İçeriğe geç

MİNEL

Bölüm 3 · 22 dk okuma

MİNEL

Bölüm 3

🐣3🐣

Hakan Aktuna'dan

Saçlarımın karışık bir kısmı kalmadığından emin olduktan sonra gümüş saatimi taktım, odamdan çıktım. Bugün işe birkaç saat daha geç gideceğim için vaktim vardı. Bahçeye çıkmak, hasır koltuklarda oturup güzel bir sabah kahvesi içmek istiyordum.

Saat daha çok erkendi, altı buçuk bile olmamıştı, bu yüzden merdivenleri kimseyi uyandırmamak için sessizce indim.

Bahçeye çıkmanın kısa yolu oturma odasına girip yere kadar uzanan camların arasındaki sürgülü kapıdan çıkmaktı, bu yüzden oturma odasına girdim ama adımlarım aniden durdu.

Minel orta sehpanın yanında dizlerinin üzerinde durmuş, bir şeyler yapıyordu. Arkası bana dönüktü, bu yüzden geldiğimi fark etmemişti. Sesini duyunca cümlelerini anlayabilmek için birkaç adım yaklaştım.

"Sayı oysaydı daha güzeydi."

Hale'nin bıraktığı moda dergilerine bakıyordu. Dayanamadım, dudaklarımda büyük bir tebessüm oluştu. Bir kızım olmasını hep çok istemiştim, Allah onun yerine bana iki tane oğul vermişti. Tabii ki şikayetçi değildim; aksine, varlıkları için her gün Allah'a şükrediyordum.

Yine de...

Moda dergisine bakan, lila pijamalı, kıvırcık saçlı kız çocuğunu görünce içim gitmiyor değildi.

Onu ürkütmemek adına bir anda konuşmadım, adım seslerimle kendimi belli ettim. Yine de irkildi, arkasını dönüp beni gördüğündeyse ayaklandı.

"Günaydın."

Gülümsediğimde utangaçça gülümsedi. "Günaydın." Bazı kelimelerin tüm harflerini söyleyebilse bile tonlaması çocuksuydu, her konuştuğunda insanın yanaklarını ısırası geliyordu. Dün akşam boyunca "Isıramam, ısıramam, daha yeni tanıştık." diye sayıklayan Hale'yi şu an çok iyi anlıyordum.

"Neye bakıyordun?"

Koltuğa oturup dergileri işaret ettiğimde gözlerini kaçırıp "Şey..." dedi. "Ben gündüz uyandım. Sonya..." Etrafına bakındı, doğru kelimeyi bulamıyor gibiydi. Bekledim. "Sonya canım sıkıydı." Başını sallayarak kendi dediklerini onayladı. Konuşmaya devam etmeyince susmaması için "Sen de buraya mı geldin?" diye sordum.

Cevap vermedi, onun yerine açık yeşil gözlerini gözlerime dikip mahzun mahzun sordu. "Kısdın mı?"

Hemen "Hayır." dedim, rahatlaması için güldüm. "Ben nasıl sana kızayım? Hem sen kızılacak bir şey yapmadın."

Bir şey demedi ama bariz şekilde rahatlamıştı. Tekli koltuktan tavşanını aldıktan sonra geldi, koltuğa çıkıp hemen yanıma oturdu. Kollarını tavşanına sardı; koltuğun üzerinde kalan, aşağı sarkmayan ayaklarını salladı.

Çorap giymediğini görünce "Ayakların üşüyor mu?" diye sordum. Başını iki yana salladı ama doğru söylediğinden emin olamadım. İşaret parmağımın tersiyle ayağının üzerine dokunduğumda buz gibi tenini hissetmek beni ayaklandırdı.

"Ne demek üşümedim, üşümüşsün." diye söylendim. Onun için dün sipariş ettirdiğim kıyafetler arasında çorap da olmalıydı. Poşetleri misafir odalarının ilkine koymalarını söylemiştim.

"Sen burada bekle, ben çorap alıp geleceğim."

Başını salladığında odadan çıktım. "Buz gibi olmuş, buz gibi." diye söyleniyordum misafir odasındaki bir sürü poşetin arasından çorap çıkarmaya çalışırken. En son mavi kalpli, beyaz bir çift bulduğumda ayaklandım.

"Geldim."

Ayaklarını sallamayı bıraktı. Elimdeki çorapları gösterdim. "Bunları bulabildim." Önünde diz çöktüm, çorapların paketini söktüğümde ancak konuşmuştu. "Çok güzeyyeymiş."

Nedense her şeye güzel diyen bir çocuk olduğunu hissediyordum.

Çorapları giydirdim, parmak ve dikiş kısımlarını düzeltip rahatsız olmasını engelledim. Arda böyle şeylere çok takıldığı için ailecek idmanlıydık.

"Yine de üşürsen söyle, tamam mı?"

Başını salladı. "Tamam." Doğruldum, saçlarının üzerine bir öpücük kondurdum. Çocuklara has o masum koku burnuma dolduğunda gözlerim bir iki saniyeliğine kapandı. Bu bir iki saniye havuzun başında saatlerce oturmaktan bile daha dinlendirici gelmişti.

"Televizyon izlemek ister misin?"

"Biymem."

Bunu evet olarak kabul ettim. Televizyon izletme yanlısı değildim ama yanında oynayabileceği bir oyuncak yoktu. Sadece kucağındaki peluş tavşanı vardı ki o da çok kirliydi, televizyon izlemesi bile o oyuncakla oynamasından daha iyiydi.

Annesi hiç mi "Şu oyuncağı yıkayayım." dememişti?

Kanalları gezip TRT Çocuk'u buldum. Aklıma ilk gelen çizgi film kanalı buydu. Başını koltuğun minderine yasladı, sessiz ama dikkatli bir şekilde televizyondaki tuhaf şekilli, hayvanımsı şeyleri izlemeye başladı. Bu sırada hala daha tavşanına sarılıyordu.

Ben de başımı geriye yatırdım, vücudumu aşağı kaydırıp ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim. "Bu çizgi filmin adı ne?" Ekranın sağ alt köşesinde yazsa da ona sormak istemiştim.

"Kaye."

Hımladım. "Şunun ismi ne peki?" Pembe, pandaya benzer karakteri işaret ettiğimde başını yasladığı yerden kaldırdı, gözlerini kırpıştırdı. Birkaç saniyenin sonunda "Biymiyoyum." dedi.

"Neden bilmiyorsun? Bu çizgi filmi sevmiyor musun?"

"Seviyoyum."

"Ama karakterin adını bilmiyorsun."

Gözlerini kaçırdı. "Unuttum." Daha fazla üzerine gitmedim, kıyamıyordum, cevap veremeyince utanmıştı.

Ne kadar süre çizgi film izlemiştik bilmiyordum ama bayağı vakit geçmiş olmalıydı ki annem ve babam oturma odasına girdi. Kolumu kaldırıp saatime bakınca kaşlarım havalandı, saat sekiz buçuk olmuştu.

Kendimi Minel'e alıştırmayayım dedikten sadece saatler sonra iki saat boyunca onunla oturup çizgi film izlemiştim.

"Günaydın." dedi babam. Her zamanki yerine, Minel'in otuz santim kadar uzağına, oturduğunda annem de onun yanındaki yerini aldı. Minel başını kaldırdı, yayvan oturuşunu toparlarken annemle babama kaçamak bir bakış attı.

Biz bu miniğin çekingenliklerini, korkulu bakan gözlerini ne yapacaktık?

"Günaydın." Ben günaydın dediğimde Minel de yavaşça "Günaydın." dedi. Beni taklit etmesine gülümsedim, saçlarını okşadım. Babam bana öyle bir baktı ki yerimde olmak istediğini anladım. Bizim ailenin kız çocuklarına karşı büyük bir zaafı vardı.

"Onlarla tanıştın mı?"

Annemle babamı gösterip sorduğum soruya başını iki yana sallayarak cevap verdi. "O zaman sizi tanıştıralım." Annemi gösterdim. "Annem Gülten." Annemi inceledi. "Babam Raif." Bu sefer de babamı inceledi. Hep böyle yapıyordu, insanları yeşil gözlerini meraklı meraklı açıp inceliyordu.

"Ben de Miney."

"Memnun olduk canımın içi." dedi annem. Minel'e şefkatle bakıyordu, içinden ne kadar güzel olduğuyla alakalı bir şeyler geçirdiğine emindim.

"Ben de memnun oyduk."

Yaptığı cümle hatasıyla güldük. Neden güldüğümüzü anlamamıştı, tam açıklayacaktım ki Hale koşar adım içeri girdi. Nefes nefeseydi. "Minel yok. Yukarıya da baktım, yo-" Tam o anda kahve gözleri benim vücudum onu engellediği için Hale'yi görmek adına öne doğru eğilen Minel'e takıldı.

"Buradasın." dedi nefes verirken. "Uyanırsan yanıma gel demiştim." Sesi öfkeli değildi, bu yüzden Minel bir şey demedi. Sadece Hale'ye baktı. Hale babamla Minel'in arasına otururken "Bana böyle bakma, yerim seni!" deyip ufaklığın çenesini kavradı, yanağına sıkı bir öpücük kondurdu.

"Oh! Dünden beri bunu yapmak istiyordum." Diğer yanağını da öptü. Canım çekmişti, gözlerimi başka bir yöne çevirdim. Biraz daha bakarsam dayanamayacaktım ama böyle olmamalıydı, belki de yeğenim değildi, ona alışmamalıydım.

"Güzel uyudun mu bebişim?"

Başını salladı. "Uyudum." Aklına bir şey gelmiş gibi başını kaldırdı ama gözlerini Hale'nin gözlerine çıkarmadı. "Şey... Kedi duydum gündüz."

"Bahçeden gelmiştir."

Yerinde kıpırdandı. Bir şey soracaktı ama soramıyordu, Hale onun cesaret etmesini bekledi. Babam elindeki bulmaca sayfasına bakıyormuş gibi davransa da Minel'in ne diyeceğini dinliyordu, annemse dimdirekt ona bakıyordu.

"Kediniz mi vay?"

Hale başını iki yana salladı. "Hayır." Açıklama yapacaktı ama Engin'in içeri girmesiyle sustu. "Günaydın ev ahalisi!" Sesi çok gürdü. Minel irkilip Hale'ye sokulduğunda gözlerimle Engin'i uyardım. Mahçupça ensesini kaşıdı, daha kısık bir sesle tekrarladı. "Günaydın."

Birkaç saniye sessizce durduktan sonra "Kediden bahsediyordunuz." diyerek az önceki konuşmamıza geri dönmemizi sağladı.

"Evet, doğru." Hale göğsüne yaslanmış Minel'e döndü. "Kedimiz yok bebişim ama bahçeye bazen kediler giriyor."

"Göyebiyiy miyim ben de?"

"Tabii ki görebilirsin." Eğilip alnından öptü. Çok çabuk bağlanmıştı, duygusallık ediyordu. Her ne kadar Minel'in tatlı hallerine benim de içim gitse bile böyle yapmamalıydık. DNA testi büyük bir ihtimalle pozitif çıkacaktı ama çıkmama ihtimalini de göz ardı edemezdik.

Çalışanlar içeri girip kahvaltılık şeyleri masaya taşımaya başladıklarında kahvaltı saatinin geldiğini anladım. Hepimiz evde olduğumuz vakitlerde kahvaltıyı belli bir saatte yapardık, herkes kendisini ona göre ayarlardı. Çalışanlar için de daha kolay oluyordu.

Babam bulmacasından başını kaldırmadan "Gökhan'ı arasanıza." dedi. "Nerede kaldı hergele?" Telefonumu orta sehpanın üzerinden aldım. Hale veya Engin arasaydı telefonunu açmayabilirdi.

"Heygeye ne demek?"

Dudaklarımda bir gülüş oluşurken başımı eğip bunu Minel'e göstermemeye çalıştım. Güldüğümüzü görürse bu kelimeyi sürekli kullanırdı.

Annem "Güzel bir kelime değil." dedi, sesinde uyaran bir ton vardı, babama içten içe kızdığını anladım. "Sen söyleme, olur mu?"

"Tamam."

Kedi yavrusu gibi çıkmıştı sesi, Hale'nin bir kez daha onu öptüğünü duydum. Bir yandan da "Yerim seni!" diye bağırdığı için ayaklandım, Gökhan telefonu açarsa duyabilmeliydim, bahçeye çıktım. Hasır oturma takımının olduğu mermer yere çıplak ayakla basıyorduk, her gün temizleniyordu. Bu yüzden terlik giyme derdine düşmemiştim.

"Ne oldu?"

"Neredesin? Kahvaltı yapacağız."

Derin bir nefes verdi, arkadaki seslere bakılırsa arabaydı. "Ne selektör yapıyorsun lan?" diye bağırması düşüncelerimi doğruladı. "Dön lan önüne! Öncelik bende, gelip selektör çakıyor bir de."

Ne kadar bıkmış olursam olayım sakince "Bir kez olsun trafikteyken kavga etme." dediğimde hemen "Yok." dedi. "Olmaz. Gözüme uyku girmez."

Her zamanki gibi dalga geçiyordu, daha geçen hafta on kişilik bir kavganın sonucunda karakolluk olmuştu. Saatlerce avukatlarla konuşup onu çıkartmaya çalışmıştım ve dalga geçiyordu.

"Kahvaltıya yetiş. Kavga etmeden ve hız yapmadan gel. Bekliyoruz." Cevap vermesine izin vermeden kapattığım telefonumu hasır, alçak masanın üzerine bıraktım.

Ellerimi ceplerime koyarken gözlerimi semada gezdirdim. Dünden beri yaşananlar her zaman mantıksız bulduğum Türk dizileri gibiydi. Daha güzel bir benzetme yapmak gerekirse Tanzimat romanları da denilebilirdi.

Romanlarda kan bağı olan insanların bunu bilmeseler bile birbirlerine bir sempati beslediklerinden bahsedilirdi, bunu her zaman saçma bulmuştum. Peki o zaman ailenin tüm üyelerinin içerideki küçük kız hakkında olumlu, bayağı olumlu şeyler düşünmelerinin, ona daha şimdiden büyük bir koruma içgüdüsüyle yaklaşmalarının nedeni neydi?

Ona mesafeli olmamız, kendimizi ailecilik oyununa kaptırmamamız gerektiğini düşünen bendim. Sabah onunla saatlerce çizgi film izleyen de bendim. Mantığım ve duygularım belki de ilk kez bu kadar çelişiyordu.

Bakışlarımı engin mavilikten çekip arkamı döndüm, oturma odasına baktım. Ne zaman ona baksam içim şefkatle doluyordu ama bu şefkat, yolda gördüğüm şirin bir çocuğa beslediğim şefkat gibi değildi. Çok daha güçlüydü. Beni düşüncelere sürükleyen de buydu.

Acaba yeğenim olduğunu mu hissediyordum?

Zil sesinin boğuk bir şekilde kulaklarıma ulaşmasıyla Gökhan'ın geldiğini anladım, masaya geçecektik, bu yüzden içeri girdim. Düşünceli ifademi yüzümden sildim. Beynimde onlarca şey gezse, aklımdaki tilkilerin kuyrukları birbirine dolansa bile bir şey belli etmezdim. Aile üyelerim bana baktıklarında kendisinden emin, güven verici, ne yapılacağını bilen bir adam görmelilerdi.

"Günaydın beautiful evimin beautiful insanları!"

Gökhan, onun hemen ardından da küçük oğlum Doruk içeri girdiği için herkesin başı oturma odasının kapısına dönmüştü. Kuzey de on saniye kadar sonra içeri girdi, koltuklara yerleştiğimizde kahvaltı için eksik kalan isimler her zamanki gibi Ayaz ve Arda'ydı.

Belli etmeden Gökhan'a baktım. Yüzü ifadesiz olsa da annemden aldığı mavi, alevlere şeffaf gözleri onu ele veriyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu. Çok büyük bir kavgaya karışıp bu fırtınanın rüzgarlarını estirmek istediğine emindim, bu yüzden belli bir süre gözümü üzerinde tutmalıydım. Zaten babam da onun bu halini fark etmiş olmalıydı, bana yardım ederdi.

"Kız, sana da günaydın!"

Doruk Minel'in oturduğu yerin önünde diz çöküp gözlerini aynı seviyeye getirdiğinde Minel utansa da "Günaydın." diyebilmeyi başardı. "Adımı unuttun mu yoksa? Niye söylemedin?" diye sordu Doruk, sahte bir üzüntüyle. Oğlum da bana çekmişti, Minel'e söylemediği şeylerin hesabını sorup üzerine gitmeyi seviyorduk.

"Unutmadım."

"Ne o zaman adım?"

"Doyuk."

Arda içeri girdiğinde Doruk'un söylediğini duyamadım, dikkatim yemek masasına kaymıştı. Arda geldiğine göre saat tam dokuzdu. Kahvaltı da hazır olmalıydı, çalışanlarımız dakikti, şu anda işlerini bitirdiklerine emindim.

Herkes ayaklandı. "Ayaz nerede?" diye sordu annem. Hale gözlerini devirirken "Nerede olacak?" diye homurdandı. "Ayılmaya çalışıyordur." Her zamanki sandalyesine oturduğunda konuşmaya devam etti.

"Üstünü örteyim diye odasına gittim, bir baktım ki hala daha oyun oynuyor. Dedim ki 'Çocuk! Ben seni on bir saatte doğurmuşum, sen kendine bunu yapamazsın!' Sonra da onu yatağa soktum."

Minel bu sırada ellerini arkasında bağlamış, Hale'yi izliyordu. Kendime söz veriyordum, yeğenim olduğunu öğrenirsem yanaklarını ısıramadığım her an için ısıracaktım.

"Minel, buraya gel istersen canımın içi."

Annemin yumuşak sesiyle bakışlarını oraya çevirdi, annem ve babamın tebessümleriyle karşılaştığında onların yanına ilerledi. Annem ve babam normalde karşılıklı otururlardı ama bu sefer aynı sıradalardı, aralarında da bir sandalye boşluk vardı. Anlaşılan oydu ki Minel için boş bırakmışlardı.

"Geydim." Babam derin bir nefes alıp gülümsedi. "Gel, otur." deyip üzerine bir minder koyarak seviyesini yükselttikleri sandalyeyi gösterdi. "Otuydum." Böyle yaptığı her şeyi söyleyecek miydi? İtiraz etmezdim.

Annem sandalyesini masaya yaklaştırdı. Elini sandalyenin sırtından tamamen çekmeden önce Minel'in saçlarını okşamayı da ihmal etmedi. Bukleleri hepimizi çekiyordu, insan kendine engel olamadan o bukleleri ya karıştırmak ya da büyük bir şefkatle öpmek istiyordu.

"Sevmediğin bir şey var mı bebişim?"

Hale'yi görmek için masaya doğru eğildi, yanağı porselen tabağa neredeyse değecekti. Sonunda kız kardeşimizi görmeyi başardığında başını iki yana salladı. "Yok."

"Bunu söylemek için bu kadar eğilmene gerek yoktu sanki bücürük."

Engin'e baktı. Gözlerini kırpıştırdığı birkaç saniyenin sonunda "Anyamadım." dediğinde Engin güldü. "Bir şey demedim."

O an içime Gökhan'a bakmam gerektiğine dair bir his doğdu. Bir sandalye ötemdeydi, aynı sıradaydık, yani Minel'i o da görebilirdi ama başını kaldırmıyordu. Umursamaz bir ifadeyle tabağına bir şeyler koyuyordu.

Yüzündeki umursamazlıkla bizi mi kandıracaksın abiciğim? Sıktığın çeneni ne yapacağız?

İçi içini yiyordu. O testin pozitif çıkma ihtimali onu mahvediyordu çünkü pozitifse kızıyla üç sene kaybetmiş demekti, kızı onu tanımıyor demekti, en önemlisi de baba olmayı öğrenmesi gerekiyor demekti. Sürekli göz kulak olduğum, belki de babamdan çok arkasını topladığım kardeşimi azıcık tanıyorsam çok berbat bir baba olacağını düşünerek kendine eziyet ediyordu. Beceremem, diyordu. Baba olamam.

Gökhan'ın çok iyi bir baba olacağına ve bunun altı ay bile sürmeyeceğine imzamı atabilirdim.

"Peynir ister misin?"

Arda'nın tabağı göstererek utangaç bir sesle Minel'e yönelik sorduğu soru Engin'in mutlu olmasına sebep oldu. Arda annesinin ölümünden sonra çok içine kapanmış, cenazeden sonra üç sene boyunca tek kelime bile konuşmamıştı. Bu yüzden onun her bir kelimesi, cümlesi hepimiz için ama özellikle de babası Engin için altın değerindeydi.

"Peyniy mi?"

Kuzey de Doruk da güldü. Minel'in her yanlış telaffuzunda güleceklerse çok işimiz vardı, zira bu Aktuna adayının r ve l'leri bir kez dahi doğru telaffuz ettiğine şahit olmamıştım.

Arda başıyla onayladı. Minel'in yanlış söyleyişi yerinde rahatsızca kıpırdanmasına neden olsa da diyaloğa devam edebilmişti.

"Sever misin?"

"Biymem."

Herkes duraksadı, çatal kaşık sesleri bir iki saniyeliğine kesildi. Hale "Hiç denemedin mi bebişim?" diye sorduğunda başını iki yana salladı.

"O peynir sevmiyordu, değil mi?" Engin'in Ceyda'yı -Minel'in annesini- kastederek sorduğu soruya Gökhan başını iki yana sallayarak cevap verdi. Çenesi öncekinden de sıkıydı, çatalının sapını tutan parmakları bembeyaz kesilmişti.

Dirseğimi masaya yaslarken yüzümü ovuşturdum. Ceyda karakter bakımından çok zayıf bir insandı, bunu uzun zamandır biliyordum ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Kendisi sevmiyor diye eve peynir almamış; 3 yaşında, gelişimi bakımından süt ürünleri tüketmesi gereken kızına tadını denettirme zahmetine bile girmemişti.

Kuzey "O zaman..." diyerek sessizliği bozdu. Yüzüne büyük bir tebessüm yerleştirmişti ama ben babasıydım, moralinin bozulduğunu anlayabiliyordum.

"Tüm peynirlerden dene, en çok hangisini sevdiğini bulalım." Masadaki çeşit çeşit peynirden az az alıp Minel'in tabağına koydu. Minel telaşla tabağına baktı.

"Çok oydu Kuzey, çok!"

Kuzey Minel'in tabağına uzanmak için ayağa kalkmıştı, geri oturmadan önce Minel'in saçlarını karıştırdı. "Az az koydum hepsinden, çok olmadı."

Bizim kıvırcık itiraz etmedi, çatalını alıp peynir parçalarından bir tanesini ağzına attı. Yanlış görmediysem seçtiği peynir çeşidi en kokulu olanıydı, öyle ki annem ve Hale tabağını bile yanlarına yaklaştırmazlardı.

Peyniri bir iki kez ağzında döndürdü, sonra yüzünü ekşi bir şey yemiş gibi buruşturdu. Babam bu peynirin anneme ve Hale'ye karşı savunuculuğunu yedi yirmi dört yapmıyormuşçasına onun bu haline güldü.

Minel gözlerini sımsıkı kapatıp ağzındaki lokmayı zar zor yuttuktan sonra dediği ilk cümle -Gökhan'ın bile dudaklarının kıvrılmasına neden olmuştu- şu oldu: "Ben peyniy sevmedim."

.

.

.

Doruk Aktuna'dan

"Bak, burada kedi. Gel."

Bir saattir bahçede dolaşıp kedi arıyorduk, tam bir saattir! Kediler sanki sonsuzluk taşıydı da biri onları saklamıştı. Neyse, bir tane bulmayı başarmıştık en azından.

Yeşillerini bize çevirdi, yanaklarını tombullaştıracak şekilde gülümsedikten sonra beyaz kısımları griye dönmüş tavşanının kolunu sıkıca tuttu, koşarak yanımıza geldi. Halamın onun için ayarladığı pembe tulumu ve beyaz tişörtü giyiyordu. Saçları iki yandan toplanmıştı, ayağında da pembe terlikler vardı.

Şeker Kız Candy seni, ben şimdi seni ısırmayıp ne yapayım?

Başını okşadığım gri kedi bunun zevkini çıkarırken Minel hemen yanımda durdu. "Ben de, ben de." deyip yere çöktü. Tavşanını kucağına sıkıştırırken küçük ellerini kediye uzattı. Arda rahatsızca yerinde kıpırdandı; Minel'in kediye dokunmasını istemediğine, bunun hijyenik olmadığını düşündüğüne şerefim üzerine bile yemin ederdim.

"Meyhaba kedi."

Tüylerini okşadı. Bir yandan da başını eğmiş, kedinin yüzüne bakıyordu. Milyon dolarlara açık arttırmada satılan tablolar gibiydi şu an. Tablonun adını bile görebiliyordum: Kedi Seven Kız

"Naşıyşın?"

Konuşmasına güldüm. R ve l'leri hiçbir zaman söyleyemiyordu. Bazense z'leri s, s'leri de ş olarak söylüyordu. Tam kafasını çikolata ısırır gibi ısırmalıktı yani.

"Ben de iyiyim, teşekküy edeyim."

"Yalnız Doruk abi, küçücük kız senden daha kibar."

Ayaz'a ters bir bakış attığımda bir iki adım ötemde duran abim "Doğru söylüyor." diye onayladı.

Bir Sezar'ı bıçaklayan Brütüs, bir de sen be abi...

"Kedi, annen neyde?"

Sorduğu soru hepimizi duraksattı ama belli etmemeye çalışıp gülmeye devam ettim. Ayaz hariç hiçbirimizin annesi yoktu, Disney prensesleri gibiydik bu konuda.

"Doyuk..." Düşüncelerimden kurtulup başımı eğdim, kediyi sevmeye devam ediyordu ama gözleri bendeydi. "Efendim fıstık?"

Durdu, kaşları çatılırken "Fıştık?" dedi sorarcasına. Dayanamadım, eğilip yanağına sert bir öpücük kondurdum. Abim beni tişörtümün yakasından bir aslanın yavrusunun ensesini dişleriyle tuttuğu gibi tutup çekmeseydi diğer yanağını da öpecektim.

"Bu bir iltifat." diye açıkladı Arda ama pek bir işe yaramamıştı, bücürük anlaşılan iltifatın da anlamını bilmiyordu. "Güzel söz." dedi Ayaz. Arda'ya baktı alayla. "Arda abin sever ıvır zıvır kelimeler kullanmayı, güzel söz desene direkt."

"İltifat ıvır zıvır bir kelime değil." diye itiraz etti Arda, kızarmaya başlamıştı. "Minel de öğrenmiş oldu, kelime dağarcığı gelişti."

"İltifat kelimesini bilmese yaşayamazdı çünkü."

"Ayaz..." diye uyardı abim. Biri 13, diğeri 16 yaşında ve karakterleri birbirine Tony Stark ve Steve Rogers kadar zıt iki kuzeninizle yaşamak zor oluyordu. "Tamam abiciğim, abartma."

Ayaz omuz silkip ellerini cebine koydu, daha fazla konuşmadı. Arda göz ucuyla ona baktı. Birkaç saniye sonra derin bir nefes verip yanına yaklaştı. "Üzülme." dedi kısık sesle. "Ben üzülmedim." Böylelerdi işte, günün sonunda yine yan yana duruyorlardı.

"Sen ne diyecektin bana?" diye Minel'e döndüm bir anda, ani hareketimle irkildi. Hatta hafifçe geriye çekildi. Bakışlarımı abime kaldırdım, o da bunu fark etmişti. Gözlerimizle anlaştık, bu irkilmelerin nedenini konuşacaktık. Normal korkaklıklar gibi durmuyordu.

"Şey..." Gözlerini kaçırdı, ellerini kedinin üzerinden çekip ayağa kalktı. Bir koluyla tavşanına sarılırken tulumuna bulaşan tüyleri silkeledi. "Şey..." dedi bir kez daha, bana yaklaştı, boş olan eliyle tişörtümün koluyla oynamaya başladı. Bu haline güldüm, az önceki kediden ne farkı vardı şimdi?

"Annem ne zaman geycek?"

Durdum. Yutkundum ne cevap vereceğimi bileyince. Her başım sıkıştığında yaptığım gibi abime baktım. Anladı, yanımıza çöktü, bize üzgün üzgün bakan Minel'le göz hizasına geldi.

"Annenle daha konuşamadık." dedi yavaş yavaş, söyleyeceği bir yalan bulmaya çalışıyordu. "Telefonunun şarjı bitmiş." İyi bir yalan değildi ama Minel küçüktü, herhalde anlamazdı.

"Sonya ayıcak mı?"

Abim başını salladı sanki böyle yapınca yalan söylemiyormuş gibi. Minel derin bir nefes aldı. "Tamam." diye kabullendi. Bu hali bana bizim küçüklüğümüzü hatırlatmıştı; annemin evden gidişini, günlerce ne zaman döneceğini sormamızı ve en son gelmeyeceğini kabullenişimizi.

Arkasına döndü. "Ya..." dedi yüzü asılırken. "Kedi gitmiş."

"Evine gitmiştir." dedi abim, ayağa kalkıp dizine bulaşan toprağı silkeledi. "Gel, biz de gidelim. Oyun oynarız seninle." Uzattığı elini Minel tuttu, ben de ayağa kalktım. Bu ikiliyi bebek Yoda'nın Mandalorian'ı takip ettiği gibi takip ettim.

"Ne oynicaz ki?"

"Sen ne oynamak istersin?"

Omuz silkti. "Biymem."

Hasır koltukların olduğu kısma geldiğimizde terliklerimizi çıkardık, abim Minel'i kucağına aldı. "Çocuğun yürümesine neden izin vermiyorsun?" diye yalandan çıkıştığımda "Mermere mi bassın çıplak ayakla?" diye karşılık verdi. Haziranın sonundaydık, mermer de yanıyordu aslında ama tabii, sen bilirsin abiciğim.

İçeri girdiğimizde Minel'i yere bıraktı. Minel tavşanını iki koluyla sıkıca sardığında Arda dudağını kemirmeye başladı. "Tavşan çok pis." dedi sessizce. "Doruk abi, tavşan çok pis." Bu sefer aşırı titizlik yapmıyordu, tavşan cidden pisti.

"Fıstığım?"

Başını kaldırdı. "Hım?" Gülümsedim, fıstığım olduğunu da hemen öğrenmişti hanımefendi.

"Tavşanını yıkayalım mı?"

Gözleri korkuyla büyüdü, oyuncağına sarılı kollarını sıkılaştırırken geri çekildi, başını iki yana salladı.

"Ama neden abiciğim? Çok kirlenmiş."

Kuzey abim sakince, suyuna giderek konuşmaya çalışsa da Minel geri adım atmadı. Başını eğerken "Oymaz." diye mırıldandı. Ya bize daha bu yaştan duygu sömürüsü yapıyordu ve bunda çok iyiydi ya da cidden üzülüyordu şu an.

"Neden?" diye sordu Ayaz bıkkınca. Şu ana kadar yanımızda durması, bilgisayar oyunlarına sarılmamış olması Hint dizilerinde alnından vurulan kadının dakikalarca konuşması gibi bir mucizeydi.

"Canı acıy." dedi yavaşça. "Çok üzüyüyüm."

Sen benim kuzenim değilsen eğer çok fena olay çıkartırım! Şuraya da yazıyorum.

"Söz, dikkatli olacağız." Abimin cümlesi üzerine tereddütle baktığını görünce Arda dayanamayıp araya girdi. "Çok kirlenmiş, mikroplu."

Minel derin bir nefes aldı, tavşanına sardığı kollarını çözüp çok sevdiği bu oyuncağını bize uzattı. Bize güvenmişti. Şu an çok epik bir andı. Arkada duygusal müzik çalıyor gibi hissettim; hani şu kemanlı, klasik fon müziklerinden.

"Çalışanlardan kova ve deterjan isteyelim, bahçede yıkayalım."

Arda'nın fikri mantıklıydı. Abim odadan çıktı, on dakika sonra geri geldiğinde mavi, orta boylarda bir leğen tutuyordu. Diğer elinde de şampuan ve duş jeli vardı.

"Bizim leğenimiz mi varmış?" diye sordu Ayaz şaşkınca. "Depoda neler olduğunu tahmin bile edemezsin." dedim aklıma kaşif gibi oraya sızıp bir şeyler aradığım zamanlar gelince. Keyifli bir deneyimdi.

Bahçeye çıktık. Ayaz benim emrimle söylene söylene bahçe hortumunu aldı ki bu da bir beş dakika kadar sürmüştü çünkü hortumu bulamamıştı, leğeni suyla doldurmaya başladı.

Bizim hobbit eğildi, elini leğene dolmaya başlayan suya daldırdı. Parmaklarını hareket ettirdi. Elini kaldırdı, hortumun altına tuttu. Suyun akış yönü değişip birkaç damlası yüzüne sıçradı. Neşeyle "Çok güzey!" dediğinde bu kadar küçük bir şeyden mutlu olması tuhafıma gitti. Biz onlarca oyuncakla, akülü arabayla, çadırlarla büyümüştük. Oysa leğene dolan suyla eğleniyordu.

Leğen iyice dolduğunda abim Minel'in elini leğenden çekti, parmaklarını yavaşça öptükten sonra "Şimdi elini suya sokma, şampuan dökeceğim, tamam mı?" diye sordu. "Tamam." Başını salladı.

Abim elindeki şampuandan ve duş jelinden bayağı bir döktü, Arda "Bu kadar yeterli." dediğinde durdu. Ayaz ve ben ellerimizi suda hareket ettirip suyun köpüklenmesini sağladık.

"Yıkayabiliriz."

Arda heyecanlanmıştı, yüzü Harry Potter'daki altın snitch gibi parlıyordu. Temizliğin bu çocuğu bu kadar mutlu etmesi normal miydi?

Abim tavşanı suya yavaşça bıraktı, gözleri de Minel'deydi. Yavaş davranıyordu çünkü Minel az önceki gülüşünü kaybetmiş, balo için hazırlanan kardeşlerini izleyen Külkedisi gibi durgun durgun bizi izliyordu. Tavşanı için endişeleniyordu galiba.

Ayaz eğildi. "Önce kulaklarını yıkayalım." dedi bir tamircinin bozuk bir arabaya neyin yanlış olduğunu anlamak için bakması gibi dikkatle bakarken. "Şurası da çok kirli." Abim onun gösterdiği yeri birbirine sürttü. Kir yavaş yavaş silinmeye başladığında Minel abimin yanına gelmiş, onun koluna yaslanmıştı. Elleri arkasındaydı.

"Bitti mi?" diye sorduğunda abim güldü. "Nasıl bitsin abim bir dakikada?"

Minel cevap vermedi, başını abimin koluna yaslayıp tavşanını izlemeye devam etti. Şortumun cebinden telefonumu çıkardım, onların bu halini fotoğraflamasam olmazdı.

Bu şirin hobbit daha dün yanımızda yokken şu an onunla oyuncak tavşan yıkıyor olmamız şaka mıydı? Utanmasak "DNA testi önemli değil, sen Gökhan amcamın kızısın." diye ikna edecektik kızı.

"Bitti mi?"

"Bitmedi abim."

"Şimdi?"

"Hayır."

"Bitti mi Kuzey?"

"Bitmedi cadı, bitmedi."

Yüzünü astı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Ne oldu? Küstün mü?" diye sordu Ayaz alayla. Ters ters olduğunu düşündüğü bir şekilde Ayaz'a baktı. "Hayıy." dedi hala daha somurturken.

Bu yaştan da trip atmaya başlamazsın be...

On dakika geçtikten sonra abim tavşanın iyice yıkandığına kendini ikna etmiş olmalı ki tavşanı leğenden çıkardı, hortumla köpüklerini iyice duruladı. Suyunu sıkmak için bir hareket yapacak gibi olduğunda şiddetle öksürdüm.

"Ne yapıyorsun?" dedim bana baktığında. Anlamamıştı, kesin bir şey düşünmeye dalmıştı, yoksa anlardı. "Abi..." dedim bıkkınca. Sessizce devam ettim. "Tavşanını gözü önünde sıkarsan bir daha yirmi metreden fazla yaklaşmaz sana."

"Doğru." deyip sıkıntılı bir nefes verdi. "Ama böyle alırsa da üstü ıslanır hep, sımsıkı sarılıyor."

"Yapacak bir şey yok. Babaanneme deriz, sürekli üstünü değişir."

Kurutma makinesine atamazdık, başımızda sabırsızca tavşanını bekliyordu. Hem bize bile vermeyi istemediği oyuncağını makinede görürse neler olurdu pek kestiremiyordum. Bizden uzun bir süre korkma ihtimali vardı şu an bile çok ürkek olduğu düşünüldüğünde.

"Bitti mi?" Eğilip abimle aramıza başını soktu, abimin ellerindeki küçücük oyuncağına baktı. "Bitti mi? Bitti mi? Kuzey, bitti mi?"

"Bitti abim, bitti. Al."

Yüzü aydınlandı, gülümseyip abimin ellerinden kaptı tavşanı. Sımsıkı sarılırken "Seni çok ösledim." diye mırıldandı. Geri çekilip oyuncağın yüzüne baktı. "Sen ösledin mi?"

Tam yanağını öpmek için bir hamle yapacaktım ki Ayaz benden önce davrandı, Minel'in yanağından ses çıkaracak kadar şiddetli bir öpücük çaldı. Ondan böyle bir sevgi gösterisi beklemiyordum. Beyefendi tüm sevgi dolu şeylerden, sarılmalardan itinayla kaçardı çünkü. Ona baktığımızı görünce gözlerini kaçırdı, utanmıştı.

"Ben bilgisayarda takılacağım." deyip bakışlarımızdan kaçmak için hızla eve girdi. Hey gidi hey! Ben senin bebek bezli zamanlarını görmüşüm, pek hatırlamasam da. Sen bizden mi kaçacaksın?

"Teşekküy edeyim Kuzey. Teşekküy edeyim Doyuk. Teşekküy edeyim Ayda."

Cevap vermemize zaman bırakmadı, tavşanıyla duyamayacağımız kadar kısık seste bir şeyler konuşa konuşa eve girdi. Abim de ben de çöktüğümüz yerden kalktık, Arda'ysa baştan beri ayaktaydı. Eve girdiğimizde abim sürgülü bahçe kapısını kapattı. "Havuz var."

Haziran boyunca kapatmadığımız kapıyı bu hobbit bize pat diye kapattırmıştı ya...

Umarım kuzenimizsindir hobbit, çok sevdik şimdiden seni.

.

.

.

Hale Aktuna'dan

"Gece uyanırsan korkma, yanıma gel bebişim, tamam mı?"

Başını salladı üstündeki örtüyü küçük yumruklarıyla omuzlarının üzerinde tutarken. Tavşanı da hemen yanındaydı. Bu görüntü beni gülümsetirken saçlarını okşadım canını acıtmaktan korka korka. Bir yandan da düşünüyordum.

Üç yaşında olduğunu, çok yapılı olamayacağını biliyordum ama şu anda da çok küçük değil miydi? Minel'i dışarıda görsem bir buçuk iki yaşlarında olduğunu düşünürdüm. Acaba daha önce kız çocuk büyütmediğimiz için mi anlamıyorduk, onlar böyle mi oluyorlardı?

"Adın ne?"

Dalgınlığımdan anlayamamıştım. "Efendim bebeğim? Anlamadım." dediğimde tekrar etti. "Adın ne?" Bunu sorduğunda fark ettim ona kendimi tanıtmadığımı. "Ben Hale." deyip elimi uzattım, doğruldu, en üstteki parmağımın üzerine bir öpücük kondurup "Ben de Miney." dedi.

Tokalaşmak için uzattığım elimi öpmüştü, ben bu kızı yerdim!

"Memnun oldum Minel." deyip saçlarının üzerinden öptüm. Böyle hissetmem normal miydi bilmiyordum ama Minel'i göğsüme bastırıp oradan ayırmamak istiyordum. Galiba annelik iç güdülerim coşmuştu.

"Gündüz..." Bir şey soracağını anlayıp dikkatle baktım ona. "Gündüz eve geydi. Kim?" Kaşlarım çatılırken ben de "Kim?" dedim, eve yabancı biri gelmemişti, kahvaltıda biz bizeydik.

"Dev adam!" dedi kollarını açıp; dudakları büzülmüş, gözleri büyümüştü. "Dev gibi."

Kaşlarım biraz daha çatıldı. Dev gibi dediği insanın kim olduğunu bulmaya çalışırken aklım bizim ailenin en uzununa, yani Gökhan'a gitti. Bu ufaklık ona dev adam diyor olabilir miydi?

Gökhan en uzun boylumuzdu. Üstüne üstlük sürekli spor yaptığı, dövüş çalıştığı, bir de tabii kavgalara karıştığı için yapılıydı.

"Gökhan o bebeğim." dedim son düşündüklerimle onu kastettiğinden emin olunca. "Benim küçük kardeşim."

Senin de büyük bir ihtimalle baban.

"Abya mışın?"

Güldüm. Alnına gelen bebek saçlarını başparmağımla geriye iterken "Evet." diye onayladım. "Ablasıyım onun."

"Kızlar, gelebilir miyim?"

Annemin sesini duyunca başımı kaldırdım. Minel de gözlerini kapıya çevirdi. "Gel anne." diye seslendim. Hanımefendi benim kapımı hiç çalmazdı, bir kibarlık yüklenmişti şu an.

"Ne yapıyorsunuz burada?" dedi içeri girip kapıyı kapatırken. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı, annem hep gülümserdi zaten.

"Sohbet ediyorduk Minel'le, değil mi Minel?"

Başını sallayarak dediklerimi onayladı, sonra annemi incelemeye başladı merakla. İnsanlara ne kadar bakarsa baksın sıkılmıyordu, karakolda Hakan abimden sonra bu sabah da Engin abimi izlemişti dakikalarca.

"Ne dicem?"

Minel'in sorusu yatağın bir köşesine oturan annemle bakışmamıza neden oldu, ne demek istediğini anlamamıştık. "Ne dicem?" diye tekrarladı, soru sorduğu belliydi, cevabımızı bekliyordu.

"Kime ne diyeceksin bebişim?"

Onu anlamadığımızı anlayınca gözlerini odada gezdirip yeni kelimeler bulmaya çalıştı. "Şey..." dedi bu sırada. Bayılıyordum diyecek bir şey bulamayınca veya utanınca cümlelerine "şey"le başlamasına.

"Sana ne dicem?"

"Bana nasıl sesleneceğini mi öğrenmek istiyorsun?" diye sordum emin olmak için. Başını sallarken "Sana ve ona." diye düzeltti.

"Bana Hale demen yeter."

Halayı da eklese çok hoş olurdu ama DNA testinin sonuçlarını bilmeden kendime hala dedirtip Gökhan'ı daha fazla çıldırtmak istemiyordum.

"Bana da Gülten teyze diyebilirsin canımın içi."

"Güyten teyse." diye tekrarladı. Annemin yüzündeki gülümseme büyüdü, gözlerine de ulaşıp göz kenarlarının kırışmasına neden oldu. Birkaç kez "İstersen botoks yaptıralım anne." demem üzerine beni terlikle kovalamasına neden olmuştu bu kırışıklıklar.

"Hale hadi, biz çıkalım da Minel uyusun. Uyku akıyor gözlerinden çocuğun."

Annem haklıydı, her ne kadar kalkmak istemesem de kalktım. Komodinin üzerindeki küçük abajurun ışığını yaktım, odanın camının kapalı olduğundan bir kez daha emin oldum. Annem kapının önünde bekliyordu, yanına gittiğimde ışığı kapattı.

"İyi geceler kuzum."

"İyi geceler bebişim."

Minel tavşanını kendine çekerken tatlı tatlı gülümsedi. "İyi geceyey."

Kapıyı kapatmadık ama hafifçe örttük. Koridorda ilerlerken annem fısıltıyla sordu. "Yine burada mı yatacaksın?" Başımı sallarken "Tabii ki öyle yapacağım!" dedim abartılı bir tavırla. "Ya benim bebeğim gece uyanır da korkarsa, ya kâbuslar görüp ağlarsa, ya..."

"Tamam, sus." dedi annem düz bir suratla. Elini de "Dur." dercesine kaldırmıştı. Geri, merdivene doğru ilerlerken "Allah rahatlık versin." diyerek konuşmamızı bitirdi.

Bölüm sonu

9 yorum