Fear of the Water- SYML
"Sevgili öğrenciler, okulun bahçesinde sıra olunuz!"
Chan-sang Ortaokulu öğrencileri yapılan duyuru ile bahçede sıra oluşturmuşlar, merakla bekliyorlardı. O sırada beyaz önlüklü bir kadın okulun önündeki kürsünün yanında durdu, mikrofona doğru konuşmaya başladı.
"Öğrenciler! Sessizlik lütfen! Evet, teşekkür ederim. Öncelikle merhaba. Ben Kore Cumhuriyeti adına görev yapan hemşire Kim Soo-Jin. Biliyorsunuz ki şu sıralar ülkemizde kuduz vakaları fazlasıyla arttı..."
"Hayır ya..." dedi yanımdaki Baek-hyun.
"Korkak." diye fısıldadım dişlerimin arasından. Hemşire devam etti.
"...bu nedenle biz de okullarda aşı uygulamasına başladık. Şimdi sizi sırayla koridordaki ilk sınıfa alacağız ve aşınızı yapacağız. Öyleyse en küçük sınıftan başlayalım."
"Hadi kaçalım!" dedi Baek-hyun.
"Tabii ki de hayır." diye karşılık verdim. Zaten ailemiz izin belgelerimizi doldurmuştu. Aşı olacağını biliyordu. Şu ana kadar kendisini hazırlamamış olması kendi hatasıydı. Onun hatalarının bedelini ben ödemek istemiyordum. Artık iğne korkusunu yenmeliydi.
"Ama korkuyorum." Titremesi doğru söylediğinin göstergesiydi.
"13 yaşındasın." diyerek tersledim onu. Aslında kaçmayı kabul etmememin sebebi ne yok yazılacak olmam, ne de azar işitecek olmamdı. Asıl sebebi Baek-hyun'un o halini görmek istememdi. Böylelikle bana ne zaman korkak dese bu anı ona hatırlatabilirdim ya da onu sınıfta rezil edebilirdim. Neyse, bir aşı olsun, bu anı nasıl kullanacağım o zaman karar veririm.
"Hadi Hyun-Joo... Lütfen."
"Bana BTS'in Mini Jungkook figürünü alır mısın?"
"Alırım."
"Söz ver."
"Söz." Keşke daha profesyonel bir yalancı olsaydın kardeşim.
"Parmaklarını çaprazladığını gördüm. Burada kalıyoruz."
"Acayip bi' olay ya! Kızım benim param yeter mi o figürlere."
"Öyleyse ben de annemin azarını işiteceğime o sivri iğneyi yerim daha iyi." Sivri iğne dediğimde yüzünde oluşan o ifade bile beni yarı yarıya tatmin etmişti.
"Hyun-Joo, bu son-"
"Hayır." dedim kararlı bir şekilde.
"Park Hyun-Joo ve Park Baek-hyun."
"Acayip bi' olay ya..." Merdivenleri çıkarken hala söyleniyordu.
"Söylenmeyi kes de yürü."
"Hayır yani aşı olmak isteyen zaten gider hastaneye..."
O şikayet ederken aşı olacağımız sınıfın kapısındaydık. Ona gülümsedim ama bu kesinlikle arkadaş canlısı bir gülümseme değildi. Dişlerimin arasından tısladım.
"Yürü korkak tavuk." O oflaya puflaya yürürken ben de diğer iki hemşirenin yanındaki sandalyeye oturup kolumu açtım. Ama gözlerim onun üzerindeydi. Hemşirelerden biri aşıyı hazırlarken o gözlerini kapatmış, dişlerini sıkmış bekliyordu. Olduğum yerden dudaklarını oynatıp kendini sakinleştirmesini görebiliyordum. Benim aşım yapılmıştı ve ben kolumu kapatırken onun tepkisini görmek için olabildiğince oyalanmaya gayret ediyordum. Ben koluma baktığımda Baek-hyun fısıldamayı bırakmış, bağırmaya yakın bir sesle sordu:
"Bitti mi?"
"Çoktan."
Of ya.
"Çantalarımızı alıp evlerinize gidebilirsiniz."
"Teşekkür ederiz."
"İyi günler."
Kapıdan çıkarken onunla konuşuyordum.
"Bana hala figür alacaksın."
"Hayır, almayacağım. Ama eğer istersen eve gitmeden önce alışveriş merkezinde yemek ısmarlayabilirim."
"Ben de dondurmaları öderim."
"Tamam. Hadi çantanı topla."
Kendisi benden 3 gün büyük olduğunu bilmiyor. Bilmesi sırrımızı öğrenmesine sebep olabilir. Ama daha kötüsü, bana büyüklük taslamaya başlayabilir. Bunu istemeyiz değil mi?
Telefonlarımızı da öğretmenimizden aldıktan sonra sırtımızda çantalarımızla okulun bahçesinden çıktık. Annemi arayıp okuldan çıktığımızı ve yemeği dışarıda yiyeceğimizi söyledim. Normalde okulun bitmesine daha 2 saat vardı. Bu da epey vaktimiz var demekti.
"Yürüsek mi?"
"Yürüyelim."
Böylelikle alışveriş merkezine kadar sohbet ederek gittik. Genelde bahsettiği şey benim en yakın arkadaşım Chun- Cha olsa da. Sanırım onu seviyor.
"Onu seviyor musun?"
Yüzündeki gülümsemesi asılı kaldı. Elini ensesine götürdü ve kıvırcık saçlarını karıştırmaya başladı. Sonunda kısık bir sesle fısıldarcasına cevapladı.
"Sanırım."
"Öyleyse bekle." Ne yapacağımı iyi biliyordum. Bazen işte böyle iş başa düşüyordu.
"Ne, ne yapacaksın Hyun-Joo?"
O; bana soruları sıralar, bir şey yapmamamı ve bunu duymamış gibi davranmamı söylese de telefonumu çıkarıp rehbere girdim. Chung-Cha ismine tıkladım ve ara seçeneğine bastım. Telefon birkaç defa çaldıktan sonra açıldı.
"Alo, Chung-Cha?" Ben arkadaşımın ismini söyler söylemez Baek-hyun dehşet dolu bir ifadeyle bana baktı.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" O söylenirken telefondan cevap geldi.
"Efendim?"
"Nasılsın?"
"İyi kanka, sen?"
"İyi. Çıktın mı okuldan?"
"Evet, bahçedeyim şimdi. Bir şey unuttuysan hemen dönüp alabilirim."
"Yok, unutmadım," diyerek güldüm. Okulda sık sık eşyalarımı unutur, onun evi daha yakın olduğu için Chung-Cha'dan almasını isterdim. "Biz Baek-hyun ile alışveriş merkezine gidiyoruz. Gelir misin?"
Ben Chung-Cha'nın cevabını beklerken arkadan Suk-chul'un sesi geldi.
"Tek değil. Young-nam ve ben de geliyoruz!"
"Orada buluşalım. Girişte. Acele edin."
"Tamam. Görüşürüz."
"Görüşürüz." Telefonu kapattım. Baek-hyun bana baktı ve şikayet etmeye başladı.
"N'apıyorsun ya? Acayip bi' olay! Beni rezil etmeye mi çalışıyorsun?" Telaşlı görünüyordu.
"Bu sefer değil." diyerek cevapladım onu. "Bir adım atmalısın."
O tekrar oflarken alışveriş merkezinin kapısındaydık. Güvenlikten geçip girişte beklemeye başladık. Rahatsız edici sessizlik uzadıkça uzarken sordum:
"Ona karşı ne zamandır hislerin var?"
"2 yıldır."
"Ve bana hiç söylemedin, öyle mi?"
"Sanırım ona söylemenden korktum."
"Neden söyleyeyim? Bunu yapmamı istemiyorsan yapmam elbette."
"Aslında söylemek istiyorum. Ama aramıza mesafe girmesinden korkuyorum."
"Anladım." Bunu dedikten sonra telefonumla ilgilenmeye başladım. Birkaç dakika sonra aklıma gelen bir soruyla kafamı kaldırıp benden yaklaşık 5 santimetre uzun ikizime baktım.
"Peki bunu Suk-chul biliyor mu?"
"Evet."
"Young-nam?"
"O da biliyor."
"Sadece bana söylemedin yani?"
"Dedim ya Hyun-Joo. Çekindim işte."
Aslında Suk-chul'un bilmesi normaldi. Benim için Chung-Cha neyse Baek-hyun için de Suk-chul oydu. Young-nam'a gelince, aramızdan en sakin olanımızdı ve genelde bize abilik yapardı.
Genellikle beşimiz takılırdık. Hani sınıflarda belirli arkadaş grupları vardır ya. Onlardan bitiydik işte. Ama en iyisiydik. Her zaman çok eğlenir, asla kimseyi dışlamazdık. En sevdiğim yanımız da buydu işte. Her zaman hepimiz için yer vardı. Onlar benim için çok şey ifade ediyordu. Arkadaşlık konusunda herkes benim kadar şanslı değildi.
Ben onları düşünürken kapıda belirdiler. Bize doğru gelirlerken Baek-hyun kulağıma fısıldadı:
"Yalvarırım beni rezil etme."
Onaylarcasına başımı salladım. En azından birkaç saat dayanabileceğimi umuyordum.
Chung-Cha yanımıza koşarak geldi.
"Merhaba!"
"Nasılsınız?" Hepsi iyi olduklarına dair mırıldandılar ve beni sordular.
"İyiyim ben de," diyerek topluca yanıtladım onları.
"Eee, ne yapıyoruz?" diye sordu Suk-chul.
"Bence ilk olarak eğlence alanına gidelim. Biraz eğleniriz."
"Hadi o zaman."
Eğlence alanına doğru yürümeye başladığımızda Baek-hyun ve ben onlara göre biraz daha gerideydik.
"Biraz sohbetlere katıl," diye uyardım onu. Daha sonra onu da kolundan çekiştirerek kendimle beraber diğerlerinin yanına götürdüm. Sohbet ederek eğlence alanına doğru yürüyorduk.
"Langırt?" diye bir teklif sundu Suk-chul. Normalde kızların itiraz etmesini beklerdiniz. Ama işin değişik yanı Chung-Cha ve ben de langırt severiz. Chung-Cha oynamak istemediğiyle ilgili bir şeyler mırıldanıp izleyebileceği bir yere geçti. Young-nam ve Suk-chul platformun bir tarafına geçince ben de karşı taraftaki Baek-hyun'un yanına geçtim. "Onu davet et," diye fısıldamayı da ihmal etmedim.
Yutkunduktan sonra "Chung-Cha," dedi. "Sen neden gelmiyorsun?"
"Böyle eşitsiniz. Ben gelirsem eşitlik bozulur."
Baek-hyun ise onu ikna etmeye kararlı gibi görünüyordu.
"İki erkek ve iki kız bir erkek. Gayet eşitiz bence."
Herkes bunu onaylayınca o da Baek-hyun'un diğer yanına geçerek Baek-hyun'un aramıza aldı.
"Haydi başlayalım." diyerek otomata para attı Young-nam.
Daha ortaya top gelmeden karşı kaleye doğru çevirmeye başladım kolları. Eh, bu da benim taktiğim. Ben daha topu takip edemeden ilk sayıyı aldık. İkinci ve üçüncüyü de. Dördüncüyü kaptırdık ama beşincide şansımız geri döndü. Altıncı ve yedinciyi de alınca oyun bitmiş oldu. Skor: 6-1!
"Ne yenildik ama!" diye ağlamaklı bir ses tonuyla homurdandı Suk-chul.
"Şimdi?" dedi Chung-Cha.
"Ben acıktım." dedim.
"Hamburger?" diye teklif etti Young-nam. Hamburger, gözlüğü ve kahvenin onun en büyük üç takıntısı olduğunu bildiğimizden kabul ettik. Aramızda dersleri en iyi olan da oydu. Sanırım kahve sevgisi buradan geliyor. Hepimiz onu onayladıktan sonra dünyanın en büyük hamburgerci zincirlerinden birinin önünde durup siparişlerimizi verdik ve beklemeye koyulduk. Beklerken restorandaki daire şeklindeki masalardan birine oturduk. Yine sohbet... Siparişlerimiz geldiğinde 1 saati çoktan geçirmiştik. Biraz ders, biraz arkadaşlık ve biraz kitap sohbeti eşliğinde hamburgerlerimizi yedik. Daha sonra herkes hesabını ödedi ve kalktık. Young-nam kahve almak için alt kattaki Starbucks'a gideceğini söyledi. Ben de kahve istediğime karar verdikten sonra ayrılmamak adına birlikte gitmeye karar verdik. Herkes kahvesini aldıktan sonra dondurma faslı başladı. Bu sefer arkadaşlarımın dondurmalarını ben almak istiyordum. Dondurma yiyebileceğimiz bir kafeye oturduk, siparişlerimizi verdik. Biraz Young-nam'ın önerdiği bir video oyunu üzerine tartıştık. Sonra siparişlerimiz geldi. Limonlu ve yeşil fıstıklı dondurmama gömüldüm. Hesabı ödemeye gelince ben kartımdan herkesin dondurmasını ödedim. Herkes bana teşekkür etti. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, artık evlere dağılmalıydık. Alışveriş merkezinden çıktık ve birbirimize iyi akşamlar dileyerek evlerimizin yolunu tuttuk. Sadece ben ve Baek-hyun aynı tarafa yürüyorduk. Arkadaşlarıma geçirdiğim günleri çok seviyordum. Genelde böyle günlerin sonunda eve mutlu dönüyorduk.
Eve girerken anneme selam verdim. Babam çoğunlukla olduğu gibi iş seyahatinde olduğu için evde değildi. Hemen odama gidip çantamı kapının yanına fırlattım. Çok yorulmuştum. Formamı çıkarıp üstüme pijamalarımı geçirdim. Saat neredeyse 8'di. Hızlıca uyumak, dinlenmek istiyordum. Zaten daha yorganı üzerime kapatmadan uyuyakalmışım.
Uyandığımda dişlerim ağrıyor, derim acıyordu. Ayrıca aşı olduğum kolum felaket morarmış, canımı yakıyordu. Hızla Baek-hyun'un odasına gidip kapıyı çaldım ve içeri girdim. Ben odaya birden girince yerinden sıçradı.
"Ne yapıyorsun ya?"
"Sol kolunu aç."
"Ne?"
"Kolunu aç." Tedirginlikle bir bana bir koluna bakarak tişörtünün sol kolunu omzuna kadar sıyırdı.
"Neden böyle olmuş? Normal mi bu?"
"Ağrıyor mu?"
"Biraz. Ama daha çok tırnaklarım ve karnım ağrıyor." O önüne dönerken telefonumu çıkarıp Young-nam'ı aradım. Böyle durumlarda genelde ilk onu arardık.
"Alo?"
"Alo, Young-nam?"
"Efendim Hyun-Joo, bir şey mi oldu? Sesin iyi gelmiyor."
"Aşı olduğun koluna bir bakar mısın?"
"Eee?"
"Morarmış mı?"
"Evet. Ama bence bu normal."
"Başka bir şikayetin var mı?"
"Kulaklarım ağrıyor ve çınlıyor."
"Anladım."
"Zamanla artacak gibi. Belki de anneme söylemeliyim."
"Geçmiş olsun. Hastaneye gidersen bana mesaj atar mısın?"
"Olur, görüşürüz."
"Görüşürüz." Telefonu kapattım. Baek-hyun önüne dönmüş, bu sefer bir de kulaklık takmıştı. Onu rahatsız etmeyeyim diye olmalı.
Ben de diğerlerini aradım. Hepsinin kolu morarmıştı ama diğer şikayetleri farklıydı. Chung-Cha'nın burnunun kanaması durmuyor, kemikleri ağrıyordu. Suk-chul'un ise derisi soyulmaya, kanamaya başlamıştı.
Odama döndüm. Oturup düşünmeye başladım. O sırada telefonuma bir mesaj geldi. Arkadaş grubumuzdandı. Gruba girdiğimde mesajın Young-nam'dan olduğunu gördüm.
"Hastaneye gidiyoruz." Mesajı okurken ağrım ve acımın arttığını fark ettim. Acaba biz de gitmeli miydik? Önce anneme söylemeliydik. Resmen uçarak Baek-hyun'un odasına döndüm. Oyunu bırakmış, yatağına uzanmıştı.
"Baek-hyun?"
"Hyun-Joo?"
"Senin de ağrıların arttı mı?"
"Evet. Anneme söylemeli miyiz?"
"Sanırım."
Anneme söylemek için salona gittiğimizde annem telefonuna bakıyordu.
"Anne?"
Bana doğru aceleyle geldi annem.
"Kolunuzu açın bakalım." Kolumuzu açıp gösterdik.
"Hazırlanın, hastaneye gidiyoruz."
"Ne? Neden anne?" Bu soruyu Baek-hyun sormuştu.
"Şu an tüm okul hastanede."
Bunu duyduğumda epey şaşırmıştım. Sınıftan başka kimseyi aramamıştım, bu yüzden onlardan haberim yoktu ama durum ciddi görünüyordu.
Bir bölümün sonuna geldik. Çok içime sindi. O zaman bu satıra en sevdiğiniz karakterin ismini bırakın. Kendinize iyi bakın :)
-ZK