Ertesi sabah Aden, gözleri şişmiş bir halde uyandı. Kapısı erkenden açılmış, annesi hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya çağırmıştı. Ancak babasının bakışlarındaki o sert denetim ve masanın üzerindeki boşluk (telefonunun olduğu yer) her şeyi hatırlatıyordu. Okula gitmek için hazırlandığında, babası onu kapıya kadar geçirdi. "Okul çıkışı kapıda olacağım," dedi babası. "Arkadaşlarınla vakit geçirmek, kütüphaneye sapmak yok. Doğruca eve." Aden başını salladı. Ama zihni çoktan planını yapmıştı. Okulun o gri koridorlarına girdiğinde, kalbi bir suçlu gibi çarpıyordu. Tek şansı vardı: Yakın arkadaşı Ece. Öğle arasında tuvaletin en köşesindeki kabine girdiler. Ece, Aden’in durumunu biliyordu; o gizli mesajlaşmaların, gece yarısı ses kayıtlarının en yakın şahidiydi. "Ece, yalvarırım," dedi Aden, sesi titreyerek. "Sadece iki dakika. Haber vermem lazım. Öldüğümü sanacak, başına bir şey geldiğini düşünecek." Ece telefonunu uzattı. Aden’in parmakları o kadar hızlı hareket ediyordu ki, harfleri birbirine karıştırıyordu. Kullanıcı adını ve şifresini girdiğinde, karşısına çıkan onlarca cevapsız mesaj ve çağrı bildirimi ekranı kapladı. Emir her yerdeydi; mesaj kutusunda, bildirimlerde, her satırda... Emir: "Aden, telefonun kapalı. Bir şey mi oldu? Lütfen bir işaret ver." Emir: "Evinizin önüne gelmemi mi istiyorsun? Adresini bilmiyorum ama her sokağı tek tek gezerim." Emir: "Seni seviyorum Aden. Sakın korkma." Aden, hıçkırığını bastırmak için elini ağzına kapadı. Hızla yazmaya başladı: Aden: "Emir, ben Aden. Bu Ece’nin telefonu. Annemler her şeyi öğrendi. Telefonum, bilgisayarım yok. Hırkanı aldılar... Defteri okudular. Beni eve kilitlediler ama ruhum hala seninle. Sakın gelme, babam çok öfkeli, sana bir zarar vermesinden korkuyorum." Saniyeler içinde Emir’den cevap geldi. Sanki telefonun başında nöbet tutuyordu. Emir: "Sonunda... Nefes almayı unutmuştum Aden. Hırka gitsin, defter yansın, umurumda değil. Sen iyisin ya, o yeter. Ama gelme dersen gelemem diye düşünme. Senin o evde, o baskı altında nefessiz kalmana izin vermeyeceğim." Aden: "Emir, çok kısa vaktim var. Babam okul çıkışı beni alacak. Her gün bu saatte Ece'den yazmaya çalışacağım. Ama bilirlerse Ece'nin de başı yanar. Bize bir yol lazım. Kimsenin bilmediği, göremeyeceği bir yol." Emir: "Bir yol bulacağız güzelim. O 'imkansız' dedikleri ne varsa hepsini yıkacağız. Sen sadece diren. Odanın camına bir şey as, bir işaret... Ben o şehre geliyorum. Uzaktan da olsa o camı göreceğim. Hangi semtte olduğunu söyle bana yeter." Aden, semtin adını ve okulun karşısındaki o büyük parkın ismini yazdı. Tam o sırada tuvaletin kapısı açıldı, nöbetçi öğretmenin sesi duyuldu. Aden telefonu Ece'ye geri verdi. "Geliyor," dedi Aden, gözlerinde aylar sonra ilk kez bir umut ışığı yanmıştı. "Sadece beni görmek için, kilometrelerce öteden geliyor." O gün Aden eve dönerken babasının arabasında hiç konuşmadı. Başını cama yasladı ve dışarıdaki o gri dünyaya baktı. Babası onun pes ettiğini sanıyordu; oysa Aden, o akşam odasının perdesini yarım bırakıp, saksının kenarına Emir'in sevdiği o mavi tokayı iliştirmişti. Gecenin bir yarısı, Emir’den gelen son mesaj Ece’nin telefonunda duruyordu: "Yoldayım. Sabaha karşı senin göğün, benim göğümle birleşecek. Camdaki o mavi tokayı bulacağım Aden. Söz veriyorum." Direniş başlamıştı. Artık sadece iki gencin aşkı değil, bir şehrin sokaklarında saklambaç oynayan bir umudun hikayesiydi bu.
Bölüm 6
Sesizliğin içindeki çığlık
Bölüm sonu
1 yorum
Emirin dedikleri despasito mudur 🤭🥹 ağlicam ama bu kadar green flag olamaz asırı tatlı
1Yanıt
