İçeriğe geç

MİNEL

Bölüm 21 · 19 dk okuma

MİNEL

Bölüm 21

🐣21🐣

Gökhan Aktuna'dan

Doğru mu duymuştum?

Başımı eğip göğsümde uzanan kız çocuğuna baktım, uyumuştu, soramazdım.

Az önce öfkelendim diye hayal mi görmüştüm? Tamam, bana baba demesini çok istiyordum ama hayal de görmezdim lan! Görür müydüm?

Kalbim hızla atıyordu. "Uyanacak." diye söylenip yavaşça yan döndüm, başı kalbimden uzaklaşmış oldu. Bir şeyler sayıklayıp bana daha çok sokulduğunda dudaklarımı ıslattım, sayıklamışken uyandırıp sorsam olmaz mıydı?

Olmazdı tabii, şu yüze bak, mışıl mışıl uyuyordu benim bebeğim.

Uyku mahmuru mu söylemişti lan? Uyanınca yine "baba" der miydi? Çok da güzel söylemişti biriciğim, çok şirindi "İyi geceyey baba." derken. Babası ölsündü ona.

Yüzüne baktım tekrar, sabırsızlanıyordum çünkü. Kirpikleri bile titremiyordu. Hiç uyanacak gibi değildi. Ben nasıl bekleyecektim sabahı? Uyku girmezdi gözüme böyle.

Kaçta uyanırdı? Erken uyanıyordu hep, yine erken uyansa... Ama uyuması da lazımdı, çocuktu daha, bebekti, bebeğimdi. Küçücüktü bir de. Kayboluyordu benim yanımda. Uyuması lazımdı. Bir öyle büyürdü.

Başımı yana çevirip cama baktım. Geceydi hâlâ, ne zaman güneş doğardı? Güneş doğduktan ne kadar sonra uyanırdı? Duvardaki saate baktım, çok vardı.

Derin bir nefes alıp saate bakmayı bırakınca tavşanla göz göze geldim. Yatağın ucundaydı, elimi vurup düşürdüm, daha sonra yatağın altına iteledim.

Tavana çevirdim gözlerimi. Sırıttım.

Babaydım ben, kızım bana baba demişti. Bana sarılarak uyuyordu, güveniyordu bana. Babasıydım ben, tabii güvenecekti. Benim kızımdı o.

Koruyamadığım kızım.

Hatırladım, hatırladım ve yine o öfke vücudumu doldurdu. Kalbim sertçe atmaya başlayınca Minel'in başını göğsümden uzaklaştırdım yine, uyanmasını istemiyordum.

Vurmuşlardı lan benim kızıma, ben ona dokunmaya kıyamazken vurmuşlardı. Tokat demişti adam, birkaç kez demişti bir de. Kaç kezdi?

Yanağından öptüm, canı acıyınca öpememiştim. Geçiremezdim hiçbir şeyi ama kendimi teselli ediyordum işte. Boğuluyordum çünkü. Az önce bana "baba" dedi diye seviniyordum da ben olsam der miydim? Beni koruyamayan adama güvenir miydim? Benim meleğim saftı, masumdu, güvenmişti. Hak etmiyordum.

Ben onun gibi bir mucizeyi hak etmiyordum.

Saçlarını okşadım yavaş yavaş. Saçını da çekmişler miydi? Çekmişlerdi kesin. Nasıl kıymışlardı? O kadın çok kötü bir insandı, evet ama kızıydı lan, Minel onun kızıydı. Dokuz ay karnında taşıdığına hiç mi acımamıştı?

Hem nasıl sevmezdi? Minel'i sevmemek imkânsızdı. İnsan ne bakmaya doyabiliyordu ne dinlemeye. Bıcır bıcır bir şeyler anlatıyordu sürekli. Utanınca saklanıyordu, insanın sarılıp bir daha bırakmayası geliyordu öyle anlarda. Nasıl sevmezdi? Tüm psikolojisini, çocukluğunu mahvedip bir otelin lobisine bırakmıştı onu. Ya götürmeye çalışsaydı birisi? İhtimali bile... Düşünmek istemiyordum.

Neyse ne, annesi yerine de severdim onu. Boşluğunu dolduramazdım ama çok severdim. Seviyordum. Uykusunun derin olmasını fırsat bilip hafifçe doğruldum, boynundan öptüm bebek şampuanı kokusunu içime çekip.

Böyle masum masum uyurken biliyor muydu bilmiyordum ama babasının canıydı, her şeyiydi.

Sabaha kadar dönüp durdum, ara ara uyudum, genelde uyanıktım. Minel'se sessizce, pozisyonunu bile değişmeden uyudu. Sadece, arada sırada, bir şeyler mırıldandı. Belki yine baba der diye dinledim ama demedi. Dediklerini de anlayamadım, çok sessizdi.

Güneş doğduktan bir iki saat kadar sonraydı, uykum iyice açıldı. Gözlerimi kollarımın arasındaki kızıma çevirdim, kısık gözlerle izledim yüzünü. Beraber uyumaya alışıyordum çok fena. Normaldi. Şu kızarmış yanaklara bak, yiyecektim lan.

"Sayı çiçek."

Bu sefer daha anlaşılır olan mırıltısını duyunca güldüm. Rüyasında bile sarı şeyler görüyordu, ne yapacaktım bu sarı takıntısıyla bilmiyordum.

Birkaç şey daha mırıldandıktan sonra yavaş yavaş gözlerini açtı. Sırtını sıvazladım, uykulu gözlerini bana çevirdiğinde gülümsedim "Günaydın babacığım." Ayılması için beş dakika gerekiyordu, cevap vermeyecekti.

Başını eğdi, pencereye bakarken künyemle oynadı. Güneş ışıkları kirpiklerine ve saçlarına vuruyordu, sarı teller parlıyordu resmen. Göz rengi de daha bir açılıyordu ışıkla.

Yüzünü buruşturup avuç içiyle burnunun üzerini kaşıdı, bu haline karşılık alnından öptüm. Gözlerini kapatıp bir dakika kadar öyle kaldı, sonra bana baktı, gülümsedi.

Baba diyecek miydi yine?

"Günaydın babacığım." dedim bir kez daha. Alnının kenarlarındaki ufak saçları okşadım, çok hoşuma gidiyordu bu tutamlar. Derin bir nefes aldım cevabını beklerken.

Elini göğsüme koyup hafifçe doğrulduğunda bakışlarımı yüzüne çevirdim, yaklaştı, sakallarımın üzerine çok hafif bir öpücük bıraktı. Geri çekildiğinde göz göze geldik, utanıp boynuma gizledi başını, o sırada kollarını da bana sarmaya çalışıyordu.

"Günaydın baba."

Demişti lan, demişti! Baba demişti!

Kahkaha atmamak için alt dudağımı ısırdım, dayanamayıp sırıttım birkaç saniye sonra. Yarım sarılışına karşılık verdiğimde boynuma daha bir yerleşti.

Kalbim çok hızlı atıyordu.

"Sebebim olacaksın benim." dedim saçlarından öperken. Başını kaldırdı bir anda, yeşil gözlerini kocaman açıp "Sebebin mi oyucam?" diye sorduğunda artık çok geçti, gıdıklanmaktan ve ısırılmaktan kaçışı yoktu.

Üzerimdeki bedenini yavaş bir şekilde döndürüp yatağa bıraktım. "Sen..." dedim iki yanağından da sertçe öperken. Boynundan da öptüm, elimi alnından çenesine kaydırarak yüzünü sevdim. Geri çekildiğimde gözlerini kırpıştırdı, yanakları daha da kızarmıştı.

"Çok fena hak ettin gıdıklanmayı."

Gözleri büyüdü, elleri hemen karnına gittiğinde güldüm. O minik ellerle mi engelleyecekti beni? Önce bir elini alıp avuç içinden öptüm, sonra diğer elinin avuç içinden.

"Gıdıklanmaktan kaçamazsın güzelim."

Parmaklarım karnıyla daha buluşmadan cıvıl cıvıl gülmeye başladı. Gıdıkladığımda daha da fazla güldü. "Gıdık-gıdıkyama." dedi gülüşlerinin arasında. Tüm yüzü kızarmıştı, ellerimi karnından çektim, bir süre daha güldü.

Gülüşleri son bulunca "Beni gıdıkyadın!" dedi şaşkın şaşkın. Her seferinde böyle şaşıracak mıydı? Yerdim.

"Evet, seni gıdıkladım." Önce bir yanağından, sonra diğer yanağından öptüm. Sakince öpmeyi bitirmemi bekledi, geri çekildiğimde konuştu.

"Neden gıdıkyıyoyşun beni? Güymem mi komik?" Duraksadı, bir iki saniye düşündü. "Güymem mi güyünç?" Yüzünde büyük bir gülümseme oluştu, ellerini çırptı. "Hatıyyadım! Ayda abim söyyemişti. Şey... Güyünç komik demek."

Bilmiş bilmiş söyledikleriyle içim gitti. Bana "Gülünç koşmak demekmiş." de deseydi inanırdım. Gülümseyip söylemesi yeterdi, ele geçirmişti beni.

Şikayetçiysem namerttim.

"Güymem güyünç diye mi gıdıkyadın?"

"Hayır meleğim." Saçlarını okşadım yavaşça. "Seni sevdiğim için gıdıkladım, insanlar sevdiklerini gıdıklar çünkü gülmeleri hoşlarına gider."

"Sevdikin için."

Gülümsedim. "Evet, güzelim. Sevdiğim için."

Bir süre düşündü. Daha sonra doğrulmak için hamle yaptı, geri çekilip alanını açtım, yatakta oturdum. O da benim gibi oturdu, başını kaldırıp bana baktı. Bakışları karnıma indiğinde ne düşündüğünü merak ediyordum.

Öğrenmem kısa sürdü.

"Ben de şeni gıdıkyıcam!"

Parmaklarını karnıma getirip hareket ettirdiğinde kahkaha attım. Gıdıklandığım için değildi, ben gıdıklanmazdım. Öyle olsam bile o küçük parmaklarıyla pek etki edemezdi, bir de o vardı tabii.

Gülme nedenim çok şirin olmasıydı.

Birkaç saniye sonra ellerini çekti. Keyifli keyifli gülüp "Sevdikim için gıdıkyadım baba." dediğinde onu kucağıma çekip göğsüme bastırmam çok hızlı oldu.

"Sevdiğim için, diyor bir de. Yetmiyor, baba da diyor. İlla..." Kızarık yanağını ısırdım canını acıtmadan. "İlla ısırayım mı seni?" Isırdığım yeri öptüm. Kollarımda küçüldü, iyice bana sokuldu. Utanmıştı yine.

Utancının geçmesini beklerken yüzüne bakmadım, saçlarından öptüm. Bunu yapmama alışmıştı, utanmıyordu pek. Ben de bunu kullanıyordum tabii. Uzak kalamıyordum, ne yapacaktım başka?

"Baba?"

Bana sesleniyordu, babası bendim. Minel benim kızımdı. Bana baba diyordu. Ben babaydım.

"Efendim güzeller güzelim?" dedim cevap vermem gerektiğini hatırlayınca. Baba deyişi, şirinliği, tatlı tatlı konuşması devrelerimi yakıyordu.

"Sevdikin için mi ışıydın?"

Gülümseyip bir kez daha öptüm ısırdığım yeri. "Evet, hem sevdiğim için hem de çok sevimli olduğun için."

"Doyuk abim de... Doyuk abim de... Işıyıyoy beni."

"O da sevdiği için."

Başını bana yasladı, öğrendiği şeyleri zihnine işlediğini görebiliyordum. Bu söylediklerimi ömrü boyunca unutmayacaktı. Hem seviyordum böyle güçlü bir hafızası olmasını hem de... Yaşadıklarını da unutmayacaktı, değil mi?

"Şey..." Hemen başımı eğdim. Parmağını künyemdeki yazıların üzerinde gezdiriyordu. Boşta olan eliyle pijamasını sıkıp bıraktı. "Çisgi fiym izyeyeyim mi?"

Kısık bir sesle sorduğu soruyla gülümsedim, çekingendi hâlâ ama geçecekti, benim kızımın hiç düşünmeden bir şeyler istediği zamanlar da gelecekti. "Ne izleyelim inci tanem?" diye sordum az önce pijamasını sıkıp bırakan elini öptükten sonra.

"Biymem."

"Neler olduğuna bakıp aralarından bir tane seçelim o zaman, olur mu?"

Tatlı tatlı gülümsedi. "Oyuy."

Onayladığında kucağımda onunla yataktan kalktım. "Şey..." dediğinde durdum bir adım atmadan. "İnebiyiy miyim?"

"Tabii güzelim." Vücudunu yere bıraktım.

Neden inmek istemişti? Kollarım çok mu sıkıydı, canı mı yanmıştı? Ağladığı günkü durgunluğu mu üzerindeydi? Az önce ısırırken canını mı acıtmıştım? Gıdıklamamdan mı hoşlanmamıştı?

"Dev adam..." Pantolonuma asıldı, düşüncelerimi bir kenara attım. "Efendim?" Gözlerim yüzüyle buluştuğunda duraksadım, üzgün gözüküyordu. Hemen çömeldim, bir dizimi yere koydum. "Ne oldu babacığım?" diye sordum yüzünü ellerim arasına alırken.

Üzgün üzgün mırıldandı. "Tavşanım yok."

Cidden o eleman için mi önce kucağımdan inmişti, şimdi de böyle hüzünlü bakıyordu? Evimize gittiğimizde o oyuncağın canı yandaki denizde yüzmek isteyebilirdi. Hava sıcaktı, denizin dibindeyken serinlerdi.

"Yere bak istersen meleğim." dedim gülümsemeye çalışıp. "Belki canı yerde yatmak istemiştir."

Başını salladı, durgun bir tavırla halının üzerine baktıktan sonra eğildi. Yatağın altındaki oyuncağını görünce "Hıııı!" dedi büyük bir neşeyle. "Buydaymış benim tavşanım!"

Tavşanı aldı, sımsıkı sarıldı, birkaç saniye öyle durduktan sonra bana bakıp bir kolunu kaldırdı. Anladım, kucağıma aldım. Başını omzuma yaslayarak konuştu. "Seni çok ösyedim, tavşan. Neden bensis uyudun?"

Sabır taşı olsa çatlardı. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Minel olduğu için evde sigara içmeyi bırakmasaydım çıkıp bir dal içerdim.

"Oturma odasında mı izleyelim güzelim, başka bir odada mı?"

"Otuyma odaşında izyeyeyim." Başını sallayarak kendi kendini onayladı, bunu yapmasını çok seviyordum, merdivenlerin ortasında durdum. Neden durduğumu anlamak için kafasını kaldırdığında açılan boynundan kokulu bir öpücük aldım. Utanıp bana gizlendiğinde sessizce merdivenleri inmeye devam ettim.

Sessizdim çünkü utandığı zaman üzerine gidince daha da utanıyordu, kıyamıyordum o haline. Bu yüzdendi zaten insanların yanındayken onu kollarımın arasına saklayıp "Burada utanabilirsin." demem.

"Şimdi..." dedim oturma odasına girdikten sonra her zamanki tekli koltuğuma -koltuğumuza- otururken. "Ne izleyeceğimize bakalım."

Televizyon internete bağlıydı, tüm platformlara da üyeydik. Önüme çıkan ilk platformun çizgi film listesine girecektim ki Minel'in Barbie bebekleri olduğu ve onları çok sevdiği aklıma geldi. Belki de çizgi film aramamıza gerek kalmazdı. "Barbie izlemek ister misin?"

Gözleri parlarken gülümsedi. "İsteyim!"

İstemsizce ben de gülümsedim. Televizyona dönerken saçlarından öptüm. "O zaman Barbie izleyeceğiz." İki üç dakikalık bir uğraştan sonra tüm Barbie filmleri posterleriyle televizyonda listelenmiş duruyordu. Minel ayaklarını salladı, tavşanına sarılan kolları sıkılaştı.

Sevinişini yerdim ben onun.

"Resimleri bunlar, isimlerini de ben okuyayım. Sen de hangisini istediğini söyle meleğim, olur mu?"

"Oyuy."

Günümüzden geçmişe isimleri sayarken sesini çıkarmadı, önemli değildi, hiçbirini beğenmezse de başka bir şey izlerdik.

"Barbie Prenses Deniz Kızı."

Okuduğum an anladım bunu çok seveceğini, başını bir anda tavşanının üzerinden kaldırdı. "Pyenses!" dedi neşeyle. Afişe baktı birkaç saniye, sonra heyecanla bana döndü. "Pyenses ama şey... Şey... Deniz kısı! Yanında bayıkı da vay! Göydün mü, bak, oyda!"

"Gördüm babacığım, gördüm." deyip güldüm. Bunu dememle daha da mutlu oldu, ellerini çırpıp önüne döndüğünde saçlarından öptüm. Balık dediği aslında pembe bir deniz atıydı ama önemli değildi, şu an düzeltip hevesini kırmayacaktım, filmin sonunda söylerdim.

"Bunu mu izleyelim?"

"Hıhı."

Filmi açtım, bir saat on dört dakikaydı. Ev ahalisi de bu sırada uyanmış olurdu. Pazar günüydü ama dün olanlardan sonra kimse uyumazdı, biliyordum.

Dün olanlar... Yumruğum bir anda sıkıldığında "Gökhan..." dedim kendi kendime. "Sırası değil, kızın yanında."

En korktuğum şeylerden biri Minel'in öfkemi görmesiydi. Korkardı, çok korkardı benim bebeğim ve sonrasında o korkuyu nasıl kırardım, bilmiyordum. Bu yüzden en mantıklısı görmemesiydi. Dün bizimkilerin elinden kurtulmaya çalıştığımı görmüştü, evet ama o sırada bağırmıyordum, hiçbir şey söylemiyordum, tek amacım evden çıkmaktı. Herhalde bu yüzden korkmamıştı benden.

Derin birkaç nefes aldım, yetmedi, burnumu saçlarına gömdüm. Halledecektim, cezalarını kesecektim. Şu an sadece parlayan gözlerle Barbie izleyen kızıma odaklanmam lazımdı.

Bu düşüncelerle kendi kendimi sakinleştirdikten sonra ben de filmi izlemeye başladım. Film bitince meleğimin heyecanlanıp bir sürü şey anlatacağına emindim. Hepsini anlayabilmek istiyordum.

"Işıkyı taşyay! Göydün mü? Çok güzeyyey!" dedi filmin ikinci üçüncü dakikalarında. Yanağını okşarken başımı salladım. "İsimleri inci babacığım."

Duraksadı. "İnci tanem..." dedi gözlerini kocaman açıp. "Bana söyyüyoyşun."

"Evet, sana inci tanem diyorum çünkü sen de onlar gibi güzelsin."

Kıpkırmızı oldu yanakları ama bu sefer bana gizlenmedi, filmi izlemek istiyordu, başını televizyona çevirdi. On dakika kadar daha izledik, heyecanlandığı yerlerde yorum yaptı. Bıcır bıcır bir şeyler anlatıyordu her seferinde, içim gidiyordu. Daha çok film izleyecektik anlaşılan, ben doymazdım çünkü onun bu hallerine.

"Günaydın."

Hakan abim içeri girdiğinde o tarafa baktı. Gülümseyip "Günaydın amca." dedikten sonra filme döndü tekrar. Abim yanımdaki koltuğa oturdu. Telefonunu orta sehpanın üzerine bıraktı, kollarını kavuşturup o da izlemeye başladı.

On dakika kadar daha sonra Engin abim geldi. Derin bir nefes aldım, kızımla film keyfi yaptırmıyorlardı, hepsinin normalden de erken uyanası tutmuştu.

Normal bir ses tonuyla "Günaydın güzel evimin güzel insanları!" dediğinde Minel Hakan abimin yanına oturan Engin abime döndü. "Günaydın." dedikten sonra "Amca?" diye ekledi yavaşça.

"Efendim amcasının gülü?"

"Şey... Şey... Babam dedi ki..."

"Baba mı?"

"Baba mı?"

İki amcasının da aynı anda verdiği tepkiyle irkildi, bana sokulduğunda elinin üzerini okşadım başparmağımla. "Kızmadılar sana güzelim, şaşırdılar sadece." Birkaç saniye bekledikten sonra başını salladı. Hâlâ daha bana yakın duruyordu ama korkusu gitmişti, bunu görünce abimlere döndüm.

"Evet." dedim dudağımın kenarı kıvrılırken. "Baba dedi çünkü babasıyım. Çok şirin bir kızım var." Saçlarından öptüm. "Kıvır kıvır saçları var, yumuşacık saçları..." Elini kaldırıp gösterdim. "Böyle ufak ufak elleri var." Avuç içini öptüm. Bakışlarındaki kıskançlık gülüşümü büyüttü.

Onlara doğru eğildim, Minel'in duyamayacağı bir sesle konuştum. "En çok da benim doğum günü hediyemi beğenmiş çünkü Minel benim kızım. 'Söyleme, üzülürler.' dedi ama üzülmezsiniz. Tabii ki babasının hediyesini beğenecekti."

Engin abim gözlerini devirdi. "Görmemişin kızı olmuş." diye mırıldandığında sırıtarak arkama yaslandım. Keyiflenmiştim surat ifadelerini görünce. Hakan abim bu halime ters ters baktı, daha sonra boğazını temizleyip yüzünü düzeltti.

Ağırbaşlı olması gerektiği, en büyük kardeş olduğu aklına gelmişti.

"Sen bir şey anlatıyordun bal kızım."

Minel televizyondaki gözlerini hemen abime döndürdü. "Şey..." dedi yavaşça. "Babam dedi ki... Eykekyey için yakışyıkyı deymişiz. Şen güzey dedin. Neden öyye dedin?"

Engin abim durdu. Bir Minel'e bir bana baktığında omuz silktim. Kendisi açıklamalıydı, sonuçta "güzel evimin güzel insanları" deyip Minel'in aklını karıştıran ben değildim.

"Bazen, insan dediğimizde mesela, güzel de deriz erkekler için amcacığım. Dış görünüşten bahsederken yakışıklı diyoruz."

"Yakışyıkyı diyoyuz."

"Evet."

Bir sessizlik oldu. Minel hariç hepimizin kaşları çatıldı. "Tabii, sen kimseye yakışıklı deme ufaklık." dedi Hakan abim. Başımla onayladım. Engin abim "Evet." diyerek devam etti. Suratı hiç olmadığı kadar ciddiydi. "Hiçbir erkeğe, ben hariç hiçbir erkeğe, sakın yakışıklı deme."

"Biz hariç."

"Hemen de kıskan kızını, neyse işte ballım, biz hariç hiçbir erkeğe."

Tavşanının kulağıyla oynadı birkaç saniye, kafası karışmıştı. "Neden?"

"Çünkü..." dedi Hakan abim. Sustu. Hiçbirimiz sesimizi çıkarmadık. Ne diyecektik üç yaşında çocuğa, "İleride birine yakışıklı dersen kafayı yeriz, bu yüzden şimdiden seni alıştırmaya çalışıyoruz." mu?

"Hakan amca, Engin amca, baba..." diyerek saydı hepimizi tek tek. "Neden?" Cevap almadan bırakmaya niyeti yoktu, bakışından belli oluyordu. "Çünkü..." dedim bir şey uydurmaya çalışırken. "Çünkü..." Aklıma gelen şeyle derin bir nefes aldım. "Bir tek ailendeki insanlara yakışıklı diyebilirsin, kural böyle."

Hakan abim gururla gülümsedi, Engin abim derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Ben de rahatladım. Benim meleğim kurallara uyardı. Böyle bir kural olmadığını öğrenene kadar rahattık.

"Kuyay böyye."

"Evet, kural böyle."

"Tamam."

Uysal bir şekilde filme döndü. Son kısımları izleyemediği için geriye sardım, bayağı sevmişti, hiçbir yeri kaçırmasını istemiyordum.

"Ne izliyoruz?" diye sordu Engin abim sessizce. Bana bakıyordu ama Minel'im cevap verdi. "Baybi Pyenşeş Deniz Kısı."

Başrolün ekranda olduğu bir sahne gelince sorularına devam etti. Hem merak ediyordu hem de Minel'i konuşturmak istiyordu, belliydi yüzünden. İtiraz etmeyecektim, inci tanemin filme odaklanmasını istiyordum ama verdiği yarım yarım cevapları duymak da çok iyiydi.

"Bu kız kim?"

"Baybi."

"Ama Lumina diyorlar."

Gözlerini kırpıştırdı. "Şey..." dedi bir süre düşünüp. "İki işmi vay." Filmin hiçbir yerinde böyle bir şey söylenmemişti ama benim kızım diyorsa doğruydu.

"Bu deniz atı kim?"

"Deniz atı mı?" Önce Engin abime, sonra bana baktı. "Ama... O at değiy. Bayık. Pembe bayık." Galiba ilk başta düzeltmeliydim.

"Hayır ufaklık." dedi Hakan abim. "Denizde yaşıyor olabilir ama balık değil, ismi deniz atı. At da değil, yalnızca ismi öyle."

Hakan abime baktı, baktı ve yine baktı. "Ne?"

Üçümüz de verdiği tepkiye güldük, eğilip yanağından sertçe öptüğümde bana döndü. "Baba..." dedi tişörtümü tutup. Sürekli böyle baba derse ben kalpten giderdim, yine hızlanmıştı. "Anyamadım."

"O canlının, hayvanın adı deniz atı, babacığım. At değil, sadece ismini öyle koymuşlar."

"At değiy. Bayık değiy. Deniz atı. Pembe deniz atı. Adı öyye. Biyim adamyayı öyye demiş."

"Bilim adamı diyor, bilim adamı diyor!" Engin abim yerinden kalktı, Minel'i engel olmama vakit vermeden iki yanağından da öptü. Bir kez daha öpecekti ama ayağına basıp engel oldum. "Ah!" Eski yerine oturdu.

"Noydu amca?"

"Hiç, ballım." dedi gülümsemeye çalışıp. Bana ters bir bakış attıktan sonra Minel'e baktı yine. "Karınca ısırdı."

"Kayınca mı?" Gözleri büyüdü meraklı güzelimin, eğilip yere baktı. "Hani neyde?" Bana baktı yerde karınca göremeyince. "Engin amcamı niye ışıydıyay? Sevdikyeyi için mi?"

Güldüm. Cevap verecektim ama konuşmak isteyince tekrar güldüm. Çok güldürüyordu beni, sadece iki ay öncesinde tahmin bile edemeyeceğim kadar güldürüyordu. Sinirden bir odayı tamamen yıkmamın ertesi gününde yapıyordu bir de bunu.

"Hayır bebeğim benim." dedim gülüşümden kurtulunca. Korkmaya fazla fazla müsait olan kızımı korkutmadan nasıl açıklama yapabileceğimi düşündüm. "Bazı hayvanlar onların önüne çıkarsan seni ısırabilir, uyarmak için diye düşün."

"Uyaymak için." diye yavaşça tekrar ettikten sonra "Sayı kayt." dedi bir anda. "Uyaymak için." Hatırlamasına şaşırmıyordum. "Evet babam, sarı kart da uyarmak için."

Önüne döndü. "Sevdikin için ışıyabiyiyşin. Hayvanyay uyaymak için ışıyıy. Sayı kayt da uyaymak için."

"Fazla tatlı oluyorsun, amcacığım." Hakan abim Minel'in elini aldı, parmaklarını tek tek öptü. Minel utangaç bir şekilde gülümseyince bir şey yapmadım Hakan abime.

Hakan abim elini bıraktığında eğilip yere baktı tekrar. "Kayıncayay neyde? Ekmekimisi mi aydıyay? Neydeyey?"

"Evlerine gittiler."

"Neden ekmekimisi aydıyay?" Kaşları çatıldı merakla. "Yine mi açyay, dev adam?"

Ara sıra dili dev adam demeye kayıyordu, sıkıntı değildi, öyle seslenmesini de seviyordum. Kalbim de dinleniyordu, Minel sağ olsun, habire ilkokul çocuğu gibi heyecanlanıyordum çünkü.

"Karıncaların ailesi çok büyük, o yüzden sürekli ekmek alıyorlar meleğim."

"Fıyınyayı yok mu?"

Gülerek cevap verdim. "Yok."

Başka bir şey sormadı, filme döndü, yine geriye sardım. Bir arada olunca, abilerim Minel'imi konuşturmak için fırsat kollayınca, benim kızım da meraklı olup bıcır bıcır konuşunca bir türlü doğru düzgün izleyemiyorduk filmi.

"Günaydın. Bir tanem, sen de mi buradasın? Günaydın."

Sessizlik beş dakika bile sürmemişti.

"Günaydın dede."

Babam her zamanki yerine geçti ama gazetesini açmadı, televizyona baktı. "Ne izliyoruz?" diye sorduğunda kimse ses çıkarmadı, Minel'in cevap vereceğini biliyorduk.

"Baybi Pyenşeş Deniz Kısı."

Babam başını salladı, ellerini kavuşturup bizimle izlemeye başladı. Bir dakika bile geçmeden konuştuğunda bu anı daha önce yaşadığımız için derin bir nefes verdim.

"Bu kim?"

.

.

.

Hale Aktuna'dan

"Ayaz, kalk, hadi oğlum."

Bebişimi görmeye gitmeden önce oğlumu pazar kahvaltısı için uyandırmam gerekiyordu çünkü benim oğlum yatma saati ne demek bilmeyen bir ergendi.

"Kalktım anne."

Çalışma masasında oturup tabletinden bir şeyler bakıyordu. Afalladım. "Oğlum!" dedim telaşla. "Anneciğim, ne oldu sana?"

Kahve gözleri açıldı, anlamayıp "Ne?" diye sorduğunda "Cidden çok değişik." dedim ağladı ağlayacak halde. "Kalk, sen de aynadan bak."

Telaşlandı, onu dolabının önüne sürükleyişime itiraz etmedi. Aynanın karşısına geldiğimizde elimi çenesinin altına koydum. "Bak!" dedim elimi Rönesans tablolarındaki figürler gibi alnıma koyarken. "Sen de görüyor musun ne olduğunu?"

"Ne olmuş?"

Sesindeki korkuyu duyunca güldüm. "Akıllanmışsın çocuğum."

Bir sessizlik oldu, yanağından öptüm. "Günaydın anneciğim, umarım senin için güzel bir sabah olur." Arkamı döndüğümde gülmeye devam ediyordum.

"Ya anne! Aklım çıktı burada!"

"Bana bağırma, modemi alır, suya sokarım. İnternet bulabilmek için herkesin hattındaki çarkları çevirmek zorunda kalırsın." Döndüm, gözlerimi kısıp işaret parmağımı salladım. "Yaparım, bilirsin!" Aklıma gelen şarkıyla ciddiyetim dağıldı. "Deliyim, gözü kara deliyim. Yakarım, Roma'yı da yakarım ben."

Gözlerini devirdi ellerini saçlarından geçirirken. Elimi ayağıma uzattım. "Sen benim şarkıma göz mü devirdin? Şimdi terlik geliyor!" Bıkkın bir nefes aldı. "Çorap bile giymiyorsun anne."

Ayaklarıma baktım, cidden giymiyordum.

"Oğluşum..." dedim aşırı sevecen bir tavırla. "Ne kadar dikkatlisin! Umarım bu dikkatini bir dahaki saç kesimimde de görebilirim."

Cevap vermesini beklemeden odadan çıktığımda arkamdan bağırdı. "Saçını bir milimetre kısaltıp fark etmemi bekleyemezsin."

"Beklerim! Ben seni dokuz ay beklemişim, fark etmeni mi beklemeyeceğim?"

Cevap gelmedi, geldiyse de duymadım. Minel'imin odasına girdim sessizce ama sessizliğim boşunaydı. Yatağı topluydu. Gökhan'ın odasına girdim. Yatak daha düzeltilmemişti, çok uzaklaşmış olamazlardı.

Zarif ama hızlı bir şekilde -Hale Aktuna olmak bunu gerektirirdi- merdivenlerden indim. Oturma odasından televizyon sesi geliyordu, oraya yöneldim ama içeri girmedim gördüğüm manzarayla.

Birinci nesil Aktuna erkekleri dizilmiş, Minel'le beraber Barbie izliyorlardı ve hepsi -Gökhan dahil- televizyona odaklanmıştı.

"Aaaa, onların kızı mıymış? Ben de diyorum nereden prenses oluyor." Engin abimle bir ara Türk dizisi izlemeliydik, bu tepkiler boşa gidiyordu.

Hakan abim kollarını kavuşturarak arkasına yaslandı. "Ben en baştan anlamıştım."

"Yalan söyleme abi."

"Söylemiyo-"

Gökhan ekrana kaşları çatık bir şekilde bakarken abimlerin konuşmasını böldü. "Yaşlı kadın özür diliyor."

"Özür mü? Yüzsüzlük!" Baba? Sen İstanbul beyefendisi Raif Aktuna'sın, kendine gel!

"Kadına bak!" dedi Engin abim hayretle. "Sen kızı kaç sene ailesinden uzak tut, sonra affedil. Yok öyle yağma."

"Ama özüy diyedi. Üsgündü."

"Her üzgün olan, özür dileyen affedilmez bal kızım. Aklında bulunsun, bazen tekmeyi basmak gerekir."

"Engin amcan haklı, ufaklık. Kadını polise vermelilerdi. Denizin polisi yok mu? Güvenlik kuvvetleri olmadan nasıl yaşıyorlar?"

"Deniz altında yaşamaları normal, güvenlik kuvveti olmaması mı sıkıntı?"

Hakan abim cevap verecekti ki duraksadı, çizgi filmde ne olmuştu göremiyordum ama tüm Aktuna erkekleri bir anda gerildi. Herkesin yaslandıkları yerden aynı anda doğrulduklarını gördüm.

"Prens dans teklif etmek için vakit kolluyordu, ailesi gittiği an..."

"Elini tuttu!"

"Bir de sarışın. Kuyruğu da güzel değil zaten. Koskoca prenssin, haline bak."

"Ne koskocası? Izgaradaki mezgit daha iyidir ondan."

Minel saf saf baktı etrafındakilere. Yavrum çok erken tanışıyordu kıskançlıklarıyla. Büyük ihtimalle izledikleri çizgi filmin baş karakteri olan kız romantik bir ilişkiye adım atmıştı ve ailemin nadide erkekleri çizgi filmi Minel'le özdeşleştirdikleri için bunu kendilerine yediremiyorlardı.

"Ama danş ediyoyyay."

"Babasıyla dans etsin, neden elin erkeğiyle ediyor?" Başını iki yana salladı Gökhan, ağzı hareket ediyordu hâlâ daha, söyleniyordu galiba.

"Neden sonunu kontrol etmediysek..." diye homurdandı babam gözlerini televizyondan. "Ben Hale'yle izlerken hep kontrol ederdim, prens varsa sonda o kısmı izletmezdim."

Demek o yüzden arkadaşlarımın bahsettiği çizgi film çiftlerini hiçbir zaman bilmiyordum. Aktuna erkekleri çok fenaydı, gerçekten.

"Keşke bunu daha önce aklına getirseydin baba..."

"Kaç sene oldu Engin, unuttum oğlum."

Daha fazla kapı önünde durmadım. "Günaydın!" deyip içeri girdim. Babamın yüzü aydınlandı. "Günaydın bir tanem." dedi yumuşacık bir sesle. Eğilip yanağına bir öpücük kondurduğumda gülümseyip saçlarımın uçlarını okşadı. Bunu yapmasıyla derin bir nefes aldım, kaç yaşına gelirsem geleyim babamın prensesiydim.

"İyi uyudun mu güzelim?"

"Uyudum babacığım."

Gözlerimi babamdan çektim, masum masum bana bakan yeğenimi görünce zaten yüksek olan enerjim bir anda tavan yaptı. "Ya sen!.." dedim hemen yanına gidip karnını mıncırırken. Güldü ellerimi itmeye çalışıp.

"Bu ne şirinlik bebişim? Ne bu şirinlik?" Yanaklarından öptüm. "Sen her gün..." Künyeli kolunu ısırdım, çok sevimli duruyordu altın künye bileğinde, kaldıramamıştı hala yüreğim, ısırasım gelmişti.

"İdman mı yapıyorsun halacığım bu kadar şirin olmak için? Söyle bebeğim, cevap bekliyorum."

Ciddi ciddi suratına baktım. Kaşları çatıldı. "İdman?" Bir iki saniye düşündüm. "Antrenman gibi düşün bebişim."

"Atyeman?"

Herkes güldü yanlış telaffuzuyla. "Atyeman değil, bebek. Antrenman." diye düzelttim. Başını salladı büyümüş de küçülmüş bir tavırla. "Atyeman."

Engin abim yanımda bitti. Gülerek "Bal kızım, dediklerimi tekrar edebilir misin?" diye sorduğunda Minel "Hım?" gibi bir ses çıkardı.

"Ant..."

"Ant..."

Abimin ne yapmak istediğini anlamıştım, kelimenin devamını ben getirdim. "Renman..."

"Yenman..."

"Antrenman."

Gülümsedi ailemizin incisi. "Atyeman."

Gökhan sesli bir şekilde güldü, kollarını Minel'in karnına sarıp saçlarından öptü. "Gitmeyin kızımın üstüne." dedi şefkat dolu bir sesle. Ne kadar değiştiği bu ses tonundan bile belli oluyordu. Çok daha sık gözüken gamzesi de bir kanıttı gerçi. "Büyüyünce doğru söyleyecek."

Minel başını sallayarak onayladı. "Büyüyünce doğyu söyyücem. Ayda abime sös veydim. Babam da dedi."

Gözlerim büyüdü. Gökhan'a bakarak "Baba mı?" diye sorduğumda derin bir nefes aldı. "Evet abla, baba." dedi bıkkın bir şekilde. "Ben de anlamadım neden baba dediğini, babasıyım, ondan herhalde."

Ayağa kalkarken omzuna vurdum hafifçe. "Dalga geçme." Koltuğuma dönerken söylendim. "Şaşırmak da suç olmuş."

"Poyis suçu yakayay."

Olayı çok yanlış anlayan Minel hepimizi güldürdü yine. Dün olanlara rağmen; gece bu günahsız kız çocuğuna yapılanları düşünüp öfkeden delirdiğimiz, onu daha önce bulamamanın pişmanlığıyla kendi kendimizi yediğimiz için doğru düzgün uyumamamıza rağmen neşelendiriyordu bizi.

Uykuyu çoğu şeyden daha çok seven Ayaz bile bu yüzden erken kalkmamış mıydı zaten? Oğlumu tanıyordum. Hem amcasını kontrol edecekti hem de çoktan kız kardeşi gibi görmeye başladığı, bu yüzden sürekli "Ayaz abi!" diyerek düzelttiği Minel'i. Olanları, Minel'in neler yaşadığını daha bilmiyordu ama bir şeylerin ters gittiğini anlamayacak da değildi.

Sarı pijamalar giyip babasına bir şeyler anlatan kız çocuğuna bakarken hepimiz biliyorduk bugünün rahat olduğumuz son saatlerinin bunlar olduğunu. Kahvaltıdan sonra o insan müsveddelerini bulmaya gidecektik. Tabii, komşuların neden sessiz kaldığını ve o iki vicdan yoksununun nasıl bu kadar ülke değiştirdiğini sorgulamak da vardı. Sirke olayı da cabasıydı.

Sorgulanacak ve çözülecek çok şey vardı.

Kimseye bir şey olmadan çözmemiz gereken çok şey vardı.

Bölüm sonu

5 yorum