bu kadar yaklaşamazsınız. Ben onun yakın korumasıyım, güvenlik mesafesini korumak benim görevim."
Do-hee, Gu-won’un bu ani tepkisine şaşırırken, Seok-hoon alaycı bir şekilde sordu:
"Bir koruma için fazla sahiplenici değil misin?"
Gu-won, neden böyle hissettiğini kendi kendine bile açıklayamıyordu. O sadece dövmesini koruyordu... Yoksa kadını mı? Bu soru kafasını kurcalarken, bölümün sonunda tüm bu tatlı didişmeleri darmadağın edecek o trajik olay yaşandı.
Do-hee, annesi gibi gördüğü tek insan olan Madam Joo’nun odasına girdiğinde, onu koltuğunda hareketsiz bir şekilde buldu. Madam Joo, geçirdiği ani kalp krizi (veya arkasındaki gizli bir cinayet yüzünden) hayatını kaybetmişti. Do-hee, kadının cansız bedenine sarılarak gözyaşlarına boğuldu. Hayatta güvendiği tek insanı da kaybetmiş, tamamen yapayalnız kalmıştı.
Gu-won, kapının eşiğinde durmuş, acı içinde hıçkıra hıçkıra ağlayan Do-hee’yi izliyordu. Normalde insanların acılarıyla beslenen, onların gözyaşlarını umursamayan o acımasız iblis, ilk defa bir insanın acısı yüzünden kendi kalbinin de sızladığını hissetti. Do-hee’ye doğru bir adım attı; bu sefer dövmesini şarj etmek için değil, sadece o yalnız kadına destek olmak için elini uzatmak istedi. Ancak aralarındaki o görünmez duvarlar ve yaklaşan tehlike, ikisini de çok daha karanlık bir savaşın içine çekecekti.