İçeriğe geç

MELEZİN KIZI

Bölüm 3 · 10 dk okuma

MELEZİN KIZI

Bölüm 3

SON PİŞMANLIK

“Anne” dudaklarımdan fısıltıyla döküldü karşımda görmeyi beklediğim kişi kesinlikle annem değildi.

Bileklerinden zincirlenmişti, siyah düz saçları kabarmıştı kirli yeşil bir elbisenin içinde yerde oturuyordu. Şoku atlattığımızda Güneş önde olmak üzere ona yaklaştık.

Onun burada olmaması gerekiyordu o ölmüştü ama xxxdzzz varsa her şey mümkündü. Annemi buraya getirdiyse bir planı olmalıydı belki de bizim savaşı kazanmamızı istiyordu? Her şey olabilirdi bekleyip görecektik.

“Lütfen beni çözün” dedi yorgun sesiyle, kim bilir ne zamandır buradaydı.

Aklıma gelen bir büyüyü denedim ve zincirler hemen kırıldı. Annem bileklerini gevşetti ve ardından bana sarılmak için kollarını açtı ama ben şaşkınlığımı gizleyemiyordum ve ona karşı mesafeliydim. Güneş elleri havada kalan anneme sarıldı ve ardından annem tekrar bana döndü, ona sarılmamı bekliyordu. Yavaş hareketlerle ona yaklaştım ve sarıldık, gözleri yorgundu ama özlemi belli oluyordu. Benim için onu burada kanlı canlı görmek asla uyanmak istemediğim bir rüyadan farksızdı.

“Dışarıda neler oluyor?” benden uzaklaştı, sorusuna soruyla karşılık verdim “seni buraya kim bağladı?”

“Bunun,..” güçsüz bir nefes aldı ve devam etti “bir önemi yok dışarıda ne oluyor?” annemin sorumu neden cevaplamadığını düşündüğüm sırada Güneş, “Arın. Arın Arel’e savaş açtı Laviyanın yönetip yenilmez güce sahip olmak istiyor. Dışarısı epey karışık canımızı zor kurtardık. Ejderhalar ve denizkızları ortaya çıktılar ve yardımda bulunuyorlar.”

“Siz kimlesiniz” kim bilir ne zamandır yemek yemiyor su içmiyordu sesinden belliydi artık yorgunluktan bitmişti, gözlerini zor açıyor, aldığı nefes canını yakıyor gibiydi.

“Emir amcamlayız merak etme teyze, o bizi koruyor” annemin gözünden akan bir damla yaş dikkatimden kaçmamıştı.

“Anne hadi seni eve götürelim, dinlenirsin” annem itiraz etmedi zaten edemeyecek kadar da yorgundu.

“Sen götür ben buradayım” başımla Güneşi onayladım “sakınn ölme” bana başıyla bir söz verdiğinde büyüyle annemi ve kendimi evimize ışınladım, üzerini değiştirip dinlenmesi için yatırdım.

Hızlıca bir çorba yapıp ona uzattım, birkaç kaşık aldıktan sonra tabağı bana geri uzattı. Yeme hastalığı olduğunu zaten biliyordum, teyzem bana annem hakkında çok şey anlatmıştı, bu yüzden çok ısrar etmedim.

“Güzelce dinlenmelisin” ışınlanmak için elimi kaldırdığımda bana engel oldu ve “lütfen gitme” dedi yalvaran sesiyle.

Her ne kadar uzun zamandır yanımda değilse de ve uzun zamandır kendimi onun geri gelemeyeceği düşüncesine hazırladıysam da tekrar karşımda olması epey beni şoka uğratmıştı, içten içe sevinsemde nasıl tepki veremem gerektiği konusunda emin değildim.

“Güneş’i tek bırakamam” cümlem biter bitmez “Ölmene göz yumamam,” dediğinde istemsizce nefesimi tuttum “ben buradayken olmaz. Bir daha senden ayrılmayacağım” bana yine ümit veriyordu ama gidecekti, geçen sefer de babamla geldiğinde gitmişti. Yine gidecekti, ona güvendiğim onu yanımda istediğim an o yine gidecekti.

Ama bu sefer gözleri daha farklı geliyordu, sanki o günkü gibi değildi. O gün bırakmayacağım dese de gözleri aynı şeyi söylemiyordu ve ben gözlerinin farkında olmama rağmen dudaklarının söylediklerini ciddiye alıyordum. Yanımdan gitsin istemiyordum ama gitmişti.

Şiddetli bir şimşek çaktığında yerimde hafifçe zıpladım o da bunu fark ettiğinde “hâlâ seni ürkütüyor mu?” güçsüz bir kahkaha attı ve devam etti “biraz önce savaşan sen değilmişsin gibi davranıyorsun ve bu gerçekten komik.” Haklıydı biraz önce yüzlerce kişiyi öldürmüş ya da ölümüne yardımcı olmuştum, dahası Laviya için ölmüştüm bile.

Tabi yazar olmasaydı…

Annemi dinlememiştim ama yine de Laviyaya dönmek için uyumasını beklemiştim. Işınlanmadan önce odanın camından dışarı baktığımda şimşekler ve yağmurun tekrar şiddetlendiğini gördüm hâlbuki annemin uyumasını beklerken epey durulmuştu.

Yağmur durulduğunda savaşın bittiğini düşünmüştüm ama tekrar başladığı için neler olduğunu kestiremiyordum. Son kez anneme bakıp Laviyaya ışınlandım.

Annemi bulduğumuz yere gelmiştim Güneş burada değildi, umarım ben yokken ölmek gibi bir hata yapmıyordu.

Tek başımaydım ve deli gibi korkuyordum çünkü etraf pek aydınlık değildi ve her yerden bir yaratık çıkabilirdi. Güneşi ya da Emir amcamı bulmak zordu belki de imkânsız ama Güneş bana bir söz vermişti ve ölmeyecekti, o sözlerini hep tutardı umarım bu seferde tutacaktı.

Yüksek bir ses çıkmasın diye kapıyı olabilecek en yavaş şekilde açtım, etrafta bir göz gezdirdim ve dışarı çıktım. Gariptir ki çok sessizdi hatta fazla sessizdi. Bu da pek hayra alamet değildi.

Dikkatlice koridorları geçtim ve odalarda bir yaşam belirtisi aradım. Her adımımda bastığım yerlere dikkat ediyordum çünkü bir cesede basmam an meselesiydi. Dikkatlice merdivenleri çıkıyordum ama ölüme terkedilmiş inleyen birkaç kişi dışında kimse yok gibiydi. Tanrı aşkına neler oluyordu? Yazar yine ne planlıyordu?

Yaklaşık on dakika kadar etrafta birilerini aradım yüzlerce belki binlerce ceset gördüm. Savaşın bu denli büyük kayıplar vereceğini tahmin edememiştim. Cesetlerin çoğunluğunu belirlemek zordu hangi taraf daha çok kayıp vermişti anlaşılmıyordu aşağı yukarı sayılar yakın olmalıydı.

Ana salonun önünden geçerken duyduğum sesle salonun kapısına yaklaştım. Aslında yaklaşmamada pek gerekte yoktu duyduğum ses yüzümün düşmesine ve gerilmeme sebep olmuştu.

Savaşı kimin kazandığı belli oluyordu ama benim tanıdığım yaratıklar özellikle Güneş ve Emir amcam ona boyun eğmezdi bu da onların öldüğü anlamına geliyordu.

EMİR VONA

“Amca arkanda!” arkamı dönmeme fırsat kalmadan kim tarafından olduğunu anlamaya kalmadan kolumdan hançerlendim. Acım dudaklarımdan bir inilti olarak dökülmüştü.

Güneş beni hançerleyen kişiyi öldürdüğünde derin bir nefes alabildim ve saldırganın bizim tarafımızda olduğunu fark ettim. Buna şaşırmamıştım çünkü çoğunluk tarafından sevilmediğimi biliyordum.

“Teşekkürler” genç kadın başıyla ricasını etti.

Savaşta bir saniye boş durmak imkânsız gibiydi ve biz uzun süredir olduğumuz yerde dikiliyorduk, çünkü artık o kadar saldırgan yoktu. Tarafımızdan bir kısım yaratık göl kenarında kısmi galibiyetini kutlayan Arının etrafında ona boyun eğmeye başlamıştı bile. Kaybedeceğimizi tahmin ediyordum ama bu kadar yakın değildi, olmamalıydı.

Boyun eğmeyen birkaç kişiyi arkasına alan Tuğkan kraliçeye doğru hızlı ve öfkeli adımlarla ilerliyordu. Güneş’e verdiğim bir işaretle onlara destek olmak için peşlerinden gitmeye başladık.

Aramızda çok bir mesafe yoktu ve Tuğkanla işaretleşip ortak bir noktada buluştuk. Arının bizi fark etmemesi olanaksız olmasına rağmen arkasını asla dönmedi çevresindekilere güveniyor olmalıydı.

Daha da yaklaştığımızda kalabalığın içinde Liana’yı gördüğümde içimin sızlamasına engel olamadım anında hançeri delicesine kararlı tutan parmaklarım dehşet verici şekilde adeta dondu.

O beni görmemişti kraliçeye yalvaran insanlara küçümseyici bakışlar atmakla meşguldü.

Adımlarım yavaşladığında Güneşin sırtıma dokunup “amca neden durduk?” sözleriyle kendime çekidüzen verdim ve tekrar harekete geçtim. Liana, Arından nefret ettiğini söylesede şu an onun tarafındaydı ve bu da onu öldürmemiz gerektiğinin göstergesiydi. Arını deviremesek bile yandaşlarını devirmeye söz vermiştik.

Bu bana epey sık olmuyor muydu? Sürekli değer verdiğim insanları kaybediyordum. Ve çoğuna ben sebep oluyordum artık bu dayanılmaz olmaya başlıyordu. Biri daha benim yüzümden ölmemeliydi, onunla konuşup Arının tarafında olup olmadığını öğrenmeliydim. Ama önce Tuğkanla konuşmalı ve onu geçici süreliğine durdurmalıydım, zaten Arın saldıracağımızı anlamıştı şu an onu yok etme şansımız yoktu bir süre bunu ertelesek iyi olurdu.

Savaş bitmiş değildi ama sakinleşmişti. Hâlâ birbiriyle savaşan yaratıklar olduğu gibi kraliçeye saldırmaya kalkışanlarda bitmiş değildi bu da bize bir süre uzak kalıp konuşma fırsatı veriyordu.

Tuğkan’a yaklaşıp durumu söylediğimde o da Arının zaten bizim örgütlendiğimizi fark ettiğini birkaç kişinin önce gönüllü olarak saldırmasını birkaç dakika sonra da bizim saldırmamızın mantıklı olduğunu söyledi.

Cümlesinin ortalarında gözlerim Liana’ya değdiğinde onun da beni fark ettiğini görmüş oldum ve birkaç saniye bakışmıştık, gözlerinin parladığı inkâr edilemez bir gerçekti. Bir el hareketiyle onu yanıma çağırmıştım. Neyseki beni kırmadan gelmişti.

Tuğkan birkaç adım uzaklaşınca konuşmaya başladı. “Kralım, sizi karşıda görmeyi beklemiyordum” bana bakarken gözleri parlıyordu ama nedenini anlamadığım bir şekilde bana kızgındı.

“Bende seni yeryüzünde, bacaklarla beklemiyordum Liana. Görevin önemli değil miydi neden orada değilsin?”

“Siz neden sevgilinizin pardon müstakbel karınızın yanında değilseniz o yüzden Kral Emir Vona.” Neye kızdığı anlaşılıyordu, sonuçta açıkça bana mühürlendiğini söylemişti.

“Çünkü bu yanlış Bayan Liana” resmi konuşmam hoşuna gitmemiş olmalıydı çünkü sözümü kesti ve kendi cümleleriyle devam etti.

“Çok yanlış hem de ama ben ölemem Kralım. Ölümden korktuğumu biliyorsunuz. O yüzden kraliçenin yanında olmalıyım. O yüzden görevimi devrettim.”

“Ama bana mühürlüsünüz ben ölürsem sizde ölmez misiniz?” melodisel bir kahkaha patlattı bu savaş havasını yumuşatacak tondaydı.

“Maalesef kralım öyle çalışmıyor”

“Ama sen demiştin ki”

“Öyle bir şey demedim kralım, ne dediğimi gayet iyi biliyorum. ‘Sirenler duygularına engel olamaz lütfen kendinizi benden uzaklaştırmayın bu beni öldürür’ demiştim kralım. İkisi kesinlikle aynı şeyler değil” sözleri bıçak gibi keskindi, onu ilk defa bub kadar kararlı görüyordum.

Sözleriyle o günkü sözleri aklımda canlanmıştı, o günküyle neredeyse aynıydı sen demeyi tercih etmesi dışında ve tabi benden uzaklaşma mevzusunda bana ondan uzaklaşmamamı söylüyordu ama kendi benden uzaklaşıyordu.

“İzninizle” dedi ve kraliçesinin yanına döndü. Eş zamanlı olarak yanıma gelen Tuğkan kraliçeye kurbanlar gönderelim tam zamanı yoksa itaat etmekten başka şansımız kalmayabilir, bizden daha güçlüler.”

“Haklısın, başlayalım” başıyla beni onaylayıp gruba bir işaret yaptı ve iki grup yaratık farklı taraflardan kraliçeye saldırmaya başladı bizse yavaşça onlara yaklaşıyorduk.

Kraliçenin yandaşları boş yaratıklar değillerdi bir hayli güçlüydüler ve kısa zamanda herkesi yok etmeleri an meselesiydi. Kurban olarak gönderdiğimiz gönüllüler fazla dayanamazdı ve onlar ölürse bizim saldırımız niteliksiz kalırdı bu yüzden bizde harekete geçtik ve düşündüğümüzden şiddetli bir kargaşaya tutuştuk. Hemen yanımda dövüşen Güneş cesaretiyle annesin hatırlatıyordu, eski dostumu.

Kraliçenin yandaşlarından fazlaca kişiyi ortadan kaldırmıştık ama bizdeki sayıda epey azalmıştı. Kraliçe hiç darbe almadan kurtulmuştu ve şaşalı elbisesini savurarak zafer gülümsemesiyle birlikte öne çıktı.

“SAVAŞ BİTTİ ARTIK YETER! Bay Tuğkan Terilgen, Bay Emir Vona, Bayan Güneş Sanrı, Bay ve Bayan Nevres ve diğerleri, bana boyun eğin ve canınızı bağışlayayım ya da… diğer seçeneği tahmin etmek zor olmasa gerek.” Bay ve Bayan Nevres mi demişti o? Etrafıma baktığımda gerçekten onları görmüştüm, uzun zaman olmuştu. Demek o kadar kötü durumdaydık ki onları hatta belki de diğer suçluları da zindandan çıkartmışlardı.

“Kusura bakmayın kraliçe hazretleri ancak size itaat etmeyeceğiz” Tuğkan ondan beklemediğim kadar dingince konuşuyordu ama her an bir patlama yaşanabilirdi.

“Edeceksiniz! DİZ ÇÖKÜN! Yoksa öleceksiniz!”

“Sizce bu ne kadar umrumuzda?” dedi epey kişiyi hayattan koparmış bir vampir.

Kraliçe bir cevap vermek yerine duruşunu daha da dikleştirdi ve üstten bir bakış attı. Adeta burnundan soluyordu ama sakin imajı veriyordu bu bir çeşit manipülasyondu ama herkes inansa da ben inanmazdım onu çok iyi tanıyordum.

Birkaç adım öne çıktım ve yavaşça ona yaklaştım “ne sen baktın ardına ne ben hep ayrı yollarda yürüdük ben bunu istememiştim Arın. Hep seninle olmak istedim ve bunun için çok çabaladım bunu sende biliyorsun. Ama buna hep senin güç sevdan engel oldu. Sen güce benden daha çok âşıktın ben o aşkın altında ezildim. Arın, ben seni gerçekten sevmek için çok uğraştım ama sen sürekli beni kendinden uzaklaştırdın,” yoluma devam ediyordum ve Arına da Tuğkan ve Güneş’e de eşit mesafedeyken arkamdan daha ileri gitmemem konusunda uyarılar geliyordu ama onları dinlemek istemiyordum. O sevdiğim kadındı bana bir şey yapamazdı, sonuçta o da beni seviyordu. Seviyordu değil mi? Sonuçta insan sevdiğine kıymazdı, kıyamazdı. Kabul ediyordum zamanında ben onu öldürmüştüm ama bilerek değildi, bilincim yerinde değildi ben bir istisnaydım.

Giderek ona daha da yaklaştım “şu fikrinden artık vazgeç, yeterince kaybımız var zaten her şey daha güzel olabilir. Her şey halledilir yeterki sen iste, vazgeç güç sevdandan birlikte yeniden başlayalım” daha önce kime bu denli yalvardığımı hatırlamıyordum. Eğer yalvarmak işe yarayacaksa buna devam edebilirdim. Yeterince kayıp vardı ve eğer şu an vazgeçmezse büyük ihtimalle birazdan sayı bizimle birlikte artacaktı.

Arın, ondan beklemediğim şekilde duygulanmışa benziyordu, bana kıyamayacağını biliyordum, o da bana karşı birkaç adım attı. Âşık olduğum dudaklarını bir şey söylemek için aralıyordu ama onun tarafından bir vampir belki de ilk defa gördüğüm keskin bir aletle üzerime gelirken Bulut ve Tuğkanın bana uyarısıyla başımı diğer yöne çevirdiğimde benzer bir aletle üç kişinin daha üzerime geldiğini fark etmiştim.

Biriyle baş edebilirdim ama dört kişi beni aşardı birkaç adım gerilediğim sırada neyseki Tuğkan grubu ile yardımıma koşmuştu Hazal Bulut ve Güneş de hemen arkalarından geliyorlardı ve arkasında ilk defa gördüğüme emin olduğum bir kız vardı, kız orman tarafından daha yeni geliyordu ve arkasında yaklaşık yirmi kişilik vampir ordusu vardı. Kızın kimliği en az umrumda olan şeydi çünkü en ufak hatamda ölümle burun burunaydım.

Saldırı sürerken Kraliçenin yandaşlarının kahkahası dikkatimi çektiğinde üzerimdeki adamdan kurtulup durumumuza baktım. Tuğkanın grubundan üç kişi, kızın getirdiklerinden yedi kişi ağır şekilde yaralanıp ölüme terk edilmişti ve Hazalda yaralıydı. Onun durumu diğerlerine nazaran iyi olsa da yarası savaşamayacak kadar derindi. Bulut kardeşini bırakırsa tehlikeli olacağını bildiğinden başından ayrılmıyordu. Kim olduğunu bilmediğim kızsa onlara kimse yanaşmasın diye o tarafa gelen herkesi bir seri katil edasıyla acımasızca öldürüyordu, Hazalda ona hayran hayran bakıyordu Bulutunsa bakışları tamamen benim Arın’a baktığım gibiydi şey yani âşık olduğum hali gibiydi yanında olsa bile özlem ve büyük bir sevgi. Aralarında bir şey olmalıydı ama bunu daha sonra düşünebilirdim zira çok kişiyi yaralamadan ya da yok etmeden ölemezdim.

Tanımadığım kızın ekibi epey fazla kişiyi öldürmüştü, kızsa ondan beklemediğim kadar hızlı öldürüyordu. Ejderhaların büyük kısmı ölmüştü, soyları büyük tehlikedeydi. Denizkızlarının durumu da farksızdı.

Ama yine de kazanmamız mümkün değildi.

Tuğkan, hayattaki çoğu vampir, Hazal ve Bulut Arın karşısında eğildiğinde tereddüt etmeden bende diz çöktüm çünkü Tuğkan yapıyorsa bir bildiği vardı. Bende diz çöktüğüm için Güneşte diz çöktü.

Tanımadığım kız ve birkaç yaratık hâlâ ayaktaydı. Diz çöken herkesin gözleri önündeyd, çünkü hepsi nasıl Arın’a diz çöktükleri konusunda vicdanlarıyla çelişiyordu Bulut hariç. Onunsa gözleri tamamen yabancı kızdaydı ve oturmasını dilercesine ona bakıyordu.

Bölüm sonu

3 yorum