Masanın etrafını saran ağır, boğucu sessizliği bölen tek şey, Karan Bey’in fincanını tabağına bırakırken çıkardığı o pürüzsüz porselen sesiydi. Salonun yüksek tavanlarından süzülen loş ışık, babamın yüzündeki sert ve tavizsiz çizgileri her zamankinden daha belirgin kılıyordu. Karşısında oturan Cem ise ortamdaki bu ağır havadan zerre kadar rahatsız değilmiş gibi arkasına yaslanmış, dikkatle parmaklarıyla oynuyordu.
"Rusya’ya gidiyorum," dedi babam. Sesi o kadar düz, o kadar duygudan arındırılmıştı ki birkaç aylığına ülke değiştireceğini değil de basit bir iş toplantısına geç kalacağını söylüyor gibiydi. "Birkaç ay dönmeyeceğim."
Gözlerimi kırpıştırdım, dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. "Ne? Nasıl yani Rusya? Baba, bu da nereden çıktı şimdi?"
Beni duymamış gibi devam etti. Bakışları yüzümde tek bir an bile takılı kalmadan masanın üzerindeki kalın dosyaya kaydı. "Tüm işleri, şirketteki yetkileri ve üzerimdeki sorumlulukların tamamını sana devrettim Ecem. Artık reşitsin. Kendi ayaklarının üzerinde durma vakti geldi."
"Reşit miyim?" Sesim, salonun sduvarlarına çarpıp yankılandı. Oturduğum sandalyeden öne doğru fırladım. "Baba, ben daha dün 18 yaşıma bastım! Mantıklı mısın sen? Şirketin, o kadar insanın, işlerin yükünü bana mı bırakıyorsun? Ben daha ne olduğunu bile anlayamamışken..."
"Konu tartışmaya kapalı," diyerek lafımı kesti. Oturduğu yerden ağır bir hamleyle kalktı, takım elbisesinin önünü ilikledi. Yüzünde ne bir endişe ne de bir tereddüt kırıntısı vardı. Onca yükü omuzlarıma öylece yıkıp arkasını döndü. Yürüyüşü her zamanki gibi emin, adımları soğuktu. Büyük ahşap kapı arkasından kapandığında salonda sadece Cem ve ben kalmıştık.
Kanım beynime sıçramış gibiydi. Göğsüm hızla kalkıp inerken, kalbimin güm güm vuruşunu kulaklarımda hissedebilihissedebiliyordum. Şokun ve öfkenin pençesindeyken, Cem’in o her zamanki umursamaz, ciddiyetsiz sesi duyuldu.
"Yani..." dedi Cem, yüzüne yerleştirdiği o sinir bozucu sırıtışla. Sandalyesinde hafifçe öne doğru eğildi. "Aşırı abartmıyor musun? Bence olaya iyi tarafından bakmalısın. Adam bildiğin krallığın anahtarlarını sana bırakıp gitti. En azından biraz rahatlarsın, tepende dikilen biri olmaz. Fena mı?"
O an içimde patlamayı bekleyen volkanın fitili ateşlendi. Bakışlarımı ağır ağır ona çevirdim. Yüzündeki o zevzek ifadeden, o umursamaz tavırlarından öylesine nefret etmiştim ki parmaklarım masanın kenarını hırsla kavradı.
"Çık," dedim, sesim fısıltı kadar kısık ama bir bıçak kadar keskindi.
Cem şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdEcem, saçmalama sadece—"
"Sana çık dedim Cem!" diye kükredim bir anda. Oturduğum sandalyeyi geriye fırlatırcasına ayağa kalktım. "Derhal bu odadan defol! Şu sinir bozucu çeneni de alıp defol git!"
Gözlerimdeki saf öfkeyi görmüş olacak ki gülüşü yüzünde dondu. İtiraz etmek için dudaklarını açtı ama işaret parmağımı kapıya doğru uzattığımı görünce vazgeçti. Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp yavaşça ayağa kalktı ve söylene söylene kapıya yöneldi.
Kapı sertçe kapandığında, devasa salonda tek başıma kaldım. Babamınyaşımın ilk gününde, bütün hayatım birkaç saniye içinde darmadağın olmuştu.