O gece gözüme tek bir damla uyku girmedi.
Yatağın içinde dönüp dururken, her yarım saatte bir kalkıp masanın üzerindeki o mektuba baktım. Kâğıt eskiydi; dokunduğumda parmaklarımın arasında dağılacakmış gibi hissettiren, zamanın sararttığı cinsten bir eskiliğe sahipti.
Telefonu elime alıp internetten yüz yıllık arşiv belgelerinin, Osmanlı’nın son dönemlerine ait mektupların fotoğraflarına baktım. Sararmış kenarlar, hafif yıpranmış lifler, mürekkebin kâğıdın dokusuna işleme ve dağılma biçimi… Hepsi elimdeki kâğıtla birebir uyuşuyordu.
Ama beni asıl uykusuz bırakan, mantığımı zorlayan şey kâğıdın yaşı değildi.
Beni asıl rahatsız eden şey, o isimdi.
Elif.
Sadece Elif. Soyadım yoktu, bir adres ya da kime ait olduğuna dair en ufak bir ipucu... Sanki mektubu yazan kişi, bu zamana meydan okuyan kâğıdı bulacak kişinin dünyadaki tek bir Elif olduğundan adı gibi emindi.
Sabah saat üçe doğru, odanın sessizliğinde sadece kendi nefesimi dinlerken deli gibi mantıklı bir açıklama arıyordum. Belki kitabın önceki sahibine ulaşabilirdim. Belki sahaf bir şeyler biliyordu. Belki de bu, birinin bana oynadığı çok acımasız, çok planlı bir oyundu.
Ama insan mantıklı açıklamalar aramaya bu kadar sıkı sarılmışsa, genellikle çoktan mantıksız bir şeyin tam ortasına düşmüş demektir.
Ertesi gün kampüse gitmek tam bir işkenceydi. Bahar yağmuru altındaki üniversite koridorlarında yürürken, amfide hocanın sesini dinlerken aklım tamamen çantamın fermuarlı gözünde duran o mektuptaydı.
Sıra arkadaşım Selin, dersin ortasında dirseğiyle beni sertçe dürttü.
"İyi misin sen? Sabahtan beri ruhun çekilmiş gibi bakıyorsun."
"İyiyim," diye fısıldadım, gözlerimi tahtadan ayırmadan.
"Hayır, kesinlikle değilsin."
"Nereden çıkarıyorsun?"
"Çünkü hoca yarım saattir doğrudan sana bakarak soru soruyor, Elif."
Başımı hızla kaldırdığımda kürsüdeki profesörün çatık kaşlarıyla ve bütün sınıfın bana dönmüş meraklı bakışlarıyla karşılaştım. Yanaklarıma hücum eden sıcaklıkla ne yapacağımı bilemedim. Harika. Tam da şu karmakarışık zihnimin ihtiyacı olan şey buydu: Kamusal bir utanç anı.
Ders biter bitmez eşyalarımı çantama fırlatıp amfiden çıktım. Ayaklarım beni saniyeler içinde dün gittiğim o dar, loş sokağa, sahafın kapısına götürdü.
İçerisi yine o tanıdık eski kağıt ve rutubet kokusuyla kaplıydı. Yaşlı adam, masasının arkasında, tam da bıraktığım yerde oturuyordu. Kapının üzerindeki küçük çanın sesini duyunca başını kaldırdı. Beni görünce en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermedi. Sanki buraya geleceğim saniyesi saniyesine belliymiş gibi gözlüklerini burnunun üstüne doğru düzeltti.
"Kitapla ilgili geldin," dedi. Sesi bir tahminden ziyade, kesin bir hüküm gibiydi.
"İçinden..." dedim, çantamın askısını sıkarak. "İçinden bir mektup çıktı."
Adam birkaç saniye sustu. Gözlerindeki o derin, çözülmesi imkansız ifadeyle yüzümü inceledi. Sonra göğsünden kopup gelen derin bir nefes verdi.
"Sonunda," diye fısıldadı.
"Ne sonunda?" diye sordum, bir adım öne çıkarak.
"Birinin bulması" dedi.
Kalbimin ritmi yine altüst olmuştu.
"Neyi bulması?"
Adam doğrudan cevap vermedi. Rafların arasında, duvara asılı duran sarkaçlı eski saate baktı.
Tik. Tak. Tik. Tak.
Zaman, o dükkanın içinde dışarıdakinden daha yavaş akıyor gibiydi. Yaşlı sahaf bakışlarını tekrar bana çevirdi. "O kitabı bana yirmi yıl önce, bir kadın bırakmıştı."
"Kimdi? Bir isim, bir adres verdi mi?"
"Bilmiyorum," dedi kafasını iki yana sallayarak. "Çünkü adını söylemedi. Kitabı masanın üzerine bıraktı. Bir gün doğru kişinin gelip o raftan bu kitabı çekeceğini söyledi."
Boğazım kupkuru olmuştu, yutkunamadım. "Doğru kişi mi? Ve siz... o kişinin ben olduğumu mu düşünüyorsunuz?"
Adamın yüzündeki o sakin ifade aniden gölgelendi. Gözlerinde beliren şeyin saf bir korku olduğunu o an fark ettim.
"Ben düşünmüyorum, kızım," dedi sesi titreyerek. "O kadın biliyordu."
Eve döndüğümde hava kararmış, yağmur şehri gri bir örtü gibi kaplamıştı. Odamın penceresini açtım, içeri dolan soğuk rüzgarın yüzümü yakmasına izin verdim.
Mektubu masanın üzerine, tam ortaya koydum. Yanına da defterimden kopardığım bembeyaz, çizgisiz bir kâğıt bıraktım. Dakikalarca, belki de saatlerce o iki kâğıda baktım.
Mantığım bunun tam bir delilik olduğunu, muhtemelen bir şizofreni başlangıcı ya da ağır bir şaka zinciri olduğunu haykırıyordu. Ama içimde, göğsümün tam ortasında yankılanan o diğer ses çok daha güçlüydü.
Ya gerçekten biri orada, zamanın ötesinde bir yerde cevap bekliyorsa?
Kalemi elime aldım. Mor mürekkebim yoktu, sıradan mavi tükenmez bir kalem kullandım. Parmaklarımın titremesine engel olamayarak yazmaya başladım:
Merhaba. Ben Elif. Mektubunu buldum. Bunun bir şaka mı yoksa aklımın bana oynadığı imkânsız bir oyun mu olduğunu bilmiyorum. Ama cevap vermemi istemişsin. İşte, cevap veriyorum. Sen kimsin?
Yazdığım kâğıdı katladım, yeşil ciltli kitabın tam yüzüncü sayfasının arasına, mor mürekkepli mektubun hemen yanına yerleştirdim. Kitabı sertçe kapattım.
Sonra kendi kendime acı acı güldüm. Yirmi iki yaşında, üniversite okuyan, bilime ve mantığa inanan aklı başında bir kadın olarak, yüz yıl önce ölmüş olması gereken hayali bir hayalete mektup yazmıştım.
Ertesi sabah uyandığımda, gözlerimi açar açmaz ilk işim masaya koşmak oldu. İçimde hiçbir beklenti yoktu. Olmamalıydı. Dünyanın kuralları böyle işlemezdi.
Kitabın kapağını hızla açtım, yüzüncü sayfayı buldum.
O anda aldığım nefes boğazımda tıkandı, odadaki oksijenin çekildiğini hissettim.
Benim mavi mürekkeple yazdığım kâğıt yoktu. Gitmişti.
Onun yerinde, kenarları aynı şekilde sararmış yeni bir kâğıt parçası duruyordu. Ve üzerinde, o taze, parlak mor mürekkeple tek bir cümle yazılıydı:
"Nihayet cevap verdin."
