İçeriğe geç

Mor Mürekkep

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Mor Mürekkep

Bölüm 1

Kitabın İçindeki Ses

İnsanlar eski kitapların kokusunu severdi. Ben sevmezdim. Bana göre eski kitaplar biraz mezarlık gibiydi. İçlerinde bir zamanlar yaşamış, nefes almış insanların düşünceleri vardı ama o düşüncelerin asıl sahipleri çoktan toprak altındaydı. Tozlu sayfalara her dokunduğumda, bir ölünün elini tutuyormuşum gibi tuhaf bir ürperti kaplardı içimi. Belki de bu yüzden, özellikle böyle kasvetli ve yağmurlu günlerde sahaflara sığınırdım. Ölülerle konuşmayı pek sevmesem de, yaşayanlardan kaçmayı çok iyi beceriyordum. O pazartesi günü de üniversiteden erken çıkmıştım. Kampüs her zamanki gibi boğucu bir kalabalıkla doluydu, kafamın içi ise o kalabalıktan daha da karışıktı. Yirmi iki yaşındaydım. Hayatımı geçmişin tozlu raflarını incelemeye adamaya karar vermiş bir Tarih bölümü öğrencisiydim. Koyu kahverengi saçlarımı alelacele gelişigüzel bir topuz yapmış, büyük krem rengi kazağımın kolları arasına saklanmış halde ıslak sokaklarda yürüyordum. Annem her zaman çok güzel ve anlamlı gözlerim olduğunu söylerdi. Bense aynaya her baktığımda, yalnızca sürekli bir şeyler düşünmekten ve geleceği kaygıyla beklemekten yorgun düşmüş bir kız görürdüm. Sığındığım sahafın kapısındaki eski zil çaldığında, içeride benden başka kimsecikler yoktu. Sırf o soğuk ve sessiz eve dönmemek, zaman kazanmak için en arka rafları karıştırıyordum. Yağmur damlaları sahafın eski camına sertçe vururken, parmaklarım koyu yeşil ciltli bir romana takıldı. Kapağındaki altın sarısı harflerin yarısı silinmiş, zamanın yıpratıcı eli ismini neredeyse tamamen yutmuştu. Kitabın kapağını hafifçe aralayıp ilk sayfasına baktım. Herhangi bir isim, bir sahaf mührü, düşülmüş küçük bir not ya da eski bir sahiplik kaydı yoktu. Garipti. Sanki kitap, özellikle kendi geçmişini dünyadan saklamak istiyordu. Kitabı raftan çekerken parmak uçlarıma bulaşan toz, içimdeki o gitme isteğini daha da tetikledi. Yine de bırakamadım, göğsüme bastırıp kasaya doğru yürüdüm. Tezgahın arkasında oturan yaşlı sahaf gözlüğünün üstünden bana tuhaf, hatta neredeyse endişeli bir bakış fırlattı. "Onu mu alacaksın?" diye sordu, sesi pürüzlüydü. "Bir sorun mu var?" diye sordum, cüzdanımdan parayı çıkarırken. Adam birkaç saniye sustu. Gözleri bendeydi ama sanki beni değil de arkamda duran tekinsiz bir gölgeyi izliyor gibiydi. "Hayır," dedi en sonunda, başını ağır ağır sallayarak. Kitabı eski bir gazeteye sararken ses tonu kelimelerinin tam tersini söylüyordu. "Sadece... uzun zamandır kimse o rafa elini bile sürmemişti. Özellikle de o kitaba. Uzun zamandır kimse onu seçmedi." O sırada bu cümlenin neden içimi ürperttiğini, enseme vuran o hayali soğuk rüzgarın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Eve döndüğümde hava kararmış, yağmur hızını daha da artırmıştı. Küçük dairem tamamen sessizliğe gömülmüştü. Filtre kahvemi hazırladım, kalın çoraplarımı giyip gri battaniyeme sarıldım. Telefonumu tamamen sessize alıp masanın üzerine bıraktım ve sahaftan aldığım o yeşil kapaklı kitabı kucağıma koydum. Gazete kağıdını sıyırdığımda odadaki kahve kokusuna anında o ağır, küflü geçmişin kokusu karıştı. İlk yüz sayfada olağanüstü hiçbir şey yoktu. Eski bir aşk hikâyesiydi işte. Eski insanlar, eski sokaklar ve artık kimsenin önemsemediği eski dertler... Tam sıkılıp kitabı kapatacakken, sayfaların arasından kayarak kucağıma, battaniyenin üzerine bir şey düştü. Katlanmış, kenarları sararmış bir mektup kağıdı. İstemsizce kalbimin hızı değişti, göğsüm sıkıştı. Kâğıt oldukça eski görünüyordu. Merakla ve yırtmamaya çalışarak kat yerini açtım. Zamanın solduramadığı parlak, canlı bir mor mürekkeple, el yazısıyla yazılmış satırlar karşıma çıktı. Sadece tek bir cümle değildi bu, uzun bir paragraf uzanıyordu önümde: Mektubun altındaki tarihi görünce gözlerim kısıldı, nefesim kesildi. 12 Mart 1912. Yutkundum. Muhtemelen birinin, yıllar sonra bu kitabı bulacak zavallı bir okuyucuya oynadığı küçük, masum bir oyundu. Bir pazarlama numarası ya da bir dönem dizisi hayranının şakası... Tam mektubu kapatıp masaya bırakacaktım ki, kağıdın en altında, adeta sonradan aceleyle eklenmiş gibi duran çok küçük harflerle yazılmış son satırı fark ettim. Gözlerim o harflere odaklandığı an dünyadaki tüm sesler kesildi. Dışarıdaki o gürültülü yağmurun sesi bile bir anda kayboldu. O küçük satırda aynen şöyle yazıyordu: Dudaklarımdaki o yarım yamalak gülümseme bıçak gibi kesildi. Damarlarımdaki kanın aniden çekildiğini, donduğunu hissettim. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi hızla çarpmaya başladı. Kulaklarımda sadece kendi sıkışan nefesimin sesi vardı. Bu kitabı satın aldığımı kimseye söylememiştim. Kimsenin bundan haberi olamazdı. Ve benim adım gerçekten Elif'ti. Mektubun yazıldığı tarihe, tam yüz on dört yıl öncesine baktım. Sonra kendi adıma. Kağıt parmaklarımın arasında titrerken, odanın içindeki havanın aniden ağırlaştığını hissettim. Bu bir şaka olamazdı. Çünkü o mor mürekkep, sanki saniyeler önce yazılmış gibi hâlâ ıslak parlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.