İçeriğe geç

MEŞHUR MEKTUP

Bölüm 2 · 4 dk okuma

MEŞHUR MEKTUP

Bölüm 2

Bölüm 2

Bölüm 2: Pazartesi Çekişmesi ve Kantindeki Kıyamet

Pazartesi sabahı sınıfa her zamankinden çok daha erken geldi Eylül. Sakin kafayla sırasına oturmak istiyordu ama kapıyı açtığında içeride sadece bir kişinin olduğunu görmeyi kesinlikle beklemiyordu. Uygar sırasına oturmuş, kulaklığının tekini takmış dışarıyı izliyordu. Onu gördüğü an kulaklığını çıkardı.

"Günaydın Eylül Hanım," dedi pürüzsüz bir sesle. "Bakıyorum bugün erkencisin."

"Günaydın," dedi Eylül, çantasını sırama bırakırken. "Pazartesi sendromunu erken atlatmak istedim diyelim. Sen niye bu kadar erkencisin?"

Uygar sırasından kalktı, ellerini cebine atarak yavaş adımlarla tam karşısında durdu, masasına hafifçe yaslandı. "Benim erken gelme sebebim belli," dedi sesi biraz daha alçalarak. "Hafta sonu bana hiç geçmedi de... Merakımdan uyuyamadım. Getirdin mi?"

"Neyi getirdim mi?" dedi bilmezden gelerek.

"Mektubumu," dedi, o an yüzü tekrar o cuma günkü ciddi haline büründü.

"Hımm... Mektup," dedi Eylül düşünceli bir tavırla. "Şimdi şöyle Uygar Bey; düşündüm, taşındım... Ve yazmamaya karar verdim. Demiştim ya, senin o seçici tavrına bendeki kelimeler biraz fazla lüks kaçar."

Uygar’ın bu çekişme hoşuna gitmiş gibi gözleri parıldadı. Masaya biraz daha yaklaştı. "Demek yazmadın... Yoksa yazamadın mı? Egon zedelenir diye mi korktun, yoksa bana ne yazacağını bilemedin mi?"

"Korkmak mı? Hiç tarzım değil," dedi gözlerini kaçırmadan. "Sadece hemen her istediğini elde edemeyeceğini bil istedim. Biraz beklemen gerekiyor."

Uygar o tatlı ve tehlikeli gülüşüyle yüzüne baktı. "Beklemek diyorsun... Güzel. Ben beklemeyi severim, hele ki sonundaki ödülün değeceğini biliyorsam." Tam o sırada koridordan Naz’ın sesleri gelmeye başladı, büyü yine bozuldu ve herkes sınıfa doluştu.

Öğle arası geldiğinde kantin ana baba günüydü. Tost kokuları, sıra kavgaları birbirine karışıyordu. Eylül duvar kenarında durmuş arkadaşını beklerken, hemen iki adım uzağında, kollarını göğsünde kavuşturmuş Mustafa’yı bekleyen Uygar’ı fark etti. Göz göze geldiler. Kaçmak için çok geçti.

Uygar bozuntuya vermeden tam yanında durdu. Omuz omuza denecek kadar yakındılar. Arkadan iki üç kişi kantin kalabalığında onları bir ittirince, Uygar anında refleksle Eylül'ün önüne geçti ve onu arkasındaki kalabalığa karşı korumaya aldı. Aralarında milim kalmıştı, Eylül onun nefesini hissetti resmen. Uygar kafasını hafifçe ona doğru eğdi, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Sabahki konuşmamız yarım kalmıştı," dedi.

"Hangi konuşma? Hatırlamıyorum," dedi Eylül muzipçe.

O meşhur yarım gülüşünü yaptı Uygar. "Hafızan bu kadar zayıf olamaz Eylül, mektup diyorum... Beni ne kadar bekleteceksin, içinde ne yazacak merak ediyorum."

Kantindeki o kıyamet bir an sessize alındı sanki, sadece ikisi vardı. Eylül gözlerinin içine bakıp, "Onu mektubu aldığında göreceksin Uygar Bey. Tabii alabilirsen!" diyerek resmen meydan okudu.

Tam o esnada arkadan arkadaşları seslenince Uygar yavaşça geri çekildi ama gitmeden önce göz kırptı: "Unutma, bu kalabalık bile beni o mektuptan uzaklaştıramaz, aklımda."

Dersler bittiğinde sınıfta yine yalnız kaldı Eylül. Çantasının fermuarını çekerken önünde beliren gölgeyle duraksadı. Uygar kapının pervazına yaslanmış, çıkışını kapatıyordu.

"Eee, Eylül Hanım?" dedi, sesindeki o ısrarcı tınıyı gizlemeden. "Kantin kalabalığı dağıldı. Şimdi nereye kaçıyoruz? Sabahtan beri arkamı her döndüğümde seni görüyorum ama elimde hala boş bir sözden başka hiçbir şey yok. Ben mektubumu istiyorum."

"Kaçmak mı? Ne münasebet," dedi Eylül, yanından sıyrılmaya çalışarak. "Ayrıca ben sana yazmayacağım demedim ki, altı üstü bir mektup."

"Altı üstü bir mektup değil, senin yazacağın bir mektup," diyerek kelimelerin üzerine bastı Uygar. Israrı artık tamamen gerçek bir inadın ürünüydü. "Ve ben kafaya koyduğum şeyi alırım Eylül, bunu en iyi senin bilmen lazım. Bugün o kağıdı o çantadan çıkaracaksın."

"Çıkarmayacağım, çünkü öyle bir kağıt yok. Yazmadım diyorum sana."

Uygar bir adım daha yaklaştı. "Yazmadın mı, yoksa bana vermeye mi cesaret edemedin? Bence o mektup şu an bu çantada. Hani şu cuma günü Naz’dan, Mert’ten, Özay’dan, Rabia’dan topladığın o renkli aşk mektupları vardı ya... Onların arasında benimki de hazır bekliyor bence."

"Ne alakası var ya?" diyerek kaşlarını çattı Eylül ama kalbi fena halde tekledi. "Onler başkalarının birbirine yazdığı itiraf mektuplarıydı. Mert’in Naz’a yazdığı çizgili kareli kağıt, Mustafa’nın Zeynep için köşesini yırttığı o aceleci not, Özay’ın Rabia’ya yazdığı o kokulu, pembe zarflı mektup... Onların benimle ne ilgisi var?"

"İşte ben de tam olarak onu diyorum," dedi Uygar, gözlerini bir an bile ondan ayırmadan. "Başkalarının o buruşuk aşk mektuplarını, köşesi yırtık notlarını tek tek okumayı biliyorsun. Ama sıra bana gelince kaçıyorsun. Ben kimseden mektup istemiyorum Eylül. Ben o diğerlerinin mektuplarını tek tek okuyan o gözlerin, benim için bembeyaz, tertemiz bir kağıda ne karalayacağını merak ediyorum. Sen o çantadaki defterden bir yaprak koparacaksın yardıracaksın ve o kağıda sadece benim için yazacaksın."

"Çok büyük oynuyorsun Uygar, ama yanılıyorsun," dedi Eylül, kalbinin çılgın atışına inat sesini olabildiğince cool tutarak.

"Laf istemiyorum zaten, icraat istiyorum," dedi Uygar, muzipçe göz kırparak. "Söz verdin Eylül. Ben sözümü tutuyorum ve bekliyorum. Ya şimdi o çantadaki defteri açar bana iki satır yazarsın, ya da yarın sabah seni kapıda karşılar, o kağıdı alana kadar da peşini bırakmam."

Bakışlarındaki o inatçı ifade sabitti. Kapının önünden çekilirken son kez eğilip Eylül'ün kulağına doğru fısıldadı: "Yarına kadar vaktin var Eylül. İster o mektup kağıtlarının arasına sakla, ister yeni bir sayfa aç. Yarın sabah o kağıt elimde olmazsa, benden çekeceğin var."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.