Bölüm 1: Mektuplar ve İlk Kıvılcım
Her şey o cuma günü, sınıfın tam ortasında patlak veren o tuhaf "mektup krizi" ile başladı.
Eylül aslında olayların tamamen dışındaydı. Ne birinin tarafındaydı ne de kimseye arabuluculuk falan yapıyordu; bunu her fırsatta da üstüne basa basa dile getiriyordu. Ama kader bu ya, bir şekilde o karmaşanın tam merkezinde, elinde bir yığın kağıtla bulmuştu kendini.
Sınıfın ortasında dikilmiş, etrafını saran kalabalığa karşı tek tek kimden neyi aldığını sayıyordu:
"Arkadaşlar öncelikle benim olayla bir alakam yok, arabuluculuk falan da yapmıyorum!" dedi sesini yükselterek. "Bakın, ben önce gittim Naz’a, Mert’ten gelen notu verdim. Sonra Özay’a Rabia’dan gelen o pembe zarflı mektubu götürdüm. Mustafa’ya da Zeynep’ten geleni teslim ettim..."
Sınıftakiler şaşkınlık ve panik içinde yüzüne bakıp, "O ne, ne demek bunlar? Nereden çıktı?" diye sorunca, Eylül pat diye gerçeği yüzlerine vurdu:
"Aşk itiraf mektupları!"
O an sınıfa resmen bir ölüm sessizliği çöktü. Herkesin yüzü kıpkırmızı oldu, laf bir anda hepsine dönmüştü. Ne yapacaklarını bilemeyip utançtan sınıfın dört bir köşesine, sıraların arkasına sindiler. Mustafa panik içinde Eylül’e doğru dönüp, "Sen bunları okudun mu?" diye sordu. Eylül hafifçe duraksayıp, "Şey..." dediği an, hepsi birden üzerine çullandı: "Okudun değil mi? Sakın kimseye bir şey deme!"
Ve sanki yukarıda, üst katta aynı sınıfın önünde yan yana durmayacaklarmış gibi, hepsi sırayla, büyük bir gizemle farklı merdivenlerden üst kata kaçtılar. Sınıfta bir tek Eylül ve Uygar kalmıştı.
Uygar sırasına yaslanmış, muzip ve dikkatli gözlerle Eylül’ü izliyordu. Herkes gidip sınıf tamamen sessizliğe gömülünce, Eylül'ün elindeki o itiraf mektuplarını ve milleti nasıl tek tek deşifre ettiğini görerek o pürüzsüz sesiyle havayı deldi:
"Eee Eylül Hanım, bana yok mu?" dedi.
İşte her şeyi başlatan, o çat diye sorulan sorunun sebebi buydu. Eylül elinde herkese dağıtılacak bir mektup varmış gibi ortada kalınca, Uygar da kendi payını istiyordu.
Eylül yerinde doğrulup cool bir tavırla, "Şu aralar hayranların azalmış beyefendi," diye lafı gediğine koydu. Ama Uygar’ın durmaya niyeti yoktu. Eylül, onun bu seçici tavrına meydan okurcasına, "E siz böyle önüne geleni 'önemli değilmiş' diye kovarsanız alamazsınız tabii, size de beğendiremiyoruz kimseyi," diye ekledi.
Uygar bir an durdu. Yüzündeki o dalga geçen ifade yavaşça silindi, gözleri aniden ciddileşti. Aralarındaki mesafeyi kapatarak bir adım yaklaştı ve gözlerinin içine bakarak o şok edici cümleyi kurdu:
"E sen yaz bana o zaman."
Eylül olduğu yerde donakaldı. Kalbinin ritmi bir anda o kadar hızlandı ki, sadece kendi kalp atışını duyabiliyordu. Elimdeki diğer mektup kağıtlarını panikle parmaklarının arasında sıkıştırırken cool duruşunu bozmamaya çalıştı.
"Ben mi yazayım? Oldu gözlerim doldu Uygar Bey," dedi tek kaşını kaldırarak. "Sana kimseyi beğendiremiyoruz demiştim ya, kendi yazdığımı da riske atamam. Beğenmezsen egom zedelenir."
Uygar bu cevaba karşı hiç geri adım atmadı. Aksine, aramızdaki mesafeyi iyice azalttı. "Belki de doğru kişinin yazmasını bekliyorumdur, nereden biliyorsun?" dedi, sesi alçak ve derindi. "Başkalarının ne yazdığı ya da kaç hayranım olduğu umurumda değil. Ben senin ne yazacağını merak ediyorum."
"Ben... ben ne alaka canım?" diye kekeledi Eylül.
Yarım bir gülüş belirdi Uygar'ın yüzünde. "Sen yazarsan, söz veriyorum o 'önemli değilmiş' diye kovduğum insanlara yaptığımı yapmam. Buruşturup atmam. Hatta... en güzel yerde saklarım. Ama öyle sıradan bir şey istemiyorum. Gerçekten ne hissettiğini yazacaksın."
"Söz mü?" dedi Eylül, dilinin ucundan nasıl çıktığına kendinin bile inanamadığı bir cesaretle.
"Söz," dedi Uygar. Tam o sırada üst katta duramayıp geri gelen gruptan Mustafa’nın ayak sesleri merdivenlerde yankılandı. Büyü çatladı ama Uygar hiç acele etmedi. Yavaşça geri çekilirken gözlerinin içine bakarak fısıldadı: "Mektubumu bekliyorum Eylül Hanım. Çok bekletme."
Hafta sonu araya girdiğinde, iki gün boyunca Eylül'ün kafasının içinde hep Uygar’ın o gitmek bilmeyen ısrarcı fısıltısı döndü.