İçeriğe geç

MİNEL

Bölüm 8 · 15 dk okuma

MİNEL

Bölüm 8

🐣8🐣

Arda Aktuna'dan

Kapım açıldığında başımı çözdüğüm sudokudan kaldırdım. Minel gelmişti. Canı sıkılmış olmalıydı. Birkaç gündür ne zaman sıkılsa odalarımızı seyran ediyordu.

"Ben geydim Ayda."

İsmim Ayda değil, Arda'ydı. Ayda değil, Arda'ydı.

Gülümsedim. "Hoş geldin, Minel." Gülümsedi, önce odama göz gezdirdi, sonra yanıma yaklaştı. Masada açık bir nesne olduğunu gördüğünde parmak ucuna kalkıp bakmaya çalıştı.

"Ne o?"

"Sudoku kitabı."

Gözlerini kırpıştırdı, idrak edememişti. "Bir tür zekâ oyunu." dediğimdeyse sondaki oyun kelimesiyle yüzü aydınlandı, ancak o zaman neyi kastettiğimi anlamış olmalıydı.

Sessiz kalıp odamın tablolar asılmış duvarlarını tetkik etmeye başladığında ben de onu inceledim. Pembe bir eşofmanın üzerine daha açık bir pembe tonunda bir tişört giymişti. Tişörtünün üstünde bir leke vardı.

Tişörtünde leke vardı, yıkamam gerekti.

"Bu çok güzey!" deyip mavi, simetrik ve geometrik olan şekillerle donatılmış modern sanat resmine yaklaştı. Beğendiği tek şey mavi renk olmalıydı. Yaşı itibariyle modern sanatı tefsir edebilecek bir halde değildi.

"Rengini mi beğendin?"

Başını salladı. Tablodan bir süre daha gözlerini alamadı, yeşil menevişlerindeki hayranlık beni güldürdüğünde gülüş sedam onun bu hayranlığından sıyrılıp gerçek dünyaya dönmesine sebep oldu.

Tişörtünde leke vardı.

"Neden güydün?"

"Gülünç gözüküyordun."

Harelerindeki bu duyguyu biliyordum, sormasına zaman vermeden merakına açıklık getirdim.

"Gülünç komik demek."

Kavradığını başını sallayarak dışlaştırdı. Çocuk olduğu için miydi bilmiyordum ama jetlerini çok etkili bir şekilde kullanıyordu. Aslında hak verebiliyordum. Kelime dağarcığı dili yeni yeni öğrendiği için çok dardı ve zihnindeki çoğu şeyi cümlelere çeviremiyor olmalıydı. Jest ve mimikler de onun bu zorlu yoldaki yardımcıları oluyordu.

"Şudoku nasıy oyun?"

Dalgınlığım esnasında yanıma gelmişti, ayağa kalkıp odamın köşesindeki sandalyeyi az önce oturduğum sandalyenin yanına çektim. "Buraya oturur musun, Minel?" diye sordum. Başını salladı, tavşanını masamın üzerine geçici bir süreliğine bırakıp sandalyeye çıktı. Oturuş pozisyonunu düzelttikten sonraysa oyuncağını kucağına tekrar aldı.

Tişörtünde leke vardı.

"Senin bunu anlaman zor olabilir, daha çok yaşı büyüklerin oynadığı bir oyun. Sayıları belli bir düzene göre yerleştirmelisin."

"Ben saymayı biyiyoyum." diyerek konuşmamı böldüğünde öfkelenmedim, çocuktu ve heyecanla kendisi hakkındaki bazı bilgileri paylaşmak istemesi normaldi.

"Sayabilir misin?"

"Biy, iki, üç, döyt, beş, aytı, yedi, sekis, dokus, on."

"Çok güzel saydın." Gülümseyip saçlarına uzandım. Parmaklarımın saçlarına takılmasından endişe duyduğum için yavaş hareketlerle ve genelde avuç içimle saçlarını okşadım. Ayaz da küçük kardeşim gibi davransa bile Minel'in kalbimde sebep olduğu hissiyat çok daha farklıydı.

"Bu oyunda da dokuza kadar olan sayıları kullanıyoruz. Senin bunu oynaman pek mümkün değil, sana kâğıt ve kalem vermemi ister misin? Resim çizebilirsin."

Tişörtünde leke vardı.

"Oyuy."

Çalışma masamın çekmecesinden bir kağıt aldım, renkli ama pek kullanmadığım kalemlerimin bulunduğu şeffaf kalem kutusunu da kâğıtla beraber Minel'in önüne koydum.

"İstediğin rengi kullanabilirsin."

Kalem kutumun fermuarını açarken dediğimi duymamış gibiydi. Tekrardan söyleme gerekliliği hissetmedim.

Ben sudokumu çözmeye devam ederken onun da kurşun kaleminin çıkardığı cızırtı, kağıdı kırıştırmasının hışırtısı kulağıma geliyordu. Ayrıca sandalyede olmasına rağmen yerinde durmuyor, iki yana sallanıp tavşanına bir şeyler fısıldıyordu.

Dikkatimin dağıldığını sezdiğimde kalemimi masanın alt kenarıyla doksan derece oluşturacak şekilde masaya bıraktım ve yan dönüp Minel'i seyretmeye başladım.

Gözlerim ısrarla tişörtünün ön kısmındaki küçük lekeye gitse de kendime, içimdeki dürtüye engel olmaya çalışıyordum. Oradaki lekenin varlığı benim hayatımı değiştirmeyecekti, buna kendimi ikna edebilecek otoriteye sahiptim.

Ceyda Pınar, Gökhan amcamın eski eşi, hala daha hatrımdaydı. O zamanlar sevdiğim bir insan olduğu için, benim de sevdiklerimi dikkatle inceleme gibi bir huyum olduğundan tüm fiziksel özelliklerini ve huylarını, daha doğrusu bize karşı taktığı maskeye göre şekillendirdiği huylarını biliyordum. Minel gerçekten o habis kadına çok benziyordu.

Ceyda Pınar'ın tahrirleri de bu kadar açık yeşildi. Saçları kıvırcık olmasa da, belki de şekillendirerek öyle olmalarına mani oluyordu, sarıydı. Minel'in saçlarıyla tonları aynı değildi, Ceyda Pınar'ın saçları kumrala yakın bir sarıyken Minel'in saçları altın sarısıydı. Tabii, bu küçük farklılıklar benzerliklerine engel değildi.

"Ayda... Ayda..."

Omzuma dokunup ismimi söylediğinde düşüncelerimin kafesinden çıkıp dudaklarıma sakin bir tebessüm kondurdum. Bana uzun bir süredir sesleniyor olmalıydı, böyle düşüncelere daldığımda veya geçmişe gittiğimde bulunduğum çevreden soyutlanırdım.

"Efendim Minel?"

"Güzey oydu mu?"

Çizdiği resmi gösteriyordu. Sadece bir gülen yüz çizmiş, kağıdın geri kalanına bir sürü farklı renkte çizikler atmıştı. Bu resim, sanatsal bir açıdan bakıldığında estetik olmaya oldukça uzak bir resim olsa dahi Minel'in kalbimde kapladığı, her gün genişleyen o yer dolayısıyla benim için çok özel ve güzeldi. Yani "Çok güzel olmuş Minel." derken yalan söylemiyordum.

Sanat subjektiftir.

"Teşekküy edeyim!"

O kadar mutlu olmuştu ki ben de kendimi mutlu olmuşken buldum. Benim için bir şey düşünmeden mutlu olmak pek zordu, aklımda sürekli anılar ve fikirler dolanırdı ancak şu an zihnim gerçekten sessiz ve huzurluydu.

"Sudoku güzey oymuş."

Beni iltifatsız bırakmama çabası beni güldürdü. Ayaz veya Doruk abim her yaptığında imtina ettiğim şeyi yapmak için eğildim, Minel'in yanağına minik bir öpücük kondurdum. İnsanlara temas etmek benim için kolay değildi, o yüzden şu ana kadar böyle bir şey yapmaya çalışmamıştım fakat bir yerden sonra engelleri aşmanız gerekirdi, öyle değil mi?

Gülümsedi, sandalyede dizleri üzerine kalkıp o da benim yanağımı öptü. Ardından burada daha fazla durmak istemiyor olmalı ki, buna üzülmeyecektim zira her saat farklı birinin yanında oluyordu, sandalyeden indi. Tavşanını ve resmini aldı. Resmini alması beni biraz hüzünlendirse de, o resmi saklamayı planlıyordum, belli etmedim.

Kapıya doğru gitti. Yarı yoldayken aklına bir şey gelmiş olmalı ki geri döndü, yanıma geldi, dizlerimin ucunda durup gözlerimin içine bakarken çok şirin bir şekilde gülümsedi.

"Şen çok iyi biyisisin."

Bir şey dememe fırsat bırakmadan odadan çıktı.

Çoğu insanın erkeklere yakıştıramayacağı kadar duygusaldım. Babam her zaman bunun normal olduğunu, insan olduğumuzu, duygu göstermenin, merhamet beslemenin ve kötü şeylere üzülmenin zayıflıktan ziyade imrenilecek bir durum olduğunu söylerdi. Yine de olur olmadık yerde gözlerim yaşardığında bunu bir özgüvensizlikle ve utançla gizlemeye çalışırdım.

Gözümden düşen yaşı bu sefer gizlemedim. Sonuçta üç yaşında, masum kalbinden yalan geçmeyeceğine emin olduğum ve değer verdiğim kuzenimin bana gelip iyi birisi olduğumu söylemesine duygulanmam çok normaldi.

Tişörtünde leke vardı.

.

.

.

Kuzey Aktuna'dan

Tişörtümü çıkardım; dolaptan kendime beni serin tutacak, kısa kollu bir gömlek baktım. Arkadaşlarımla bir kafede toplanıp oturacaktık, normalde dışarıda bir şeyler yapardık ama hava çok sıcaktı.

Beyaz bir gömleği köşeden çekip aldım. Giydim, düğmelerini ilikleyeceğim sırada odamın kapısı zorlanarak açıldı. Bu açılışı biliyordum, Minel gelmişti.

"Ben geydim Kuzey."

Başını kaldırdı, beni gördüğü an gözlerini sımsıkı yumdu. "Biy şey göymedim!"

Plaja da böyle gidiyordum, utanacağı bir şey yoktu aslında. Tabii, bu şirin halinin hoşuma gittiğini inkâr edemezdim. Daha fazla utanmaması için düğmelerimin birkaç tanesini hızlıca ilikledikten sonra yanına gittim, eğilip yumuşak yanaklarından sertçe öptüm.

Gözlerini kısık bir şekilde açtı, giyindiğimi görünce normale döndü. "Şu tipe bak, seni yememi mi istiyorsun sen güzelim? Hım?"

Kaşlarını kaldırdı. Şaşkın şaşkın "Beni mi yiceksin?" diye sorduğunda güldüm masumiyetine. Zaten çocukları çok severdim, kız çocuklarının tatlılığına bir saniye bile dayanamazdım, şimdi bir de bu küçük kız çocuğu kuzenimdi ve böyle, açık yeşil gözleri, sarı kıvırcık saçları olan çok şirin bir şeydi. Kafayı yiyecektim.

"Evet, seni yiyeceğim."

Kolunu kendime çekip bileğini acıtmayacak şekilde ısırdım. Tepki vermedi, elini çekmedi. Geri doğrulduğumda birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra büyük bir sakinlikle eğilip koluma geçirdi süt dişlerini.

Başımı geriye yatırıp sesli bir şekilde güldüm, daha sonra öne eğildim, kolumu ısırmayı bırakıp geriye çekilen ufaklığın kıvırcık saçlarına art arda öpücükler kondurdum.

"Neyeye gidiyoysun Kuzey?"

"Benim bir yere gideceğimi nereden anladın prensesim?"

Gözlerini gözlerimden çekti. Odayı incelerken "Şey..." dediğinde sabırla bekledim. Konuşuyor olabilirdi ama uzun cümleler kurmayı yeni yeni öğreniyordu, bazı kelimeleri unutması normaldi.

"Eybisenden."

"Elbisemden?" Başını salladı. Daha az önce öpmüştüm yanaklarından ama engel olamadım kendime, bir kez daha öptüm.

"Sen de gelmek ister misin?" diye sordum geri çekildiğimde. Açık yeşil gözleri açıldı. Hayretle "Ben de mi?" diye sordu. Saçlarını hafifçe okşarken "Evet prensesim." diye cevap verdim. "Sen de. Arkadaşlarımla buluşacağım, onları tanımış olursun, istemez misin?"

Elini tişörtüne attı, dikkatle baktım, küçük yumruğunu sıkmadı. Gerilmemişti, düşünüyordu, rahatça bir nefes verdim. Minel'i bir kez daha korkutmak istemiyordum, benden uzaklaşması hoşuma gitmezdi.

"İsteyim."

Ayağa kalkarken gülümsedim. "O zaman gidelim, senin üzerini değişelim." Elimi tuttuğunda yana doğru eğilmek zorunda kalsam da şikayet etmedim.

"Eybise giyebiyiy miyim?" diye sordu odasına girdiğimizde. Dolabını açtım, halamın Minel için aldığı renk renk, çeşitli ünlü markaların elbiselerine bakarken konuştum. "Tabii ki giyersin güzelim."

Tatlı bir şekilde güldü, dolaptan bana uyumlu olması için beyaz bir elbise alıp "Bu nasıl?" diye sorduğumda "Güzey!" dedi neşeyle. "Bunu mu giycem?"

"İstersen evet."

"İsteyim."

Elbiseyi askıdan çıkartıp Minel'e uzattım. "Bakmayacağım, sen giy elbiseni." deyip arkamı döndüm. Yetmedi, ellerimle gözlerimi kapattım çocuk gibi. Mahremiyete önem veren bir kuzenim vardı sonuçta.

"Giydim Kuzey."

Arkamı döndüm. Dizimin üzerine çöküp elbisenin katlanan kısımlarını düzelttim. "Çorap seçelim şimdi sana, nerede prensesim çorapların?" Dolabının küçük çekmecesini işaret ettiğinde çekmeceyi açtım, rengarenk yumaklardan beyaz bir taneyi seçtim.

Allah'ım... Çok küçüktü bu çoraplar. Her şeyi çok küçüktü. Şirinliği bana kafayı yedirecekti.

Yere oturduğunu, ayaklarını bana doğru uzatıp ayak parmaklarını açıp kapattığını görünce çorapları ona giydirmemi beklediğini anladım. Çorabı parmak kısımlarındaki dikişin düzgün olmasına dikkat ederek -Arda küçükken çorapları ona düzgün giydirilmediğinde çıldırırdı, artık hepimiz bu konuda temkinliydik- ona giydirdiğimde "Gidiyoy muyuz?" dedi başını kaldırıp.

"Gidiyoruz ama önce babaaannene veya dedene haber vermemiz lazım."

"Yazım?"

"Haber vermeliyiz yani."

"Neden?"

"Çünkü haber vermezsek bizi merak ederler."

"Kızayyay mı?"

Derin bir nefes aldım, pantolonumun kumaşını tutarak hızlı adımlarla beni takip eden prensese baktım. Aile üyelerimin her biri, en rahat olan Gökhan amcam bile, habersiz bir şekilde ortadan kaybolsak bizi buldukları an uzun bir azar nutku çekerlerdi. Bütün bu gerçeklere rağmen Minel'e doğruyu ailemden korkmasın diye söylemedim.

"Hayır bebeğim, sadece biraz endişelenirler."

"Endişeyeniyyer."

Dikkatini çeken, yeni duyduğu kelimeleri hep tekrar ediyordu; bunu da tekrar etmesine şaşırmadım.

"Kim endişelenirmiş güzelim benim?"

Dedem odasından çıkıyordu, Minel'i gördüğü an yere çöküp sıcacık bakışlarla sormuştu bu soruyu. Minel yerinde utangaç bir şekilde iki yana sallandı. Sonra "Sen. Sonya babane, amca, Haye haya..." diye evdekileri saydı. Dedem hayran hayran baktı onun bu haline. "Kurban olurum ben sana." Minel'in yanağına yumuşak bir öpücük kondurdu.

"Dedeciğim, kız torun istediğini biliyorduk da kafanı bir kaldırıp abime baksaydın en azından."

Doruk'un sesini duyduğunda dedem başını kaldırıp aksi bir bakış attı torununa. "Hiçbiriniz Minel etmezsiniz." diye mırıldandığında kaşlarımı kaldırdım. Ebu Cehil döneminin tersini yaşıyorduk, dört erkek bir kız etmiyordu.

"Değil mi benim canım? Bu abilerin senin eline su dökemez bile."

Minel'in yeşilleri merakla açıldı. Sesini kalınlaştırarak, kelimelerin üzerine basa basa "Şu mu dökemez?" diye sorduğunda dedem adeta eridi. Doğrulurken Minel'in saçlarının üzerinden, alnından öptü. "Neredeydin sen bunca zaman?"

Cevap verilmesi için sorulan bir soru değildi, bu yüzden bir sessizlik oluştu. Dedem bana baktı. "Nereye gidiyorsunuz oğlum?" dediğinde sesi yine yumuşaktı. Dalga geçsek de biliyorduk dedemin bizi ne kadar sevdiğini, sadece daha hassastı kız çocuklarına.

"Arkadaşlarımla buluşacağım, Minel'i de götüreyim dedim."

Doruk yanıma geldi, kolunu omzuma atıp yanağımdan sulu sulu öptü. "Abim, canım abim, ben de mi gelsem?" Kardeşlerime karşı zaafım vardı, hayır diyemedim. "Tamam." dedin yavaşça. "Hazırlan."

Güldü. "Ben hep hazırım bebek." deyip yanağımdan makas aldı. Üzerine baktım. Siyah bir eşofman ve bol, siyah bir tişört giyiyordu. Cidden hazırdı.

"O zaman çıkalım."

"Kuzey?"

Dedeme baktım. Tavşanıyla mırıl mırıl konuşan Minel'i gözleriyle işaret etti. "Çok dikkat edin, sakın elini bırakmayın, yanınızdan ayırmayın."

Başımı salladım. Tabii ki Minel'i yanımdan ayırmayacaktım. Kaybolabilirdi, kedi görüp yola atlayabilirdi, insanlardan korkabilirdi, bunların hiçbirine izin veremezdim.

"Arabanın anahtarını aldın mı?"

"Aldım." Avuç içimdeki anahtarı gösterdim. Arabamı on sekiz yaşımı doldurduğumda babam almıştı, Doruk'a da bu yaz almayı planlıyordu.

"Ama bu ayaba..." dedi Minel garaja gelip arabamı gördüğünde. Arabanın etrafında bir tur attı. "Ama bu ayaba..." diye yineledi bir kolunu bacağıma sarıp çenesini bacaklarına yaslayarak bana büyük gözlerle bakarken. "Bisim değiy ki Kuzey..."

"Bizim güzelim, benim arabam."

Arabaya baktı birkaç saniye. Büyük bir kararlılıkla başını iki yana salladı. "Hayıy." dedi yavaşça. "Bizim ayabamız değiy."

Doruk bir dizinin üzerine çöktü. "Fıstığım..." dedi gülerek. "Babanın arabası farklı, Kuzey abinin arabası farklı. Herkesin kendi arabası var."

Bir süre Doruk'a sessizce baktı. "Dev adamın ayabası neyde?" diye sordu bu sessizliğin sonunda. Ben de dizimin üzerine çöküp Minel'le aynı boya gelerek cevapladım. "İşe kendi arabasıyla gittiği için arabası şirkette."

"O ayabayya gideyim."

Doruk'la kısa ama anlamlı bir bakışma yaşadık. Amcam arabasına kimseyi kesinlikle ama kesinlikle dokundurtmazdı, zorunda kalmadıkça arabayı kirleteceğimiz gerekçesiyle bizim binmemizi bile istemezdi. Dolayısıyla Minel'in istediği şey imkânsızdı, hatta imkânsızın da ötesindeydi.

Doruk "O arabayla gidemeyiz fıstığım, babanın geri dönmek için arabasına ihtiyacı var." diye açıkladığında prenses bariz bir şekilde üzüldü ama zayıf bir sesle "Tamam." demekten başka bir tepki vermedi.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Her çocuk gibi isteğinde diretse, bize kök söktürse olmaz mıydı? Böyle sakin, mahzun bir tavırla her dediğimizi kabullendiğinde onun bizden ne kadar farklı bir ortamda üç sene geçirdiğini çok daha açık bir şekilde anlıyordum ve içimden bir parça adeta eksiliyordu.

"Gel prensesim, kemerini takalım."

Çocuk koltuğu olmadığı için onu direkt olarak arkaya oturtup kemerini taktım, doğrulmak için hareket ettiğimde öne uzanıp yanağıma küçük bir öpücük kondurdu, duraksadım, dudaklarıma bir tebessüm konuk olurken gözlerimi hayatımıza yeni girmesine rağmen kalbimizde bayağı bir yer işgal eden bu minik kıza çevirdiğimde utandı, gözlerini kaçırdı. Bir şey söyleyip onu daha fazla utandırmak istemedim, saçlarının üzerinden öpmekle yetindim.

Ben koltuğuma oturup arabayı çalıştırırken Doruk Minel'le konuşuyordu. "Fıstığım, hazır mısın mükemmel bir araba yolculuğuna?" Altı üstü on dakikalık bir yolumuz vardı.

"Hazıyım."

"Abim, canım abim, bize oradan bir müzik salsana be!"

Başımı iki yana sallayıp güldükten sonra cebimden telefonumu çıkarıp geriye uzattım. "Al, sen seç." dediğimde ellerini ovuşturup güldü. Minel'in kıkırtısını duydum, Doruk da zaten onun bu kıkırtısını duymak için yapıyordu ne yapıyorsa.

"Ne açalım? 2010’lar pop açalım, Aleyna Tilki gider."

Aleyna Tilki benim müzik zevkime hiç uygun değildi ama sesimi çıkarmadım, büyük bir ihtimalle Minel sevecekti çünkü.

"Çaldığın o kalbi, yerine koy lütfen eğer hislerinden pek emin değilsen."

Doruk şarkıya bağıra bağıra eşlik etmeye başladığında dikiz aynasından Minel'e baktım. Sitemle "Minel'i korkutacaksın." dediğimde Doruk bir anlığına durdu, Minel'e baktı, daha kısık bir sesle şarkıya devam etti.

"Aradığın aşksa en güzelinden, o zaman başla. Açarım kapıları, hazırım dünden."

Minel'in bilmediği için şarkıya eşlik edemediği, Doruk'un bağırarak şarkı söylerken Minel'in ellerini tutup onu oturduğu yerde dansa zorladığı on dakikanın sonunda kafenin önüne gelmiştik.

"Kuzey, buradayız!"

Elini kaldırıp bana seslenen, sesi gür olduğu için rahatça duyduğum arkadaşımın olduğu tarafa ilerledim. Minel ve Doruk peşimden geliyorlardı, daha yavaşlardı. Minel etrafı incelemeyi seviyordu, Doruk da dikkati çabuk dağılan bir insandı, Minel neye bakıyorsa o da bakıyordu.

"Kanka, Doruk'un yanındaki küçük kız kim?" diye sordu Arın oturmamı bile beklemeden. Kağan "Bekle de otursun bir." dedi bıkkınca, Arın'sa aldırmadı, cecap istercesine bana bakmaya devam etti. Sandalyemi çekerken yanıtladım.

"Kuzenim."

"Anne tarafından herhalde?" dedi Selim. Ayaz ve Arda'yı, amcalarımı ve halamı tanıdığı için -çocukluk arkadaşıydık- bu tepkiyi vermesi normaldi. Başımı iki yana salladım.

"Yok, Gökhan amcamın kızı."

"Kimin, kimin?"

"Ne ara lan?"

"Bu kız daha dün yoktu."

Tepkilerine gülerken saçlarımı karıştırdım, hepsi saygın ailelerin çocuklarıydı ve senelerdir tanışıyorduk, bu yüzden gerçekleri söylemekten zarar gelmezdi.

"Amcamın eski eşi sakladı Minel'i, birkaç hafta önce öğrendik varlığını. O zamandan beri de bizimle."

Arın omzuma vurdu. "Hiç de söylemiyorsun lan." Kaşlarım çatıldı, uyarırcasına "Minel'in yanında argo kullanma." dedim peşin peşin. Her şeyi öğrenmeye, tekrar etmeye meyilliydi ve ona kötü bir sözü öğretmek isteyeceğim en son şeydi. Hem Minel kibar bir çocuktu, benim prensesimdi, böyle laflar ona yakışmazdı.

"Biz geldik!"

Normalde Minel'in söyleceği şeyi bu sefer Doruk söylemişti çünkü ufaklık; Arın, Kağan ve Selim'i incelemekle meşguldü. Biraz da çekingen ve gergindi, giydiği elbiseyi sıkıp bırakan yumruklarından anlamıştım.

"Hoş geldin kanka." deyip elini uzattı Arın. Doruk'la çok iyi anlaşıyorlardı, hatta Arın'ın bana yakın olduğundan çok Doruk'a yakın olduğunu bile söyleyebilirdim. Kafaları uyuşuyordu.

"Kuzey abiyle benim arama oturtsak seni olur mu fıstığım?"

Minel başını sallamakla yetindi. Aramızdaki sandalyeyi oturması için çektiğimizde yavaşça saçlarını okşadım, oturur oturmaz bana çevirdiği bakışlarına karşılık onu rahatlatmak için gülümsedim. Tavşanını sandalyesindeki boşluğa koyarken gülümseyişime karşılık verdi.

"Bak, bunlar Doruk abinle benim arkadaşlarımız." dediğimde sesim yumuşaktı. "Arın, Kağan ve Selim."

Bizimle tanıştığında bize yaptığı gibi inceledi bu üçlüyü. Kağan gülümseyip "Memnun olduk ufaklık ama senin adın ne?" diye sorduğunda "Miney." dedi yavaşça. "Ben de memnun oyduk."

Yaptığı hataya güldü Doruk, bana fırsat vermeyip Minel'in yanağından bir öpücük çaldı. Aksi bakışlarımı umursamadı geri çekilirken, hatta sırıttı. "Kıskanma abiciğim."

Kıskanmıyordum. Sadece bana da izin vermeliydi, Minel benim de kuzenimdi ve zaten Doruk'la benle olduğundan daha yakındı, yetmiyor muydu?

"Bir şey söylemedik siz gelince yeriz diye. Sipariş verip öyle oturalım."

"Sen ne yemek istersin prensesim? Menüye de bakabiliriz." dediğimde "Aç değiyim ki..." dedi yavaşça. Kendisine göre hiçbir zaman aç değildi, bir kez bile yemek istediğini görmemiştim.

"Olmaz öyle fıstığım, seç bir şey."

Onun önüne açtığımız menüyü "Tamam." diye mırıldandıktan sonra incelemeye başladı. Birkaç saniye bile geçmeden "Bu oysun." dedi işaret parmağını menüde bir yere bastırıp. Doruk bir yandan eğildi, ben de diğer yandan eğildim, gösterdiğine baktık.

Teyit etmek için "Muzlu pasta mı istiyorsun güzelim?" diye sorduğumda "Muzyu mu?" dedi şaşkın şaşkın. Bir kez daha pastanın fotoğrafına baktı.

"Pastanın muzlu olduğunu bilmiyorsan nasıl seçtin?"

Birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra yavaşça "Sayı oyduğu için." dediğinde gülmeden edemedim. "Seni yerim, rengine bakarak mı yemek seçtin?" Başını salladığında yanağından sertçe öptüm.

Herkes alacağı şeye karar verdiğinde garsonu çağırdık, istediklerimizi söyledik. Minel bu arada Arın, Selim ve Kağan'ı inceliyordu. Yeşil gözleri yine büyükçe açılmıştı.

"Yüzümüzde bir şey mi var?" diye sordu Arın bana bakıp. Minel'in onları böyle izlemesinden bahsediyordu.

"Yok kanka." dedi Doruk. "Herkesi öyle izliyor, vaktinde bizi de izledi. Bir süre böyle olacak. Sürekli Dizi'deki o koca göz gibi."

"Çok tatlı lan." deyip güldü Kağan. Gözlerimi belerttiğimde anlamadı, o sırada Minel gözlerini kırpıştırarak sordu. "Yan ne demek?"

Gözlerimi Kağan'dan çekmedim, elini ensesine götürüp mahçup bir şekilde güldüğünde Minel'e döndüm. "Kötü bir söz abim, sen söyleme."

"Tamam, söyyemicem."

"Söyyemicekmiş." deyip güldü Doruk. Sonra ona şaşkın şaşkın bakan Minel'in iki yanağını sıktı. Kaşlarımı çattım. "Yanağını sıkma." Sesim aksiydi. "Kızarıyor."

"Sert sıkmıyorum Kuzey, kıskanma."

"Kuzey? Abi nerede?"

"Taze bitti, dağa kaçtı, yandı, bitti, kül oldu."

"Hıı..." Minel'e baktık; nefesini tutmuş, gözlerini kocaman açmış, Doruk'a bakıyordu. "Ne?" dedi sesini kalınlaştırarak.

"Naşıy yandı?"

Mecazları anlamayan bir Aktuna olduğunu da hatırlamamız gerekiyordu sanırım, şimdi bize tatlı tatlı bakan bu kıza açıklama yapmamız gerekiyordu. Saçını okşarken başladım.

"Şimdi güzelim, şöyle..."

Bölüm sonu

9 yorum