Aradan bir kaç saat geçmişti, galiba. Arada Boris cama geliyor, bir iki saniye beni kontrol edip geri gidiyordu. Hayır, ona bakmıyordum ama delici bakışlarını sırtımda hissediyordum.
Hava iyice soğumaya başlayınca içeri girmek istedim ama Boris'e kızgın olduğum için girmedim. Titresem de girmezdim.
Elimde ateş çıkartmaya çalıştım ama ellerim fazla soğuduğu için ilk başta yapamadım. Üçüncü demeyişimde yapmıştım! Şanslıydım, yoksa daha fazla burada kalamadım, muhtemelen.
Ellerimden çıkan ateşlerde dolayı vücudumu az da olsa ısınmıştım ama kanatlarım hala çok soğuktu ve ısınmıyorlardı. Normalde dik duran kanatlarım kenarlarından yavaş yavaş inmeye başlamıştı.
Kısa bir süre sonra arkamda bir çatırtı duydum. Elimdeki ateşi biraz daha genişleterek hemen oturduğum yerden ayaklandım ve sesin geldiği yöne tuttum. Tanrıya şükür ki bu Boris'ti.
"Hey, sakin ol. Benim." Dedi. Elinde kalın bir battaniye ile bana yaklaşıyordu. "Ne oldu?" Diye sorduğumda cevap vermedi.
Elindekini omuzlarımdan attı ve hem benim hem de soğuktan uyuşmuş kanatlarımı kapattı. "Eve gelmeni beklemiştim ama fazla inatçısın." Ben inatçı değildim ki!
Öylesin.
Hayır.
Evet.
Hayır! Sus artık.
"Gelmeyeceğim. Git sen." Diyerek yerime oturacaktım ama ayaklarım tam o an yerden kesildi. Kanatlarımı mı kullanmıştım? Belimdeki elleri hissetmemle gözlerim onu buldu. Bir eli bacaklarımın diğer eli ise sırtımın arkasından geçiyordu.
"Hey! Bırak beni! İzin bile almadın! " çırpınmaya başlamıştım ama pek işe yarıyor gibi de değildi açıkçası.
"Sus artık. Eve gidiyoruz ve sen de benimle geliyorsun. Hasta olmanı istemiyorum. " Dedi. Seni yumuşaktı ama netti de.
"İstersem hasta olurum. Seni ilgilendirmez." Dedim, dedim ama demeseydim keşke. Bana yandan öyle bir bakış attı ki...
Onun kollarında iyice küçüldüm. Pes etmiştim. Beni bırakacağı da yoktu, dinleyeceği de.
Eve girer girmez bütün kaslarımın gevşediğini hissettim. Soba yeni yakılmış gibiydi ama ona rağmen evi bir hayli ısıtmıştı. "Sobayı yeni mi yakmıştın?" Diye bir soru yönelttiğimde ona döndüm. Zaten bana bakıyordu. "Evet, senin için."
Üstüne bakınca üstünde zaten siyah kısa kollu bir tişörtten başka bir şey olmadığını gördüm. Altında da gri bir eşofman. Kol kaslarında dolayı tişörtün omuz ve kol kısımları zorlanıyordu.
Big Boy.
Saçmalama.
Kabul et ya da etme. Öyle.
O da gözlerini benim üstümde gezdirdiğinde kendime gelmiştim.
Şükür.
Sus.
"Hala üşüyor musun?" Dedi bana yaklaşarak. "Yok. Şey, teşekkür ederim." Yanıma geldiğinde beni kolumdan tutarak şöminenin yanındaki mindere oturttu.
"İzin verirsen sana sarılacağım." Dediği an ona gözlerimi büyüterek ona dönmüştüm.
"Bana sapıkmışım gibi bakma prenses. Isınman için dedim ki, öyle olmasa bile mühürlüme sarılmak isterim." Diyerek kendini açıkladı.
Kafamı aşağı yukarı onu onaylayarak salladığımda kollarını etrafıma sardı.
Sıcaklığı anında vücuduma yayılırken kendimi hafiflemiş hissettim.
"Şerefsiz." Dedim sessiz ama duyulabilir bir sesle. Kaşlarım çatık olanları düşünüyordum.
Şerro tavuk, beni resmen götürdüğü yerde terk etmişti.
"Ne?" Diye sordu. Beklediği tepki bu değildi galiba.
Ne sandın? Hayır yani, ne olacağını düşünüyordun?
Her neyse.
"Bana mı dedin sen onu?" Tek eliyle çenemi hafifçe kavrayıp yüzümü ona çevirdi. "Evet, başka kime söyleyecektim?" Kendimden emin bir şekilde konuşmaya çalışıyordum ama ne kadar oluyordu, tartışılırdı.
Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı. "Tekrar et." Dedi otoritel ve tehlike barındıran ses tonuyla.
Ay erkek yhaa.
Bunu başka bir zaman yine söyle de güleyim.
Yutkundum. Tekrar etmek için dudaklarımı yalayıp araladım ama sesimi çıkaramadım. Ben dudaklarımı yaladığım an bakışları gözlerimden dudaklarıma kaymıştı. O an onun da yutkunduğunu görmüştüm.
"Hadi, devam et." Dedi gözleri hala dudaklarımdayken. "Edemiyor musun yoksa, oysa ki az önce gayet emindim kendinden." Diyerek ona karşı gelemeyeceğimi yüzüme vurdu.
"Ben..." Diye cümleme başlamıştım ki lafımı böldü. "Sen ne?"
Kaşlarım çatıldı, yüzüm gerildi. Yüzümü onunkini iyice yaklaştırdım. Artık dudaklarımızın arasında 1 veya 2 santim vardı. Hareketimle afalladığını gördüm ama bu, çok kısa bir mevla içindeydi. Gözleri direkt gözlerimi bulmuştu. Gözleri koyulaşmıştı ve çok daha yırtıcı görünüyordu.
"Sen çok adi bir şerefsizsin." Diye tekrar ettim hırsla. "Öyle ki, beni seveceğimi düşündüğün yerde tek bırakacak kadarsın!" Dediğimde bakışları yumuşadı. Ne? Yumuşadı mı?
Bizimkinde bazı şeyler ters etki ediyor galiba.
Galiba.
Dudakları kıvrıldı. Ben kendimi geri çekince bir kahkaha attı.
Noluyor aq.
Sus sus anlamadım ben de.
"Ne oldu? Komik mi?" Dedim kızgın bir sesle.
Bana cevap vermek yerine ellerini çekip yanaklarıma koydu.
"Seni bırakmadım. Bir kaç metre arkandaydım sadece. Perdenin arkasından seni göremediğimi mi sanıyorsun?" Dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Ama arada cama gelip bakıyordun. " Diyerek son bir soru yönelttim ona.
"Sadece kokunu özlüyordum." Dedi büyük bir ciddiyetle. Yani kokum için mi cama çıkıyordu?
Ayy çok romantik.
Ayy evee- Hayır! Hiç de değil.
Ulan sığır,
Git artık.
Sana kalmadık. Hıh!
İçim bir hoş olurken gözlerine daldığımı fark etmemiştim bile.
Bana gittikçe yaklaşmaya başladığını ise çok geç fark etmiştim. Geri çekilmek, bu kadar çabuk teslim olmamak istedim ama yapamadım. Hem kendi bedenim hem de onun elleri izin vermedi.
Ve sonunda dudakları dudaklarımı buldu. Yumuşak öpüşleri çoğaldı ve çoğaldı. Ben kaskatı kesilmişken onun bu kadar rahat olması bana garip geliyordu ama pek de umursayacak durumda değildim.
Sakin ve yumuşak olan öpücükleri hırçınlaşmaya başladığında hafifçe karşılık verdim.
Benim karşılığımla kısa bir an durgunlaştı. Beklemiyordu. Elleri vücudumda gezinmeye başladı. Dokunduğu her yer karıncalanıyor uyuşuyor daha sonra da yanıyordu.
Ben de ellerimi onun boynuna doladığımda aramızdaki mesafe de yoktu artık. Bedenlerimiz birbirine değiyordu.
Tek eli bacağıma ulaştığında elini yukarı çıkarttı. İçim titredi, gülümsedi.
Ellerimi sürterek omuzlarına indirdim ve omuz kaslarını yavaşça sıktım. -Olduğu kadar, maşallah taş mübarek.-
Yeriz.
Olur.
Ne? Ne girdi lan içine!?!?!
Şşşş...
Beni hafifçe iterek sırtımı minderle buluşturdu. Üstüme çıktığında dudaklarımızı ayırdı. Göğüsüm hızla inip kalkarken o gayet iyi gibiydi.
Kurt artıları...
Peri eksileri...
Gözleri öyle koyulaşmıştı ki, kendimi derin bir okyanusta gibi hissetmiştim.
"İzin ver." Demişti sadece gözlerimin en derinine bakarak. Sesi arzu doluydu.
İzin verrrrrrrr
Veremem...
"Boris..." arafta kalmış gibi hissediyordum. "Ben..." cümle kuramıyordum. O kadar kendimi unutmuştum ki.
"Anladım, merak etme." Yüzü anlayışla yumuşamıştı. "Sen istemeden sana dokunmayacağım. Bir gün sen gelip bana diyeceksin." Son kez gülümsedi ve doğruldu.
----------
:>>