Ege, atölyesindeki loş ışıkta, avuçlarında tuttuğu o tuhaf, gri kil karışımına bakıyordu. Maden ocaklarının en derin damarlarından çıkarıldığı söylenen bu kil, diğer tüm materyallerden farklıydı; dokunduğunda sanki bir nabız gibi hafifçe ısınıyor, avucunun ısısını içine hapsediyordu.
"Bu seferkini başkaları yapmayacak," diye mırıldandı kendi kendine. "Bunu bizzat yaşayan bir şey gibi hissettireceğim."
Ege, son heykelinin yüz hatlarını şekillendirmek için elini tekrar kilin içine daldırdı. Ancak bu sefer garip bir şey oldu. Kili yüzeye yayarken, parmak uçlarının kille birleştiğini hissetti. Bir anlık bir uyuşma; soğuk bir karıncalanma. Geri çekilmeye çalıştı ama parmak uçları adeta birer vakum gibi kilin dokusuna yapışıp kalmıştı.
Panikle elini sertçe çekti. Bir parça deri, parmak uçlarında kalmış, kille birlikte heykelin üzerine yapışmıştı. Ege, kendi parmaklarına baktı. Parmak uçları artık ten renginde değildi; soluk, çatlak ve griye dönmüş, kire bulanmış gibi görünüyordu. Acı yoktu. Sadece... tuhaf, metalik bir koku ve sanki derisi kurumuş da üzerine bir tabaka serilmiş gibi gelen o gergin his.
Atölyenin köşesindeki eski aynaya doğru sendeledi. Işığı açtığında gördüğü şey, kalbinin ritmini değiştirdi. Parmak uçlarındaki o grileşme, sadece yüzeyde değildi. Bileklerine doğru, deri altında damar gibi değil, sanki bir damar yoluna sızan beton gibi ince, grimsi çizgiler yayılıyordu.
Ege, elini lavaboya götürüp fırçalamaya başladı. Su, parmak uçlarından süzülürken gri tabaka erimiyordu; aksine, suyla temas ettikçe altındaki deri daha da sertleşiyor, parmaklarının eklemleri hafifçe kaskatı kesiliyordu.
O sırada, atölyenin kapısı hafifçe gıcırdayarak aralandı. İçeri giren, galerinin sahibi olan Leyla'ydı. Ege'nin paniğini fark etmedi bile, gözleri doğrudan heykele kilitlenmişti.
"Ege..." dedi Leyla, sesi hayranlıkla titreyerek. "Bu... bu harika görünüyor. Ama... neden kendi ellerini kullanıyorsun? Parmaklarının izi her yerde..."
Ege, griye dönmeye başlayan elini arkasına saklamaya çalıştı. Ama elini hareket ettirdiğinde, eklemlerinden gelen o ince "çatırtı" sesi, atölyenin sessizliğini bir cam kırığı gibi böldü.
Ege, eklemlerinden gelen o ürkütücü çatırtı sesini gizlemek için ellerini hızla arkasına kenetledi. Leyla'nın bakışları hâlâ heykelin üzerinde, o gri, kusursuz yüzeydeydi.
"Ege, iyisin değil mi?" dedi Leyla, Ege'nin solgun yüzünü fark ederek. "Biraz... biraz kireç gibi görünüyorsun."
"Sadece yorgunum, Leyla," dedi Ege. Sesi kendi kulaklarına bile yabancı, sanki içinden metalik bir tını geçiyormuş gibi geliyordu. "Atölyeyi kapatmam gerekiyor. Tek başıma kalıp şu detayları bitirmem lazım."
Leyla, şüpheli bakışlarını Ege’nin ellerine çevirdi. "Ellerini neden saklıyorsun?"
Ege cevap veremedi. Çünkü o an, sağ elinin işaret parmağı kendi kendine, bir heykelin pürüzsüzlüğüne kavuşur gibi kaskatı kesildi. Artık o parmağı bükemiyordu. Derisi, yavaş yavaş porselen gibi soğuyor ve çatlıyordu.
"Git buradan Leyla!" diye bağırdı Ege, panikle. Sesi bu kez o kadar sert ve çatallıydı ki, sanki gırtlağından ses tellerine değil de taşlara çarpan bir ses çıkıyordu.
Leyla korkuyla bir adım geri çekildi ve hızla atölyeden çıktı. Ege, kapının kilitlendiğini duyunca yere çöktü. Ellerine baktı. Sağ eli artık tamamen bir heykel parçası gibiydi; dokusu, rengi ve hatta dokunduğu yerdeki soğukluk, o gizemli kilin aynısıydı.
Panikle lavaboya koştu, bir mutfak bıçağı kaptı. "Eğer derim buysa, onu kazırım," diye fısıldadı kendine. Bıçağı bileğine vurdu. Ancak beklediği kan yerine, yarığından taze, nemli bir kil tabakası sızdı. İçerisi, etten değil, o antik, gri çamurdan yapılmıştı.
Ege, dehşet içinde bacaklarına baktı. Pantolonunun kumaşı, dizlerinden aşağısının sertleşip genişlemesiyle gerilmeye başlamıştı. Bacakları artık adım atamıyordu; her hareket, mermer bir sütunun üzerinde sürtünme sesi yaratıyordu.
Heykelin üzerine baktı. Heykel, tam da Ege'nin şu anki korkmuş, acı dolu ifadesini almıştı. Ama daha da kötüsü, heykelin yüzü yavaş yavaş değişiyordu. Heykel, Ege'ye değil, Ege heykele dönüşüyordu.
Atölyenin aynasına baktığında gördüğü şey, bir insanın sonu değil, bir sanat eserinin doğuşuydu. Ege'nin boynu kilitlendi, çenesi dondu. Gözlerini hareket ettirebiliyordu ama artık göz kapaklarını kırpamıyordu.
Bu bir kaza değildi, diye düşündü zihni, yavaşça taşlaşırken. Bu bir yer değiştirme töreniydi.
Heykel, Ege'nin zihnini içine çekiyordu. Birkaç dakika içinde atölyede artık bir sanatçı yoktu; sadece, üzerinde derin bir keder ve korku ifadesi olan, paha biçilemez bir heykel vardı. Bölüm 1: Kusursuz Yüzey (Devamı)
Ege’nin atölyedeki bedeni, dizlerinin üzerine çökmüş halde taşlaşmaya devam ederken; zihni, o gri kilden yoğrulmuş heykelin içinde bir hapishaneye düşmüş gibiydi. Bilinci, kendi bedeninden kopup heykelin soğuk, boş boşluğuna doğru çekiliyordu. Artık kendi kollarını, bacaklarını değil; heykelin o kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz hatlarını "hissediyordu".
Kendi bedeninden geriye kalan sınırlı bilinciyle, atölyedeki manzarayı kendi gözleriyle değil, heykelin o boş, cansız göz yuvalarıyla izliyordu. Ege, kendi bedeniyle yüz yüzeydi.
Kendi etten bedeni artık ağırlaşmış, eklemleri kaskatı kesilmişti. En kötüsü, zihni artık ikiye bölünmüştü: Bir parçası hala heykelin içinde hapsolmuşken, diğer parçası atölyede donup kalan bedeninin içindeydi. Heykelin elleri, o ana kadar cansız dururken, aniden bir parmak hareketiyle seğirdi.
Heykelin içindeki zihin, kendi etten bedenini yönetmeye başlamıştı.
Ege, heykelin kontrolüyle kendi etten bedenine baktı. Kendi elleri, kendi yüzü ona bir yabancı gibi görünüyordu. Heykel formundaki o soğuk zihin, etten bedeni artık bir "kıyafet" gibi kullanmaya, onu kendi heykel gövdesine entegre etmeye çalışıyordu.
Atölyedeki sessizlik, heykelin içinden gelen o düşük frekanslı, uğultulu bir çatlama sesiyle bozuldu. Ege'nin zihni artık tamamen heykelin içine hapsolmak üzereydi. Etten bedeni ise kontrolsüz bir şekilde ayağa kalktı; hareketleri robotik, adımları ise sanki yere ağır bir taş vuruşu gibi yankılanıyordu.
Etten bedeni, fabrikanın o eski, paslı kilitli kapısına doğru ilerledi. Heykelin içine hapsolmuş olan gerçek Ege, çaresizce kendi bedeninin dışarı çıkıp, bu "sanat eserini" dünyaya tanıtmak için hazırlık yaptığını izliyordu.
Ege'nin zihni heykelin içinde bir an için berraklaştı. Heykelin içindeki o gri, boğucu atmosferde, taşın derinliklerinde bir "yaratıcı" olduğunu hissetti. Bu kil, sadece bir materyal değil, bir tür bilinç aktarım aracıydı. Ege’nin heykelin içinde hapsolan bilinci, artık hareket edebilen kendi etten bedenini bir kukla gibi izliyordu. Etten bedeni, kapıya doğru yürüdü; ancak hareketleri o kadar mekanik, o kadar kesikti ki, bir insanı taklit etmeye çalışan başarısız bir makineye benziyordu.
Ege, heykelin içinde yoğun bir öfke ve çaresizlik hissetti. Bu kilin içindeki o antik bilinç, kendisini dış dünyaya bir "eser" olarak sunmak için hazırlık yapıyordu.
Tam o sırada, atölyenin kapısının dışından Leyla’nın sesi duyuldu. "Ege? İçeride olduğunu biliyorum. Sergi açılışına iki saat kaldı, heykeli taşıma ekibi geldi. Kapıyı aç!"
Etten bedeni, kapının koluna uzandı. Heykelin içindeki Ege, tüm iradesini zorlayarak o an bedenin kontrolünü geri almaya çalıştı. Etten bedeni, kilitli kapının kolunu tuttuğu an titremeye başladı. Heykelin soğuk, gri dokusu etten bedeninin bileklerine kadar yükselmişti bile; el, bir an insan gibi, bir an ise cansız bir mermer parçası gibi titriyordu.
"Girme..." diye inledi Etten beden, kendi sesiyle. Ama ses, sanki derin bir kuyudan geliyormuş gibi yankılı ve soğuktu. "Hazır... değil..."
Leyla, içerideki tuhaf sesi duyunca kapıya omuz attı. "Ege! İyi misin? Kapıyı açıyorum!"
Ege, heykelin içinde çığlık atıyordu. Eğer kapı açılırsa, o yeni, "yaratıcı" bilinç dışarı çıkacak ve Ege sonsuza dek heykelin o karanlık, gri sessizliğine hapsolacaktı.
Ege, heykelin içinde var gücüyle "karşı koymaya" odaklandı. Heykelin içindeki o donuk zihinle, kendi etten bedenini yöneten o yabancı enerji arasında kıyasıya bir savaş başladı. Etten bedeni, kapının kolunu çevirmek yerine aniden geri çekildi ve kafasını duvara çarpmaya başladı.
GÜM! GÜM! GÜM!
"Dur!" diye bağırdı Ege, kendi zihninden gelen o zoraki kontrolle. Heykelin içinde hapsolmuş bilinci, etten bedeninin kafatasını çatlatacak kadar şiddetli bir darbeyle iradesini kırmaya çalışıyordu.
Dışarıda Leyla çığlık atmaya başladı: "Ege! Ne yapıyorsun sen?!"
Kapının kilitleri sarsılıyor, dışarıdaki ekip kapıyı kırmak üzereydi. Heykelin içindeki o uğursuz bilinç, Ege’nin bu direnci karşısında bir an duraksadı. Heykelin içindeki o yoğun, killi karanlık bir anlığına Ege’ye bir görüntü sundu: Binlerce yıl önce, bu kili ilk işleyen insanların, kendi zihinlerini nasıl taşların içine hapsederek "ölümsüz" olmaya çalıştıklarını gördü. Bu, bir sanat eseri değil, bir bilinç aktarım cihazıydı.
Ege, heykelin çatlakları arasında bir zayıf nokta fark etti. Eğer o noktaya, yani tam göğüs kafesinin altındaki o ince, taze çatlağa ulaşabilirse, belki heykelin kontrolünü tamamen eline alabilirdi... ya da kendini tamamen yok edebilirdi.
Ege'nin heykelin içinde hapsolmuş zihni, o yabancı bilincin niyetini anladığında kanı dondu. Bu sadece bir hapis değil, bir istilaydı. Heykel, Ege’nin etten bedenini sadece bir taşıyıcı olarak kullanmıyor; onu dış dünyaya çıkarıp, galerideki o kalabalığın arasında bir "yaratıcı" gibi davranarak kendine yeni kurbanlar arıyordu.
Heykelin zihni, Ege’nin etten bedenini yönlendirerek kapıya doğru sert bir adım attı. Leyla kapıyı kırmak üzereydi.
Ege, heykelin içinde bir karar verdi. Eğer etten bedeni dışarı çıkarsa, bu lanet bir virüs gibi yayılacaktı. Etten bedeninin kontrolünü elinde tutan o yabancı bilinç, kapının koluna uzandı. Ege, tüm iradesini tek bir noktaya odakladı: İhanet.
Etten bedeninin elini, kapının koluna değil, kendi boğazına doğru yönlendirdi.
"Eğer çıkamayacaksam..." diye düşündü Ege, zihninde yankılanan o taşlaşmış sesiyle, "...kimse bu eseri görmeyecek."
Etten bedeni, Leyla kapıyı kırmak üzereyken büyük bir gürültüyle sendeledi. Heykelin içindeki Ege, tüm gücüyle etten bedeninin elini kontrol ederek, o grileşmiş, kaskatı kesilmiş parmaklarını Leyla'nın kapıyı kırmak için uzattığı eline doğru sertçe savurdu.
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Leyla içeri girdiği an, Ege'nin etten bedeni ile karşı karşıya geldi. Leyla çığlığı basamadan, Ege’nin etten bedeni onun elini kavradı.
Leyla'nın gözlerinde, Ege’nin gözlerindeki o dehşeti gördü.
Temas kuruldu.
Ege, heykelin içindeki o gri bilincin, kendi etten bedenini terk edip Leyla'ya sıçradığını hissetti. Bu bir aktarımdı. Heykelin içindeki "antik bilinç", daha genç, daha canlı bir beden bulmuştu. Leyla’nın vücudu sarsıldı, gözleri grileşmeye başladı ve dudaklarından o tanıdık, kilden gelen çatırtı sesi yükseldi.
Ege’nin artık "boş" kalan etten bedeni, bir kukla gibi yere yığıldı.
Leyla, yerdeki Ege’nin cansız etten bedenine baktı ve maske gibi duran yüzünde ürkütücü bir gülümseme belirdi. Leyla (artık o antik bilinçti), Ege’nin heykel haline gelmiş gövdesine dönüp fısıldadı:
"Teşekkürler Ege. Müzemizin en güzel parçası hazır."
Leyla, sergi hazırlıkları için arkadaki taşıma ekibine dönüp soğuk bir sesle, "Eseri sergi salonuna alın," dedi.
Ege, heykelin içinde, kendi bedeninin taşın içine hapsolmuş ruhuyla, artık bir başka bedene aktarılmış olan o kadim laneti izliyordu. Sergi açılışına dakikalar vardı ve Ege, yüzlerce insanın bu "yeni eseri" görmek için içeri akın ettiğini, heykelin göz yuvalarından izlemek zorundaydı.
Galeri, akşamın ilerleyen saatlerinde bir karınca yuvasını andırmaya başlamıştı. Şık giyimli davetliler, ellerinde kadehlerle podyumun etrafını sarmış, Ege’nin o kaskatı kesilmiş "eserine" bakıyorlardı. Ege, heykelin göz yuvalarından dünyaya bakarken görüşü bulanık ve soğuktu; insanları sanki uzak bir gezegenden izliyormuş gibi hissediyordu.
Leyla, podyumun hemen kenarında duruyor, gelen herkesi bizzat karşılıyordu. Ama Leyla artık bildiğimiz Leyla değildi. Onun yüz hatları, sergiye giren her yeni misafirle biraz daha keskinleşiyor, cildi ise o gri, donuk dokuya daha fazla teslim oluyordu. Ege, Leyla'nın insanları karşılarken yaptığı el hareketlerini izlediğinde dehşete düştü; Leyla tokalaştığı her kişinin eline fark ettirmeden o gri tozdan bulaştırıyordu.
Bu sadece bir sergi değildi. Bu bir hasat süreciydi.
İnsanlar podyuma yaklaştıkça, Ege heykelin içinde bir şeylerin değiştiğini hissetti. Heykelin o kilden yapılmış gövdesi, etraftaki insanların yoğun ilgisi ve "hayranlığı" ile besleniyordu sanki. İnsanlar esere baktıkça, heykelin içindeki o antik, killi karanlık daha da güçleniyor, Ege’nin kendi bilinci ise daha derinlere, taşın en dibine doğru itiliyordu.
Leyla aniden podyuma, tam Ege’nin heykelinin yanına çıktı. "Bu eser," dedi kalabalığa doğru, sesi hoparlörlerden geçerken garip bir şekilde titreşerek yankılandı, "sadece bakılmak için değil, hissedilmek için burada. Aramızdan en çok hak eden birini, bu eserin 'tamamlayıcısı' olmaya davet ediyorum."
Kalabalıkta bir uğultu yükseldi. Leyla’nın gözleri, kalabalığın içinde bir noktaya, Ege’nin yakın arkadaşı olan ve sergiye şüpheyle yaklaşan Mert'e kilitlendi. Mert, atölyedeki o garip havayı hisseden tek kişiydi ve huzursuzca etrafına bakınıyordu.
"Mert," dedi Leyla, dudakları mekanik bir şekilde kıvrılarak. "Sen her zaman Ege’nin en büyük destekçisi oldun. Neden gelip eseri yakından incelemiyorsun?"
Mert, podyuma doğru isteksizce ilerledi. Ege, heykelin göz yuvalarından arkadaşını gördüğünde tüm iradesiyle bağırmaya çalıştı: Git buradan! Dokunma ona! Ama heykelin dudakları taştandı, sadece sonsuz bir kederle açık kalmıştı.
Mert, podyuma çıktı ve Ege’nin heykel haline gelmiş omzuna elini uzattı. Leyla, Mert’in elini tuttu ve Ege’nin omzuna doğru yönlendirdi.
Tam o temas gerçekleştiği an, Ege heykelin dokusunda, göğüs kafesinin tam merkezinde, zihninin derinliklerinden gelen bir "çatlak" hissetti. Bu, sadece bir fiziksel çatlak değil, heykelin o antik bilincinin en savunmasız olduğu noktaydı. Eğer Mert’in dokunuşuyla o noktayı zorlarsa, heykelin dengesini bozup podyumu çökertebilir veya bir şekilde dikkat dağıtabilirdi.
Mert'in parmakları heykelin soğuk omzuna değdi.
iradesini bir çığ gibi o noktaya yığdı. Heykelin içindeki taşlaşmış bilincin direnci, Mert’in parmakları omzuna değdiği an titredi. Ege, tüm gücüyle o "zayıf noktaya", göğüs kafesindeki çatlağa odaklandı. Heykelin içindeki o antik bilincin, Mert’e aktarılmak üzere bir enerji kanalı açtığını fark etti; işte bu, onun tek şansıydı.
Tam o anda, Ege zihnindeki o gri duvarı bir yumruk gibi parçaladı.
ÇAT!
Sadece Ege’nin duyabildiği, ama galeridekilerin de iliklerine kadar hissettiği o korkunç çatlama sesi tüm salonda yankılandı. Heykelin göğsünden, tıpkı bir camın kırılması gibi, derin bir yarık açıldı. Ancak içinden kan veya kil değil, yoğun, boğucu bir gri duman fışkırdı.
Mert, dehşet içinde elini geri çekti. "Ege? Bu da ne?" diye bağırdı.
Leyla'nın yüzündeki o donuk, soğuk gülümseme bir anlığına bozuldu. "Dokunma ona!" diye haykırdı, sesi artık bir insan sesi olmaktan çıkmış, sanki yerin derinliklerinden gelen bir kükreme gibiydi.
Heykelin çatlayan göğüs kafesi, podyumun üzerine ağır bir gürültüyle çökmeye başladı. Heykelin dengesi bozulmuştu, podyumun mermer zemini de bu ani basınçla birlikte titredi. Galerideki insanlar çığlık atarak kaçışmaya başladı. Spot ışıkları devrilip yerdeki şampanya kadehlerini patlattı.
Ege, heykelin içinde bir "boşluk" hissetti. O kadim bilinç, çatlak yüzünden heykelin içine hapsolmuş gibi görünüyordu; bir an için kontrolü kaybetmiş, dağılmıştı. Ege, kendi zihnini bu karmaşadan faydalanarak o dumanın içine, yani kendi heykel bedeninin dışına, serbest boşluğa doğru bir "çekim" olarak yönlendirdi.
Leyla podyuma doğru atıldı, elleriyle heykelin çatlaklarını birleştirmeye çalışıyordu; ancak Ege’nin heykel bedeni artık ağırlaşmıştı, parçaları yerinden kopuyordu.
Mert, yere düşen şamdanı kaptığı gibi podyumun üzerine çıktı. "Leyla! Bu nedir? İçinde ne var?" diye bağırdı.
Leyla’nın yüzü artık tam anlamıyla kireçlenmişti. "Bu benim sanatım!" diye inledi. "Ölümsüzlük bu!"
Ege, heykelin içinde hapsolan o kadim bilincin, çatlaklardan dışarı sızan dumanla birlikte Leyla'nın bedenine geri dönmeye çalıştığını fark etti. Eğer Leyla, heykeldeki o "özü" tamamen geri çekerse, Ege sonsuza kadar bu parçalanmış taş yığını içinde hapsolacaktı.