Gökhan Aktuna'dan
"Şimdi yemeğini getirecekler ve sen de tabağını bitireceksin."
Şirkette uyuyakaldıktan bir iki saat sonra kalkmış, Kâmil'e aldırdığım boyama kitabına boya yapmıştı ve bir şey yemek istememişti. Bu yüzden şimdi yemeliydi.
Cümlem emir cümlesi olsa da sesim sert değildi, bu yüzden korkmadı. Uslu uslu başını salladı, saçlarının üzerinden öptüm. Üç gün yemek vermesek "Acıktım." demezdi ama yemeklere itiraz etmeyi bırakmıştı en azından.
"Sana çok güzel bir tabak getirecekler bebişim."
Minel ablama baktı. Anlamamıştı ama soramadı da, tam o sırada yemekler geldi. Çalışan kadın önce benim tabağımı, daha sonra Minel'in çorbayla dolu kasesini masaya bıraktı.
"Hııı!" dedi Minel kaseyi görür görmez. Bu tepkiyi vermesine neden olan kase tamamen sarıydı ve ördek şeklindeydi. "Bu ne?" dedi şaşkın şaşkın. Yeşilleri adeta parıldamıştı.
"Çok güzey!"
"O kase benim fıstığım, sana karışmış."
Kuzey'i ikna edip onunla yer değiştirdiği için Minel'in yanında oturan Doruk'un dediği şeyle başını kaldırdı Minel, bir Doruk'a bir kaseye baktıktan sonra üzgün üzgün "Ama..." diye mırıldandı. "Sayı öydekyi."
Ablam dayanamadı. "Doruk yalan söylüyor bebişim!" diye yükseldi. Aksi aksi baktı Doruk'a. "Öz be öz halan aldı onu sana, güle güle kullan."
"Benim amca oğlumsun herhalde hala, böyle tepki verdiğine göre."
"Sus çocuğum, benim prensesime bulaşmadan düşünecektin sen bunları."
Minel önündeki kaseye baktı, baktı ve baktı. Daha sonra başını kaldırdı. Gözlerimin içine bakıp büyük bir neşeyle konuştu."Öydekyi kasem oydu! Göydün mü? Bak, öydeki vay buyda." İşaret parmağını ördeğin yüzüne tuttuğunda bu hali o kadar... O kadar...
Elini tuttum, avuç içini öptüm birkaç kez arka arkaya. Yere değmeyen ayaklarını salladı, mutlu olmuştu. Ben de gülümsedim. O mutluysa mutluydum çünkü.
"Kaseyi ben aldım ama tüm öpücükleri baban kaptı, olmuyor böyle. Üzüyorsun beni."
Ablama baktı, yüzü düşerken "Haya..." dedi yavaşça. "Üsüyme." Sesine hemen bir üzüntü yerleşmişti, ne yapacaktım ben bu miniğin hassas hallerini? "Seni de öpeyim, sös."
Ablam gülüp öpücük attı. "Şaka yapıyordum ama olsun, bir kere söz verdin, öpeceksin."
Minel başını salladığında "Hadi, Minel." diye araya girdim. Yoksa yine birileri Minel'e bulaşacaktı sırf tepkisini görebilmek için. Rahat bırakmıyorlardı benim kızımı.
"Yemeğine başla."
"Tamam, başyicam."
Tabağa özel ördekli kaşığa uzandı. Kaşığı eline alır almaz "Hııı!" dedi heyecanla. "Kaşıkı da öydekyi. Göydün mü? Bak!"
Saçlarını geriye atıp açtığım alnına derin bir öpücük bıraktım. "Gördüm güzelim. Güle güle kullan."
"Güye güye kuyyan." diye tekrar ettikten sonra çorbasını içmeye başladı. Kıyafetine bir şey dökmemek için çok yavaş yiyordu ve zorlanıyordu, bu yüzden boynuna sarı bir önlük bağlamıştım. Kuş kadar kalmasına neden olan o küçük midesine rahat rahat yemek gönderebilirdi artık.
"Ne çorbası bu?" dedim önüme döndüğümde. Beyaz, iştah açıcı gözükmehen bir şeydi. "Sarımsaklı un çorbası." dedi annem. "Çok sağlıklıymış, canımın içine yaptım."
"Hangi canının içi?" diye sordu babam. Haklı bir soruydu, valide herkese canımın içi diyerek dolanırdı çünkü.
"Ay kime olacak Raif?" diye sitem etti annem. "Minel'ime tabii. Gökhan'ın ne dediğini hatırlamıyor musun? Her şeyi eksik yavrumun."
Minel'e baktım annemin bu cümleleriyle. Tavşanına bir şeyler söyleye söyleye çorbasını içiyordu. Suçluydum; ona bu ortamı daha önce veremediğim için, sağlığı kaybolduğu için suçluydum. Daha önce bulmalıydım onu, o kadından uzak tutmalıydım.
"Biz o eksiklikleri kapatacağız, yapılmayacak şey değil."
Hakan abime baktım, o da dimdirekt bana bakıyordu. Düşündüklerimi görmüştü sanki, şaşırmadım. Abim çok iyi tanırdı bizi. Hepimizin arkasını toplamış, peşinde dolanmıştı çünkü.
"Hııı, bak!" dedi bir anda Minel. Koluma dokundu işaret parmağıyla. "Öydek yüzüyoy içinde, bak!" Çorbayı içtikçe kasenin içindeki porselen ördek ortaya çıkıyordu, buna heyecanlanmıştı. "Öydeki vay Doyuk!" dedi benim tepki vermemi beklemeyip diğer yana dönerken.
"Evet fıstığım." diye onayladı Doruk. "Ördeği var, çok güzelmiş gerçekten."
Onaylanınca mutlu oldu, dudaklarını birbirine bastırarak gülümseyip önüne döndü. Küçücük şeyler bile çok neşelendiriyordu onu, artık tüm çorbalarını bu kaseden içeceğine ve gün boyu ördeklerden bahsedeceğine emindim. Sokak kedisi gördüğünde bile herkese anlatıyordu benim kızım, halasının hediyesi daha da büyük bir şeydi.
Yemek ablam ve Engin abimin şirket çalışanlarının dedikodusunu yapmalarıyla, yakıştırdıkları insanlardan bahsetmeleriyle geçti. Minel çorbasını bitirdi, sebze yemeğini tam bitiremese de üzerine gitmedim. Normalden daha fazla çorba yemişti çünkü, sanırım tadını sevmişti.
Oturma odasını kastederek "Buyda mı otuycakşın?" diye sordu onu kucağıma alıp masadan kalktığımda. "Evet güzelim." diye onayladım alnının kenarlarındaki bebek saçlarını okşarken. "Sen de oturmak ister misin?"
Yanağını omzuma yaslarken "İsteyim." dedi tatlı tatlı. Böyle diyeceğini biliyordum, kalabalıkta durmaktan hoşlanıyordu.
Ben her zamanki tekli koltuğuma oturdum, Ayaz da diğerine oturdu. Oyununda güncelleme yapıldığından bahsedip çıkmıştı odasından, birkaç saat boştu. Diğer herkes de yerlerine geçtiğinde kucağımda oturan Minel "Naşıyşınız?" dedi bir anda.
Hal hatır sormayı da biliyordu. Yerdim.
Eğilip yanağından sertçe öptüm. Bizimkiler burada olmasaydı kokulu birkaç öpücük daha çalardım ondan ama buradalardı, utandırmak istemiyordum kızımı.
"Seni ısırırım bebek!" diye cırladı ablam.
"Prensesim..." deyip güldü Kuzey.
"Senden daha kibar." dedi Doruk, Ayaz'a.
En son "Kurban olurum sana." diyerek noktayı koydu peder. "İyiyiz bir tanem." diye de ekledi. "Sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim. Teşekküy edeyim."
Ayaklarını salladı, birkaç saniye durduktan sonra "Kitapyaya bakıcam." deyip kucağımdan indi, ablamın özellikle onun için seçip masanın üzerine bıraktığı rengarenk dergilere uzandı. Önce tavşanını masaya oturtmuştu tabii.
Başka bir oyuncak alsam tavşanı olacak elemanı unutur muydu?
Bir dakika kadar süren gündelik bir sohbetten sonra "Haya!" dedi Minel bir anda. Hemen gözlerimi çevirdim, bir yerini mi çarptı diye baktım ama sağlamdı. Kalın, cidden kalın, bir dergiyi tutup ablama götürdü zar zor.
"Senin eybisenden."
Parmağıyla bir sayfayı gösteriyordu, ablam eğilip baktıktan sonra "Bebişim..." dedi gülerek. "Bunu nasıl hatırlıyorsun sen? İki hafta oldu giyeli." Çenesini tutup yanağından öptü.
"Şey..." dedi Minel. Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. "Şen..." Tekrar durdu, tekrar nefes aldı. Nefesi derindi ama sanki zorlanıyordu. Ablam ellerini Minel'in kollarına koyup "Minel?" dediğinde ablama baktı ama cevap vermedi. Ayaklandım, yanına gidip diz çöktüm.
"Güzelim?" dedim endişemi belli etmeden. Gözlerini bana çevirdi, bir kez daha nefes aldı ama yarıda kaldı bu nefes. Hakan abim bir yanımda, Engim abim diğer yanımda bitti.
"Ufaklık?" diyerek Minel'in dikkatini çekmeye çalıştı Hakan abim. Başarılı olamadığında ben araya girdim yine. "Minel, duyuyor musun beni?"
Yüzü kızarmıştı, tişörtünden dolayı çıplak kalan kollarına baktım, kabarmıştı. Üzerime doğru sendelediğinde tuttum, kollarımın arasına aldığım vücudunu "Minel!" deyip hafifçe sarstığımda bana bakmak dışında bir tepki vermedi.
Her şeyi birleştirince "Elma..." dedim kendi kendime. "Elma vardı bir şeyde."
"Ne elması oğlum? Ne oluyor?"
Yanımıza çökmüş babama cevap vermedim, başımı kaldırıp Kuzey'e baktım, kapıya en yakın oydu. "Çalışma masamın çekmecesinde alerji iğnesi var."
Şoke olduğundan mıdır nedir, hala daha bana bakıyordu. "Lan getirsene!" dedim sesim kontrolsüz bir şekilde yükselirken. Yüksek sesten korkan kız çocuğunun bu korkusu bile umrumda değildi şu an. "Alerji iğnesini getir!" Başını sallayıp odadan çıktı.
"Ben arıyorum, arabayı getirsinler."
Engin abime bakmadan Minel'e döndüm. Nefes almaya çalışıyordu ama bir saniye bile geçmeden tıkanıyordu. "Şimdi geçecek." dedim titreyen ellerimle saçlarını geriye iterken. "Şimdi bitecek meleğim."
"Belki alerji değildir, elma olması..."
Telaştan ne dediğini bilmeyen ablama baktığımda sanki damarlarımda öfke geziyordu. "Başka neden nefes alamaz?" diye sordum niyetinin iyi olmasını umursamadan. "Saçmalama!"
"Dev adam..."
Duyduğum mırıltı beni durduracak tek şeydi, başımı eğdim anında. "Buradayım güzelim." dediğimde sesimde inanılmaz bir zayıflık vardı. Nefesi iyice gidiyordu, nefesi gidiyordu!
"Biriniz getirin şu iğneyi!" diye bağırdığımda annem elini omzuma koydu. "Sakin ol deme bana!" dedim peşin peşin. "Hangi yemekte elma vardı?"
Kolumda bir hareketlilik hissettiğimde bakışlarımı kollarımdaki Minel'e çevirdim. Başı arkaya kaydı, tişörtümdeki gevşek eli çözülürken nefes almaya çalışma sesleri durdu.
"Minel..." dedim yavaşça. Nefesi kesilmiş olamazdı.
Bir kez daha "Minel!" dediğimde sesim yüksekti. Kollarımdaki bedenini sarstım. "Sarsma." dedi Engin abim. Başımı kısa bir süreliğine kaldırıp endişeli gözlerine baktım, umrumda değildi nasıl bir halde oldukları. "Nefes almıyor!" diye çıkıştım. "Ne sarsmaması! Nefes almıyor!"
Başımı eğdiğimde yumuşak bir sesle "Meleğim, güzelim, aç gözlerini." dedim tek çarenin iğnesi olduğunu bilmeme rağmen. Saçlarını geriye itip yüzünü açtım. "Minel..."
Hiçbir şey olmadı. Nefes almıyordu!
"Getirdim!"
Kuzey'in sesini duyduğum an başımı kaldırdım, alerji iğnesini bana verdi. Doktorun bana gösterdiği gibi yaptıktan sonra iğneyi Minel'in bacağına batırdım, çektikten sonra parmağımı oraya bastırıp ovuşturdum.
"Hadi, babacığım, nefes al, hadi."
Bir iki saniye geçti, bir şey olmadı. Hiçbir şey olmadı. Etrafa bakmadım, bakamadım. "Nefes al bebeğim benim, nefes al." Saçlarını okşadım. Gözlerim kızarık, hiçbir ifade olmayan yüzünde dolaştı.
Uyan ve gülümse. Hadi, hadi...
"Arabaya gidelim."
"Ben aramıştım, kapının önü-"
"Trafik vardır, uzun sürer, ambulans..."
Çevremdekiler duyduğum ama anlamadığım bir sürü şey söylerken Minel derin bir nefes aldı. Gözlerim kapanırken ben de burnumdan derin bir nefes çektim ciğerlerime. Aklım çıkmıştı.
"Yarabbim şükür!"
"Of, ödüm koptu!"
"Ay, nefes aldı!"
Omuzlarım çökerken vücudumdaki tüm güç sanki çekildi. Sırtımı koltuğa yaslarken Minel'e sarılı kollarımı sıkılaştırdım.
"Şükürler olsun." diye fısıldadım alnından defalarca öperken. Geri çekildim, yanağını okşadım başparmağımla. "Duyuyor musun beni babacığım?" diye sordum yavaşça. Ya parmaklarım buz kesmişti ya da onun teni yanıyordu. "Minel, duyuyor musun beni?"
Derinlikleri azalıp normale dönen birkaç nefesten sonra parlaklıkları kaybolmuş gözlerini açtı. Yorgundu, çok yorgundu ama geçerdi, nefes alıyordu. Fısıldayarak "Duyuyoyum." diye cevap verdi.
"Ölürüm sana." diye mırıldandım vücudunu göğsüme bastırırken. Alnından kokulu öpücükler çaldım. Birkaç dakikada mahvetmişti beni, kalbim hala çok fenaydı.
"Hastaneye gidelim yine de."
Başımı sallarken kollarımda Minel'le ayağa kalktım, titreyerek bana sokuldu. Olanlardan korktuğunu anlayınca başımı eğip "Bir şey yok meleğim." dedim az önce çıldırıp herkese bağıran ben değilmişim gibi.
"Noydu?" diye sordu Hakan abimin arabasına bindiğimizde. Sesi kısıktı ama duydum çünkü hala daha kucağımdaydı, uzun bir süre onu kollarımdan ayırmaya niyetim yokru.
"Bir şey olmadı." dedim yüzüne gelen bukleleri okşaya okşaya geriye iterken. Rahatlaması için gülümsedim. "Biraz hasta oldun ama geçecek."
Başını göğsüme yasladı, gözleri kapandığında çenesini başparmağımla tutup "Uyumak yok." dedim açtığı gözlerini gözlerime sabitlerken. Doktor bir şey demeden uyuyamazdı, nefesi tekrar kesilebilirdi veya... Bir şey olabilirdi işte.
Ön koltukta oturan babam oluşan sessizlikte kısa bir süreliğine Minel'e baktı, sıkıntılı bir nefes aldıktan daha sonra önüne döndü.
"Acıyoy."
Titrek fısıltısına karşılık verdim hemen. "Neren babacığım? Göster bana." Eli boynuna gitti, boğazının ağrıdığını anladım. Eğilip önce elinin üzerini öptüm, sonra elini çekip boynuna bir öpücük kondurdum.
"Geçti mi?"
Geçmediğini biliyordum ama benim kibar kızım "Geçti." diye cevap verdi. Sesi çok zayıftı, her zaman künyeme giden eli de kucağındaydı. Rahatsız olmuş gibi davransam da rahatsız olmadığımı, hatta zincirimle oynamasından hoşlandığımı, tavşanından nefret etsem de onunla mırıl mırıl konuşmasını sevdiğimi o böyle halsiz bir şekilde durunca anlıyordum.
"Geldik."
Hakan abimin sesiyle başımı kaldırdım, yol boyunca Minel'i izlediğim için nerede olduğumuz hakkında bir fikrim yoktu. Geldiğimizi bu yüzden anlamamıştım.
Abim kapımı açtığında "Arabanda örtü var mı?" diye sordum. "Sırtı terledi." Başını salladı, bagajdan ince bir örtü alıp geldi. Minel'i örtüye sarıp sırtının kapandığından emin olduktan sonra kucağıma aldım, yanağını omzuma yasladı her zamanki gibi ama elini kaldırmadı.
"Doktoru aradım yoldayken, bizi bekliyor." dedi babam. Kollarımın arasındaki kız çocuğuna ne kadar odaklandıysam tek kelimesini bile duymamıştım konuşmanın.
Babamı takip ettiğimiz iki üç dakikanın sonunda bir odaya girdik. Hasta odasıydı, yaşlı bir adam boş yatağın başında bekliyordu, babamı görünce "Hoş geldin Raif." dedi, selamlaştılar.
Benim kızımın boğazı acıyordu ve saçma sapan, gereksiz selamlaşma fasıllarıyla mı uğraşıyorlardı?
Tam bağırmak için ağzımı açmıştım ki Minel'in omzumdaki varlığını hatırlayıp sustum. Sırtını sıvazladığımda yüzünü boynuma iyice yaklaştırıp iç çekti.
"Küçük hanıma bakalım, neyi varmış?"
Örtüye sarılı vücudunu yavaşça yatağa bıraktığımda ürperdi, kapalı gözlerini açtığında tedirgindi. Yumruk yapmak üzere olduğu elini tutup avuç içini başparmağımla okşarken alnına bir öpücük kondurdum. "Bir şey yok meleğim, buradayım ben."
"Gitme." diye fısıldadı, gülümsedim. "Gidebilir miyim hiç?" diye mırıldandım. Yanından bir dakika bile ayrılmazdım.
Doktorun gerekli kontrolleri yapması için geri çekilmek zorunda kalsam da elini bırakmadım, dakikalarca avuç içini okşadım. Kolları ve bacaklarındaki döküntüler olduğu gibi duruyordu. Bazen kaşıyacak gibi olduğunda Hakan abim elini tutuyor, öpüp "Olmaz amcacığım." diyordu. "Kaşıyıp yara yapma."
"Bir serum takalım, kaşıntısı azalsın. Başka bir şeye gerek varmış gibi durmuyor. Eğer yine döküntüsü olursa gelirsiniz."
"Tamam, çok teşekkürler." deyip doktorun elini sıktı babam. Bense Minel'e döndüm, saçlarını okşadım. Gözlerinin parıltısı kaybolmuştu, yemeklere kimin elmalı bir şey kattığını bulduğum an...
Her neyse.
Hemşire yatağa, Hakan abimin tarafına, yaklaştığında "Güzelim?" dedim yavaşça. "Hım?" diye karşılık verdi, gözleri kapanıyordu. "Şimdi sana iğne yapacaklar."
"Hayıy, istemiyoyum."
Sesi titrekti, gözleri yaşlarla dolduğunda Hakan abim konuştu. "Ama daha iyi olman için buna ihtiyacın var ufaklık, kaşıntın da geçecek. Hem biz de yanındayız."
"Evet bir tanem." diye onayladı babam. "Hissetmeyeceksin bile."
Burnunu çekip bana baktığında başımla onayladım. Derin bir nefes aldı, daha fazla itiraz etmedi. Zaten ilk itirazı bile olağan dışıydı onun için.
Hemşire damar yolunu açmak için elinin üzerini pamukla sildiğinde elimi yanağına koyup hemşiredeki gözlerini kendime çevirdim. Gülümsedim. "Kırmızı balık gölde..."
Gözlerini kapattı sesimle. Devam ettim. "Kıvrıla kıvrıla yüzüyor." İğne derisine girdiğinde irkildi ama gözlerini açmadı. "Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor."
Şarkıya bir iki dakika boyunca devam ettim ve... Uyudu. Ben ona bariton sesimle Kırmızı Balık söylerken uyudu.
.
.
.
"Uyuyor, sessiz olun."
Kapıyı açan ablama ve arkasındaki topluluğa söylediğim cümleyle kimse ses çıkarmadı. Ben de serum çıkarılırken uyansa da dönüş yolunda tekrar uyuyan Minel'i sakince yukarı çıkardım.
Komodinimin üzerindeki siyah abajuru açıp vücudunu yatağıma bıraktıktan sonra odasına gittim, dolabından bir pijama takımı alıp üzerini değiştirdim. Geçirdiği alerji onu yormuştu, bir de rahatsız bir şekilde uyumuştu şu ana kadar. En azından gecenin geri kalanında rahat rahat uyumalıydı.
Hızlıca üzerimi değişip hastanenin kirinden kurtulduktan sonra Minel'in yanına döndüm. Yana dönüp olduğu yerde büzüşmüştü, ince örtüyü beline kadar örttükten sonra yatağımın kenarına oturdum.
Bugün ona "babacığım" demiştim. Hastaneye gidip de doktordan kötü şeyler duymayıncaya kadar da bunu fark etmemiştim, yani bilinçli yaptığım bir şey değildi ama iyi ki yapmıştım. Bundan sonra dilimden düşürmeyecektim.
Ben bu dünyalar tatlısı kızın babasıydım.
Uyanmasından korka korka saçlarını okşadım. Uslu bir çocuk olduğunu söylüyordu ama aklımı çıkarmıştı bugün. Gerçi onun bir suçu yoktu, o yemeklerde elmanın ne işi olduğunu bulmam gerekiyordu onun yerine.
Alnına bir öpücük kondurduğumda fısıltıyla bir şeyler söyledi, yastığına daha çok bastırdı başını. Derin bir nefes verirken yanına uzandım, vücudunu kendime çekip göğsüme yasladım. Nefesleri boynuma vuruyordu ve bu iyiydi, bir şey olursa nefeslerinin düzensizliğinden anlardım.
Sabaha kadar saçlarını okşadım, yanağındaki kırmızılıkları öptüm. Birkaç kez sayıklayarak uyandı ama tekrar uyudu benim sesimi duyunca.
Gün ışığı odaya girdikten bir iki saat sonra kıpırdanmaya başladı. Yüzünün konumunu değişti, elini zincirime getirip oynadı. Tekrar uyuyacağını düşündüm, dalacaktı ama irkilerek gözlerini açar gibi oldu. "Buradayım güzelim." dedim saçlarını okşarken, alnından öptüm.
Gözlerini yavaşça açtı. "Günaydın meleğim." dedim başını kaldırıp yeşillerini gözlerime diktiğinde. Anlamadı beni, mahmur mahmur bakmaya devam etti. Gülüp birkaç kez alnından öptüğümde başını eğdi, künyemi daha sıkı tutup pencereye baktı. Ayılmaya çalışıyordu.
Beş dakika geçtiğinde tekrar başını kaldırdı. "Günaydın." dedi tatlı tatlı gülümseyip. "Günaydın meleğim." diyerek birkaç dakika önceki cümlemi tekrar ettim.
"Meyeğim?" diye sordu kaşlarını kaldırıp. Başımı salladım. "Evet, meleğim." Yumuşacık yanağını okşadım. "Meleğimsin sen benim."
"Meyekin miyim?"
Sesini kalınlaştırıp sorduğu soru bir kez daha güldürdü beni. Minel'e karşı sınırlarımı geçtiğimden beri çok fazla gülüyordum, alışkın değildim ama kötü hissettirmiyordu.
"Öylesin."
Gülümseyip gözlerini kaçırdı, başını boynuma gizledi. Saçlarından öptüm. Bu utangaç halleri beni bitiriyordu.
"Kendini nasıl hissediyorsun babacığım?" diye sorduğumda hızlıca başını kaldırdı, bana gözlerini kırpıştırarak baktı. "Ne oldu?" diye sorarken gözlerimle kollarını yokluyordum. Kızarıklıklar geçmiş gibiydi, bir sorun gözükmüyordu, niye böyle bakmıştı?
"Babacım dedin."
Takıldığı noktayı anlamamla vücudum gevşedi. "Evet, öyle dedim." derken saçlarını okşuyordum yine. Ellerimin bu sarı buklelerden ayrılası hiç mi hiç yoktu.
"Baba değiyim ki ben..."
Büyük bir kafa karışıklığıyla söylediği şey çenemi sıkmama neden oldu. Isıracaktım ama yapmamalıydım, teni hâlâ daha hassastı, daha gece hastaneden gelmiştik, olmazdı.
"Babam olduğun için öyle demedim." derken nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Ablam "halacığım" diyordu ya da abilerim "amcacığım" ama onlara takılmamıştı. Niye bu açıklama işi bana kalıyordu? Türkçe dersim çok kötüydü benim.
"Ben senin babanım."
Tepki vermeden bana bakmaya devam etti.
"Seni sevdiğim için de sana öyle sesleniyorum."
Yanağını göğsüme yaslarken düşünceli gözüküyordu. Anlaması için vakit verdim, başka açıklama da yapamazdım zaten, bendeki limit buydu.
"O saman..." dediğinde başımı eğip yüzüne baktım. "Şana Mineycim mi dicem?"
Dişlerimi sıkmak da işe yaramadı bu sefer. Minel'i göğsümden ayırıp yanıma yatırdıktan sonra hafifçe doğruldum. "Sen..." dedim boynundan kokulu öpücükler çalarken. "Nasıl bir şeysin? Niyetin beni öldürmek mi?"
Doyamıyordum ama öpmeyi bırakmak zorundaydım, teni tahriş olacaktı yoksa. İstemeye istemeye geri çekildim, bana attığı saf bakışları görünce maçta karnından gıdıklandığını keşfettiğim aklıma geldi.
Parmaklarımı prenses desenli toz pembe tişörtünün üzerine getirip hareket ettirdiğimde iki büklüm oldu. Gülerken "Gıdıkyanıyoyum!" dediğinde "Amacım o zaten." deyip daha çok gıdıkladım. Gülüşleri iyice sesli bir hal alırken elimden kurtulmaya çalıştı ama o kadar gülüyordu ki başaramadı.
Bu kadar gıdıklanmasını ben bile beklemiyordum.
Nefesinin gitmemesi için en çok güldüğü anda ellerimi çektim, daha fazla gıdıklamadım. Birkaç kez daha güldükten sonra bana baktı. "Gıdıkyadın beni." dedi şaşkın şaşkın. "Neden gıdıkyadın?"
"Canım istedi."
"Tamam." dedi masum masum. Sırtımı yatağım başlığına yasladıktan sonra Minel'i kucağıma aldım, alnından öptüm bir kez. Sorduğum soruya cevap vermediği aklıma gelince bir kez daha sordum.
"Nasıl hissediyorsun?"
"İyiyim, şen?"
Gülerek "Güzelim ondan bahsetmiyorum." dediğimde gözlerini açtı merakla. Ciddileştim. "Kolların kaşınıyor mu?" Yanağını okşadım. Vereceği cevaba göre hastaneye gidecektik, alerjisinin bu kadar ciddi olduğunu bilirken hiçbir şeyi ihmal edemezdim.
"Kaşınıyoy mu?" diye tekrar ettiğinde kaşınmanın anlamını bilmediğini anladım. "Yani..." derken bir alternatif düşünüyordum. "Kolların gıdıklanıyor mu?"
"Şen kaynımı gıdıkyadın."
Anlaşamayacağımızı anlayınca alerjisinin devam edip etmediğini görmek için kollarına daha detaylı baktım, bacaklarını da inceledim. Tek tük küçük kızarıklıklar vardı, onun dışında iyi gibiydi. "Gel, aşağı inelim." dediğimde onu alacağımı tahmin etti herhalde, kollarını kaldırdı.
"Tavşanım neyde?"
Birkaç saniye düşünüp cevap verdim. "Oturma odasında." Dünkü karmaşada o elemanın aklımıza gelmesi mucize olurdu.
"Neden oyda?"
"Orada uyumak istemiş."
Daha fazla soru sormadı.
"Günaydın!"
Minel'in enerjik sesiyle herkes bize döndü. Ayaz bile buradaydı, bizi bekliyorlardı herhalde. Zaten hepsinin ayaklanmasından bile belliydi.
"Günaydın bal kızım."
"Nasılsın bebişim?"
"Günaydın bir tanem."
"Bir yerin kaşınıyor mu canımın içi?"
Herkes bir anda konuştuğunda gözlerini kırpıştırdı, ne yapacağını bilemiyor gibi baktı bana. Orta sehpanın üzerindeki tavşanını alıp ona verdim, tekli koltuğa oturup ona kollarımı sardıktan sonra "İyi hissediyor." diyerek tüm soruları bitirdim. Yeterliydi.
"Odun, kardeş değil de odun."
Ablama aldırmadım. Zaten pek bu tarz cümleleri takan biri değildim, bir de kucağımdaki ufaklık tavşanıyla bu sefer duyabileceğim bir sesle konuştuğu için onu dinlemek istemiştim.
"Seni çok ösyedim tavşan. Neden benşiz uyudun? Dev adam söyyedi."
O eleman böyle cümleleri hak etmiyordu.
Tavşanın pamuklarını çıkarma planlarım çok mantıklı gelmeye başlayınca yemek masasına baktım, kahvaltılıklar getiriliyordu. Çalışanları görünce aklıma geldi, yüzüm ciddileşirken "Neyin içinde elma varmış? Kim koymuş?" diye sordum. Sesim sertti, Minel başını kaldırdığında derin bir nefes alıp yüzümü düzeltmeye çalıştım. İşe yaradığından emin değildim.
Ben mutfaktaki herkese elmayla alakalı her şeyi atmalarını söylemişken kızım dün elma yediği için nefes alamamıştı, sakin kalamamam normaldi.
"Ay evet." dedi annem. "Raif bana da söylemedi."
Babam derin bir nefes aldı. Kucağımdaki Minel'e, yan tarafımda oturan Ayaz'a ve Engin abimin yanında oturan Arda'ya baktı. "Anladım." dedi Ayaz bıkkın bir şekilde. "Gitmemiz lazım, bizim yanımızda konuşamazsınız." Oflayarak ayağa kalktığında Arda da ayaklandı.
"Minel, Ayaz ve Arda abinle oyun oynasan olur mu?" dedim açık yeşil gözlere gözlerimi çevirirken. "Oyuy, oynayım." deyip kucağımdan indiğinde saçlarının üzerinden öptüm, başımda dikilen yeğenlerime baktım. "Dikkat edin, yanından sakın ayrılmayın."
Her sabah kendi başına evde dolaşıyordu, o konuda bir sıkıntı yoktu ama alerjisiyle alakalı bir şey olabilirdi.
Arda "Tamam amca. Gerekli ehemmiyeti göstereceğiz." dedikten sonra Minel'in elinden tuttu, onun adımlarına ayak uydurarak oturma odasından çıktılar. Bu sırada kızım soru da soruyordu tabii.
"Ne oynicaz Ayda abi, Ayas?"
"Ayaz abi, abi. Ayaz değil."
"Benim ismim de Arda, Ayda değil."
Uzaklaştıklarına emin olunca babama baktım. Sıkıntılı bir nefes aldı. "Mutfaktakiler çorbaya elma sirkesi katmış yanlışlıkla."
Kaşlarımı kaldırdım. Dudaklarımın bir kenarı alayla kıvrıldı. "Yanlışlıkla?" diye sorduğumda dudaklarını ıslatıp başını salladı. Gözlerimi kapatıp boynumu yana esnettim.
Bunu yapan kişi erkek olsun, olsun ki yüzünü dağıtabileyim.
"Kim?"
"Söyleyemem."
Doğru mu duyuyordum lan şu anda? Söyleyemem, demişti. Başımı babama çevirdim. "Ne demek söylemezsin?" derken sesim çok sakindi. Fırtına öncesi sessizliği yaşıyordum.
"İşten çıkardım ama senin bununla kalmayacağını biliyorum, birine şiddet uygulanmasına zemin olmaya da niyetim yok."
Minel'i neden Ayaz ve Arda'yla yukarı gönderdiğini şu an anlıyordum, birazdan ortaya çıkacak halimi görmelerini istememişti.
"Koruduğun insan yüzünden..." Dudağımı dişleyip güldüm alayla. "Koruduğun insan yüzünden..." diye tekrar ettikten sonra ciddileştim, koltukta öne doğru gelip babamın gözlerinin tam içine baktım. "Benim kızım ölüyordu."
"Gerekli şeyleri yaptım, yanlışlıkla olan bir şey yüzünden onu hastanelik etmene izin veremem oğlum."
Derin bir nefes verdim gözlerimi kapatırken. Yok, sakin kalamayacaktım. Kalmam için bir neden de yoktu, Minel'i göndermişti. Gözlerimi hızlıca açıp orta sehpanın üzerindeki bardağı aldım, yere atacaktım ama avcuma almamla parçalanması bir oldu.
"Gökhan elin!"
"Ne yapıyorsun?"
"Bandaj getireyim."
Başımı iki yana salladım. "Yok bir şey, yok!" Avuç içimdeki cam parçalarını yere silkeledikten sonra ayağa kalktım. "Koruduğun kişiye bak!" dediğimde sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki Doruk ve Kuzey'in irkildiğini gördüm.
"Yanlışlıkla oldu diye her şey geçti mi, tamam mıyız? Alerji iğnesi olmasaydı ne olacaktı? Ne yaşadığımızın farkında mısın sen?"
"Oğlum, baban zaten yapmış gerekenleri. Ben eminim cezalarını çek-"
"Onun cezaları umrumda mı sence benim?" diye annemin sözünü kestim. Ses tonum düşmüştü, annem suçsuzken ona bağıracak değildim. Derin nefesler aldım, başka bir şey söyleyecek kafa yapısında değildim.
Birkaç kez volta attıktan sonra orta sehpanın ayağına tekme attım. "Yok!" dedim daha sonra. Gözlerim çıldırmış gibi dolanıyordu halıda. "Yok, benim sinirim geçmeyecek! "
Arabamın anahtarı için cebimi yokladım ama yataktan kalktığım gibi inmiştim, yanımda değildi. Buna da küfrettikten sonra merdivenlere ilerledim.
"Gökhan eline bir-"
Cümlenin geri kalanını duymadım, önemli de değildi. Elimdeki kesik abartılacak bir şey değildi, saçmalıyorlardı.
Odama girdim hızlıca, çalışma masamın üzerinden arabamın anahtarlarını aldım. Üzerimi bile değişmeyecektim, arkamı döndüm çıkmak için, o an Minel'le göz göze geldiğim andı.
Hızlıca arkama gizlediğim elimi kapattım kanın yere akmaması için ama saçmaydı, zeminde kan damlaları vardı. Minel hiçbir şeyi fark etmeden bana yürüdü. "Koşuyoydun dev adam." dedi bacaklarımın dibinde biterken.
Sakinleşmek için derin bir nefes alıp "Evet güzelim." dedim ama saçlarını okşayamadım, diğer elimin içi de kanlıydı çünkü.
"Neden koşuyoydun?"
Gözlerimi etrafta dolaştırırken mantıklı bir yalan düşünüyordum. Ben bulamadan "Hııı!" sesi geldi ayaklarımın ucunda duran minikten. "Boya döküymüş!"
Yerdeki damlaları görmüştü.
Yere çömeldiğinde "Meleğim dokunma." dedim hemen. "Temizlerler orayı, sen dokunma." Yerden kalkmadan başını kaldırdı.
"Neden boya yaptın?"
"Canım sıkıldı."
Bir süre daha yerdeki damlaya baktı, sonra "Şey..." dedi tekrar başını kaldırıp. Tişörtünü sıkıp bıraktı. "Şey... Boyama kitapyayım vay. Onyayı boyayabiyiysin."
Az önce öfkelenen ben değilmişim gibi bir şefkatle doldu içim. Gülümserken "Beraber boyama yaparız." dedim yumuşak bir sesle. İstediği buydu ama sormaya çekiniyordu, gözlerinden görmüştüm.
"Oyuy." dedi mutlu mutlu. Ayağa kalktı, bacaklarıma sarıldı. Kıvırcık saçları alnına dökülüp dizlerimi huylandırdı. Saçlarını geriye atmak için elimi uzattığımda elime kayan gözleri kocaman oldu. O an hatırladım kesiği, elimi hemen gizlemeye çalışsam da çoktan görmüştü.
"Eyine noydu?" derken sesi o kadar tedirgindi ki hemen dizlerimin üzerine çöktüm. "Bir şey yok babacığım, o da boya."
Başını iki yana salladı. "Hayıy." diye mırıldandı yumruğu tişörtüne yapışırken. "Hayıy. Göydüm ben." Gözleri doldu. "Acıdı eyin." derken sesi de titriyordu.
"Hayır, hayır, acımadı." diye itiraz etmeme rağmen yüz ifadesi değişmedi. Hatta daha da bozuldu. Derin bir nefes verdikten sonra bu işin böyle olmayacağını anladım, elimi göstermemeye çalışıp koridora çıktıktan sonra "Abla!" diye seslendim. "Abi! Biriniz gelsin."
"Boya değiy." mırıltısını duyduğumda odama dönmüştüm. Yerdeki damlalara bakıyordu. "Boya değiy, biyiyoyum ben."
Ben ne diyeceğimi, onu nasıl sakinleştireceğimi düşünürken Hakan abim içeri girdi. "Ne oldu?" diye sorduğunda kaşları çatıktı. Gözlerimle Minel'i işaret ettim. O sırada Engin abim de gelmişti. Biriniz fazla açık değil miydi?
Minel titrek bir sesle "Amca..." dedi abimin gözleri ona döner dönmez. "Eyi acımış, bak." Yerdeki kan damlalarını gösterdi.
Hakan abim bana baktı, "Boya sandı ama sonra anladı." dedim sessizce. Abim bir bahane bulamamış olmalı ki dudaklarını ıslatıp duraksadı. "Babanın elini şimdi sararız, geçer." dedi sonra.
"Ne olmuş oğlum?"
Babam içeri girdiğinde Minel ona odaklanmış babama yaklaştı. "Dede, yaya oydu. Sayayım." dedi beni gösterip. "Elimi gördü." diye açıkladım. Az önce çıkıştığım adama sakin sakin açıklama yapıyordum, Minel'in bir anda beni sakinleştirdiği yetmemişti, kendisine de teselli yolları arattırıyordu.
Baba olmak çok tuhaftı.
"Tamam, şimdi ben halledeceğim. Seni babaannenin yanına götüreyim, olur mu?"
"Oymaz." dedi burnunu çekip. "Sayayım."
İtiraz ettiğine göre cidden istiyordu yanımda kalmayı. "Tamam." dedim kıyamayıp. "Abim gözlerini kapatır, burada kalsın."
Babam elini dizine koyup kalktı. "Banyoda mı malzemelerin?" diye sorduğunda başımı salladım. Sürekli kendimi yaraladığım için banyo dolabımda pansuman malzemeleri vardı, sürekli hastaneye gitmekle uğraşamazdım.
Yatağın üstüne oturdum. Bana dolu gözlerle baktıktan sonra yanıma geldi. "Noydu?" diye sorduğunda "Bardak kırıldı." diye cevap verdim. Yalan değildi, kırılmıştı.
Bacaklarıma sıkıca sarılıp başını dizlerime yasladı. Abim yanıma oturdu, ellerim arkada beklediğim için okşayamadığım kıvırcıkları okşadı. Engin abim de o sırada konuşuyordu.
"Üzülmene gerek yok ballım, baban hissetmiyordur bile. Sen üzülünce daha çok canı yanıyordur, emin ol."
Doğruydu.
Babam elinde küçük bir kutuyla döndüğünde Hakan abim "Şimdi gözlerini kapatacağız güzelim, lütfen itiraz etme, olur mu?" diye sordu. Minel başını dizlerimden kaldırdı. "Tamam." deyip geri çekildi, Engin abime yaslandı. Abim de onun beline sarılıp dirseğini okşadı başparmağıyla. Daha sonra elini Minel'in başının arkasına koyup başını boynuna bastırdı.
"Şimdi saracaklar babanın yarasını ve hemen geçecek. Sen boşuna mı dev adam diyorsun, babanın çabucak iyileşme özelliği var."
Babam elime gerekli şeyleri yaparken çenemi sıkıp bekliyordum. Acısına dayanabilirdim ama bu acı aniden arttığında irkiliyordum, küfredesim geliyordu.
"Bitti mi amca?"
"Bitmedi bal kızım."
"Bitti mi?"
"Bitmedi."
"Bitti mi Mineycim?"
Engin abim duraksadı, bir sessizlik oldu. "Neden böyle dedin güzelim?" diye sordu Hakan abim. Gülümsüyordu bir yandan da. Minel cevap vermedi. Hâlâ daha elimin kanamasının tedirginliği üzerindeydi, Engin abimin tişörtüne asılan yumruklarından belli oluyordu.
Hakan abim "Neden böyle söyledin?" diyerek sorusuu tekrarladı, amacı Minel'in dikkatini dağıtmaktı, yüz ifadesinden belli oluyordu.
Minel "Şey..." dedi yavaşça. Sesi zayıftı. "Dev adam babacım dedi. Soydum. Beni sevdiki için söyyemiş. Ben de Mineycim dicem."
"Kurban olurum ben sana!" dedikten sonra yanağından sertçe öptü Engin abim. Babam temizlediği elimi sararken gözlerim tamamen abimdeydi. "Öpme." dedim aksi bir şekilde. "Cildi hassas, tahriş olacak."
"Sen öperken hassas değil herhalde o cilt, vakumluyorsun ballımın yanaklarını."
Sırıttım. "Çünkü benim kızım."
Gözlerini devirirken "Kızını yesinler." diye söylendi. Daha sonra aklına bir şey gelmiş gibi durdu. "Yiyorum zaten." deyip kahkaha attıktan sonra bir kez daha öptü meleğimin yanaklarından.
"Bitti."
Babamın sesiyle kurmayı düşündüğüm cümleler uçtu. Elime baktım, beyaz sargı temizdi. Kan yoktu. "Gözlerini açabilirsin Minel." dedi Hakan abim, Engin abim de son bir kez öpüp Minel'i serbest bıraktı.
"İyi mişin dev adam?" diye sordu hemen yanımda beliren kız çocuğu. "İyiyim." deyip gülümsedikten sonra fazla ayrı kaldığımızı düşündüm, belinden tuttuğum gibi dizime oturtturdum. Bacaklarını sarkıtıp sargılı elime uzandı.
"Acıyoy mu?"
Başımı iki yana salladım. "Yok, acımıyor."
Gözleri doldu. "Hayıy." diye itiraz etti fısıltıyla. "Acıyoy. Biyiyoyum ben." Yaşlar bir bir akmaya başladı yanaklarına. "Güzelim hayır." diye itiraz ettim. Sargısız ve kan izleri temizlenmiş elimle yanaklarını sildim yavaşça. Kapı sesini duydum o sırada, bizi yalnız bırakmışlardı.
"Gerçekten acımıyor, acısa sana söylerdim."
Söylemezdim.
Burnunu çekti. "Geyçekten mi?"
"Gerçekten babacığım, acımıyor."
Derin bir nefes aldı. Gözlerini küçücük elleriyle beceriksizce sildikten sonra elime uzandı. İşaret parmağını hafifçe sargımda gezdirdikten sonra eğilip avuç içime sargının üzerinden bir öpücük kondurdu.
"Geçti mi?"
Masum masum sorduğu soruyla gülümsedim, saçını okşarken konuştum.
"Sen öpersin de geçmez mi meleğim?"



