Alper elindeki telefona baka baka salonun ortasında bir o yana bir bu yana volta atmaya başladı. Umay’ın attığı son mesaj, içindeki bütün mantık kırıntılarını yok etmişti. "Mesafeyi dolduracak birilerini buluyorum işte..." Bu cümle zihninde öyle bir yankılanıyordu ki, ne abisi Hakan’ın duyması umrundaydı ne de o güne kadar kurduğu o aşılmaz ahlak duvarları.
Montunu askılıktan kaptığı gibi sırtına geçirdi. Evden fırlayıp arabasına atladı.
Yol boyunca elleri direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Bir aydır kaçtığı o eve, şimdi kendi ayaklarıyla, içindeki o kontrolsüz kıskançlık ve öfkeyle koşuyordu. Hakan’ın evde olmadığını biliyordu; Hakan o gece başka bir şehirdeki akrabalarının yanına gitmişti, evde sadece Umay vardı.
Arabayla binanın önüne geldiğinde motoru kapattı. Derin bir nefes alıp torpido gözünden yedek anahtarı çıkardı. Hakan’ın ona verdiği o anahtar, ilk defa elinde bu kadar ağır, bu kadar günahkar hissettiriyordu.
Merdivenleri ikişer ikişer tırmandı. Kapıyı gürültü yapmamaya özen göstererek, titreyen elleriyle açtı ve içeri süzüldü.
Ev zifiri karanlıktı. Sadece koridorun sonundaki Umay’ın odasının altından ince bir sarı ışık süzülüyordu.
Alper adımlarını kontrol etmeye bile gerek duymadan doğrudan o ışığa yürüdü. Umay’ın odasının kapısını vurmadan, sert bir hamleyle açtı.
Umay yatağında oturmuş, dizlerinin üzerine koyduğu laptopta bir şeyler izliyordu. Kapının aniden açılmasıyla sıçradı ama karşısında nefes nefese kalmış, gözlerinden alev çıkan Alper’i görünce yüzündeki şaşkınlık yerini o tehlikeli, zafer dolu tebessüme bıraktı.
Laptopun kapağını yavaşça kapattı. Yatağın kenarına doğru kayıp bacak bacak üstüne attı. Üzerinde dökümlü, gri bir tişört ve şort vardı; saçları dağınıktı ama gözleri abisinden bile saklamadığı o iddialı hırsla parıldıyordu.
"Anahtarla içeri dalacak kadar ne oldu Alper abi?" dedi Umay. 'Abi' kelimesine basarak konuşuyordu, sanki karşısındaki adamın sinir krizinin sınırında olduğunu bilmiyormuş gibi. "Hakan abim evde yok biliyorsun değil mi?"
Alper kapıyı arkasından sertçe kapattı. İki adımla yatağın dibine kadar geldi. Boyunun heybetiyle Umay’ın üzerine bir gölge gibi çöktü.
"Benimle oyun oynama Umay!" dedi Alper, sesi kısıktı ama her bir harfi odayı titretecek kadar tehlikeliydi. "O mesajlar ne? O çocukla gözümün içine baka baka flört etmeler ne?! Ne yapmaya çalışıyorsun sen?!"
Umay başını hafifçe yukarı kaldırdı. Alper’in bu kadar yakınında olması, odadaki vanilya kokusuna karışan o sert parfümü ve en önemlisi adamın çaresizce çıldıran hali Umay’ın kalbini güm güm çarptırıyordu. Ama bir adım bile geri atmadı.
"Sana mesajımda söyledim," dedi Umay gayet soğukkanlı bir tonda. "Sen bana bir ay önce ne dedin Alper? 'Aramıza mesafe koyacağız, sen benim kardeşimsin' dedin. Ben de kabul ettim. Sen kendi hayatına Ece’yle devam ediyorsun, ben de kendi hayatıma birileriyle devam ediyorum. Seni rahatsız eden ne?"
Alper hırsla elini saçlarından geçirdi. "O çocuk sana göre değil! Flört edemezsin o herifle!"
Umay aniden ayağa kalktı. Alper’in tam göğsünün hizasına geldi. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Alper’in gözlerinin içine dikti gözlerini.
"Sana ne Alper?!" diye fısıldadı Umay, sesi odayı yakacak kadar bükülmüştü. "Sana ne?! Sen benim abim misin gerçekten? Kıskançlıktan gözün dönmüş bir halde gece yarısı odama baskın yapıyorsun! Eğer beni kardeşin olarak görseydin, Can’a gülümsediğimde çıldırmazdın! Eğer beni Hakan’ın emaneti olarak görseydin, o mesajı okur okumaz buraya koşmazdın!"
Alper duyduğu bu sert gerçekle sarsıldı. Umay haklıydı. Zihnindeki bütün o ahlaklı savunma mekanizmaları, kızın bu katıksız dürüstlüğü karşısında birer birer patlıyordu.
"Umay..." dedi Alper, sesi ilk defa bu kadar kırık ve çaresiz çıkarak. "Yapma..."
"Neyi yapmayayım Alper?" dedi Umay, bir adım daha yaklaşıp elini Alper’in göğsüne, tam kalbinin üzerine koyarak. Parmaklarının altında Alper’in kalbi adeta göğüs kafesini yırtacak gibi atıyordu. "Beni sevmeyen, benden kaçan bir adam için hayatımı durdurmamı mı bekliyorsun? Yoksa 'Ben seni sevemem ama kimsenin olmana da izin veremem' mi diyorsun?"
Alper gözlerini kapattı. Umay’ın eli göğsünde bir alev gibi yakıyordu tenini. İçindeki o devasa savaş artık bir sonuca varmak zorundaydı. Ya bu kızı tamamen kaybedecek ya da korumaya çalıştığı o yalan dünyayı kendi elleriyle yakacaktı.
Alper gözlerini açtığında, bakışlarında bir aydır sakladığı o buz gibi mesafe yoktu. Yalnızca karanlık, tutkulu ve yenilgiyi kabul etmiş bir adamın bakışı vardı.
Umay’ın bileğini sertçe ama incitmeden yakaladı, göğsünden çekmedi; aksine kızın elini kalbine daha da bastırdı.
"Çıldırttın beni..." dedi Alper, sesi boğuk ve hırıltılı bir kabullenişle dökülürken. "Umay sen beni gerçekten çıldırtacaksın..."