Uyandım. Yumuşacık pamukların üzerinde yattığımı hissediyordum fakat gözlerim açılmamak üzere kapanmışcasına açılmıyordu. Gözlerim bana ihanet etmişti, evet ama ben şu an bulunduğum ortamın kokusundan ormanda olduğumu anlamıştım. Peki ne işim vardı burda?
Göz kapaklarım bir süre sonra sonuna kadar yavaşça açıldı. Etrafıma baktım: Dallarında yaprakları olmayan uzun ve yaşlı ağaçlar, meyvesi veya çiçeği olmayan çalılıklar, yer yer çimi olmayan toprak... Olduğum yerde doğruldum. Bulunduğum yeri pamuk sanmıştım fakat pamuk değildi. Mavi gözler, siyah kürk, keskin bakışlar, yukarı doğru dikilmiş kulaklar... Bu, "O"ydu.
Karın kısmına kafamı koymuş olmalıydım çünkü şu an ön ayakları sol, arka ayakları sağ bacağımın yanlarına doğru uzanıyordu. Sadece "bizim" bulunduğumuz alanda yemyeşil, capcanlı çimenler vardı. Bana karşı olan, içinden bir çok duygu geçen bakışları bana bakmaya devam ederken şaşkınlığımı üzerimden olabildiğince attım ve benim bile kendimden beklemediğim kadar hızlı bir şekilde ayağa kalktım. Kalktığımda bana bakmaya devam ettiğini hissediyordum, ona bakmıyordum. Belki de bunun sebebi eğer ona "tekrar" bakacak olursam gözlerimi ondan alamayacak olmamdı.
Ayaklarını kendine doğru çekti ve ayaklandı. Yine bakmadım. Bakmamak için direndim. Zira asla aklımdan bile geçmeyen bir şey olana dek. Yanıma yaklaştı. Çok yakınıma geldi, yüzü yanağımın hemen solunda bana bakıyordu. Derin bir nefes aldı: Sanki kokumu tamamen kendisine saklamak istiyormuşcasına. Gözleri kapandı. Ben ise gözümü bile kırpmamıştım, kırpamamıştım.
Beni yiyecek olabilir miydi? Tanrım, ne saçmalıyorum ki ben? Yiyecek olsa yerdi şu ana kadar. Öyle değil mi? Umarım öyledir. Bir çok duygu değişimini aynı anda yaşadığı belli olan kurdun zayıflığından yararlanarak hızlıca ondan uzaklaştım. Gözleri korkuyla açıldı. Ne olmuştu? Bakışlarını takip ettim. Yere, çimenlere bakıyordu.
Biz ayrıldığımızda çimenler de solmuştu.
Biz ayrıldığımızda yaşam bitmişti.
Gökyüzünü kırmızı bulutlar kapladı, kırmızı yağmur damlaları yağmaya başladı. Pek yağmur gibi gözükmüyordu. Burnuma gelen damla ile elimi kaldırıp burnuma dokundum. Kan. Çok fazla kan. Her yer, her şey kan...
Ona baktım, gözlerime bakıyordu. Anlamlandıramadığım bir duygu vardı gözlerinde. Kırgınlık? Korku? Endişe? Bilinmezlik? Bana doğru bir adım atacağı sırada durdu. Olduğu yere çivilendi sanki. Bakışları
yeri bulduğunda ondan uzaklaştığım geldi aklıma. O yüzden mi bana yaklaşmıyordu? Çekiniyor muydu? Derin bir iç çektim ve yanına adımladım. Kafasını kaldırdı. Şaşkınlık kısa bir süre de olsa geçti gözlerinin en derininden.
Bu sefer ben yakınına girmiştim. Bunu yapmam ile birlikte gökyüzü eski rengine yani gecenin benim için en güzel tonu koyu laciverte.
Bulunduğumuz yer tekrar canlandı. Sadece bizim olduğumuz yer olsa bile.
Biz birleştiğimizde çimenler canlanmıştı.
Biz birleştiğimizde yaşam da başlamıştı.
Kulaklarım çınladı, görüş alanım buğlandı, kararmaya başladı her taraf... Karanlık beni içine çekiyordu fakat son kez de olsa ona baktım. Karşımdaydı. O beni bir çok kez koklamıştı fakat benim buna fırsatım olmamıştı. Evet, o gün kokusunu duymuştum; Evet, o gün koklamıştım onu fakat bunu isteyerek yapmadığım için kısa sürmüştü. Şu an ise doyasına koklamak istiyordum onu. Yaklaştım ve ilk defa belki de son defa isteyerek, uzun uzun kokladım onu. Umarım son değildir; Son olmasını istemiyordum. Kokusu bana yaşadığımı hissettirmişti. Sanki yeniden doğmuşum gibi.
Orman gibi kokuyordu ama içinde nane de vardı. Başımı boynuna yaslamıştım. Yavaş yavaş karanlığa teslim olurken onun yanımda olması bana güven veriyordu. Ben giderken etrafımın da küle dönüşüp yok olduğunu gördüm. Ağaçlar yanıp kül oluyordu. Oysaki etrafta ne yangın vardı, ne de yangına sebep olabilecek fazla sıcak. Güneş bile yoktu ki, hepimizin en derin sırlarını saklayan ay vardı. Kendiliğinden yok oluyorlardı. O ve benim olduğu yer hariç. Çünkü beraberdik...
Biz beraberiz ve beraber olduğumuz için güçlüyüz, yenilmeziz.
Her zaman istenilen şeye sahip gibiydik. Güç.
Bu da gördüğüm son şeylerdi.
~~
Tekrar uyandım ama bu sefer gerçekten uyandım. Ağırlaşmış göz kapaklarımı güçlükle açtığımda ilk bir kaç saniye boyunca en son nelerin olup bittiğini anlamaya çalıştım. O an uyumadan hemen önce hissettiğim büyük ve sıcak eller geldi aklıma. Doğruldum, üstümde hiçbir şey yoktu çünkü en son banyodan çıkmıştım. O sırada kendimi sıkmak istemediğim için giyinmemiştim. Yanımdaki yastığı kokladım. Naneli ve orman gibi kokan bir koku geldi burnuma. Rüyamda da böyleydi. Nasıl olur da rüyamda koku alabilirdim? Belki de o sıra gerçekten onu kokluyordum.
Uyurken mi?
Belki öyle! Gerçi, saçma ama olsun.
Bütün düşüncelerimden ayrılmak adına kafamı küçük ama hızlı bir şekilde iki yana ard arda salladım. Telefonumu elime alıp saate baktım. Yıllar sonra ilk defa bu kadar geç uyanıyor olabilirdim. Saat 7.45'ti.
Rahat giyinmek istiyordum fakat hiç öyle bir fırsatım olmadığı için ne giyeceğimi kestiremiyordum. Ayağa kalktım. Cam ile balkonumun hemen solundaki kapıdan giyinme odama geçtim. En arkada olan dolaptan koyu gri bol bir tişört ve ortalama koyuluktaki aynı şekilde bol bir eşofman aldım. Kıyafetlerimi giyinmeden önce iç çamaşırlarımı giydim.
Telefonum çalmaya başlayınca arayanın Luna veya Vanessa olacağından emin olduğum için acele etmeden bulunduğum odadan çıkıp yatağımın yanındaki komodinde şarjı dolmuş telefonumu şarjdan çıkarıp açtım.
Vanessa aramıştı.
"Efendim"
"Yok artık! Yeni mi uyandın sen? Rekor!"
"Dün yorulmuşum biraz."
"Belli sesinden. Neyse 20 dakikaya sendeyiz haberin olsun."
"Tamam, direkt odama gelin. Aşağı inmek istemiyorum."
"Neden? Bir şey mi oldu ailenle?"
"Ne, hayır. Eşofman giyindim birine gözükmek istemiyorum. "
"Tövbe tövbee. Rekor 2! Bakalım daha neler bekliyor bizi."
"Vanessa, bekliyorum sizi uğraşmayın benimle!"
"Ay tamam kızma geliyoruz."
Telefonu kapattığımda odamdaki siyah deri koltuğa oturdum. Neden bu kadar uykum olduğunu sorgularken ne zaman kapandığını anlamadığım gözlerim gittikçe karardı. En sonunda başım geriye doğru giderek koltuğun sırt kısmının üstüne düştü.
•••
Kısa sürede tekrar karanlıkla buluştu gözlerim. Açıklardı fakat bir şey göremiyorum. Sık rüya gören biri değilimdir. Biraz daha devam edecek olursa birinin beni sihirleyip bir şeyler görmemi sağladığını düşünmeye başlayacağım.
Tekrar açtım gözlerimi aynı ormanda. Çimenler gri, ağaçlar gri, hava gri... Sanki renkleri çekilmiş bir fotoğraf karesindeydim. Kendime baktım. Kendi ten rengim aynıydı, saçlarım aynıydı, kıyafetlerim aynıydı; Ama neden sadece ben renklerimi kaybetmemiştim?
Arkamdaki sıcaklıkla irkildim ama kendimi toparlamam kısa sürdü. Arkamı döndüğümde kafamı hafifçe yukarı kaldırarak buz mavisi gözlerine baktım. İlk bir kaç saniye gözlerimin en derinine baktı ve sonra bakışlarını benden ayırıp arkama baktı. Bakışları benden uzaklaşınca sertleşti, duygusuz gibi görünüyordu fakat ben onun içindeki duyguları gözlerinde görmüştüm. Kısa bir zaman diliminde olsak bile görmüştüm...
Bakışlarımı onun baktığı yere çevirdiğimde mavi küçük bir kelebeğin bize doğru geldiğini gördüm. Küçücük bir kelebeğe bile bu kadar sert bakıyorsa, tanımadığı birine veya nefret ettiği birine nasıl bakardı kim bilir. Kelebek yaklaştı, yaklaştı ve sonunda yakınımızda durdu. Havada aşağı yukarı sağa sola savruluyordu fakat hemen toparlıyordu kendini.
Elimiuzattım ve tek parmağımı konması için havaya kaldırdım. Kelebek parmağıma konuyordu ki gök şiddetli bir şekilde adeta gürledi. Kelebek geri havalandı ama bu sefer ben ona yaklaştım ve parmağımı dibine kadar götürdüm. O da sonunda soluklanacak bir yer bulmuş olacak ki bir kaç hareketten sonra yerine sindi.
Gök bir kez daha sesini bize gösterdiğinde, arkamdaki kurt kafasıyla beni omzumdan hafifçe ittirip ona bakmamı sağladı. Ona baktığımda sağ tarafımdan arkama doğru geçip sıcaklığını hissetmemi sağladı. Sağ ön ve sol arka ayakları ile bir adım attığında ben de ondan dolayı ilerlemek zorunda kaldım. Tamamen ona göre hareket ediyordum.
Gök çiselemeye başlamıştı ve biz çimenlerin olduğu alandan çıkmış, taşların ve kayaların olduğu alanda yürüyorduk. Kelebek ıslanmasın diye onu biraz kendime doğru çektim ve yağmurun onu ıslatmasını önledim.
2 dakikanın sonunda bir mağaraya gelmiştik. Dikdörtgen düz ve yere yakın bir kaya en köşede duruyordu. Yanımdaki kurt oraya doğru yürümeye başladığında ben de onu takip ettim. Soğuktu. Nasıl ısınacağımızı bilmiyordum ama yinede ona karşı olan sebepsiz güvenim yüzünden ses etmedim.
Durdu, bana dönüp kafasıyla o taşı işaret etti. "Yatmamı mı istiyorsun?" muhtemelen öyleydi ama yinede sormak istemiştim. Kafasını çok küçük bir hareketle aşağı eğip kaldırdığında elimdeki küçük kelebeği omzuma koydum. Yavaş adımlarımda oraya oturduğumda sırtımı duvara yaslayıp ayaklarımı kendime çekip bağdaş kudum. Kurt ilk önce etrafına baktı sonra bakışları tekrar beni buldu.
Sol ön ayağı ile ayaklarımı açıp uzatmamı sağladı. Bunu yapması ile birlikte yerimde aşağı doğru kaydım. Burnundan nefesini verdi ardından aramızdaki yaklaşık 3 metrelik mesafeyi iki- üç adımda kapatıp yanıma ulaştı. Ayak ucumda durup bir iki saniye gözlerime baktı. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Ne yaptığını sormak için kendimde güç aradım ama bulamadım. Gerek de kalmadı zaten.
Bir anda üstüme çıktı ve iki ayağını sağıma, iki ayağını soluma koyup kelebeğin olmadığı omzuma kafasını koydu.
~~~~
5 gündür bölüm atamıyordum çünkü sınav haftamdaydım. Hala öyle ama olsun. Nasıldı? Beğendiniz mi? Lütfen oy kullanmayı ve yorum yapmayı unutmayın.♡
