Misafir odasının ağır ahşap kapısını kilitlediğimde, dışarıdaki dünyanın uğultusu anında kesildi. Odanın içi, malikanenin geri kalanı gibi şatafatlı ama ruhsuzdu. Yüksek tavanlar, ağır kadife perdeler ve Nikolai’ın o buz gibi otoritesini yansıtan minimalist bir dekorasyon... Her şey, bir kafesin en lüks köşesi gibiydi.
Pencereye yaklaştım. Bahçedeki devasa korumaların gölgeleri, ay ışığının altında sanki devleşiyordu. Nikolai’ın dünyası kaba kuvvet üzerine kuruluydu ama ben, onun zayıf noktasının dijital ağlarda gizli olduğunu biliyordum.
Çantamın gizli bölmesini açtım. Hapishanede geçirdiğim o uzun, karanlık günlerde sadece dil öğrenmemiştim; Dimitri’nin adamlarından birinin hayatını kurtardığımda bana verdiği o küçük, şifreli USB belleği de saklamayı başarmıştım. Bu bellek, Nikolai’ın tüm sevkiyat rotalarını, rüşvet verdiği bürokratların isimlerini ve kardeşimin ölümüne sebep olan o kara para ağının haritasını barındırıyordu.
Masanın altına eğildim ve ışığı takip ettim. Nikolai, odanın içine bir dinleme cihazı yerleştirmişti. Prizin içindeki o minik kırmızı ışık, gecenin sessizliğinde sanki benimle alay ediyordu. Yavaşça ona doğru eğildim ve fısıldadım:
"Beni dinlediğini biliyorum, Nikolai. Ama ne duyacağın tamamen benim keyfime bağlı."
O anda koridordan gelen ritmik ayak sesleri kapımın önünde durdu. Arman’ın yürüyüşüydü bu; kendinden emin ama temkinli. Kapının altından ince, katlanmış bir kağıt parçası içeri itildi. Kağıdı yerden aldım. Üzerinde sadece tek bir satır vardı:
03:00 - Arka Garaj.
Saat 02:45’ti. 15 dakikam vardı.
Üzerimdeki elbiseleri çıkarıp dolabın dibine gizlediğim, hapishaneden çıkarken üzerimde olan koyu renkli kıyafetleri giydim. Dinleme cihazına karşı oyunumu oynamam gerekiyordu. Sanki yatakta bir şeyler arıyormuşum gibi yüksek sesle, "Yorgunum, sabaha kadar rahatsız edilmek istemiyorum," dedim. Cevabım odanın duvarlarında yankılandıktan sonra pencereye yöneldim.
02:58'de, devriye gezen korumaların kameranın kör noktasından geçiş yaptığı o otuz saniyelik boşluğu kullanarak kendimi pencereden dışarı bıraktım. Çimenlerin üzerinde bir gölge gibi kayarak garajın o ağır, paslı demir kapısına ulaştım.
İçerisi motor yağı ve soğuk metal kokuyordu. Karanlığın içinden bir gölge ayrıldı; Arman’dı. Yüzünde o tanıdık, profesyonel maske yoktu; gözlerinde derin bir pişmanlık, neredeyse bir korku vardı.
"Neden?" diye sordum, sesim garajın içinde yankılanırken. "Nikolai seni yaşatmaz, Arman. Bu yaptığın bir intihar."
Arman feneri yere indirdi, titreyen ellerine baktı. "Nikolai bir piyon, Aylin. O, gerçek gücün kimin elinde olduğunu bilseydi çoktan ölürdü. Ben sadece... bu imparatorluğun yıkılışını izlemek istiyorum."
Tam o sırada, garajın diğer ucundaki kapı gürültüyle açıldı. İçeri giren kişi Arman değildi. Nikolai’ın en sadık, en acımasız tetikçisi Viktor ve yanındaki iki koruma belirdi. Silahlarının namluları doğrudan bize dönüktü.
Viktor, yüzündeki o çarpık gülümsemeyle elindeki not kağıdına baktı. "Patron, bu oyunun kurallarını sizden daha iyi biliyor," dedi.
O an her şey netleşti. Nikolai bizi izlemiyordu; o, başından beri bizim ne yapacağımızı tahmin ediyordu. Biz bir hamle yapmadan önce o, oyun tahtasını çoktan değiştirmişti.
"Koş!" diye bağırdı Arman, yanındaki ağır demir çubuğu alıp korumalara doğru savururken.
Viktor tetiğe bastığında, kurşun yanımızdaki metal dolabı delip geçti. Arman, ilk korumaya çarptığında çıkan o küt sesiyle kendime geldim. Yaşamak için Arman’ı terk etmek, hikayenin geri kalanında vicdanımla savaşmama neden olurdu; ama Nikolai’ın planını bozmak için elimdeki USB belleği bir sonraki durağa ulaştırmalıydım.
"Diz çökme, savaş!" diye bağırdım ve garajdaki eski bir yağ tenekesini Viktor'un yüzüne doğru savurdum. Teneke hedefi bulduğunda Viktor sendeledi. Bu, Arman’ın üzerine atlaması için gereken tek saniyeydi.
Arman, Viktor’u yere serip doğrulduğunda, garajın çıkış kapısında yeni gölgeler belirdi. Nikolai daha fazla adam gönderiyordu.
"Havalandırma!" dedi Arman, kolumdan yakalayarak. "Tünel, malikanenin dışına çıkıyor!"
Arkamızdan gelen mermilerin metal duvarlarda çınlaması eşliğinde dar, tozlu tünelin içine attık kendimizi. Karanlığın içinde sürünürken, malikanenin o soğuk duvarlarının artık arkamızda kaldığını hissettim. Artık sadece bir mahkum değil, Nikolai Borsov’un avladığı bir kaçaktım. Ama o, bir şeyi unutmuştu: Bir av, avcının en büyük zaafını öğrendiğinde, roller tamamen değişirdi.