Gökhan Aktuna'dan (1 hafta sonra)
"Tam daha sakin biri olduğuna inanmaya başlayacaktım."
Hakan abimin dediğine kaşlarımı kaldırdım. Buna inanmış olması hiç ona göre değildi, normalde zeki bir insandı çünkü.
Arabaya bindiğimizde "Arabanı aldırdım." dedi ne soracağımı anlayıp. Bir kadını rahatsız eden birkaç kişiyi görüp kavgaya girince arabam orada kalmıştı. Nezarethanede bir hafta da geçirsem umrumda olmazdı ama arabama bir şey olmasını kaldıramazdım.
Kemerini taktıktan sonra gergince bıraktı nefesini. "Çabucak gitmemiz lazım." dediğinde yerimde öne doğru kayıp gevşek bir pozisyon aldım. Saatlerdir karakolda olmak kemiklerimi ağrıtmıştı, nezarethanedeki oturaklar hiç rahat değildi.
"Niye? Çok mu özlemiş canım aile üyelerim beni?"
Alaylı sesime derin bir nefes bıraktı. "Ya sabır..." diye mırıldandığında dudaklarım kıvrıldı. İnsanları çıldırtmak hoşuma gidiyordu, abim daha da iyi oluyordu.
Yarım dakika kadar geçtiğinde ama hala konuşmadığında telefonumu çıkardım cebimden. Son günlerdeki maçların özetlerini izlemeyi planlıyordum. Galatasaray - Fenerbahçe maçını açtım, adam daha konuşmaya başlamadan abim konuştu.
"Ne yaptıysak Minel'i uyutamadık."
Başımı kaldırdım telefonumdan. Kaşlarım çatılırken bu sefer ciddi bir merakla "Niye?" diye sordum. Bir yeri mi ağrıyordu? Sabah iyiydi, uyandığımda yatağımın bir köşesinde bebekleriyle oyun oynuyordu hatta. Hastalanmış mıydı? Sabahki halini gözümün önüne getirmeye çalıştım.
"Sen gelmeden uyumayacakmış."
Afalladım. "Harbi mi?" diye sorduğumda bıkkın bir nefes verip başını salladı. "Evet, evdekilerin denemediği yol kalmadı. Masal okudular, yorulsun diye oyun oynadılar, çarşafa koyup sallamayı bile denediler, ikna etmeye çalıştılar. Yok, uyumadı."
Hoşuma gitmişti, gülüşümü engellemek için boğazımı temizlermiş gibi yaptım. "Kötü olmuş." derken sesim hiç sahici değildi, hatta keyiflendiğimi belli ediyordu. "Herkes çok yorulmuştur şimdi, üzüldüm."
Dönüp ev yoluna girerken "İnsan biraz olsun gerçekten üzülür." diye söylendi. "Saat üç oldu, çocuğun gözünden uyku akıyordur."
"Sabah uyur."
Ters bir bakış attı, gülüp başımı cama çevirdim. Böyle umursamaz duruyordum ama çoktan uykusuzluğun onu hasta edip etmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Çok ufak tefekti, bağışıklığının güçlü olma ihtimali yoktu.
Telefonumu ani bir hareketle çıkarıp Google'a girdim. "Uykusuzluk çocukları hasta eder mi?" yazdığımda çocuk kısmı gözüme takıldı. Üç yaşında bir kıza bebek demektense çocuk demek daha mantıklıydı ama Minel çok küçüktü, çocuk demek tuhaf kalıyordu. Bunu düşünmeyi sonraya bırakıp çıkan sitelere baktım. Gördüğüm şeyler hoşuma gitmedi.
Kime: Kamil
Minel için doktor randevusu ayarla.
Her şeyine bakılacak.
En iyi doktoru bul.
Kibar biri de olsun.
Evin önüne geldiğimizde ben arabadan indim, abimse arabayı garaja götürdü. Büyük, normalde bir sürü ışığı yanan eve baktım. Sadece bir ışık yanıyordu, o da üst katın holüydü. Cüce ellerini yanaklarına koymuş, üzgün üzgün yola bakıyordu.
Beni görünce koşacağını, bunun da merdivenlerden düşmesine neden olabileceğini bildiğim için kendimi göstermedim. Evin önüne, pencereden görünmeyen bir yere, geçip abimi bekledim. Anahtarım ve cüzdanım arabamda kalmıştı.
Birkaç dakika sonra abim gelip kapıyı anahtarıyla açtı, ayakkabılarımı hızlıca çıkarıp özensizce bir yere fırlattım.
Merdivenleri hızlıca çıktım, annem ve babam pencerenin önündeki bir sandalyede oturan Minel'in başında bekliyorlardı. Minel dirseklerini camın önündeki mermere yaslamıştı, tavşanı da oradaydı.
"Canımın içi, gelecek baban. Sen uyu, uyan, burada olacak."
Cüce "Geymedi." dedi üzgün üzgün. "Uyumicam." Omuz silkip burnunu çekti, yanaklarındaki gözyaşı izlerini gördüğümde daha fazla beklemedim.
"Ben geldim." dedim normal bir ses tonuyla. Yüksek sesle konuşursam korkardı.
Gözlerini hızlıca bana çevirdi. Derin bir nefes aldı, hızlıca sandalyeden indi. Bana koştuğunda dizlerimin üstüne çöktüm. Yanıma geldiği gibi kollarını boynuma sardı. "Neden geymedin?" diye sorarken gömleğimi sımsıkı tutuyordu.
Annem, babam ve abimle bakıştık. Anladılar ne istediğimi, hepsi sessizce uzaklaştı. Gitmeleriyle konuştum. "Geldim ya..." Cücenin boynuma sarılışına daha fazla kayıtsız kalamadım, ben de ona sarıldım. Sımsıkı sarıldım, kollarım onu tamamen gizledi sanki.
"Geymedin." diye itiraz ederken sesi titriyordu, içten içe bana kızdığını da anladım tavırlarından. Daha fazla burada durup konuşmamak için Minel'i kucağıma alıp ayağa kalktım.
Yanağını omzuma yasladı, gömleğimi kavrayan ellerinden birini çözüp künyemin zincirini tuttu. İç çekti. "Tavşanım..." Mırıltısıyla geri döndüm, camın önündeki elemanı da aldım. Kurtuluş yoktu.
Odama geldiğimde onu yavaşça yatağın üzerine oturttum, tavşanı da uzağa gitmesi için fırlatıp Minel'in önünde diz çöktüm. Gözleri ve burnu kızarmıştı. Yanakları ıslaktı. Yavaşça yanaklarını sildim. "Ben seni bırakmayacağım." dedim yumuşak bir sesle. "Ağlama bir daha."
"Ama... Ama..." İç çekti, öncesinde ağladığı için konuşurken zorlanıyordu. "Ama geymedin, ben şeni bekyedim."
Şu ana kadar ne lise dönemimdeki baba azarları ne abimin bitmek bilmeyen öğütleri ne de annemin sitemleri beni pişman ettirmişti kavga ettiğime. İlk kez şu an pişman oluyordum. Ben gelene kadar pencerenin önünde bekleyen, karşımda ağlayan kız çocuğu beni buna itiyordu.
"İşim vardı, bittiği an geldim." Yanaklarında gözyaşı izi kalmamıştı, ellerimi buklelerine kaydırdım. Canını acıtmaktan korka korka okşadım yumuşak saçlarını. "Minel?" Burnunu çekti. "Hı?"
"Babalar kızlarını bırakmaz. Ben de senin babanım ve seni bırakmayacağım, tamam mı?"
Cevap vermediğinde gözlerine baktım. "Gitmeyeceğim." diye devam ettim. "Hep yanında olacağım." Gözleri dolarken "Sös vey." diye mırıldandı. Hiç düşünmedim. Dünyadaki hiçbir insan Minel'i benden koparamazdı.
"Söz."
Omuzları rahatlıkla çökerken gözlerini ovuşturdu. Birkaç saniye sessizce durduk, saçlarını okşadım. Hep yapmak istemiştim bunu ama cesaret edememiştim, sarı kıvırcıkları çok narin duruyordu. Canını acıtırım diye korkmuştum. İnce bir adam değildim ben; adam yumruklamaktan, araba sürmekten başka bir şey yapmayan eller saç mı okşardı, olur muydu lan böyle şey?
Oluyormuş. Bir kızınız olunca o eller titreye titreye saç da okşuyormuş.
"Uykum vay."
"Gel." deyip gülümsedim. "Pijamalarını giy önce." Uysal bir tavırla başını salladı, ayağa kalktığında gözleri kapanıyordu. Bu hali beni gülümsetirken bir yere çarpmaması için onu yönlendirdim.
Küçük, sarsak adımlar atarak odasına girdi. Dolabından pijamalarını alıp arkamı döndüğümde halının üzerine sırt üstü yatıp kollarını iki yana açtığını gördüm.
Dayanamadım, gülüşüm sesli bir hal aldı. Gözlerini açtı. Vücudunu yana döndürürken "Uykum vay!" dedi bir kez daha.
"Gel, giydirelim pijamalarını, uyuyacaksın."
Gözlerini kırpıştırdı ama kalkmadı, burnumdan bir nefes verip güldükten sonra yere çöktüm. Sırtından destek verip vücudunun üst kısmını kaldırdım, tişörtünü giydirdim. Daha sonra pantolonunu değiştim. Ben bunları yaparken gözleri yarı kapalıydı.
"Şimdi uyuyabilirsin." Gözlerini açtı, daha sonra bir şeyler mırıldanıp yatağına çıktı. Örtüsünü üzerine çekmedi, kollarını açıp başını yastığa bastırırken öylece uyuyakaldı saniyeler içinde.
İnce örtüsünü üzerine örttüm. Misafir odasında üzerine battaniye örttüğümde terden tüm kıyafetleri sırılsıklam olmuş, yanakları kıpkırmızı bir şekilde uyanmıştı. Bu yüzden bir daha öyle bir şey yapmayacaktım.
Masum yüzünü izledim bir süre. Saçlarını okşadım. Daha sonra uyumam gerektiğini hatırladım, yarın cüceyi hastaneye götürecektim. Minel'in Ceyda denen o kadının bilmediği bir hastalığı olabilirdi.
Odama gelip yatağıma yattığımda pencereme ve kapıma baktım. Pencere kapalı, kapı açıktı. O zaman uyuyabilirdim.
.
.
.
"Sonya şen gey, beyabey yemek yapayım."
Minel'in kısık sesiyle gözlerimi araladım. Elim direkt yanımdaki telefonuma gitti, saate baktım. Ondu.
Tatil gününde azıcık daha uyuyamıyordum, ne diye uyandıysam onda?
Telefonumu komodinin üzerine bırakıp arkamı döndüm, Minel yatağımın ucunda ayaklarını bana doğru uzatmış bir şekilde duruyordu. Önünde tavşanı ve oyuncak mutfak ıvır zıvırları vardı.
Bir haftadır her sabah uyandığımda burada oluyordu. Bazen camdan dışarı bakıyor, bazen yanımda yatıyor, bazen halımın üzerine oturup bir şeyler yapıyordu ama mutlaka burada oluyordu.
"Günaydın."
Yeni uyandığım için kısık olan sesime başını kaldırdı, gözlerimi açık görünce oyuncaklarını elinden bırakıp yatağın üzerinde emekleyerek yanıma geldi. "Günaydın."
Saçları dağınıktı, yüzüne gelip onu rahatsız eden birkaç bukleyi geriye iterken sordum. "Ne zaman uyandın?"
Sorumla gözlerini kırpıştırdığında sayı saymayı bile sadece ona kadar bildiği aklıma geldi, saatleri nereden bilecekti? "Sabah ne yaptın?" diye değiştirdim sorumu bu yüzden. Yaptığı her şeyi anlatırsa kaç gibi uyandığını tahmin edebilirdim.
"Ben gündüz uyandım. Sonya Kuzey'e gittim. Sonya..." Gözleri açılırken heyecanla dizleri üzerinde doğruldu. "Kuzey'e böyye böyye yaptım." Saçının bir buklesini alıp burnuma getirdi, hareket ettirip hafifçe huylanmama neden oldu.
"Böyle böyle mi yaptın?" diye sorduğumda sesim keyifliydi, bu cüce beni ciddi anlamda güldürüyordu.
"Hıhı."
"Kuzey abin ne yaptı?"
"Şey yaptı." Durdu, bir süre odada gözlerini gezdirerek düşündü. İstediği kelimeyi bulamamış olmalı ki "Şey..." diye tekrar etti. "Böyye yaptı." Gözlerini yumdu, "Hapşı!" diyerek bir hapşırığı taklit etti. Sesli bir şekilde güldüm onun bu haline. Hatta dayanamadım, kendime çekip saçlarının üzerine bir öpücük kondurdum.
Bebek gibi kokuyordu. Şampuan kokusu geliyordu saçlarından. Birkaç saniye bu kokunun tadını çıkardıktan sonra geri çekildiğimde yanaklarının pembeleştiğini gördüm, utanmıştı. Buna rağmen "Sonya buyaya geydim." diyerek sabah yaptıklarını anlatmayı bitirdi.
"Niye erken kalktın? Gece geç uyumuştun."
Gözlerini kaçırdı. "Uykum yok ki..."
Üzerine gitmedim, ona kızdığımı düşünmesini istemiyordum. Birkaç saniye yüzüne baktım, o an hastaneye erkenden gitmemiz gerektiği aklıma geldi. Kan tahlilini açken vermesinin daha iyi olacağını söyleyeceklerdi, bu yüzden hemen gitsek iyi olurdu. Vakit geçtikçe bu cücenin karnının guruldayacağından emindim çünkü.
Yataktan bir anda kalktığımda şaşkın şaşkın baktı bana. "Seninle dışarı çıkacağız şimdi." Yatağın üzerindeyken ayağa kalktı; bana, yani yatağın kenarına doğru geldiğinde düşeceği korkusuyla hemen ellerini kavradım. İki haftadır her saniye tetikte olmama neden oluyordu.
"Neyeye gidicez?"
Söyleyip söylememek arasında kaldım. Söylemezsem ısrar edecekti, söylersem de hastanelerden ve doktorlardan korkuyor olma ihtimali vardı. Yalan da söyleyemezdim.
"Hastaneye gideceğiz." dedim tereddüdüme son verip. Korkmadı ama daha da meraklandı, başını yana eğdi. "Neden?" N'yi uzatmıştı ve böyleyken ona cevap vermemek çok zordu.
"Birkaç kontrol yaptıracağız."
"Kontyoy?"
Burnumdan nefes vererek güldüm. "Evet, kontrol."
Anlamadı ama ne olduğunu da sormadı, belinden tutup onu yataktan indirdikten sonra giyinme odama girdim. Yanıma gelip bacağımın dibinde durdu. "Bugün..." derken kıyafetlerime bakıp düşünüyordu. "Bunu giy!"
Asker yeşili bir tişörtü gösteriyordu. Katlı olduğu yerden tişörtü aldım, hemen yanından da bir pantolon aldım. "Ben giyineyim, sonra da seni giydirelim." dediğimde uysalca başını salladı.
Kıyafetlerimi yatağımın üzerine bıraktığımda arkasını döndü. Ellerini gözlerinin üzerine kapattı. "Bakmıyoyum!"
Büyümüş de küçülmüş hanımefendi kendi kendisine şarkı söylerek giyinmemi bekledi. "Kıymızı bayık göyde." Bu sırada iki yana sallanıyordu.
"Giyindim, dön."
Döndü, üzerimi süzdükten sonra elini boynuna götürdü. "Buydaki şey..." Ne demek istediğini anlamayıp boynuma baktığımda zincirimin tişörtümün içinde kaldığını fark ettim, dışarı çıkardığımda "Oydu!" deyip ellerini çırptı.
"Yakışyıkyı oydun."
Başını salladı, tavşanını yatağın üzerinden alıp kolunun altına sıkıştırdıktan sonra odasına gitmek için sadece birkaç adım atacak olmamıza rağmen elimi tuttu. "Yakışyıkyı mı oycam?" diye sordu odasına girdikten sonra, ben dolabını açmadan hemen önce.
"Hayır." dedim renk renk kıyafetleri içinden güzel bir şey seçmeye çalışırken. Benim dolabımda koyu tonlar, toprak tonları ve beyaz olurdu sadece. Bu pembeler, morlar, sarılar alışılmadıktı.
"Güzel olacaksın."
Bitkaç saniye sessizlik oldu. "Hayıy." dedi zayıf bir sesle. "Yakışyıkyı oycam."
Katlanmış kıyafetlerinden beyaz bir tişörtü aldım, üzerinde çilek desenleri vardı. Şirin bir şeydi, bunu giyebilirdi. Altına giymesi için de... Ablam olsaydı ne seçerdi? Elim kotlara gitti, şortlarından birini aldım. Acaba bacakları üşür müydü?
Bir Minel'e, bir camdan havaya baktım. Temmuza girmiştik, üşümezdi bence. Ama o çocuktu. Ya üşürse?
Telefonumu cebimden alıp hızlıca annemi aradım, açtı. "Oğlum?" dedi şaşkın şaşkın. "Neredesin sen? Niye arıyorsun?"
Sorularını es geçtim. "Şort giydirsem Minel üşür mü?"
Duraksadı. "Hayır." Hala daha şaşkındı. "Dışarı çıkacağız." diye açıklama yaptım daha fazla soru sormaması için. Minel'i giydirmem gerekiyordu, hemen hastaneye gitmeliydik, vakit geçtikçe acıkıyordu.
"Tamam, tamam, çıkın tabii."
Sesinde çok büyük bir neşe vardı, telefonu kapattı. Minel'le vakit geçirmemi istediğini daha fazla belli edemezdi herhalde.
"Al bakalım, bunları giyeceksin."
Kollarını açıp tişörtü ve şortu aldı, onun yaptığı gibi arkamı dönüp "Bakmıyorum." dediğimde sevimli bir şekilde güldü. Benim de dudaklarım kıvrıldı.
"Giydim!"
Arkamı döndüm, giymişti ama tişörtü şortunun beline sıkışmıştı. Önünde diz çöküp üzerini düzelttim, bu sırada parmakları öne doğru eğildiğim için boşlukta sallanan zincirimi buldu, yine.
"Yakışyıkyı mı oydum?" diye sordu göz göze geldiğimizde. "Hayır, güzel oldun."
Üzgünce dudaklarını büzdü. "Ama..."
"Tamam, yakışıklı da oldun."
Gözlerini utangaç bir tavırla kaçırırken gülümsedi. Ayağa kalktığımda ben bir şey demeden kollarını kaldırdı, onu kucağıma alacağımı biliyordu.
Merdivenlerden inerken başını omzuna yasladı, tişörtümün yakasıyla oynuyordu bir yandan da. Etrafındaki her şeyden kendine bir uğraş bulabiliyordu. Geçen sabah uyandığımda onu abajurumla oynarken yakalamıştım.
"Aaa, koytuk değişmiş!" dedi arabamdaki yeni çocuk koltuğunu görünce. Onun için sarı ve daha güvenli bir tane almış, arka koltuğun ortasına takmıştım. İnternette okuduğuma göre orası daha güvenliydi.
"Evet, değişti." dedim onu oturtup kemerini takarken. Hafifliği yine aklıma takılmıştı, acaba kız diye mi böyleydi? Şu ana kadar hep erkek bebekleri kucağıma almıştım sonuçta, kızlar daha hafif oluyordu belki de.
"İstersen gidene kadar uyu." Başını iki yana salladı. "Uykum yok."
Evin yolundan çıktıktan sonra ilk trafik ışığını göremeden uyuyakaldı.
Hastaneye gitmemiz trafik yüzünden bir saat kadar sürdü. Arabayı güzel bir yere park ettikten sonra indim, arka kapıyı açtığımda cücenin masum suratını görüp durdum. Onu uyandırmak istemiyorum ama ayılması da gerekiyordu, boyu ve kilosu ölçülecekti ilk başta.
"Minel..." dedim korkmaması için yavaşça. Elimi yanağına koydum ama hareket ettirmedim. "Minel uyan. Geldik." Kirpikleri titredi, birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Çok uykusu vardı. Bu yüzden onu koltuktan çıkardıktan sonra yere bıraktım. Kucağıma alırsam omzuma yaslanıp uyumaya devam edecekti.
"Tavşanımı ayayım."
Tüm mahmurluğuna rağmen unutmadığı tavşanı... Derin ve bıkkın bir nefes verip uyuyakaldığında yere düşen tavşanını aldım, yere değen kısmını elimle silkeledikten sonra elemanı Minel'e uzattım.
"Ne yapıcaz şimdi?"
Hastaneye girdiğimizde ayılmış olmalı ki konuşmaya başlamıştı. "Kontrol." dedim sadece. Ne yapılacağını anlatsam da anlamayacaktı.
Başka bir şey sormadı, tavşanıyla konuşurken etraftaki insanlara meraklı meraklı bakıyordu. Birkaç kadın doktora çok uzun süre bakmıştı, onlar bile bunu fark edip gülümsemişlerdi.
Meraklı bir kızım vardı.
Doktorun odasının önüne geldiğimizde "Yoyuydum." diye sızlandı. "Geldik." dedim kapıyı çalmadan önce. İçeride bir hasta olabilirdi, kimsenin mahremini görmek istemiyordum.
"Gel."
Kapıyı açtım, altmışlı yaşlardaki doktor başını kaldırdı. Beni görünce ayaklandı. "Gökhan Bey..." dedi elini tokalaşmak için bana uzatırken. "Hoş geldiniz."
"Hoş buldum."
Masanın önündeki koltuklardan birine oturduğumda Minel yabancı ortamdan çekinmiş olacak ki yanımdan ayrılmadı, daha fazla ayakta durmaması için onu kucağıma aldığımda göğsüme yaslanıp iyice küçüldü. Doktora kaçamak bakışlar atarken tişörtünü avcunun içinde toplamış, sıkıyordu.
Gerilmişti.
"Merhaba küçük hanım."
Doktorun konuşmasıyla iyice yerine sinerken "Meyhaba." dedi zayıf bir sesle. Sakinleşmesi için "Ben doktoru tanıyorum." diye belirttim. "Yabancı biri değil."
Söylediklerimi anladığını belli edercesine başını salladı ama tişörtünü sıkan parmakları hiç gevşemedi.
"Önce boyunu ve kilosunu ölçelim." dedi doktor, Minel'e bakmayı bırakıp. "Üç yaşında olduğunu söylemiştiniz, değil mi?"
"Temmuzun yirmi birinde üç oluyor." Ayağa kalktığında ben de kalktım, Minel'i yere bıraktım. Bunu yapmamdan pek hoşlanmamıştı. Nedenini bilmiyordum ama normalden çok daha fazla gerilmişti.
"Açıkçası üç yaşında bir çocuğa göre küçük duruyor."
Doktor düşündüğüm şeyi söylediğinde dudaklarımı ıslattım. Kuruntu yaptığımı, doktorun "Her şey normal." diyeceğini düşünüp kendimi rahatlatmıştım. Şimdi böyle olması hoşuma gitmemişti.
"Ayakkabılarını çıkaralım." Minel'i hafifçe kaldırıp spor ayakkabılarını çıkardıktan sonra boy ölçeği sabitlenmiş tartının üzerine bıraktım bedenini. Korkulu gözlerle bana baktığında rahatlaması için gülümsedim. "Bir şey yok Minel."
Doktor buradan göremediğim küçük sayılara gözlüğünü takıp baktıktan sonra "79 santimetre." dedi düşünceli bir şekilde. Bir şey sormama fırsat bırakmadı. "Şimdi de kilosuna bakalım." Başını eğdi. "Dokuz kilogram, sekiz yüz elli gram." Gözlüğünü çıkarıp masaya geçerken "On kilogram diyebiliriz yani." diyerek kendisini düzeltti.
"Normal mi?"
Minel'e ayakkabılarını tekrar giydirdikten sonra eski yerime oturdum, küçük insan da tabii ki benden ayrılmadı, dizimin yanında durdu.
"Açık konuşmak gerekirse değil, Gökhan Bey. Boyuna göre kilosu normal, evet ama üç yaşından çok iki yaşlarında bir çocuğunki gibi vücudu. Hatta ortalama değerlere bakarsak ikiden bile daha az olduğunu söyleyebiliriz."
Masum, durgun bir suratla doktoru izleyen küçüğe baktım. Haklı olmak ilk kez beni sevindirmemişti.
"Neden böyle?"
"Hormonal bir bozukluk olabilir. Beslenme yetersizliğiyle de alakalı olabilir. Ancak yaptığımız testlerin sonucunda net bir şey söyleyebilirim."
Minel'e peynir bile yedirmeyen o kadın kesin onu aç da bırakmıştı. Bulursam eğer kimse onu benden kurtaramayacaktı, hapiste sürünmesi için tüm gücümü kullanacaktım.
Dişlerim birbirine sımsıkı kenetlendi, birkaç saniye bekledikten sonra derin bir nefes aldım. "Tüm tahlilleri yapalım, ne kadar çabuk olursa o kadar iyi." Doktor başını salladı, bir kağıda bir şeyler yazmaya başladığında Minel'e baktım.
Ablam Ceyda'nın bana Minel'i söylememe nedeninin intikam almak olduğunu söylediğinde bunu saçma bulmuştum. Şu an anlıyordum. Dizimin yanında duran, tavşanına sarılırken bir yandan da pantolonumun üzerine parmağıyla bir şeyler çizen minik kızı daha önce bulamamak...
Ceyda'yı boşandıktan sonra araştırmalıydım, ne olursa olsun araştırmalıydım. Hamile olma ihtimalini düşünmeliydim, nasıl düşünememiştim? Nasıl, nasıl?
Ayağa kalktım, cüce bana baktığında tüm öfkeme rağmen elimi saçlarında dolaştırdım. Her şeyi telafi edecektim. O kadının yanında geçirdiği her anı telafi edecektim, çok güzel bir çocukluk yaşayacaktı.
.
.
.
"Bitmedi mi?"
Verdiği tahliller ve habire dolaşmamız yüzünden yorulmuştu. Bir de açlığı vardı, karnı gurulduyordu. Kan tahlilini yaptırır yaptırmaz ona bir şeyler yedirecektim, ufak yüzü sararıp solmuştu.
"Çok az kaldı."
Kan vereceğimiz yere geldiğimizde hemşire "Gökhan Bey?" dedi sorarcasına. "Evet, benim." dediğimde gülümsedi. "Minel'i kucağınıza alıp buraya otursanız iyi olur, elini çekmesin." Gösterdiği, kanı alınan kişilerin oturduğu yere oturdum. Minel yan bir şekilde dizlerimin üzerinde oturuyordu. Başını göğsüme yasladıktan sonra bana baktı.
"Ne yapıcaz?"
Derin bir nefes aldım. "Şimdi sana iğne yapacaklar." diye açıklamaya çalıştım. Gerildi, yüzündeki merak sönerken "İstemiyoyum." diye mırıldandı. "Hemen geçecek. Hiç acımayacak."
İtiraz etmedi ama iyice küçüldü kucağımda.
Hemşire sıcak bir şekilde gülümsedi. "Elini uzatabilir misin Minelciğim?" Minel'in gözleri hafifçe doldu, yine de hemşirenin dediğini yapıp kolunu uzattı.
Her çocuk gibi bağırıp çağırsa olmaz mıydı? Böyle sessiz sessiz kabullenişi... Kötü hissediyordum.
Hemşire elinin üzerini tarafını pamukla sildiğinde dudakları titredi. "Minel?" diyerek dikkatini çekmeye çalıştım. Başını kaldırdı. Bir kolumu sarıp kolunu sabitlemiştim, boştaki elimle saçlarını okşadım.
"Seninle futbol maçına gidelim mi?" Hatırlamayacağını düşünüp ekledim. "Sarı kartlı olana?"
Tam cevap verecekti ki iğne eline girdi, irkildi. Başı o tarafa dönecek gibi olduğunda elimi boynuna koyup engel oldum. Tüpe giren kanı görmesi hoş olmazdı. Huzursuzca kıpırdandı. "Bir şey yok, şimdi bitecek."
Zaten solgun olan yüzü iyice soldu, başını göğsüme yaslayıp gözlerini kapattı. Bir iki saniye geçti, daha fazla dayanamayacak gibi hissetti herhalde, kolunu çekmeye çalıştı. Ona sıkı sıkı sarıldığım için yapamadı.
"Azıcık daha bekle, çok az kaldı."
"İstemiyoyum." Sesi titrekti, gözlerinden sessizce akan yaşlar çenesine ulaştı. Boştaki elimde yanaklarını sildim. Keşke benim onun yerine kan vermemin bir yolu olsaydı.
"Seninle maça gideceğiz." dedim kafasını dağıtmak umuduyla. "Uçağa bineceğiz, sarı kart göreceğiz."
Gözlerini açmadı ama beni dinlediğini biliyordum. Hemşire son tüpü de çıkardıktan sonra iğneyi yavaşça çekti, kanlanan kısma pamuk koyduktan sonra Minel'in kolunu bükmesini sağladı. Daire şeklinde bir yara bandını bana uzattı.
"Bitti, geçmiş olsun."
Minel gözlerini açmadı. Koltuktan kalkıp dışarı çıktım, orada boş bir yere oturduktan sonra "Minel..." dedim yavaşça. "Bitti, hadi, aç gözlerini."
Beni dinledi, kirpikleri kırpıştı, bir iki saniye sonra açık yeşil gözleri gözlerimdeydi. Kırgın bakıyordu sanki, açıklama yaptım bu yüzden. "Hasta olmaman için bunu yapmak zorundaydık, yoksa izin vermezdim."
Doktor ve hemşirelerden başka kimse onun tenine incecik bile olsa iğne batıramazdı. Buna izin vermezdim, olmaması için canla başla uğraşırdım.
"Geyçekten mi?"
"Gerçekten." Gözyaşlarının etkisiyle yanaklarına yapışan saçları geriye ittim. "Ben senin canının acımasını ister miyim?" Burnunu çekerken birkaç saniye duraksadı, sonra başını iki yana salladı.
Bana güveniyordu.
Elinin üzerindeki pamuğu çektim, daire şeklindeki bandı yapıştırdıktan sonra başparmağımla üzerini okşadım.
"Şimdi seninle gidelim, kahvaltı yapalım."
Başını salladığında ayağa kalktım. Küçük, yapay bir göl kenarında bir restoran vardı. Ördek, tavşan, kedi, köpek, tavuk, hatta kazların olduğu bir yerdi. Minel'in bayılacağına adım kadar emindim. Hem salaş bir mekan olsa da pahalıydı, bu yüzden fazla insan da gitmiyordu.
Otoparka gitmeden kantine girdim, restoran bir iki saat sürerdi, yolda içmesi için iki tane vişne suyu aldım Minel'e. Tansiyonu düşmüştü kan verdikten sonra, başını ayakta tutamıyordu. Biz gidene kadar bu meyve suları onu idare ederdi.
"İki meyve suyunu da bitiriyorsun, tamam mı?" dedim onu araba koltuğuna bağlayıp kendim de şoför koltuğuna geçtikten sonra. Mayışmış bir tavırla başını salladı, pipetini açıp ona verdiğim meyve suyunu içmeye başladı.
"Neyeye gidicez?"
"Çok seveceğin bir yere." dedim sadece. Doğruldu. "Neyeye?" dediğinde sesini kalınlaştırıp hecelere baskı yapmıştı. Ablamın her an "Isıracağım ben bu kızı!" diye bağırmasını şu an anlıyordum.
"İsmini söylesem bilecek misin?"
Duraksadı. "Hayıy." dedi birkaç saniye sonra. "Ama söyye." Başımı iki yana salladım. "Yütfen..." dedi n'yi uzatarak. "Söyyey mişin?"
Aynadan baktım; öne doğru eğilmiş, gözlerini kocaman açmış, bana bakıyordu. Dayanamayıp restoranın adını söyledim. Keyifli bir şekilde güldükten sonra arkasına yaslandı, tavşanıyla konuşmaya başladı.
"Doktoya gittik. Bana iğne yaptıyay. Sonya dev adam dedi ki... Dedi ki... Yemek yiyeyim. Ama önce meyve suyu... Şimdi gidicez, yemek yicez. Seninye gezicez."
Yolda olduğumuz bir saat boyunca camdan dışarı baktı, tavşanına ve bana gördüğü her şeyi gösterdi. Son yarım saatteyse mayıştı, gözleri kapanmaya başladı ama tam anlamıyla hiç uyumadı. Bu yüzden "Geldik." dediğimde hemen gözlerini açtı.
"Geydik." diyerek beni tekrar etti. İkimiz de arabadan indiğimizde gözlerini ovuşturup esnedi. Bir yandan da bakmadan elimi bulup tutmaya çalışıyordu. Küçük parmaklarını ben kavrayıp ona yardımcı oldum.
Restorana kadar dar bir yol vardı ve taştı. Bu yüzden yavaşça yürüdüm, ayağının bir yere takılmasını istemiyordum.
"Hı!" dedi bir restorana girmeden önce, bir anda durup. "Bak, bak!" Çok heyecanlanmıştı, neyi gösterdiğine baktım. Birkaç kedi bir masanın üzerine yayılmışlardı. Bu cücenin kedi sevgisi bir gün beni öldürecekti.
"Seveyim, yanyayına gideyim, yütfen."
Yüzü hala daha solgundu, yemek yemesi lazımdı. "Kahvaltı yapalım, öyle gideriz." Gözlerini gözlerime dikti. "Sös mü?" diye sorduğunda saçlarını karıştırdım, garanti de istiyordu cüce. "Söz."
İçeri girdiğimizde benim hep oturduğum, cam kenarındaki yere geçtik. Bir garson yanımıza geldiğinde bir şey demesine zaman bırakmadım. "Mama sandalyesi gibi bir şeyiniz var mı?" diye sordum Minel'e bakarken. Sandalyeye oturup rahat rahat yemesinin imkânı yoktu. Doktorun da dediği gibi, cüsse olarak iki yaşında gibiydi.
"Hemen getiriyorum."
Biz garsonu beklerken cüce parmak uçlarına kalkmış, camdan dışarıyı görmeye çalışıyordu. Başaramadığında derin bir nefes alıp üzgün üzgün geri çekildi, bu surat ifadesinden sonra onu kucağıma alıp dışarı baktırmam birkaç saniye bile sürmedi.
Her şeyi yaptırırdı o surat ifadesiyle.
"Hııı! Öydek vay! Göydün mü, göydün mü? Öydek vay!"
Çok hereketliydi, düşmemesi için kolumu sıkılaştırırken "Gördüm." dedim sakince. Bunu dediğimde mutlu oldu, hafifçe güldükten sonra yanağını omzuma yasladı, dışarıyı öyle izlemeye başladı.
"Öydekyey niye buyda?"
"Evleri burası."
"Evyeyi neyde?"
"Burada."
"Ama neyde?"
"Bilmiyorum."
"Neden?"
"Bilmiyorum işte, nedeni yok."
"Söyyemediyey mi şana?"
"Söylemediler."
"Yayamas oyduğun için mi?"
"Hayır, ben uslu bir çocuktum."
Değildim, uslu olabilecek en son çocuktum. Evimize gelen misafir çocuklarıyla kavga eder, eşyalarımı kırar, herkese kafa tutardım. Annem, babam ve Hakan abim benden çok çekmişti. Hala daha çekiyorlardı.
Tabii, cüce bunları bilmeyecekti.
"Ben de usyu çocukum."
Yeşil gözlerini aça aça konuşmasına dayanamadım, saçlarının üzerinden öptüm, yetmedi, bir kez daha öptüm.
"Buyrun."
Garsonun sesiyle arkama baktım, çocuk sandalyesini getirmişti. Ayağa kalktım, camın önündeki normal sandalyeyi geriye çekip çocuk sandalyesini oraya koydum. Minel kollarını kaldırıp avuçlarını açıp kapattı, onu almamı istiyordu.
Koltuk altlarından tutup onu kaldırdım, sandalyeye oturttum. "Biz serpme kahvaltı alalım." dedim hala daha bekleyen garsona. "Tabii." dedikten sonra gitti.
"Çok uzun oydum!"
Camdan dışarı heyecanla baktı. Bu heyecanına saçlarını karıştırdım, karşısına oturdum. Bana gülümsedikten sonra ördekleri izlemeye devam etti.
Telefonumu çıkarıp dün akşam izleyemediğim Galatasaray - Fenerbahçe maçını açtım, sesini duyduğunda bana hızlıca döndü. "Sayı kayt!" dedi coşkulu bir şekilde.
"Evet, sarı kart."
"Gidicek miyiz?"
Ondan kan alınırken söylediğim şeyleri soruyordu. Beni dinlediğini bilsem de aklında tutacağını düşünmemiştim. Kaşlarımı kaldırdım. "Bilmem, gidelim mi?"
"Gideyim."
O bunu dedikten sonra o maça gitmeme ihtimalimiz yoktu, başımı salladım. Birkaç gün sonraki Beşiktaş - Ankaragücü'nün maçıydı aklımdaki, bu cüceyle Ankara yollarına düşecektik.
Neşeli neşeli kıpırdandı, göle dönüp ördekleri izlemeye devam etti. Bu sırada sabah söylediği şarkıyı söylüyordu yine.
"Kıymızı bayık göyde, kıvyıya kıvyıya yüzüyoy."
Benim maç izlediğim, cücenin de şarkı söylediği on dakikanın sonunda masanın üzeri bir sürü şeyle dolmuştu. Minel için getirilen tabağa her şeyden azar azar koydum. Çok küçüktü, yemesi lazımdı.
"Bunların hepsi bitecek, tamam mı?" dedim tabağı önüne bırakırken. Bir yiyeceklere bir de bana baktı. "Çok oydu." dediğinde şirinliğine aldanmadım. "Hayır, olmadı. Hepsini ye."
Derin bir nefes verirken başını salladı. Küçük, tombul parmaklarına çok büyük gelen metal çatalı aldı. "Yumuyta, peyniy, domateş, sayatayık, bay..." diyerek tabaktaki her yiyeceği tavşanına saydı. Bu sırada nedense yemeğe başlayamadım, onu izledim.
"Neden yemiyoyşun?"
Gözlerimi tabağıma indirdim. Boğazımı temizledikten sonra "Şimdi yiyeceğim." deyip tabağıma bir şeyler koymaya başladım. "Domateş de ay." diye müdahale etti hemen, uğraşmamak için dediğini yaptım.
"Peyniy?"
Onu da aldım.
"Sayatayık?"
Bıkkın bir nefes verirken başımı kaldırdım, göz göze geldiğimizde yeşillerini kocaman açtı. Bir şey söyleyeceğimi anlamıştı.
"Kendi yemeğine bak."
Duraksadı, bir iki saniye daha bana baktıktan sonra sessizce başını salladı, gözlerini tabağına çevirdi. Bir eli tişörtüne gitti, oturduğu sandalyeden tam göremiyordum ama kesin tişörtünün ucunu sıkıyordu.
Yine korkutmuştum onu.
Tabağıma koyduğum şeyleri yerken keyfim yoktu. Sessizce on beş dakikada ikimiz de yemeklerimizi bitirdik. Onun tabağında tabii ki bir şeyler kalmıştı ama yiyebileceği kadar yediği belliydi, ısrar etmedim. Arabamla dönecektik, kusmasını istemiyordum.
Minel'i sandalyeden indirdim. Kasaya ilerlediğimde peşimden geldi, tahta zeminde çıkardığı tok adım seslerini duyduğum için arkama bakmaya gerek duymadım. Kasanın önünde durduğumda o da yanımda durdu. Başını kaldırmadığı için sarı, kıvır kıvır bir saç yumağı olarak gözüküyordu şu an.
Kartımla ödemeyi hızlıca yaptım. "Gel." dedim restoranın kapısına ilerlerken. Bir şeye daldığı için geride kalmıştı, hızlıca yanıma geldi. Kapıyı ittim, kapıyı ben tam açmadan oluşan küçücük aralıktan dışarı süzüldü.
Tabii 2 yaşında gibiydi, 3 yaşında gibi olduğunu düşünmemiz hataydı. Şu küçücük yerden bile geçmişti.
Kedilerin olduğu tarafa bakmadan, yere bakarak yürüdüğünde "Kedileri sevmeyecek misin?" diye seslendim. Durdu, bana döndü. Mahzun bir ifadeyle "Sevecek miyiz?" diye sorduğunda sesimi yumuşak tutmaya çalıştım. "Evet, gel."
Yavaşça geldi, piknik masasının üzerindeki kedilerden beyaz, tüylü olana yaklaştı. "Meyhaba kedicik." deyip elini kedinin tüyleri arasına daldırdı, kedi de bundan memnundu herhalde, karnını dönüp mırıldadı.
"Biz yemek yedik, sen yedin mi?"
Masanın üzerindeki turuncu kedi beyazın yanına atladığında Minel irkildi, korktuğu için onu geri çekecektim ama çok kısa sürdü bu korkusu. "Meyhaba diğey kedi." derken beyazın üzerindeki elini çekip çoktan turuncunun tüylerini okşamaya başlamıştı.
"Naşıyşın? Ben iyiyim." Bana kaçamak bir bakış attıktan sonra "Dev adam da iyi." diye fısıldadı, duymayacağımı zannediyordu cüce.
Beş dakika daha kedileri sevip her biriyle konuştu. Ben sabırsızlanıp "Hadi, gidelim." demesem akşama kadar bu konuşmalarına devam ederdi.
"Neyeye gidicez?"
Soru sormaya başladığına göre eski haline geri dönmüştü.
"Hastaneye."
Yüzü düştü. "Gitmeyeyim." dediğinde durup yüzüne baktım, gözlerini kaçırdı, tişörtünü sıkmaya başladı. Derin bir nefes verdim, eğilip bir dizimi yere koyarak göz hizasına geldim.
"Neden?"
Bir süre bekledi, gözlerini çam ağaçlarının kurumuş yapraklarıyla kaplı zeminde dolaştırdı. Elimi saçlarına çıkarıp buklelerini okşadım, bu yaptığım ona cesaret vermiş olmalı ki cevap verdi.
"Doktoy istemiyoyum."
Hastanedeyken de o doktordan çok korktuğunu hatırlayınca kaşlarım çatıldı, Ceyda'yla kaldığı zamanlarda bu adamla mı denk gelmişti? Neden korkuyordu bu kadar? Öfkem açığa çıkmaya hazır bir şekilde beklese de sakin kalmaya çalıştım. "Tanıyor musun doktoru?"
Başını iki yana salladı. "Korkmana gerek yok." derken sesimi biraz daha yumuşatmıştım. "Tanıyorsan söyle."
"Tanımıyoyum." diye itiraz etti. Birkaç saniye somra yerdeki gözlerini bana çevirdi, yeşillerinin yaşlarla dolduğunu görmek duraksamama neden oldu.
Sakin ol Gökhan. Sakin ol.
Minel bana yaklaştı, kollarımın arasına girdi. Yanağını omzuma yaslayıp zincirimle oynamaya başlarken "Aykut'a benziyoy." diye mırıldandı.
Gözlerimi kapattım, boynumu yana esnettim. Neden yurt dışına çıktıklarını her gün daha iyi anlıyordum, o Aykut denen adam Türkiye'de olsaydı nerede olursa olsun onu bulurdum.
Çenem kilitlenmişti, sakinleşmem lazımdı. Kolumu güvenip bana sığınmış küçüğün beline sararken burnumu buklelerin arasına soktum. Bebek şampuanının kokusu geldiğinde derin bir nefes aldım.
Aykut'un ona ne yaptığını soracaktım ama şu an değildi bunun zamanı. Şu an sorarsam duramazdım, öfkeme hakim olamayıp Minel'i korkuturdum.
"Ben yanındayım." dedim geri çekilmeden. Saçlarının üzerinden öptüm. "Hiçbir insan bir şey yapamaz sana, ben seni koruyacağım."
Koruyacaktım. Ömrümün sonuna kadar koruyacaktım. Ona gelecek tüm darbeler bana gelecekti, hayatına giren her insanı ondan daha iyi tanıyacaktım.
"Dev adam koyuy."
Başımı salladım, geriye çekilip yanağını okşadım. "Dev adam korur." Bana dev adam demesi, güvenmesi, sığınması duygularımda bir şeyleri çok fena değiştiriyordu.
Ciddi ciddi baba mı olmuştum lan ben?
"Gidelim." diyerek düşüncelerimi yarıda kestim. Baba sorgulamalarını şu an yapamazdım, alınacak tahlil sonuçları vardı.
"Gideyim."
Kollarımın arasındaki konumunu bozmayıp Minel'le beraber ayağa kalktım, halini garipsemedi, sakince zincirimle oynamaya devam etti.
Aynı zincirden ona da yaptırmak şart olmuştu.




