Malikanenin darmadağın olmuş, barut kokan salonunu geride bırakıp gecenin karanlığına gömüldüklerinde, aralarındaki sessizlik dışarıdaki motor sesinden çok daha ağırdı. Arda, sağ elinin avcundaki cam kesiğini hızlıca sarıp direksiyonu kavramıştı. Gözleri yolda gibi görünse de, dikiz aynasının açısı tamamen yan koltukta oturan ve susturuculu silahını son bir kez kontrol eden kadına kilitlenmişti.
"Şehrin altındaki eski tüneller," diye mırıldandı Arda, metronom gibi işleyen zihnindeki haritayı canlandırarak. "Yavuz yalan söylemediyse, Mete ve tarikatın üst düzey yöneticileri o eski şarap mahzenlerinin derinliklerinde saklanıyor. Ama benim anlamadığım bir şey var... Sen oraya tek başımıza, bir orduya karşı yürüyeceğimizi söylerken neden bu kadar rahatsın, Ayla?"
Vera, şarjörü sertçe silahın yuvasına oturtup Arda’ya doğru döndü. Yapay yeşil lenslerinin arkasındaki o buz gibi soğuk mavi gözleri, ay ışığının gölgesinde tehlikeli bir şekilde parlıyordu. Çenesinin altındaki lateks makyajın potluğu, araba sarsıldıkça Arda'nın gözüne daha çok batıyordu.
"Çünkü Karahan," dedi Vera, sesindeki o yapay tınıyı koruyarak. "Bir orduyu yok etmek için başka bir orduya ihtiyacın yoktur. Sadece liderin kim olduğunu bilmen ve kafasını koparman yeterlidir. Sen sadece arabayı sür ve prenseslik yapmayı bırak."
Arda direksiyonu aniden sağa kırdı ve arabayı tünel girişinin hemen yakınındaki terk edilmiş bir deponun arkasına, sert bir frenle park etti. Motoru kapattığı an, arabanın içindeki hava saniyeler içinde elektrikle yüklendi. Arda kemerini çözüp gövdesini tamamen Vera’ya doğru çevirdi. Güçlü ve geniş cüssesiyle kızın üzerine doğru eğilerek onu koltukta köşeye sıkıştırdı.
"Bana bak," dedi Arda, sesi adeta bir aslanın hırıltısı gibi derinden geliyordu. Elini kaldırıp Vera’nın oturduğu koltuğun başlığına, kızın başının hemen yanına yasladı. "Buradan içeri girdiğimizde arkamı kime döndüğümü bilmek istiyorum. Kimsin sen? Hangi gizli servisin oyuncağısın? Ya da yeraltındaki hangi gücün tetikçisisin?"
Vera sırtını koltuğa iyice yasladı, aralarındaki bu ani fiziksel yakınlık yüzünden nefesi daralmıştı. Arda’nın erkeksi kokusu, ceketindeki hafif kan ve barut kokusuyla birleşip üzerine siniyordu. İçindeki o bastırılamaz dürtü, Arda’ya doğru çekilmesini söylese de profesyonel mantığı onu bir duvar gibi tuttu. Elini uzatıp Arda’nın göğsüne sertçe bastırdı ve onu kendinden uzak tutmaya çalıştı.
"Mesafe, Karahan," dedi Vera, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Aramızdaki mesafeyi koru. Benim kim olduğum seni ilgilendirmez. Şu an hayattaysan, benim sayemde. Eğer o tünellerden canlı çıkmak istiyorsan, benden uzak dur ve sadece hedefimize odaklan."
Arda hafifçe sırıttı, gözlerini kızın dudaklarına indirip ardından tekrar o gizemli bakışlarına çevirdi. "Uzak durmak mı? Beni korumak için havada uçan, kurşunların önüne atlayan kadın mı söylüyor bunu? Ritmin bozuluyor Ayla. Ne zaman sana yaklaşsam, o buz gibi duruşunun altında bir şeylerin titrediğini görebiliyorum."
Vera tam ona sert bir cevap verecekken, tünelin girişinden gelen bir hareketlilik dikkatlerini çekti. İkisi de aynı anda arabadan inip gölgelerin arasına sızdılar.
Tünellerin içi rutubet, eskilik ve küf kokuyordu. Duvarlardaki meşaleler ve loş sarı ışıklar, zemindeki su birikintilerine yansıyordu. Arda ve Vera, hiçbir ses çıkarmadan adeta birer hayalet gibi ilerliyorlardı. Eski şarap mahzenlerinin devasa ahşap kapısına ulaştıklarında, içeriden gelen kahkaha ve kadeh sesleri tünelde yankılandı.
Arda silahını namlusuna sürdü. Vera ise cebinden küçük bir sis bombası çıkarıp kapının altından içeri fırlattı. Saniyeler içinde içeriyi yoğun bir duman kapladı. Kapıyı tek bir tekmeyle kırarak içeri daldılar.
Pat! Pat! Pat!
İkilinin senkronize atışlarıyla tarikatın ilk hat korumaları yere yığıldı. Duman dağılmaya başladığında, mahzenin ortasındaki devasa meşe masanın arkasında Mete tek başına oturuyordu. Yüzünde korkudan ziyade, tüyler ürpertici bir zafer gülümsemesi vardı. Ellerini yavaşça havaya kaldırdı.
"Sonunda geldin, kardeşim," dedi Mete, Arda’ya bakarak. "Ve yanındaki o süslü yalanı da getirmişsin."
Arda silahını Mete’nin alnına doğrulttu, öfkeden şakaklarındaki damarlar zonkluyordu. "Neden Mete? Neden ailemi katleden o pisliklerle iş birliği yaptın?"
Mete kahkaha attı. "Ben iş birliği yapmadım Arda. Ben sadece doğru ata oynadım. Ama asıl soru şu... Sen kiminle iş birliği yaptığını biliyor musun? Arkandaki o kadının seni neden koruduğunu sanıyorsun?"
Mete elindeki küçük bir uzaktan kumandaya bastı. Mahzenin yan tarafındaki devasa demir parmaklıklı kapılar büyük bir gürültüyle kapandı ve ikiliyi mahzenin ortasında hapsetti.
Mete masanın altından büyük bir kutu çıkardı ve masanın üzerine fırlattı. Kutunun kapağı açıldığında, içinden onlarca kan kırmızı taze karanfil döküldü.
Arda, masanın üzerinde birer kan lekesi gibi dağılan çiçeklere bakarken donakaldı. Beynindeki kusursuz metronom ilk kez tamamen durmuştu. Medyanın, emniyetin ve tüm suç dünyasının adını duyunca titrediği o hayalet zihninde şimşek gibi çaktı: Karanfil Katili. İşlediği her infazın ardından kurbanının kalbine tek bir taze karanfil bırakan o acımasız seri katil.
Arda, bakışlarını masadaki çiçeklerden ayırıp yavaşça yanındaki kadına çevirdi. Onun merdivenlerdeki o insanüstü çevikliğini, profesyonel dövüş tarzını ve en önemlisi çenesinin altındaki o lateks maskeyi düşündü. Karşısındaki kadının sıradan bir ajan olmadığını biliyordu ama onun yeraltı dünyasının en büyük kabusu olabileceği ihtimali göğsüne balyoz gibi indi.
"Bu... Bu ne demek?" dedi Arda, sesindeki yırtıcı mafya tonu yerini derin bir tekinsizliğe bırakırken. Silahının namlusunu yavaşça Mete’den çekip kızın şakağına doğru kaydırdı. "Bana her şeyi anlatacaksın, Ayla. Yoksa bu mahzenden üçümüzün de cesedi çıkar."
Vera, namlunun soğukluğunu hissetmesine rağmen milim kımıldamadı. Sırrının ve seri katil kimliğinin bu karanfiller yüzünden deşifre olma sınırı, onu köşeye sıkıştırmıştı. Ancak soğukkanlılığını bozmadı. Elini yavaşça yüzüne götürdü ve gözlerindeki yapay yeşil lensleri tek bir hamlede çıkarıp yere fırlattı. Şimdi Arda’ya tamamen kendi gerçek, derin gece mavisi gözleriyle bakıyordu.
"Mete hiçbir şey bilmiyor, Karahan," dedi Vera. Sesi ilk kez yapay tınısından arınmış, kendi gerçek ve pürüzsüz ölümcül tonuna bürünmüştü. "O senin ölüm fermanını imzalayan piyonlardan biri olduğunu sanıyor. Ama tarikatı içeriden çökerten, o üst düzey liderlerin kalbine bu karanfilleri saplayan güç çoktan buraya ulaştı. Şimdi hayatta kalmak istiyorsan benden uzak dur ve bana odaklan."
Arda, kızın o büyüleyici mavi gözlerine bakarken, aralarındaki fiziksel mesafeyi tamamen kapatarak onun üzerine doğru yürüdü. Silahı hâlâ kıza doğrultulmuştu ama bedeni onu meşe masayla kendi arasında kıstırmıştı. "Benden uzak durmanı söyleyip durma!" diye kükredi Arda. Yüzünü onun yüzüne o kadar yaklaştırdı ki, nefesleri birbirine karıştı. "Kimsin sen? Bu karanfiller neyin nesi? Cevap ver!"
Vera, Arda’nın bu baskıcı ve sıcak yakınlığı karşısında sarsılsa da hemen gardını topladı. Elini sertçe Arda’nın göğsüne koyup onu geri itmeye çalıştı, aralarındaki o tehlikeli çekime set çekmek istiyordu. "Sana mesafe demedim mi Karahan? Eğer biraz daha yaklaşırsan, tetiği çekmene fırsat kalmadan seni bu mahzene gömerim!"
Mete, masanın üzerindeki fotoğraflara ve kadının aniden değişen o gece mavisi gözlerine bakarken durumun kendi kontrolünden çıktığını anladı. Korkuyla arkasındaki gizli geçide doğru geri çekilmeye çalıştı. "Bu... Bu imkansız. Onları kim öldürebilir? Siz ne saçmalıyorsunuz?"
Tam o sırada, mahzenin tavanındaki gizli hoparlörlerden mekanik, soğuk bir geri sayım sesi yükseldi: 00:30... 00:29...
Mahzenin dört bir yanına yerleştirilmiş olan plastik patlayıcıların kırmızı ışıkları karanlıkta deli gibi yanıp sönmeye başladı. Tarikat, üst düzey liderlerinin Karanfil Katili tarafından infaz edildiğini dışarıdan fark etmiş ve tüm üssü, içindekilerle birlikte yok etmek için imha protokolünü başlatmıştı!
Üstelik işi biten hain Mete de içeride feda edilmişti; çünkü gizli geçidin ağır çelik kapısı dışarıdan kilitlenmişti. Mete deliler gibi kapıyı yumruklarken, "Hayır! Beni çıkarın! Anlaşmamız böyle değildi! Kapıyı açın!" diye bağırmaya, tırnaklarıyla çeliği kazımaya başladı.
Zaman hızla tükeniyordu. 00:15... 00:14...
Arda, patlayıcıların sesini duyunca silahını indirdi. Karşısındaki kadının bir katil mi yoksa koruyucu mu olduğunu sorgulayacak zamanı kalmamıştı. Vera’yı kolundan yakalayıp hızla kendine doğru çekti. Vera ondan uzaklaşmak için hamle yapsa da Arda onun belini güçlü koluyla kavrayıp bedenini kendine kilitledi.
"Bırak beni Karahan! Kendim kaçabilirim!" diye tısladı Vera, gözlerindeki o hırçın mavi ışıkla.
"Seni burada bırakacağımı mı sanıyorsun, Ayla ya da her kimsen?" dedi Arda, dudaklarında ölüme meydan okuyan bir gülümsemeyle. "Benimle gelirsen oyunun kurallarını yeniden yazarız demiştin. Şimdi o kuralları yazma sırası bende."
Arda, mahzenin köşesindeki devasa, eski şarap fıçılarının arkasında gizlenmiş olan tarihi su tahliye kanalını fark etmişti. Geri sayım son saniyelere yaklaşırken, 00:03... 00:02... Arda fıcının altındaki demir ızgarayı tek bir devasa tekmeyle patlattı.
Kızı göğsüne bastırarak, saniyeler sonra cehenneme dönecek olan o mahzenden karanlık su boşluğuna doğru birlikte atladılar.
BUM!
Kulakları sağır eden, dehşet verici bir patlama tüm tünelleri sarstı. Mahzen saniyeler içinde havaya uçarken, arkalarında sadece alevler, çöken betonlar ve havada yanan kırmızı karanfil
yaprakları kaldı.
(Yazar notu-bu hikaye kaç bölüm olsun uzun olursa sıkılır misiniz bide bana hikaye fikri verin onu yapıyım..)